Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.5.8. İslâm
Düzeninin Anayasal Temelleri ve Bunda Peygamber (a.s.)’in Yeri

“Ey mü’minler, Allah’a ve Peygamber’e ve sizden olan emir
sahiple­rine itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve
Pey­gamber’e döndürün. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inan ediyorsanız bu, sizin
için hayırlıdır. Ve netice itibarıyla daha güzeldir” (Nisa; 59)

Yukarıdaki ayet, İslâm medeniyeti, dinî ve siyasî düzeninin
temeli ve İslâm devletinin Anayasasının ilk maddesidir. Bu ayette şu başlıca
kural­lar kesin olarak ve vazgeçilmez şekilde benimsenmiştir:

1- İslâm düzeninde itaat edilmeye lâyık olan ilk varlık
Allah’tır. Bir müslüman her şeyden önce Allah’ın kuludur. Her şey bundan
sonradır. Müslümanların bireysel ve toplumsal düzenlerinin temeli Tek Allah’a
sadakat ve itaat üzerinde kurulmuştur. Diğer itaat ve sadakalar, ancak Al­lah’a
olan itaat ve sadakate ters düşmekle değil, tâbi olmakla geçerli olabi­lir. Bu
asıl ve temel itaat ve sadakate rakip olabilecek ya da karşı durabi­lecek her
türlü bağımlılık zinciri koparılıp atılacaktır. Bu hususu Hz. Mu­hammed (a.s.)
şu kelimelerle ifade etmiştir: “Bir yaratık, Yaradan’ına ita­atsizlik pahasına
başkalarına itaat edemez.”

2- İslâmî nizamın ikinci esası Rasûlullah (a.s.)’a itaat ve
bağlılıktır. Aslında, bu kendi başına bir itaat değildir. Aksine, Allah’a
itaatin tatbiki ve pratik şeklidir. Hz. Peygamber (a.s.) bizim için itaat
edilmeye lâyık bir şahsiyettir; çünkü bize Allah’ın emir ve talimatını getiren
ve onları tatbik ederek gösteren tek merci odur. Allah’a itaat ve bağlılık, Hz.
Peygamber(a.s.)’in onayı olmadan beş para etmez ve Peygamber(a.s.)’e itaatsizlik
etmek resmen Allah’a isyan etmektir. Nitekim, şu hadisle aynı konuya te­mas
edilmiştir: “Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiştir ve bana itaatsizlik eden,
Allah’a itaatsizlik etmiştir”. Kur’ân-ı Kerim’in emri de hemen hemen aynıdır ki,
bundan ilerde daha etraflıca bahsedeceğiz.

3- İslâm düzeninde, yukarıdaki iki itaate bağlı olarak,
müslümanlar için vacip olan üçüncü itaat vardır ki buna müslüman olan “emir
sahiple­ri” ya da devlet yöneticilerine itaat denilmiştir. Aslında “emir
sahipleri” geniş anlamlı bir deyimdir ve bütün hâkim ve liderleri kapsamaktadır.
Ör­neğin, müslümanların din, devlet ve toplum işleriyle uğraşan kişiler, dev­let
büyükleri, siyasî ve ideolojik alandaki liderler, ulema, aydın, siyasetçi
düşünür, bürokrat, yüksek rütbeli yetkililer, yargıç, hukukçu, kabile reisi,
belediye başkanları ve mahalle muhtarları vs., kısacası, müslümanlara âmir
durumda olan herkes bunun içine girmektedir ve müslümanların ita­atine lâyıktır.
Bu hâkim yönetici ve âmirlere karşı çıkmak ve kavga çıkar­mak suretiyle Allah’ın
kullarını zahmete sokmak ve toplum hayatını altüst etmek doğru değildir. Fakat,
İslâm’da devlet büyüklerine ve yöneticilere itaat ve bağlılığın önemli bazı
şartları vardır. Bir kere, yöneticinin kendi­sinin müslüman olması şarttır.
İkincisi, o yönetici Allah ve Rasûlüne tâbi ve itaatkâr olmalıdır. Yöneticilere
bağlılığın bu şartları sadece bahsettiği­miz ayette değil, Hazreti Peygamber
(a.s.)’in muhtelif hadislerinde de ga­yet açık bir şekilde sıralanmıştır. Meselâ
şu hadislere bakınız:

“Bir müslümanın kendi âmirlerine (yöneticilerine) -ister onların
söz­lerini beğensin, ister beğenmesin- uyması lâzımdır; ta ki, ona günah işle­me
emri verilmesin. Günah işleme emri verildiği takdirde, o ne bir şey dinlemeli,
ne de kabul etmelidir.” (Sahih-i Buhari ve Müslim).

“Allah ve Rasûl’üne isyan edilecek bir şekilde itaat
edilmemelidir, ita­at varsa “marûf’ da vardır” (Sahih-i Buhari ve Müslim).

“Rasûlullah buyurdular ki, size hükümet edecek olanların bazı
şeyle­rini ‘maruf’ bazılarını ‘münker’ bulacaksınız. Bunların ‘münker’lerinden
hoşnut olmadığını açıklayanlar kendilerini kurtulmuş olarak sayabilirler.
Bunları beğenmeyen de paçasını kurtarmıştır. Fakat bunlara rıza gösteren ve
itaat etmeye başlayan kişi zan altında kalacaktır. Sahabe sordu, ‘bu gibi
yöneticilerin devri gelince biz onlarla savaşacak mıyız?’ Hz. Peygamber cevap
verdi: ‘Hayır, onlar namaz kıldıkları sürece değil”.

Demek ki, yöneticilerin namaz kılıp kılmamaları, Allah ve
Rasûlü’nün emirlerinden çıkmalarının son belirtisi sayılacaktır. Yani namazı
terk eden yöneticilere karşı mücadele, doğru bir harekettir.

“Rasûlullah (a.s.) buyurdular, en kötü reisleriniz
(yöneticileriniz) sizin için kötü düşünen ve sizin de onlar için kötü
düşündüğünüz, sizi lânetleyen ve sizin de onları lanetlediğiniz yöneticilerdir.
Sahabe sordu:

‘Ya Rasûlullah, bu durum böyleyken biz onlara karşı ayaklanamaz
mıyız?’ Buyurdular, ‘aralarınızda namazı sürdürdükleri müddetçe değil”
(Müs­lim).

Bu hadis’te daha önce bahsettiğimiz şart, biraz daha açık
şekilde orta­ya konmuştur. Yukarıdaki hadisten, kötü yöneticilerin kendi kişisel
hayat­larında namaz kılmaya devam ettikleri sürece kendilerine baş
kaldırılma­ması gerektiği intibaı alınıyordu. Fakat bu son hadisi ele
aldığımızda bir yöneticinin şahsen namaz kılıp kılmaması değil, cemiyette ve
bütün müs­lümanlar arasında namaz nizamını kurup kurmamasının önemli olduğunu
görüyoruz. Yani yöneticilerin namaz kılmaları yeterli değildir. Onların kurduğu
düzende namazın nasıl bir yer tuttuğu önemlidir. Eğer bir müslü­man devlette,
müslüman tebaanın namaz kılmaları mecburiyse ve bu hu­susta gereken bütün
tedbirler alınmışsa, o devletin her kademesindeki yö­neticileri usulen
müslümandırlar. Bu da bir İslâm devletinin, “İslâmlık” hüviyetini koruyup
koruyamamasının en son ölçüsüdür. Bu alâmet ve işa­ret de yoksa demek ki söz
konusu devlet ve hükümet İslâm’dan ayrılmış­tır. Ve bunu ortadan kaldırıp yerine
tam manasıyla bir İslâm yönetimi kur­mak için müslümanların mücadele etmeleri
haklı sayılacaktır. Bu husus bir başka hadiste şöyle anlatılmıştır: “Nebi-yi
Kerim (as.) bizden diğer konuların yanı sıra şu konuda da söz aldı: ‘İşlerinde
bariz bir küfre şahit olmadığımız müddetçe reislerimiz ve yöneticilerimizle
kavga etmeyece­ğiz. Kavga ettiğimiz takdirde de Allah’ın huzurunda onlara karşı
göstere­bileceğimiz bir delil olmalıdır” (Sahih-i Buhâri ve Müslim).

4- Söz konusu ayette kat’î ve kesin kural olarak belirlenen bir
başka husus da, İslâm düzeninde, Allah’ın emri ve Peygamber’in sünnetinin
kanun-u esasî ve başvurulacak son merci oluşudur. Müslümanların arasında ya da
hükümet ile vatandaşlar arasında çıkan bir anlaşmazlığın giderilme­si için elde
olan usullere göre herhangi bir neticeye varılmazsa, kesin ka­rar için Kur’ân-ı
Kerim ve Sünnet’e müracaat edilmelidir. Allah ve Rasûl (a.s.)’un mahkemesinden
çıkacak her karar hem hükümet hem diğer müs­lümanlar için bağlayıcı olacaktır.
Zâten tüm dini ve dünyevî konularda Kitabullah ile Rasûl (a.s.)’un Sünnetine en
büyük ve en son merci olarak başvurulmasından dolayıdır ki, İslâm düzeni, dinsiz
ve Allahsız bir dü­zenden ayırt edilebilmektedir. Bu temel felsefe ve
kurallardan yoksun olan bir düzen elbette ki İslâmî özellikler taşımamaktadır.

Bu noktada, bazı, kimseler itiraz edebilirler. “Canım böyle bir
şey olur mu? Hele modern çağda böyle bir şeye imkân var mıdır? Bugünkü günlük
hayatta her ufak tefek meselede Allah ve Rasûlüne müracaat edilebilir mi?
Belediye, posta, telefon, telgraf ve buna benzer pek çok şeylerin yönetmeliği,
kaide ve kuralları Kur’an-ı Kerim ve hadislerde bulunabilir mi?” Aslında, bu tür
basit sorular ve gülünç itirazlar, dinin kurallarını bil­memekten ileri geliyor.
Bir müslüman ile bir kafiri birbirinden ayıran ne­dir? Aralarındaki iman. Ama bu
iman nasıldır? Bir kâfir yüzde yüz özgür ve bağımsız olduğunu iddia ettiği için
kâfirdir. Ama bir müslümanın öz­gürlüğü ve bağımsızlığının bir sınırı vardır. O
Allah’ın kulu olmak sıfatıy­la, Rabbi’nin çizdiği sınırların içinde özgür ve
bağımsızdır. Kâfir bütün iş­lerini kendi çıkardığı ve geliştirdiği kaide ve
kanun1ann içinde yapmakta­dır ve insanüstü bir varlığa inanmamaktadır. Bunun
aksine, bir müslüman her konuda ilk önce Allah ve Peygamberine müracaat etmekte,
onlardan hidayetini almaktadır. Bu iki merciden herhangi bir şey bulamadığı
zaman âmir ve hâkimlerine müracaat etmektedir. İslâm fıkhının belirlediği emir
ve itaat zincirinin en sonunda kendi düşüncesine ve görüşüne göre hareket
etmektedir. Bir müslüman, ancak şeriatın açıklayıcısı ve öğreticisi Hz. Muhammed
(a.s.)’in herhangi bir hükmü ve işareti bulunmadığı takdirde hareket
serbestisine sahiptir.

İlgili Makaleler