Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.3.17.
Peygamber, Her Zaman Peygamberdir

Allah’a şükürler olsun ki, bu bölümün başında bahsettiğimiz
Üçüncü Grub’a bağlı kimseler, Birinci ve İkinci Grup’takilerden daha mantıklı ve
ileri düşüncelidirler. Ama bazı hadislere bakarak, “Hz. Peygamber her an ve her
durumda peygamber olmaz. Dolayısıyla, her sözü ve her harekeli bir peygamber
olarak kabul edilmemelidir” görüşüne kapılmışlardır. As­lında bu yanlış anlama,
bambaşka olay ve konularla ilgili olan hadislerden kaynaklanmaktadır. Gerçek
şudur ki Hazreti Peygamber (a.s.) her an ve her durumda Allah’ın rasûlüydü.
Zaten, Hz. Muhammed (a.s.) kendisinin peygamber olduğunu, ne amaçlarla dünyaya
gönderildiğini hiçbir zaman unutmamıştır. O’nun dünyaya gönderilme gayesi,
insanlardan düşünme, fikir beyan etme, hareket etme hürriyetini ortadan
kaldırmak, akıl ve fikir­lerine kilit vurmak değildi. Hz. Muhammed (a.s.)
dünyaya, tarım ve sana­yi gibi konulan anlatmaya da gelmemişti. Hz. Muhammed
(a.s.)’in maksa­dı ve hedefi, insanların ailevi ve özel hayatlarına karışmak da
değildi.

Hazreti Muhammed (a.s.)’in hayatının tek gayesi vardı. İslami
belirli bir inanç olarak insanların kalbine yerleştirmek ve bunu bir ferdin
şahsiyetinde ve toplumun düzeninde faal ve canlı hale getirmekti. Hz. Muham­med
(a.s.)’in hayatının bunun dışında bir gayesi ve hedefi olmamıştır. Hz. Peygamber
(a.s.), hayatında eğer nadiren başka meselelerle ilgilenmişse de kendisine tâbi
olanlara durumu izah ederek kendi fikirlerini belirtme ve hareket etme konusunda
serbest bırakmıştır. Gerçi sahabeler ile diğer müslümanlar, Hz. Peygamber
(a.s.)’in her sözünün Allah’ın Rasûlünün sö­zü olduğunu kabul ederek kendisine
hiç ses çıkarmadan itaat etmeye ha­zırdılar ve dünyevi konularla ilgili olarak
söylediği her sözün de risaletin emri olduğuna inanırlardı. Fakat, Hz. Peygamber
(a.s.) hiçbir zaman, şah­si veya dünyevi bir mesele hakkında sahabelere ne bir
emir vermiş, ne de onlardan itaat etmelerini istemiştir. Tam 23 yıl bu konuda
titiz davranma­sı, asıl mevkii ve görevini her an göz önünde bulundurması, bir
an bile ol­sun şaşmaması, peygamberlik vazifesi ile şahsi ve dünyevi işlerini
karış­tırmaması ve taraftarlarına tam bir otorite kurmuş olmasına rağmen ilgisi
olmayan bir konuda kendilerine herhangi bir emir ve direktif vermemesi
kendisinin ne kadar sağlam karakterli ve vazifeşinas olduğunun açık bir
delilidir. Fakat bununla beraber, şunu açıklamakta fayda vardır ki; dünya işleri
ile ilgili söylediği sözler veya yaptığı hareketlerden çoğunun Al­lah’ın emri
veya vahiy ile olmadığı söylenemez. Gerçi bu gibi konularda mübarek ağzından
çıkan sözler emir niteliğinde olmamış ve kendisi de, müslümanları itaate mecbur
etmemiştir. Ancak ağzından çıkan her sözün hak olduğu ve herhangi bir yanlışlık
ihtimali bulunmadığı bilinmelidir, örneğin, Hz. Peygamber (a.s.)’in tip ilmiyle
ilgili söylediği sözler ve gös­terdiği yollar, öylesine faydalı ve hikmetlidir
ki, insanın şaşmaması müm­kün değildir. Tıp ilmini hiç bilmeyen, bu hususta
hiçbir çalışması olma­yan, hiçbir tecrübeden geçmemiş olan bu Arap Ümmi
Peygamber (a.s.)’in tıbbın bazı evrensel gerçeklerini nasıl öğrendiğine, nasıl
bildiğine akıl er­mez. Halbuki, yüzyılların deneyleri ve araştırmaları Hz.
Peygamber (a.s.)’in bu konudaki tavsiye ve çalışmalarını haklı çıkarmıştır. Buna
ben­zer pek çok örnekler vermek mümkündür. Bu konular, peygamberlerin asıl
görevi, yani tebliğ ile ilgili değildir, ama Allah’ın kendilerine verdiği ilham
ve sağduyuyla her konuda en doğrusunu, en iyisini yapmaya kadir­dirler.
Demircilik ve zırhçılık ile peygamberlik arasında ne gibi bir müna­sebet
olabilir? Fakat görüyoruz ki, Hazreti Davud (a.s.) işte usla oluyor ve bizzat
Allahu Teâlâ kendisine bu ustalığı verdiğini beyan ediyor:

“O’na, sizi harbin şiddetinden koruması için zırh yapma sanatını
öğ­rettik”(Enbiya; 80)

Peygamberlik ile kuşların dilini bilmek arasında ne gibi bir
ilişki ola­bilir? Ama, Hz. Süleyman, bu konuda usta olduğunu bizzat kendisi
söylü­yor:

“Ey İnsanlar, bize kuşların dili öğretildi”. (Neml; 16)

Marangozluk ile gemi yapımcılığı, peygamberliğin herhangi bir
bölümü müdür? Fakat, Cenab-ı Hak Hz. Nuh (a.s.)’a sağlam bir gemi yap de­miyor,
aksine şöyle diyor:

“Bizim nezaretimizde ve vahyimizle gemiyi yap”. (Hûd; 37)

Bu bakımdan, peygamberlere sadece tebliğ ve telkin ile ilgili
vahiyle­rin geldiğini sanmak yanlıştır. Aslında, peygamberlerin hayatının tümü
Allah’ın hidâyetine tâbiydi. Ama burada, peygamberlerin hayatının iki ya­nı
olduğunu belirtmeliyiz. Bunlardan birincisine müslümanların uyması her hâlükârda
şarttır. Bunun adım adım takip edilmesi ve her yönüyle ör­nek alınması elzem ve
zaruridir. Fakat, peygamberlerin hayatının ikinci yanına uyulması her müslüman
için her zaman farz değildir.Ne var ki, bu davranış farz olmamakla birlikte,
Cenab-ı Hakk’ın sevgili kulu haline gel­mek, O’nun katında üstün bir mevkiye
yükselmek isteyen imanlı ve inanç­lı bir müslüman için, Peygamber (a.s.)’in
bütün sünnetini örnek almaktan başka çare yoktur. Hz. Rasûl (a.s.)’ün
sünnetinden bir santim bile ayrıl­mak, Allah ve Rasûlü tarafından daha az
sevilmeye sebep olabilir. Aşk ve sevginin ilk şartı kayıtsız şartsız
teslimiyettir. Rasûlullah (a.s.)’ı seven O’na tam olarak teslim olmalı, itaat
etmelidir. Aşk, ayırım, fark ve istisna tanımaz.

6.3.18. Peygamber
İle Peygamber Olmayanın Hâkimiyeti Arasındaki Fark

Yukarıdaki bahsimizden, peygamberler ile peygamber olmayanların
hakimiyeti, saltanatı, otoritesi ve hükümdarlığı arasındaki fark sanırız
ken­diliğinden ortaya çıkıyor. Bu misallerden, peygamberler ile alelade hakim ve
kadıların verdikleri kararlar arasındaki büyük fark da meydana çıkıyor.
Özellikle, naklettiğim son üç ayet bu ayrıcalığı büsbütün ortaya koyuyor. Bu
ayetler, Rasûlullah (a.s.)’ın emrine boyun eğme ve kararlarını itirazsız kabul
etmenin, imanın esaslarından biri olduğunu gösteriyor. Bu emirlere uymayan, bu
kararları kabul etmeyen mü’min değildir. Bir hükümdar veya yargıcın emir, kanun
ve kararlarının bu kadar bağlayıcı, bu kadar etkili ol­duğu söylenebilir mi?
Eğer değilse, “Allah ve Rasûl gibi kelimelerin Kur’­ân-ı Kerim’de geçtiği her
yerde saltanat veya hükümet anlamı çıkarılmalı­dır” demenin ne kadar yanlış
olduğu ortadadır. Benim itirazım, Mevlana Aslam Ciracpûri’nin işte bu
sözlerinedir. Ben bunu, İslâm’ın ve Kur’an-ı Kerim’in talimatına tamamıyla
aykırı sayıyorum. Peygamber efendimiz (a.s.)’den sonra hükümdarlar ile devlet
erbabının emir ve kanunlarına say­gılı olunmasını ben de teslim ediyorum.
Aslında, bir İslâm devletinde hü­kümdar ve yöneticilere itaat vaciptir. Ama
yöneticilerin ve liderlerin göre­vi de İslâm’ın gösterdiği yolda yürümektir.
Onlar devlet ve hükümet işleri konusunda Hz. Muhammed (a.s.)’in mübarek
hayatından, hikmetli söz ve fiillerinden örnek almalıdırlar. İslâm’da hükümdar
ve liderlerin kararlarına büyük önem verilmiştir. Hatta bazı durumlarda,
yöneticilerin hüküm, emir ve kararlarının Allah ve Peygamber’in emirlerine ters
düşmesine rağmen vatandaşların bir ölçüye kadar doğru fikrini korumak kaydıyla
bu emir ve kararlara uymaları emredilmiştir. Fakat, bu saltanat, hâkimiyet ve
hükü­metin, tamamıyla Kur’ân-ı Kerim’de gelen “Allah ve Rasûl” deyimiyle aynı
olduğu anlamı nereden çıkıyor? Sıradan insanların karar ve hükümleri­nin, Allah
ile Rasûlü’nün emirleri olduğu söylenebilir mi? Böyle bir şey olsa, devlet
erbabını masum ve hâşâ peygamber ile Allah gibi varlıkların benzeri kimseler
olarak kabul etmemiz gerekecektir. Halbuki müslüman ülkeler ve milletler
arasında Kitap ve Sünnet’ten pek uzak olan, hatta doğ­ru yoldan tamamıyla sapmış
ve dinsiz hükümdar ve yöneticilerin bulundu­ğu, tarihin çeşitli dönemlerinde
görülmüştür. Şimdi müslüman halk, bu cahil, sapık hükümdar ve yöneticilerin
sapık emir ve kanunlarını aynen Allah ve Rasûlü’nün emir ve kanunlarıymış gibi
kabul edip dalâlete ve felâkete mi sürüklenmelidir? Mevlâna Aslam Ciracpûri’nin
mantığına ba­kılırsa, böyle bir karanlık devrede ve ortamda Allah’ın bir kulu
kalkıp bu zalim, cahil ve sapık hükümdar ve yöneticileri ve diğer müslümanları
yan­lış yolu terk edip Allah ve Rasûlü’ne itaate çağırırsa derhal kafası
uçurulacaktır. Zira, adı geçen hükümdar ve idareciler pekâlâ diyebilirler ki,
“Al­lah ve Rasûl biziz, sen hangi Allah ve Rasûle bizi çağırmak istiyorsun?”

İlgili Makaleler