Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)
6.1.8. Hz.
Peygamber (a.s.)’in Hâkimiyetinin Kendine Mahsus Özelliği
Yazarlarımızdan biri, bir peygamber ile bir hâkim arasında fark
olduğunu belirtmiş, müslümanların kendi hâkim ve hükümdarlarıyla ihtilâfa düşme
hakkına sahip olduklarını, ama peygamberlerine karşı çıkma hakkına sahip
olmadıklarını savunmuştur. Şimdi ben kendisine sormak istiyorum, eğer sizce Hz.
Muhammed Mustafa (a.s.) diğer emir ve hükümdarlar gibi bir hâkim ise, O’nunla
ihtilafa düşme hakkına sahip misiniz? Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberlik
hüviyetini, O’nun devlet ve siyaset adamlığından ayrı sayan bu zât’a sorabilir
miyim; herhangi bir müslüman O’nun söz ve davranışlarına karşı gelebilir mi?
Unutulmamalıdır ki, Hz. Muhammed öyle bir hâkim ve liderdi ki, O’nunla
konuşurken sadece sesini yükseltenlerin bile, bütün amellerinin ve iyi
işlerinin hiçe sayılacağı belirtilmişti (Hucurat, ayet: 2). bu öyle bir liderdi
ki, O’nunla kavga edenin cehennem ateşine atılacağı ikâzı yapılmıştı (Nisâ,
ayet: 115). Eğer kendisiyle ihtilâfa düşemez, O’na karşı çıkamazsak, O’nu başka
hâkim ve hükümdarlarla nasıl bir tutabiliriz?
Bizden bazıları var ki, Rasûlullah (a.s.)’a itaat ile ilgili
ilâhi emir ve talimatın, Hz. Peygamber (a.s.)’in hâkim ve hükümdar sıfatıyla
ilgili olduğunu ileri sürerler. Meselâ, şu satırlara bakalım:
“Kur’ân-ı Kerim’de nerelerde Allah ve Rasûl kelimeleri geçmişse,
bunlardan Allah ve Resûlünün hükümdarlık sıfat ve yetkileri anlaşılmalıdır. Bu
hükümdarlık ve hükümetin anayasası Kitabullah’tır ve bunu uygulayan Rasûlullah
ve halefleridir. Meselâ, “yes’elûneke anil enfâli kul-il-enfâlü li-llâhi ve-rrasûli”
ayeti bunun bir örneğidir. Ganimet malıyla ilgili emir, Hz. Peygamber’in
dönemine kadar sınırlı olmayıp, Halifeler tarafından da yerine getirilmiştir.
Yani son karar ve Selahiyet mercii, Allah ve Rasûlü’nün hâkimiyeti ve
saltanatıdır. Bu bakımdan, Rasûlullah’ın hâkim ve hükümdar hüviyeti, halifeleri
için de geçerlidir.”
Bu tamamıyla yanlış bir fikirdir. Kur’an-ı Kerim’de itaatin üç
derecesi açıkça belirlenmiştir. Bunlar: 1) Allah’a itaat, 2) Peygambere itaat,
3) Hâkim veya devletin büyüklerine itaattir. Allah’a itaat ve bağlılık, Kur’ân-ı
Kerim’in emir ve buyruklarına uymak demektir. Peygamber’e itaat, Rasûlullah
(a.s.)’ın söz ve hareketlerini takip etmek demektir. Hâkim ve devlet
büyüklerine sadakat ve itaat da, müslüman tebaa’nın kendi hâkim ve devlet
yöneticilerine itaat etmesi demektir. İtaatin ilk iki derecesi hakkında Kur’ân-ı
Kerim’in bir değil birçok yerinde, Allah ve Rasûlünün emirlerine herhangi bir
itiraz edilmeden uyulmak gerektiği belirtilmiştir. Müslümanlar için Allah ve
Rasûlüne itaat etmekten başka çare yoktur. Bir konuda Allah ve Rasûlü
kararlarını vermişlerse, hiçbir müslüman bu konuda kendi görüşünü ileri süremez,
keyfî hareket edemez. Üçüncü itaat derecesine gelince devlet büyüklerine, ancak
Allah ve Rasûlüne bağlı kalınmak suretiyle itaat edilmesi farz edilmiştir. Yani
bir konuda Allah ve Rasûlü’nün emirleri başka, devlet büyüklerinin emirleri
başkaysa, hiç tereddüt edilmeden ilk zikrolunan emirler tercih edilmelidir.
Herhangi bir şüphe ve ihtilâfta da Allah ve Rasûlünün emirlerine öncelik
tanınmalıdır. Böylesine açık seçik emirler varken, Allah ve Rasûlünün
emirlerini, hâkim ve hükümdarlarınki ile bir tutmanın hiçbir anlamı yoktur.
Ayrıca, yukarıdaki ayet de yanlış şekilde yorumlanmıştır. “Bütün ganimet malları
Allah ve Rasûlüne aittir” demenin maksadı, Allah ve Rasûlünün meydana getirdiği
İslâm topluluğunun eline düşen ganimet mallarının, yine bu topluluğun kalkınma
ve refahı için kullanılması gerektiğini vurgulamaktır. Böylece, Kur’ân-ı
Kerim’de geçen Allah ve Rasûl kelimelerinin, Allah ve Peygamberi’nin hâkimiyeti
ve saltanatı anlamına gelmediği anlaşılmış oluyor.
6.1.10. Dinî ve
Medenî Mevzular Arasındaki Ayırım Yanlıştır
Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’in dini, medeni ve içtimai
hüviyeti arasında ayırım yapılması için ortada herhangi bir sebep yoktur.
Zâten, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde, Allahu Teâlâ’nın veya bizzat
Peygamberimiz’in bu konuları ayrı tuttuğunu gösteren en ufak bir işaret ve
kayıt yoktur. Bu bakımdan, müslümanlar için Hz. Peygamber (a.s.)’in sadece dinî
söz ve hareketlerinin örnek alınmasının lâzım geldiğini, cemiyet ve medeniyetle
ilgili söz, hareket ve koyduğu kurallara itibar edilmemesi gerektiğini ileri
sürenler yanlış yoldadırlar. Bu tür iddialarda bulunanlar, Hz. Muhammed
(a.s.)’in sosyal ve kültürel alanlardaki söz ve fiillerinin sadece kendi
döneminin insanlarını ilgilendirdiğini, çağımızda ise sözlerinin sadece dinî
vecize niteliği taşıyabileceğini ve faaliyetlerinin de nazar-ı dikkate
alınabileceğini söylerler. Fakat bu adamlara açıkça meydan okuyorum, Kur’ân-ı
Kerim’de Hz. Peygamber (a.s.)’in dini, içtimai ve medeni sıfatları arasında
ayırım yapıldığına dair tek bir kelime veya ayet gösteremezler. Halbuki ben
Kur’an-ı Kerim’de şu ayete rastlıyorum:
“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkekle
mü’min bir kadın için, kendi işlerinde muhayyerlik haklan yoktur. Allah ve
Rasûlüne âsi olan muhakkak açık bir sapıklık etmiş olur”. (Ahzâb; 36).
Görüldüğü gibi, bu ayette belirli bir zamandan bahsedilmiyor.
Burada adları geçen “mü’min erkek ve kadınlardan sadece Hz. Muhammed (a.s.)’in
zamanında yaşamış olan müslümanlar kastedilmiyor. Burada “iş” sözcüğü üzerinde
de önemle durulmalıdır. Bu iş hem dini, hem dünyevi olabilir. Allah ve Rasûl
kelimeleri de Allah ve Rasûl kelimeleri olarak kullanılmıştır, onların
hakimiyeti veya saltanatı olarak değil. Burada bütün mü’min erkek ve mü’min
kadınların, bir konuda Allah ve Rasûlü’nün karar vermeleri halinde ona uymaktan
başka çareleri olmadığı ifade edilmiştir. Onlar, ister erkek ister kadın olsun,
ne ferdî ne içtimaî şekilde Allah ve Rasûlü’nün emirlerine karşı gelemezler.
Yukarıdaki ayette, Allah ve Rasûlü’nün emirlerine karşı gelenler de sapıklıkla
suçlanmıştır. Yani, Allah ve Rasûlü’nün sadece dinî değil, diğer bütün konularda
verdikleri emir ve kararlara istisnasız uyulmalıdır. Zaten, Allah ve Rasûlü’nün,
İslâm topluluğu için getirdikleri kanun ve düzenin yaşaması ve gelişmesi,
onların emir ve kararlarına uyulmaya bağlıdır. Eğer her müslüman Allah ve
Rasûlü’nün emir ve talimatını bir yana bırakıp keyfine göre hareket etmeye
başlarsa bu düzenin ayakta durması mümkün değildir.
6.2. HZ. PEYGAMBER (A.S.)’E İTAAT VE
İSLÂMDA FİKİR HÜRRİYETİ KAVRAMI
Yazarlardan biri şöyle yazıyor:
“Ahzâb sûresinde Hz. Zeyd bin Harise ile Hz. Zeyneb (r.a.)
hakkında anlatılan olay, önemli bir şüpheye yol açıyor. Rasûlullah (a.s.) Hz.
Zeyd’e şöyle demişti: ‘Karının izdivacında kalmasına izin ver ve Allah’tan
kork’. Fakat Hz. Zeyd, Rasûlullah’ın bu emrine karşı gelerek Hz. Zeyneb’i
boşayıverdi. Hz. Zeyd’in bu hareketinin Hz. Peygamber’in emrine karşı olduğu
muhakkaktır. Ne var ki, Kur’ân-ı Kerim’de kullanılan ifadeden, Allahu Teâlâ’nın
Hz. Zeyd’in bu itaatsizliğinden hoşlanmadığını gösteren en küçük bir işaret
bulunmadığı anlaşılıyor. Bilakis, olayın başında Hz. Zeyd için “Allah’ın
mükâfatlandırdığı kişi” deyimi kullanılmıştır. Bu demek oluyor ki, Hz.
Peygamber’in bazı emirlerine karşı gelinebileceği ve bazı sözlerinin bizzat
kendisine ait olduğu kesin ise bile, onlara uymanın Allah’ın emirlerine
uyulması kadar vacip olmadığı ortaya çıkıyor.”
Burada anlatılan olay ve bununla ilgili olarak sorulan soru öyle
karmaşık değildir. Bu husustaki şüphe birkaç kelime ile giderilebilirdi. Ancak
şüphenin doğduğu noktada çeşitli yanlış anlamalar vardır ve bunlar çok gerilere
kadar uzanıyor. Onun için, bu şüphenin giderilmesinden önce bunun kaynağını
teşkil eden yanlış anlamaları ele alalım.
Kur’ân-ı Kerim, semavi kitaplar arasında, Mutlak Hâkim’in, Allah
(c.c.)tan başkası olmadığını en açık ve kesin ifadelerle anlatan kitaptır.
Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde, her türlü karar ve hüküm verme hakkının
sadece Allah’a ait olduğu, O’nun verdiği emir ve kararlara uyulmaktan başka
çare bulunmadığı, O’na itaatin farz olduğu ve insanın yaradılış itibariyle O’nun
kulu olduğundan O’na ibadet için yaratıldığı, insanlarla birlikte cinlerin de
Allah’a itaat ve ibadet için yaratıldığı, insanın Allah’tan başka kimsenin
mahlûku ve kulu olmadığı, bu bakımdan bir insanın başka bir insana itaatinin söz
konusu olmadığı, emir ve kararların tümünün Allah tarafından verildiği, başka
kimsenin bunda herhangi bir dahlinin bulunmadığı, bir insanın hiçbir zaman
başka bir insanın mutlak hakimi olamayacağı, hatla kuvvet, kudret ve iktidar
sahibi bir insanın başkasına, Allah’ın emirlerine aykırı bir iş yaptıramayacağı
açık açık anlatılmıştır.