Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.5.5. Bir Hakim
Olarak Peygamber (a.s.)

Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde değil, birçok yerde, Cenab-ı Allah,
Haz­reti Muhammed (a.s.)’ı kadı, hakem ve hâkim olarak tâyin ettiğini ifade
buyurmuştur:

“Allah’ın sana gösterdiği gibi İnsanlar arasında hükmetmen için
sa­na hak olarak Kitab’ı indirdik. Hainler için müdafaacı olma”. (Nisa; 105)

“Ve de ki, ‘Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda
adalet etmekle emrolundum….”. (Şura; 15)

“Aralarında hükmetmesi için Allah ve Rasûlüne davet
olundukların­da mü’minler, ‘işittik ve itaat ettik’ derler”. (Nur; 51)

“Allah’ın indirdiğine ve Rasûl’üne gelin denilirse, münafıkların
sen­den şiddetle yüz çevirdiklerini görürsün”. (Nisa; 61)

“Aralarında cereyan eden olaylarda seni hakem yapıp sonra da
ver­diğin karardan yürekleri bir sıkıntı duymadan testim olmadıkça onlar, Rabbin
hakkı için iman etmiş olamazlar”. (Nisa; 65)

Bütün bu ayetler, Hazreti Peygamber (a.s.)’in kendi kendine ya
da müslümanlar tarafından seçilen değil, bizzat Allah tarafından tâyin edilen
bir kadı, yargıç ve hakem olduğunu belirtiyorlar. Üçüncü ayete dikkat
et­tiğinizde göreceksiniz ki, Hz. Muhammed (a.s.)’in hâkimlik veya kadılık
sıfatı O’nun peygamberlik sıfatından ayrı değildi. Bu ayette, Hz. Muham­med
(a.s.)’in hakemlik ve yargıçlığına iman edilmediğinde, peygamberli­ğine
inanmanın mümkün olmayacağı belirtilmiştir. Yani mü’minlerin, Hz. Muhammed
(a.s.)’in hâkimliğini sadece sözleriyle değil, hareketleriyle de kabul etmeleri
zorunlu kılınmıştır. Dördüncü ayette “indirilen” (kitap) ve “peygamber”den ayrı
ayrı söz edilmiştir. Bu demek oluyor ki, herhangi bir dini ve içtimai konuda
Allah’ın kesin hükmünü öğrenmenin iki kaynağı vardır. Birincisi, Allah’ın kanunu
olarak Kur’ân-ı Kerim ve ikincisi, bu ka­nuna göre kararını veren hâkim ve
yargıç Hz. Peygamber (a.s.). Bu her iki kaynaktan yüz çevirmek münafıklıktır.
Son ayette daha ileri gidilerek Hz. Peygamber’in kararını beğenmeyen veya O’nun
hakemliğini kabul etme­yenin, mü’min bile olamayacağı ifade edilmiştir. Hz.
Peygamber’in kara­rından canları sıkılanlar, imanlarını da kaybederler. Kur’ân-ı
Kerim’in bu açık ifadelerinden sonra da, Hz. Muhammed (a.s.)’in kadılık,
hâkimlik ve yargıçlığının özel önem taşımayıp kendisinin alelâde bir hâkim veya
yar­gıç olduğunu ileri sürenler olabilir mi? Dünyada herhangi bir hâkime böyle
bir yetki tanınmış mıdır veya tanınabilir mi? Yani, dünyada bir yar­gıcın
kararını kabul etmeyen, eleştiren ve reddeden bir kişi imanını kay­bedebilir mi?

6.5.6. Bir
Hükümdar Olarak Hz. Peygamber (a.s.)

Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde Hz. Muhammed (a.s.)’in, Allah
tara­fından hükümdar ve rehber yapıldığı ve kendisine bu makamın da pey­gamber
olması sebebiyle verildiği ifade edilmiştir.

“Biz, gönderdiğimiz peygamberi, Allah’ın izniyle itaat olunsun
diye gönderdik”. (Nisa; 64)

“Kim rasûle itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir”.
(Nisa; 80)

“Gerçekten sana biat edenler, Allah’a biat etmiş olurlar”.
(Fetih; 10)

“Ey mü’minler, Allah ve Rasûlüne itaat edin. isyan ile
amellerinizi boşa çıkarmayın”. (Muhammed; 33)

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkekle
mü’min bir kadın için, kendi işlerinde muhayyerlik haklan yoktur, Allah ve
Rasûlüne âsi olan muhakkak açık bir sapıklık etmiştir”. (Ahzab; 36)

“Ey mü’minler, Allah ve Peygambere ve sizden olan emir
sahiplerine itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allah’a ve
Peygamber’e döndürün. Eğer Allah ve ahiret gününe iman ediyorsanız bu, sizin
için hayırlıdır”. (Nisa; 59)

Bu ayetler açıkça gösteriyor ki, Hz. Muhammed (a.s.) kendi
başına buyruk olmamıştır veya kendi kendine hâkim olmamıştır. Hz. Peygamber
(a.s.) gücüne veya kılıcına dayanarak iktidar koltuğuna oturmamıştır. Onu bu
mevkiye getirenler müslümanlar da değildir. O, Allah tarafından ikti­dara
getirilen bir hükümdar ve rehberdir. O’nun hükümdarlığı veya reh­berliği
peygamberlik sıfatından ayrı değildir. Aksine, hükümdar olması peygamberliğinden
ileri geliyor. O’na itaat etmek, O’nun iktidarını tanı­mak, O’nun çıkardığı
kanunlara uymak, bizzat Allah’a ve onun emirlerine uymaktır. O’na biat
ediyorsak, Allah’a biat ediyoruz. O’na baş kaldırmak, Allah’a baş kaldırmak
demektir. Peygamber (a.s.)’in hâkimiyetine karşı çıkmak O’na isyan etmek, bütün
iyi işler ve amellerden vazgeçmek demektir. Bu bakımdan Allah ve Rasûlü hangi
konularda görüşlerini beyan etmiş emirlerini açıkça vermişlerse, aralarında
hükümdar, lider ve diğer yönetici kadro da olmak üzere, bütün müslümanlar,
bunlara aynen uymak zorundadırlar. Bu hususlar son ayette daha açık bir şekilde
dile getirilmiş­tir. Bu ayette itaatin üç derecesinden bahsedilmiştir:

1-İlk önce Allah’a itaat,

2-Daha sonra Peygamber (a.s.)’e itaat,

3-Bundan sonra da “emir sahipleri” yani hükümdar, idareci ve
devlet erbabına itaat.

Bu derecelendirme gösteriyor ki Peygamber (a.s.), “emir
sahipleri” veya devlet yöneticileri arasında yer almıyor. O’nun yeri ve mevkii
alelâ­de lider veya yöneticilerden ayrı ve yüksektir. Peygamber (a.s.),
Allah’tan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken
ikinci nokta Allah ve Peygamber (a.s.)’e kayıtsız, şartsız itaattir. Bazı
konularda devlet yöneticileriyle ihtilaf olabilir, ama Allah ile Rasûlü için bu
imkân­sızdır. Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus da bu gibi ihtilaf
ve anlaşmazlık hallerinde karar mercii Allah ve Peygamberidir. Gayet ta­bii ki,
karar mercii sadece Allah olsaydı. Peygamber (a.s.)’in adı ve sanı burada bu
kadar açık bir şekilde geçmezdi. Bu durumda Allah’a müracaa­tın Kur’ân-ı Kerim’e
müracaat anlamında olduğunu kabul edersek, Pey­gamber (a.s.)’e müracaatın da
O’nun yaşadığı devirde bizzat kendisine, ama vefâtından sonra geride bıraktığı
sünnetine başvurma mânâsında ol­duğunu kabul etmeliyiz.

Aslında, meselenin derinliğine inecek olursak, Asr-ı Saadet’te,
yani Hz. Muhammed (a.s.) sağ iken bile herhangi bir konuda başvurulan ikinci
kaynağın, Rasûlullah (a.s.)’in sünneti olduğunu görürüz. Bu noktayı şöyle izah
etmek mümkündür. Hz. Muhammed (a.s.)’in mübarek ömrünün son­larına doğru
İslâmiyet Arabistan’ın dışına kadar yayılmış ve İslâm Devle­ti’nin sınırları
bütün Arap Yarımadasını içine almıştı. 110-120 bin mil ka­re gibi geniş bir
memlekette her şeyin bizzat Hz. Muhammed (a.s.) tara­fından şahsen izah edilmesi
ve gösterilmesi mümkün değildi. İster iste­mez, o devirde de İslâm Devleti’nin
vâli, kadı, kaymakam ve diğer mahal­li idarecileri çeşitli konularda karar
verirken önce Kur’an’a, sonra da ka­nunların ikinci kaynağı olan Rasûlullah’ın
sünnetine müracaat ederlerdi.

6.5.7. Asr-ı
Saadet’te Adlî Sistem

Hz. Muhammed (a.s.) hayatta iken kendisine intikâl eden idarî ve
adlî konularda bizzat kendisi karar verirdi. Fakat, daha önce görüldüğü gibi,
koskoca Arap Yarımadasında çeşitli bölgelerde çıkan bir ihtilaf veya her­hangi
bir medenî sulh ve ceza davası Hz. Peygamber (a.s.)’e intikal etmez­di. O
sıralarda, memleketin her tarafında Hz. Peygamber (a.s.)’in tâyin et­tiği
“muallim”ler vardı. Bu muallim veya öğretmenler halka din bilgisi ve­rirler,
ayrıca günlük meseleler ile, ailevi ve içtimaî davalarda Allah’ın em­ri ve
Rasûlullah (a.s.)’ın sünnetine göre karar verirlerdi. Bunun dışında, her bölgede
Emir (vali), âmir (yüksek dereceli devlet idarecisi) ve kadılar da vardı ki,
kendi alanlarını ilgilendiren meselelerde Allah ve Peygamber (a.s.)’in emir ve
talimatına göre hareket eder, yetkilerini kullanırlardı. Bazen da, başka türlü
mümkün olmadığı için, içtihad ederlerdi. Yani kendi sağduyularını kullanarak
karar verirlerdi. Bu hususta getirilen kurallar ve kullanılan ölçüler, Hz. Muaz
bin Cebel (r.a.)’in rivâyet ettiği ünlü hadisin­de yer almaktadır:

“Rasûlullah (a.s.), Muaz bin Cebel’i Yemen’e kadı olarak
gönderirken kendisine şu soruyu sordu: ‘Kararını nasıl vereceksin?’ Muaz cevap
verdi: ‘Allah’ın kitabında yer almış olan hidayete göre’. Dediler ki, ‘eğer
Kitabullah’ta bir şey bulamazsan?’ Dedi ki: ‘O zaman Rasûlullah’ın sünnetine
gö­re’. Buyurdular ki: ‘eğer bu şey Sünnet’te de yoksa?’ Arz etti; ‘kendi reyime
göre (doğru ve hak olanı bulmaya) elimden gelen gayreti göstereceğim’. O zaman
Rasûlullah buyurdular. ‘Allah’a şükürler olsun ki, Rasûlullah’ın gönderdiği bir
şahsa, Rasûlullah’ın benimsediği bir yol izleme fırsatı ve imkânı verdi.” (Tirmizî,
Ebvâb-ü Ahkâm, Sünen-i Ebû Davûd; Kitab’ul Aziye).

İlgili Makaleler