Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)

6.2.6. Hz.
Peygamber (a.s.)’in Vazifesinin Başlıca İki Hedefi Vardı

Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’in dünyaya gelişinin ve
peygam­berlik vazifesinin iki önemli gayesi vardı. Birincisi, Tek Allah’a itaat
ve bağlılık halkasını insanın boynuna geçirmek. İkincisi de insanların
boy­nundaki insanlara ait boyunduruğu söküp atmak. Hz. Muhammed (a.s.)’in
peygamberliğinin bu iki yanı da aynı önemi taşıyordu. Hz. Peygamber (a.s.)’in
görevinin ilk bölümünün tamamlanması için bütün müslümanların kendisine kayıtsız
şartsız itaat etmeleri gerekliydi. Kendisine itaat edilme­si, Allah’a itaat
edilmesine giden yoldu. Başka bir deyimle, Allah’a itaat etmek Peygamber’e itaat
etmeye bağlıydı. Hz. Muhammed’in, görevinin ikinci kısmını bitirmesi için, ilk.
önce kendi fikir ve hareketleriyle bir insa­nın başka bir insana itaat etmesi,
hatta Abdullah oğlu Muhammed’e bile itaat etmesi gerekmediğini, herkesin fikir
ve vicdan hürriyetine sahip ol­duğunu müslümanlara anlatması, inandırması
lâzımdı. Aslında bu son de­rece nâzik bir meseleydi, çünkü Hz. Muhammed bir
yandan peygamber, bir yandan insan olup her iki hüviyeti şahsiyetinde
toplamıştı. Hz. Pey­gamber (a.s.)’in bu iki kimliği arasında bir çizgi çizmek
hayli güçtü. An­cak, Rasûlullah (a.s.) Yaradanının kendisine bahşettiği büyük
meziyet ve hikmet sayesinde başarıyla bu nazik meselenin üstesinden geldi.
Netice itibariyle bir peygamber olarak ümmetinin kendisine öylesine itaat
etme­sini sağladı ki, dünya tarihinde böyle bir itaati, böyle bir bağlılığı bir
daha göremeyiz. Diğer yandan, bir insan olarak, kendisine iman edenlere ve
ta­raftar olanlara dünya tarihinde ender rastlanabilecek cumhuriyetçi,
özgür­lükçü ve demokrat lider ve hâkimlerin tanıyabileceklerinden çok daha
esaslı hak ve hürriyetler tanıdı, Bir taraftan, bir peygamber olarak, Hazreti
Muhammed(a.s.)’in müslümanlar arasında en büyük itibar, şeref ve haysi­yete
sahip olduğu, müslümanların kendisine ne kadar çok sevgi ve saygı besledikleri,
ona nasıl bağlı olduklarını düşünelim; bir taraftan da, böyle­sine büyük sevgi
ve saygıya lâyık ve böylesine kudretli olmasına rağmen, güncel ve sosyal
konularda her yerde ve her zaman insanlık hâlini, pey­gamberlik payesinden ayırt
edebilme kabiliyetine bakalım. Bir düşünelim, bir peygamber olarak kendisine ses
çıkarılmadan kitlelerin itaat etmeleri­ne alışık olan bir kişi, bir insan olarak
insanlara ne kadar çok fikir ve vic­dan hürriyeti vermiş, ne kadar çok kendi
fikriyle ihtilâf etmelerine izin vermiştir. Böyle bir değerlendirmenin sonunda,
ancak bir peygamberin, böylesine harika bir ayırt etme kabiliyetine, tahammül,
tevazu ve basirete sahip olabileceği sonucuna varacağız. Bu noktada sanki
peygamberin şahsî hüviyeti de onun peygamberlik sıfatıyla özdeşleşmiştir. Yani
pey­gamber iken insandır, insan iken de peygamberdir. Bir peygamber, kişisel
kimliğine rağmen peygamberlik vazifesini yapabilir. O kişisel kimliği ile
çalıştığı sırada taraftarlarına fikir hürriyetini aşılıyor, bir insanın nasıl
eşit olduğunu ve ona nasıl muamele edileceğini öğretiyor, hatta Allah’ın
pey­gamberi olarak tanıdıkları insanın görüş ve hareketleriyle de ihtilaf etme
hakkına sahip olduklarını bildiriyor. Doğrusu, Hz. Muhammed (a.s.) müs­lümanlar
tarafından öylesine seviliyor, sayılıyor ve yüksek mevkide tutu­luyor ki,
çeşitli dinlere mensup hükümdar, lider, rahip ve din adamları gi­bi kendisini
kolayca tanrı mevkiine çıkarabilir ve diğer insanları da kendi kulları
sayabilirdi. Ama, Hz. Peygamber (a.s.)’in söz ve fiillerinin bunun tam aksine
olduğunu görüyoruz. Rasûlullah bir yerde şöyle diyor:

“Ben de bir insanım. Ben size dininiz hakkında bir şey söylersem
söy­lediklerime uyun. Fakat ben kendi görüşümü ileri sürdüğüm zaman, be­nim
sadece bir insan olduğumu düşünün.”

6.2.7. Fikir
Hürriyeti Kavramını Yerleştirme Çabaları

Bir defasında Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.) Medine’de
bahçı­vanlara, hurma ağaçlarının yetiştirilmesi konusunda bazı öğütlerde
bulun­du. Bahçıvan ve çiftçiler bu öğütlere göre hareket etliler, ancak ürün iyi
olmadı. Konu Hz. Peygamber (a.s.)’e bildirilince kendisi şöyle buyurdu­lar: “Ben
tahminlerime göre bir şey söylemiştim. Benim tahmin ve şahsi fikirlerime fazla
ehemmiyet vermeyin. Fakat bir şeyin Allah tarafından ol­duğunu söylediğim zaman
bana inanın. Çünkü Allah hakkında yalan söy­lemem.”

Bedir savaşında Hz. Peygamber (a.s.)’in konakladığı yer iyi
değildi. Hz. Hubab bin Münzir (r.a.) çadırın kurulması için yer seçiminin, vahye
göre mi yoksa bir muharebe tedbiri olarak mı yapıldığını sordu. Hz. Pey­gamber
(a.s.) buyurdular ki, konak yeri vahye göre seçilmemiştir. Bunun üzerine Hz.
Hubab, çadırın başka bir yerde kurulmasının dâha iyi olacağı­nı belirtti ve Hz.
Peygamber (a.s.) de bu fikri kabul etti.

Bedir savaşının esirleri konusunda Hz. Peygamber (a.s.)
sahabelerin fikrini sordu ve kendisi de kişisel görüşünü ileri sürdü. Tarih
kitaplarına göre, Hz. Ömer ile Hz. Ebû Bekr (r.a.) bu görüşe karşı çıktılar.
Aynı top­lantıda Hz. Peygamber, damadı Ebu’l Ass’ın durumunu da ortaya attı ve
sahabelere, ona fidye olarak alınan kolyenin geri verilip verilmemesini sordu.
Sahabeler bu fikri kabul edince kolye, Ebu’l Ass’a geri verildi.

Hendek savaşı sırasında, Hz. Peygamber (a.s.) Beni Gatafan ile
sulh yapma niyetini açıkladı. Medine’deki Ensâr kabilelerinin reisleri bu
dü­şünceye karşı çıktılar ve dediler ki: “Eğer sulh yapmak vahiy ile
bildirilmişse, hiçbir itirazımız yoktur, ama değilse o zaman bazı maruzatımız
vardır”. Hz. Peygamber, onların itirazlarını dinledikten sonra anlaşma metnini
yırtıp attı.

Hudeybiye Anlaşması imzalanırken Müslümanlardan bazısı,
kâfirlere taviz verilmeme ve onların üstünlüğünü kabul etmeme eğiliminde idiler.
Hz. Ömer bu anlaşmaya açıkça karşı çıktı. Ancak, Hz. Muhammed (a.s.) bu işi
Allah’ın peygamberi olarak yapmakla olduğunu söyleyince durum­dan şikayet eden
ve hayli üzülen Müslümanlardan çıt çıkmadı. Hz. Ömer ise ömrünün sonuna kadar,
Hz. Muhammed (a.s.)’in bir peygamber olarak yaptığı işe karşı çıkmasının
pişmanlığını ve burukluğunu duydu.

Huneyn savaşının ardından ganimetlerin dağıtımı sırasında küçük
bir ihtilaf ortaya çıktı. Ensâr bazı kimselere ganimet mallarının gerektiğinden
çok cömertçe dağıtılmasına itiraz elliler. Hz. Peygamber onları yanına ça­ğırdı
ve: “Ben Allah’ın peygamberiyim, ne istersem yaparım” demedi. Ak­sine,
özgürlükçü bir rejimde hürriyetçi bir liderin tavrıyla ganimet malla­rının
dağıtımının çeşitli yönlerini arılattı, dağılımın neden böyle yapıldığı­nı
açıkladı. Yani peygamberliğini karşısındakileri sindirmek amacıyla bir silâh
olarak da kullanmadı, aksine kabaran duygularını yatıştırdı, akıl ve mantığa
göre hareket etmelerini sağladı. Ensâr da evlerine memnun dön­düler.

Hazreti Peygamber (a.s.)’in bu davranışı sadece sahabelere,
yakınları­na ve toplumun üst tabakasında yer alanlara karşı değildi. Aynı alçak
gö­nüllülüğü, açık kalpliliği, yumuşak tavrı toplumun en alt tabakasında yer
alan köle ve hizmetçilere karşı da gösteriyordu. Kölelere hürriyet fikrini o
verdi. Berre adlı cariye, kocasından nefret ederdi, ama kocası onu bırak­mak
istemiyordu, halla ona öylesine aşıktı ki caddelerde, sokaklarda onun için
gözyaşı döküyordu. Olayı duyan Hazreti Peygamber (a.s.) cariye kıza kocasına
dönmesini söyledi. Kız, “ya Rasûlallah bu bir emir midir?” diye sordu. Hz.
Peygamber dedi ki, “bu bir emir değil, bir tavsiyedir”. Kız dedi ki, “eğer bu
tavsiye ise, ben onun yanına girmek istemiyorum.”

Bu gibi örnekler daha da çoğaltılabilir. Fakat burada önemle
belirt­mek istediğimiz şey, Hz. Peygamber’in fikir hürriyeti kavramını
müslü­manlara nasıl yerleştirmiş olduğudur. Gördüğünüz gibi, Hz. Peygamber,
kendi insanlık hali ve peygamberlik vazifesini her zaman birbirinden ayırt
edebiliyordu. Şahsen uygun gördüğü görüşü ileri sürerdi ve arkadaşları buna
serbestçe karşı çıkabilirlerdi. Başkalarının şahsî fikrine karşı çıkmak şöyle
dursun, bunu teşvik ederdi. Uygun olmayan fikir ve tutmayan bazı tahminlerini
geri alacak kadar da geniş kalpliydi.

6.2.8. Hz. Zeyd
bin Harise Olayının Ardındaki Gerçekler

Bu açıklamalardan sonra gelin, Hz. Zeyd bin Harise (r.a.)
olayının ar­dındaki gerçeklere bir göz atalım: Hz. Zeyd ile Hz. Muhammed (a.s.)
ara­sındaki ilişki çok yönlüydü. Her şeyden önce, Hz. Muhammed (a.s.) bir dini
önder ve Zeyd O’nun taraftarıydı. İkincisi, Zeyd, Hz. Peygamber (a.s.)’in
eniştesiydi. Üçüncüsü, Hz. Peygamber (a.s.), Hz. Zeyd’in manevî babası ve
velisiydi. Zeyd O’nun elinde büyümüştü. Zeyd, karısıyla geçine-meyince onu
boşamaya karar verdi. Hz. Muhammed (a.s.) gerek bacanağı gerekse velisi olarak
en uygun şeyi söyledi, yani “Allah’tan kork ve karını boşama”. Fakat,
evliliklerini bozacak sebepleri ve anlaşmazlığın kaynak­larını bilen Zeyd,
durumu daha iyi kavrayabilecek mevkide idi. Bu, onun dini inanç ve
eğilimlerinden çok, ailevi ve şahsi bir meselesiydi. Bu ne­denle, Hazreti
Peygamber (a.s.)’in sözlerini dinlemeyip eşini boşayıverdi. Burada dikkat
edilmesi gereken husus şudur: Hz. Muhammed (a.s.). Zeyd bin Harise’ye nasihatini
bir peygamber değil, bir insan, olarak vermişti. Zeyd de Rasûlullah (a.s.)’in
sözlerine değil bir insan ve yakınının nasihatlerine karşı gelmişti. Bundan
dolayıdır ki ne Hz. Muhammed (a.s.) ne de Cenab-ı Allah, Zeyd’in bu davranışını
yadırgadılar. Eğer Hz. Muhammed (a.s.) yerine başka birisi, birini elinde
büyütmüş, ona babalık etmiş, her türlü iyilik yapmış, daha sonra bir köle
olmasına rağmen onunla amca kı­zını evlendirmiş ve karşı çıkmasına rağmen onu
boşamış olsaydı, tabii ki hayli öfkelenerek şuursuzca hareketlerde
bulunabilirdi. Ama Hz. Muhammed (a.s.) sadece bir veli değil, bir peygamber idi
de. Allah’ın peygamberi olarak görevi ve hedefi, insanı insanın boyunduruğundan
kur­tarmak, insana insanın hakkını vermek, insana hürriyet nimetini
tattırmak­tı. Bu sebepten dolayıdır ki, bu hususta Hz. Peygamber (a.s.) gayet
tem­kinli davranarak, Hz. Zeyd’e emir yerine nasihat verdi ve nasihatine
uyul­madığı zaman da herhangi bir kızgınlık belirtmedi. Bu olay, Hazreti
Mu­hammed (a.s.)’in kişiliğinde insanlık ve peygamberlik hallerinin hem nasıl
birleştikleri hem nasıl ayrıldıklarını göstermeye yeter sanırız. Hz. Mu­hammed
(a.s.) kendi peygamberlik hüviyeti ile insanlık hali arasında öyle­sine güzel
bir denge kurmuştu ki, bunu ancak Allah’ın Peygamberi başara­bilirdi.

İlgili Makaleler