Bir İnsan ve Bir Peygamber Olarak Hz. Muhammed (a.s.)
Buraya kadar anlattığımızı özetlersek, peygamberler sıradan
İnsanlar değildir. Peygamberliğe yükseltilen kişiler özel bir şekilde
yetiştirilir, bir takım olağanüstü bilgi, yetenek ve güce kavuşturulur ve
peygamberlik makamıyla şereflendirildiği zaman mükemmel bir insan durumunda
olur. Bir kişi yoldan çevrilip peygamber yapılmaz. Her ne kadar bazı
peygamberlerin, resmen peygamberliğe getirilmesi kendileri için beklenmez ve
şaşırtıcı olay gibi görünürse de, kendilerinin bu işe uzun zamandan beri, hatta
doğduklarından itibaren hazırlandıkları anlaşılır. Bu bakımdan, bir peygamberin
görevinin sadece Allah’ın vahyini veya kitabını getirip inzivaya çekilmekten
ibaret olduğunu düşünen İnsanlar yanlış yoldadır. Yazımızın başında
bahsettiğimiz ilk grubun durumu budur. Peygamberlik kavramını iyi bilen bir
kişi, ikinci grubun da hatalı olduğu kanısına varır. Bilindiği gibi, bu grup
sıradan İnsanlar ile peygamber arasındaki farkın, sadece Allah’ın kitabını
getirip bunun ayrıntılarını insanlara anlatması ve bir hükümdar, hâkim, kadı,
lider veya idareci olarak tesadüfen işgal ettiği görevlerde bulunduğu müddetçe
bu yetkilerini kullanması olduğunu ileri sürer. Aynı şekilde üçüncü grubun,
peygamberlerin insanî ve peygamberlik hüviyetleri arasında kesin bir ayırım
yapması da doğru değildir. Bir peygamberin bazı söz ve hareketlerinden bir
kısmını canımız isteyince alıp, bir kısmını da canımız isteyince atmak mümkün
değildir. Bir peygamberin hayatı bir bütündür ve sözleri ile fiilleri ya
tamamıyla kabul, ya da tamamıyla reddedilmelidir.
6.3.9. Peygamber
Mükemmel Bir İnsandır
Kur’ân-ı Kerim’in ışığında peygamberlik mevkii ve makamı
incelendiğinde yukarıdaki üç görüşün de yanlış olduğu ortaya çıkar. Kur’ân-ı
Kerim bir kişinin aniden veya hiç hesapta yokken peygamber olmadığına işaret
eder. Bir peygamber çekirdekten yetişir ve doğmasının sebebi de ilerde
peygamberliği üstlenmesidir. Gerçi peygamber de bir insandır ve insanların bazı
tabii zaaflarını taşır, ama bu zaaf ve sınırlara rağmen o mükemmel bir kişidir.
Bir insanın sahip olabileceği bedenî, zihnî, psikolojik ve ruhî yetenek ve
güçlerin en iyisine sahip olur. Kişiliği, denge ve itidalin bir simgesi olur.
Zekâsı ve hayal gücü o kadar kuvvetlidir ki, ânında bir meselenin gereğine vakıf
olur. Huyu ve karakteri öylesine temiz olur ki, herhangi bir dış etken, vaaz,
telkin veya eğitim olmaksızın şehvani düşünce, fiil, sapıklık ve ahlâksızlıktan
kaçınır. Öyle bir sağduyuya sahip olur ki, doğru ile yanlışı,1ıak ile batılı
ayırt edebilir ve ilahî hidâyeti buluverir. Kendi ölçülü düşünce ve kararıyla
Allah’ın hoşlandığı şeyleri yapar, hoşlanmadığı şeylerden kaçınır. İşte tekâmül
etmiş, mükemmelleşmiş insanlık budur. Peygamber bu sıfatıyla Allah’ın gerçek
bir halifesidir. Hidâyet nuru ve peygamberlik şerefiyle cilalanan, yoğrulan ve
pekişen insanî vasıflar, peygamberi her tarafa ışık saçan bir kandil ve parlayan
bir yıldız haline getirir. Sözün kısası, peygamberlik geçici bir ünvan ve vazife
değildir. Bu, bir insanın tabiatında vardır. Peygamberlik dünyevi ünvan ve
makamlar gibi bir şey değildir. Yani bir peygamber, valilik veya kaymakamlığa
yapılan atama gibi peygamberliğe atanmaz. Peygamberlik doğuştan varolan, Allah
vergisi bir şeydir. Bu bakımdan, bir nebi veya peygamberin şahsî yanı da
aslında peygamberlik yanıdır. Aradaki fark bir peygamberin resmen peygamberliğe
getirildikten sonra bütün meziyet ve selâhiyetlerinin kuvveden fiile çıkmasıdır.
6.3.10. Konumuzla
İlgili Bazı Ayetler
Yukarıdaki açıklamadan sonra, peygamberin insanlık ve
peygamberlik halleriyle ilgili Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın ne dediğini aşağıda
belirtmeyi uygun buluyoruz. Bu ayetler sanırız konumuza daha da açıklık
getirecektir:
1. “Allah size bildirecek değildir. Fakat peygamberlerinden
dilediğini gayba muttaki kılar. Allah ve Rasûlüne iman edin”. (Al-i İmran; 179)
2. “Biz gönderdiğimiz peygamberi Allah’ın izni ile itaat olunsun
diye gönderdik”. (Nisâ; 64)
3. “Kim Rasûl’e itaat etmişse Allah’a itaat etmiştir”. (Nisâ;
80)
4. “Battığı zaman yıldıza andolsun ki, Sahibiniz (Hz. Peygamber)
ne dalâlete düştü ve ne de azdı. O, hevasından söylemez. O, kendisine (Allah
tarafından) vahyolunan bir vahiydir”. (Necm; 1 -4)
5. “Ancak bana vahyolunan şeye tabi olurum”. (En’âm; 50)
6. “Sizin için Allah’ın Rasûlü’nde güzel bir numune vardır”. (Ahzab;
21)
7. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da
sizi sevsin”. (Al-i İmrân; 31)
8. “Aralarında hükmetmesi için Allah ve Rasûlüne davet
olunduklarında mü’minler: ‘işittik ve itaat ettik’ derler. Muradına erenler
işle onlardır… De ki, Allah’a itaat edin ve peygambere itaat edin. Eğer
itaatten yüz çevirirseniz, O’na düşen vazife tebliğdir. Sizin üstünüze düşen de
size yükletilendir, (itaattir). Eğer ona (peygambere) itaat ederseniz doğru
yolu bulursunuz”. (Nûr; 51 -54)
9. “Hayır öyle değil; Rabbi’ne andolsun, aralarında çekiştikleri
şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı
duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar”. (Nisâ;
65
10. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir
erkekle mü’min bir kadın için, kendi işlerinde muhayyerlik hakları yoktur.
Allah ve Rasulüne âsi olan muhakkak açık bir sapıklık etmiş olur”. (Ahzâb; 36).
Bu ayetleri dikkatle okuduğunuz zaman bütün gerçekleri kendi
gözünüzle görmüş olacaksınız:
Birinci ayette peygamber ile diğer sıradan İnsanlar arasındaki
fark üzerinde durulmuştur. Bu ayette peygambere iman etme ihtiyacına işaret
edilmiştir. Allahu Teâlâ’nın belli bir kuralı vardır; gaybın ilmini ve
bilgisini herkese tek tek iletmez. Tersine, gaipten haber ve bilgiyi belirli
bir kuluna verir. Onun için İnsanlar bu kula iman etmelidir.[1]
6.3.11.
Peygambere Mutlak İtaat İçin Verilen Emir
İkinci ayette, peygambere sadece iman etmenin yetmediği
belirtilmiştir. Yani, bir peygamberi Allah’ın Rasûlü olarak tanıdıktan sonra,
ona itaat etmek de aynı derecede önemlidir. İtaat ile ilgili emir sadece bu
ayette değil, diğer ayetlerde de kat’i ve kesindir. Bu hususla herhangi bir
istisna veya sınırlama getirilmemiştir. Yani kimse, peygambere şu meselede
itaat edilmesi, şu meselede itaat edilmemesi gerektiğini ileri süremez. Kur’ân-ı
Kerim’e göre, Hz. peygamber (as.) ve diğer peygamberler birer hükümdar gibidir.
Bu hükümdarın verdiği her emir yerine getirilmelidir. Eğer bir istisna veya
sınırlama söz konusuysa bunu ancak peygamber yapabilir, ya da Cenab-ı Allah.
Yani, Peygamber istediği emir veya kanunları yürürlükten kaldırabilir ve
kendisine tabi olanlara söz ve hareket serbestisi verebilir. Ama, mü’minler
hiçbir zaman peygamberin söz, emir ve yetkilerini sınırlandıramazlar. Çünkü
kendileri tamamıyla peygambere tabi ve onun emir kuludurlar. Onlar için emirlere
uymak ve teslimiyetten başka çare yoktur. Mü’minler, peygamberin sadece din ve
maneviyatla ilgili emirlerine uymakla mükellef değildirler; aksine, ziraat,
ticaret ve eğilim gibi çok değişik konularda bile verdiği emre itaate
mecburdurlar. Hiçbir konuda itiraz hakları yoktur.
6.3.12.
Peygambere İtaat, Alelâde Bir İnsana İtaat Değildir
Peygambere kayıtsız-şartsız itaat emri verildikten sonra
sanırız, bir peygambere itaatin alelâde bir insana itaat gibi olmadığını
anlatmamıza gerek yoktur. Zaten, kâfirlerin en çok yakındıkları nokta buydu.
Kâfirler, peygamber için, “Yahu, bu sizin gibi bir insan değil midir?” derlerdi.
Bazen da şöyle derlerdi: “Yahu, bu sizin gibi bir insandan başka bir şey
değildir. Sonra da kalkıyor, sizden daha üstün olduğunu söylemek isliyor.”
Ayrıca şunu da söylüyorlardı: “Eğer siz kendiniz gibi bir insana itaat
ederseniz hüsrana uğrayacaksınız”. Ama bu cahil kimseler, peygamberin
emirlerinin aslında Allah’ın emirleri olduğunu bilmiyorlardı. Çünkü peygamber
ne diyorsa, Allah’ın emri üzerine diyor ve ne yapıyorsa, Allah’ın emrine göre
yapıyordu. Kendi nefsi için ve kendi şahsi menfaati için herhangi bir söz
söylemiyor, herhangi bir harekette bulunmuyordu. Bu bakımdan, peygambere itaatle
herhangi bir yanlışlığın olmadığı peşinen ve kesin olarak bilinmelidir.
6.3.13.
Peygamberin Hidâyeti İçin Gönderilen Vahyin Türleri
Bu konuya üçüncü, dördüncü ve beşinci ayetlerde değinilmiştir.
Dördüncü ve beşinci ayette bahsedilen vahiyden Kitabullah’ın kastedildiği öne
sürülüyor. Bazı kimseler, peygambere Kitabullah’tan başka bir vahiy gelmediğine
inanıyorlar. Ama bu yanlış bir fikirdir. Kur’ân-ı Kerim şahittir ki,
peygamberlere sadece kitap vahyedilmezdi, aksine onların hidâyeti için Allah
değişik zamanlarda çeşitli vahiyler gönderirdi. Bu vahiyler sayesinde,
peygamberler doğru kararı verir, doğru yolu bulurlardı. Bu vahiylerle hataları
düzeltilir, onların korunması veya başarılı olması için tedbirler alınırdı. Bu
hususla çeşitli misaller verilebilir. Hz. Nuh (a.s.) bu vahiyler sayesinde
büyük bir tufanın geleceğini, bunun için hazırlıklı olması gerekliğini, öğrenmiş
ve dolayısıyla, gemisini inşa etmişti. Hz. İbrahim (a.s.), yerde ve gökte
gezdirildi ve meleklerle tanıştırıldı. Kendisine ölülerin nasıl dirildiği
gösterildi. Hz. Yusuf (a.s.)’a rüyaların tabiri hakkında bilgi verildi. Hz. Musa
(a.s.) ile Tûr dağında konuşuldu. Kendisine, elinde ne olduğu soruldu. O da
cevap verdi, “bu benim âsamdır”. Hz. Musa ayrıca, asasını koyun ve keçileri
gütmek için kullandığını belirtti. Emredildi, “bunu yere at”. Yere atılan asa
ejderha haline gelince, Hz. Musa korkup geriye çekildi. Bunun üzerine Allah dedi
ki: “Ya Musa, korkma, ona yaklaş, sen emniyettesin”. Daha sonra şu emri verdi:
“Firavun’a git, o tuğyan etmiştir”. Hz. Musa, kendisine yardımcı olması için Hz.
Harun’u istedi ve bu işleği kabul edildi. Ancak iki kardeş Firavun’a gitmekten
çekindikleri için, kendilerine şöyle dendi: “Korkmayın, Ben sizinle beraberim.
Ben işitir ve görürüm”. Firavun’un sarayında Hz. Musa (a.s.) sihirbazların
sihirle yaptıkları yılanları görüp korkunca gene kendisine vahiy geldi: “Korkma,
(sonunda sen kazanacaksın)”. Firavun’a ak ile kara anlatıldıktan sonra, Hz.
Musa’ya emredildi, “kullarımı alıp gece vakti yola koyul, sizi takip edecekler”.
Denize varınca yine bir vahiy geldi: “Asanı suya vur”. Bu vahiylerin kitap
şeklinde Hz. Musa’ya indiği ve kitlelere yol gösterme amacını taşıdığı iddia
edilebilir mi? Diğer peygamberlere gelen vahiylerin durumu da aynıdır. Bu
vahiyler, Cenab-ı Allah’ın sık sık peygamberlerle kelâm ettiği ve bu kelâmın,
ikaz, tenbih, şahsi tavsiye ve nasihat mahiyetinde olduğu bilinmelidir. Bu
vahiy, şekil ve muhteva bakımından insanların hidâyeti için, kitaba dahil
edilmek ve ilâhi bir yasa haline getirilmek üzere gönderilen vahiylerden hayli
değişiktir.