Peygamberler Tarihi Sabuni

Peygamberlerin Ma’sumiyeti

“Hz. İbrahim’in
babası ve kavmi; putlara, güneşe, aya ve yıldızlara tapmaktaydılar. Bundan
dolayı Hz. İbrâhîm (a.s), görme ve delil getirme yoluyla onların üzerinde
bulundukları şirk dininin bir hata üzerine kurulduğunu haber vermeyi ve onlara
doğruyu göstermeyi ve Hudus Delilini getirerek ilah olması mümkün olmayan
putları vb. şeyleri, sahîh ve doğru olan delillerle onlara tanıtmayı;
arkalarında, onları yaratan, doğuşlarını ve batışlarını bir yerden diğer bir
yere gidiş ve in­tikallerini idare eden birisinin yani Allah’ın varlığını
gösterdi­ğini onlara öğretmek istedi. Hz. İbrâhîm (a.s)’ın, ‘Bu, benim.
Rabbimdir’ (En’am: 6/76) sözü, muhatabının batıl yolda oldu­ğunu bildiği halde,
ona insaf ile davranan kimsenin sözü gibi­dir. Kendi görüşünde mutaassıp değilmiş
gibi, muhatabının sözünü aynen naklediyor. Zira bu davranış karşısındaki
muhatabını hakka daha iyi götürür. Daha sonra da muhatabına tekrar dönerek onun
iddiasını kendisinin ileri sürmüş olduğu delil ile boşa çıkarır… Yıldız
batınca Hz. İbrâhîm (a.s); ‘Ben böyle sönüp batanları sevmem’ dedi (En’am:
6/76). Çünkü kendisine tapılan ilahların durumunun değişmesi ve bir yerden
başka bir yere intikali doğru değildir. Esasen bunların durumu, günah sahibi
kimselerin (yani bir bakıyorsun günah işliyor, bir de   bakıyorsun  
günah   işlemiyor)   özellikler indendir.   Yüce Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermemiş
olsaydı, muhak­kak sapıklığa düşen topluluklardan olurdum’ ayetine gelince ise;
Hz. İbrâhîm (a.s), ay’ın, doğup etrafa ışık saçtığını görün­ce, bu sözüyle
kavminin taptıkları put, güneş, ay vb. şeylerin, batıl olduğuna dikkatleri
çekmek ve beyinsiz olduklarını gös­termek istiyordu. Fakat ay da batıp gözden
kaybolunca Hz. İbrâhîm (a.s); ‘Bu, benim. Rabbimdir’ dedi. (En’am,: 6/77). Bu­rada
Hz. İbrâhîm (a.s) karşı koyma yöntemiyle kavminin sa­pıklık içerisinde
bulunduğunu göstermek istemiştir.”
[57]

Yukarıdaki ayetlerde
de geçtiği üzere- bu kıssayı -Kur’ân-ı Kerîm anlatmıştır. Yalnız Yüce Allah bu
kıssayı, peygamberi ve dostu olan Hz. İbrâhîm (a.s)’a verdiği ikna edici bir
yöntem ve güçlü bir hüccetle yol gösterici olarak haber vermiştir. Zira Hz.
İbrâhîm (a.s), Allah’ın varlığına dair delil getirerek kavmi­ni aciz bırakmaya
ve kavminin -Allah’ın dışında- yıldızlara, aya, güneşe vb. şeylere tapmaları
konusundaki sapıklıklarını ve yanlış bir yol üzerinde olduklarına dair delil
getirmeye nasıl güç yetirdi?..

Ayrıca Hz. İbrâhîm
(a.s), amacına ulaşabilmek için yolla­rın en kolayını tutarak açıklamıştır.
Bundan dolayı Hz. İbrâhîm (a.s), kavmini ilk önce direkt olarak suçlamayıp
onlara tedrici bir şekilde yaklaşıp -ayetlerdeki sıralamaya göre- hareket et­miştir.
Hz. İbrâhîm (a.s), kavminin; Allah’ı bırakıp putlara, yıldızlara, aya, güneşe
vb. şeylere tapmaları hususundaki ceha­let ve hatalarını kendilerine göstermek amacıyla
ilk önce gök­yüzünde parlayan bir yıldızı görüp, ‘İşte bu, benim Rabbimdir’
dedi.
[58]

Hz. İbrahim (a.s) bu
sözüyle onları reddetmek, kınamak, tenkit etmek ve tedrici bir şekilde onları
helake götürmek için böyle söylemişti. Daha sonra yıldızın kaybolup gittiğini,
gö­rünce, bu -kaybolup giden- yıldızın “Rab” olmaya uygun bir varlık
olamayacağını söyledi. Çünkü Rab olarak kabul ettikleri varlığın durumu
değişmiş ve bir yerden başka bir yere intikal etmişti. Hz. İbrâhîm böylece
kaybolup giden bir ilahın ilah o-lamayacağını kavmine anlatmaya çalışıyordu.
İşte bu Hudus’a yani ilah olarak kabul ettikleri varlıkların sonradan meydana
geldiğine işaret etmekteydi… Daha sonra da Hz. İbrâhîm (a.s) gökyüzünde ayın
doğup etrafa ışık saçtığını görünce -öncede dediği gibi-, “Bu, Benim
Rabbimdir” dedi. Ay’ın da batıp göz­den kaybolduğunu görünce, bununda
kendisine fayda sağlayıcı bir ışık olarak kabul etmeyip bö.yle kaybolup giden
ve kendisi­ne tapınılması gereken bir varlığın “Rab” olamayacağım söy­ledi.

Hz. İbrâhîm (a.s)
burada da onların sapıklık ve hatalı bir yol üzerinde olduklarım gördü. Fakat
bunu direkt olarak söy­lemeyip hikmetinin gereği bir yöntemle şöyle anlatmak
istedi; “Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermemiş olsaydı, muhak­kak
sapıklığa düşen topluluklardan olurdum ” (En ‘am: 6/ 77).

Hz. İbrâhîm (a.s) bu
sözüyle, onlann sapıklık içerisinde olduklarını direkt açıklama metodunu
seçmeyip böyle bir ilahı ve benzerlerini kabul etmekle kendisinin de -onlar
gibi- sapık­lık içerisinde olacağını belirtmiştir. Çünkü taptıkları bu ilahlar,
devamlı olarak doğuşları ve batışları değişmekte olup bir yer­den başka bir
yere geçmek suretiyle dönüp dolaşmaktadırlar. Bunu da onlara taptıkları
ilahların sonradan yaratıldıklarını göstermek için yapmıştı.

Hz. İbrâhîm (a.s)
“sapıklığa düşen topluluklardan” sözüy­le ayla tapmanın doğru yolu
şaşırmış yani sapıklık içerisinde olmakla açıklamak istemiştir.

Daha sonra güneşin
doğduğunu, ışığının kainata yayılması suretiyle parlaklığını görünce, Hz.
İbrâhîm, “İşte bu, benim Rabbimdir” dedi. Çünkü güneş, yar
atılmışların en büyüğü, di­ğerlerinden daha parlak ve daha faydalıydı. Buna
göre güneş, diğer yıldızlara ve aya nazaran tapılmaya daha hak sahibiydi… Hz.
İbrâhîm (a.s) bu sözünü, onların sapıklık üzerinde bulun­duklarına dair onlara
karşı delil getirmek için ve güneşinde diğerleri gibi sonradan yaratılmış
olduğunu göstermek için bu şekilde söylemiştir… Bir müddet sonra güneş de
kaybolup uf­kun arkasına geçince, ışığını ve parlaklığını kaybetmişti…

Hz. İbrâhîm (a.s),
kavmi ile münazara halinde bulundu­ğundan dolayı onlann, putlara, yıldızlara,
ayla, güneşe vb. şey­lere tapmaları ile sonradan yaratılmış olan bu varlıklara
tapma­larım sapıklıkla suçladı. Daha sonra da kavminden ve onlann
taptıklarından uzaklaştı. İşte bu, gözlerin gördüğü bu en parlak üç cismin ilah
olmadığı anlaşılıp kesin delillerle ortaya çıktık­tan ve gerçek, sabah
aydınlığı gibi ortaya çıktıktan ve kastetti­ği gayeye ulaştıktan soma Hz.
İbrâhîm (a.s):

“Ey kavmim! ‘Ben,
sizin Allah’a ortak koştuklarınızdan katiyen uzağım. Şüphesiz ki ben yüzümü,
Tevhide yönelmiş bir kişi olarak gökleri ve yeri yaratmış olan Allah’a
yönelttim. Ben (Allah’a, yaratıklarından herhangi bilisini ortak koşan) müş­riklerden
değilim’ demişti. Kavmi (A Hah ‘in birlenmesi ve O’nun ortağının olmadığı
hususunda) İbrahim’le tartışmaya girişti. O demişti ki: Allah beni hidayete
(Tevhide) iletmişken, siz benimle Allah hakkında (O’nu tevhid etmem hususunda)
mı tartışıyorsunuz? Ben, O’na ortak koştuğunuz (putlardan, ilah­lardan vb.)
şeylerden korkmam. Ancak Rabbim bir şey dilerse, o (dilediği şey) müstesna.
Rabbimin ilmi, her şeyi sarıp kuşa­tır. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?
Hem Allah ‘m size  (haklarında) hiçbir
delil ve burhan indirmediği şevleri siz O’-na eş koştuğunuzdan korkmazken, ben eş
koştuğunuz o varlık­lardan niye korkayım? Şimdi bu iki zümreden (Tevhide yönel­mişlerin
grubu mu? Yoksa müşriklerin grubu mu?) hangisi gü­ven duymaya daha layıktır?
Eğer biliyorsanız (söyleyin baka­lım? Bunlar), iman edenler ve imanlarını zulüm
ile bulaştır-mayanlar (yok mu?) İşte güven duyma hakkı ancak onlaradır. Ve
onlar, doğru yolu bulmuş kimselerdir. İşte bu (zikredilen­ler), kavmine karşı
ibrahim’e verdiğimiz delillerdir. Dilediği­mizi (ilim ve hikmette) derecelerle
yükseltiriz. Şüphesiz kî Rabbin, tam hikmet sahibidir ve (bunlara kimlerin
layık oldu­ğunu da) hakkıyla bilendir.”
[59]

Bu (ayetlerde geçen)
sözler, Allah’ın varlığı konusunda şüphe etmeyen ve yüce yaratıcının varlığı
konusunda bilgisiz olmayan Hz. İbrahim Halil (a.s) tarafından söylenmiştir. An­cak
bu sözler, delil getirme ve kanıt yoluyla kavminin sapıklık üzerinde
bulunduğunu delillendirnıek ve kesin hüccetlerin en büyüğüyle onları aciz
bırakmak için söylenmişti.

İbnü’l-Arabî,
“Ahkamu’l-Kur’an” adlı tefsirinde bu ko­nuyla ilgili olarak şöyle
der:

“Hz. İbrâhîm
(a.s)’a verilmiş olan Tevhid davasını açıkla­ma ve delil getirme bilgisinin
sonucu olarak kavmi ile arasında geçen olaylar, onun, Yüce Allah’ı bilmemesi ve
bu husustaki şüphesi sadece Allah’ı onlara tanıtmak içindir. Yoksa Hz. İb­rahim
(a.s) gerçekten şüpheye düşmüş değildir.”
[60]

Buna göre bir kimse,
Hz. İbrâhîm (a.s)’m, Allah’ın varlığı konusunda şüphe ettiğini zannederse ve
onun, yıldızlara, aya ve güneşe taptığına inanırsa, haktan uzak, anlayışında
hatalı ve nebiler ile resullerin sıfatlarından bilgisiz olduğu anlaşılır…
Çünkü Yüce Allah, Hz. İbrâhîm (a.s)’a, Peygamberlikten önce ve doğru yolu ve
hidayeti bulma (rüşd) kabiliyeti vermiş­tir:

“And olsun ki
daha önce (Peygamberlikten önce) Ibrâhîm-‘e de doğru volu bulma imkanı (rüşd)
verdik. Biz İbrahim’in (buna ehil olduğunu) biliyorduk.”
[61]


2.
Hz.
İbrâhîm (a.s)’m masum olmadığını vehmettiren i-kinci nassa gelince; o da, yüce
Allah’ın şu sözüdür:

“Hani İbrâhîm:
‘Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini ba­na göster’ demişti. (Allah’ta)
“İnanmadın mı yoksa?’ demiş. O da: İnandım, fakat kalbimin mutmain olması
için (bunu istiyorum)’ demişti. Allah’ta, ‘Öyleyse dört (çeşit) kuş al, onla­rı
kendine alıştır (sonrada onları parçala ve) her dağ başına onlardan birer parça
bırak Sonra onları (Allah’ın izniyle ge­liniz diye) çağır. (Onlarda) koşarak
sana geleceklerdir’ demiş. Bil ki şüphesiz Allah, Aziz’dir ve Hakimdir.
[62]

Sanki bu ayeti kerime;
Hz. İbrâhîm (a.s)’m, “ölüleri dirilt­mesine dair Allah’ın kudreti
konusunda” şüphe ettiğini yansıt­maktadır. Böyle bir anlayış şekli, uygun
olmayan bir anlayış şeklidir. Buna göre Hz. İbrâhîm (a.s)’m, Rabbi konusunda ve
yüce Allah’ın ölüleri diriltmesine dair olan kudreti konusunda şüphe ettiği
şeklinde bir anlayışa varmaktan Allah’a sığınırız. Zira Hz. İbrâhîm (a.s),
tevhid inancım insanlar arasına yerleş­tirmeye çalışan ve insanların,
yalnızca.bir olan Allah’a ibadet etmelerini sağlamak için Kabe’yi ilk Önce İnşa
eden ve aynı zamanda da Peygamberlerin atası olan bir kimsedir. Hz. İbrâ­hîm
(a.s), Rabbinden yalnızca, “ölüleri nasıl dirilttiğinin” key­fiyetini
sormuş, “mahiyetini” sormamış ve ayrıca “Ey Rabbim! Ölüleri
diriltmeye gücün yeter mi?” şeklinde bir soruda sor­mamıştır. Hz. İbrâhîm
(a.s)’ın, Rabbine olan sorusu, “Ölüleri diriltmesinin keyfiyetine
dairdir.” Yalnız bu da, Hz. İbrâhîm (a.s)’m (Allah’ın varlığına kesin
olarak inanmakla birlikte), kalbinin kesin olarak inandığı bir rahata kavuşması
ve ilahi yaratıcının sırları ile gizemlerini görmeyi bilmek maksadıyla­dır.

Üstad Ahmed el-Münir,
“Keşşaf tefsirine yaptığı açıkla­yıcı bilgide bu ayetle ilgili olarak
şöyle der:

“Hz. İbrâhîm
(a.s)’m, Allah’a ‘ölüleri nasıl diriltirsin’ (Ba­kara: 2/260) şeklindeki
sorusuna gelince bu soru, ölüleri di­riltmeye dair Allah’ın bu konudaki
kudretinden şüpheye düşme şeklinde değildir. Fakat Hz. İbrâhîm (a.s)’m bu
sorusu,, ölülerin nasıl diriltileceğine dairdir. İmanda ise ölülerin diriltme
biçi­mini ve şeklini kavramak şart değildir. Çünkü bu soru, imanda bilinmesi
şart olmayan bir hususu bilmeyi sorup öğrenmek is­temekten ibarettir. Sorunun
“nasıl” anlamına gelen “keyfe” ‘ edatıyla gelmesi ve
sorunun, o anki durumuna dair olması, bu­nu göstermektedir. Bu sorunun görünüşü
itibariyle birisinin; “Zeyd, insanlar hakkında nasıl böyle
hükmediyor?” demesi şeklindedir. Bunu söyleyen kimse, Zeyd’in; insanlar
hakkında hükmettiğinden şüphe etmiyor. Yalnızca hükmün keyfiyetini yani nasıl
hükmedeceğini soruyor, yoksa hükmün nasıl sabit olacağını sormuyor. Olabilir ki
bu şüphe, akla veya kalbe ge­len bazı vesveselerle bazı zihinleri bulandırırda
Hz. İbrâhîm (a.s)’m şüphe ettiğine dair bir yol bulur diye… Hz. Peygamber
(s.a.v), akla ve kalbe gelen bu vesveseleri, şu sözüyle kökünü kazımıştır:
“Biz, şüpheye, İbrahim’den daha yakınız.”
[63]

Yani biz şüphe
etmiyorsak, İbrâhîm (a.s)’m şüphe etme­mesi daha evladır, demektir. Yüce Allah,
“(ölüleri diriltmeye gücünün yettiğine) inanmadın mı?” (Bakara:
2/260) sözüyle ise Hz. İbrâhîm (a.s)’ın birinci ifadesinde (ölüleri nasıl
dirilteceğine dair Allah’a sormasında) yer alan lafız, ihtimalini ondan
uzaklaştırıp işiten herkesin anlayabileceği ve bu konuya şüp­heyi katmayacak
bir ifadeyle onun imanım sağlamlaştırmak ve şüpheden uzaklaştırmak için Hz.
İbrâhîm (a.s)”m: “Evet, (se­nin ölüleri dirilteceğine dair gücüne)
inandım” (Bakara: 2/260) şeklinde konuşmasını istemiştir.”
[64]

Şehid Seyyid Kutub
(rh.a.), “Fizilali’l-Kur’an” adlı tefsir kitabında bu ayeti kerimenin
tefsirinde şöyle der:

“Bu, ilahi
sanatın girift esrarına muttali olma arzusudur. Bu arzu Allah’ın dostu, huşu
sahibi, rıza vasfıyla ilintili, mü­min, haya ve hilm sahibi kul İbrahim’den
gelmiştir… Evet bu arzu, Hz. İbrâhîm (a.s)’dan geldiğine göre, Allah’a yakın
olan kulların en yakını, kalplerde ilahi sanatın sırlarını görmek ve buna
muttali olmak için zaman zaman gelen şevk ve heyecan mevcut olunca Cenab-ı
Allah’ta bu esrar perdesinin bir kısmını açmaktadır.

Bu arzu, imanın sebata
erip istikrar kazanması, mevcudi­yeti ve kemali ile alakalı değildir. Bu arzu,
daha başka bir hal­dir. Onun ayrı bir zevki vardır. Bu,ilahi esrarm ameli
olarak meydana gelme esnasında bizzat görmek iştiyakından doğan ruhi bir
arzudur. İnsan benliğinde tecrübenin bahşettiği zevk, gayba imanın verdiği
zevkten farklıdır. Bunun gerisinde artık başka bir iman şekli veya iman etmek
için burhan (delil) şekli düşünülemez. Hz. İbrâhîm (a.s) sadece Allah’ın
kudretinin faa­liyet halini müşahede edip o esrarlı alemin zevkine ulaşarak
rahatlamayı arzu etmektedir. O havayı teneffüs etme, o ruh ikliminde yaşama
arzusudur bu… İmanın varacağı son nokta­nın ötesinde bambaşka bir haldir
bu… “
[65]

İlgili Makaleler