Peygamberler Tarihi Sabuni

Peygamberlerin Ma’sumiyeti

 


Resulullah
(s.a.v)’in, Müşriklerin İman Etmeleri İçin Mucize Getirmesi Hakkında Gelen
İkaz:

 

Bu da Yüce Allah’ın şu
sözünde geçmektedir:

“Eğer onların
(küfürde direnip İslamı kabul etmeyişleri) sana ağır geliyorsa, kendi kendine
yerin dibine doğru bir tünel veya göklere çıkacak bir merdiven dayayıp da
onlara bambaş­ka bir mucize getirebüirsen, (hiç durma.) Eğer Allah dileseydi
elbette onların hepsini, hidayeti (seçecek bir durum) üzerinde toplardı. 0
halde sakın (bu gerçeği bilmeyen ve bunun farkına varamayan) bilgisizlerden
olma.”
[144]

Bu ayeti kerime,
Resulullah (s.a.v)’in günah işlediğini gös­termemektedir. Sadece Yüce Allah,
Resulullah (s.a.v)’i -yukarıda geçen ayette- ikaz edip uyarmaktadır. Bu,
yalnızca bu konuda olanı ispatlamak için söylenmiş bir sözdür. Zira Yüce Allah,
burada, Resulullah (s.a.v)’i, müşriklerin yalanlamaları ile ilgili kendisinde
meydana gelen üzüntüyü gidermeyi ve müşriklerin içlerinde gizledikleri hakikati
Ona bildirmeyi is­temektedir. Buna göre eğer Allah’ın elçisi olan Hz. Muham-med
(s.a.v), onlara bütün mucizeleri getirse bile onlar, elem verici bir azabı
görmedikçe yine de iman etmezler.

Abdullah ibn Abbas
(r.anhüma) şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.v) bütün insanların iman
etmelerini ve insan­ların hidayet üzere kendisine tabi olmalarını
arzulamaktaydı. Bunun üzerine Yüce Allah, Ona, ancak birinci ayette -yani an­latmaya
çalıştığımız bu ayet- kendilerinden memnun olduğu kimseler hakkında Allah’tan
bir söz sadır olanların iman ede­ceğini haber vermiştir.”
[145]
İşte bundan dolayı Yüce Allah, bu ayetin ardından şöyle buyurmuştur:

“Ancak (senin
davetini kalpleriyle işitip) kulak verenler (bu) daveti kabul ederler.
(Kafirler ise işitmezler ve davetini kabul etmezler. Kalpleri) ölmüş olan
kimselerin (kalplerini ancak) Allah diriltir…”
[146]

Ayette “ölüm”
ile kastedilen; iman etmeyen kafirler ile Resulullah (s.a.v)’in getirdiği Hakk
Daveti kabul etmeyen kim­selerdir.

Bu ayeti kerimede;
eğer Resulullah (s.a.v), müşriklerin iman etmeleri için yerin altındaki
derinliklerden ve göğün üs­tündeki yüksekliklerden mucizeler -getirmeye gücü
yetseydi, onlara olan şefkatinden ve onların iman etmelerini ümit etti­ğinden
dolayı mucizeleri getirmesinde ve kavminin Müslüman olmasını çok arzu
etmesindeki göstergeyi gizlememe vardır. Bu konuyla ilgili olarak Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:

“Ey iman ederler!
İçinizden, size; sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, iman
edenlere şefkatli ve merhametli bir Peygamber gelmiştir.”
[147]

 


Resulullah
(s.a.v)’in, Yanında Bulunan Müminleri Kovmaması Hakkında Gelen İkaz

 

Bu da, Yüce Allah’ın
şu sözünde geçmektedir:

“Sabah ve akşam
Rablerine; sırf O ‘nun rızasını dileyerek (ihlaslı bir şekilde) dua edenleri
(yanından) kovma! Onların hesaplarından (günahlarından) sana hiçbir şey yoktur.
Senin hesabından da onlara bir şey yoktur. Ki onları kovarsın da, zalimlerden
mi olasın. “
[148]

Bu ayeti kerimede;
Resulullah (s.a.v)’i, Kureyşli kafirlere uyup musta’zaf müminleri kovma
hususunda bir sakındırma vardır…

Yine bu ayet;
Resulullah (s.a.v)’in, musta’zaf müminleri fiili olarak kovduğuna delalet
etmemektedir. Buradaki “kov­ma” tabiri, sadece müşriklerin,
Resulullah (s.a.v)’e sundukları bir  
tekliften   ibarettir.   Bu  
teklif  üzerine   Yüce Allah’tan, Resulullah (s.a.v)’e, bir
ikaz gelmiştir. Böyle bir şeye teşebbüs ettiğinden dolayı da, O, bu davranıştan
sakındınlmıştır.

İbn Cerîr et-Taberî,
Abdullah ibn Mes’ud (r.anh)’in şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

“Kureyş’in ileri
gelenleri, Resulullah (s.a.v)’e uğramışlardı. 0 sırada Hz. Peygamber (s.a.v)’in
yanında Müslümanların za­yıf ve fakirlerinden olan Süheyb, Habbab, Bilal, Ammar
ve başkaları bulunuyordu. Bunun üzerine müşrikler, ‘Sen, kav­minden vazgeçerek
bunları mı kavmine tercih ettin? Biz, bun­lara mı tabi olacağız? Onları
yanından kov… Belki o zaman onları kovarsan, biz sana uyarız…’ deyince, Hz.
Peygamber (s.a.v):

–  ‘Ben, müminleri kovan bir kimse değilim’
dedi. Bu sefer onlar:

–  (0 halde biz geldiğimizde onları yanından
kaldır; biz kal­kıp gittiğimizde ise istersen onları yanında oturt…’ deyince,
Hz. Peygamber (s.a.v), onların iman etmelerini ümit ederek:

–  ‘Olur’ dedi.

Rivayet olunduğuna
göre; Hz. Ömer (r.anh), Hz. Peygam­ber (s.a.v)’e; (bir yapsan da, böylece
baksak nasıl olacaklar!…’ dedi. Sonra Kureyşliler bu hususta ısrar edip Hz.
Peygamber

(s.a.v)’e:

–  ‘Bu konuda bizim için bir yazı yazsan…’
dediklerinde, Hz. Peygamber (s.a.v); bunu yazması için bir kağıt ile beraber
Hz. Ali (r. anh)’ı çağırtır… İşte bunun üzerine,

‘Sabah ve akşam
Rablerine; sırf O ‘nun rızasını dileyerek dua edenleri kovma!…’ (Enam: 7/52)
ayeti iner… Bunun üze­rine Hz. Peygamber (sav) o kağıdı fırlatıp atar. Hz.
Ömer (r.anh)’da, bu sözünden dolayı Hz. Peygamber(sav)’e gelerek özür beyan
eder. İşte bu sebeple, Hz. Selman ile Hz. Habbab: ‘Bu ayet, bizim hakkımızda
indi’ dediler.”
[149]

Ayetin iniş sebebi
bilindiği zaman, olay daha iyi açıklana­caktır. Şöyle ki: Resulullah (sav),
yanında bulunan zayıf ve fakir müminleri kovmadı. Sadece bu teklifi sunan
müşriklerin kalplerini İslam’a ısındırmak için; onlar, Resulullah (sav)’in
yanına geldiğinde bu müminleri meclisinden uzaklaştırmaya yöneldi. Böylece
onların iman etmesini sağlayacaktı. Bunun üzerine Yüce Allah, Resulullah
(sav)’i, böyle bir uygulamadan menetmiş ve Ona, musta’zaf ve fakir olan
müminleri, mecli­sinde ve özel yerinde bulundurmasını, müşrikler geldiğinde
onları kaldırıp başka bir yere göndermemesini emretmiştir. Nitekim Yüce Allah,
Kehf Sûresinde konuyla ilgili olarak şöy­le buyurmaktadır:

“Sabah, akşam
Rablerinin rızasını dileyerek O’na dua e-denîere beraber sende sabret, dünya
hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi
anmasını kendi­sine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan
kimseye tabi olma!”
[150]

 


Resulullah
(s.a.v) in Geçmiş ve Gelecek Günahlarının Bağışlanması Hakkında:

 

Bu da, Yüce Allah’ın
şu sözünde geçmektedir:

“(Ey Peygamber!)
Biz sana apaçık bir fetih (zafer) ihsan ettik. Böylece Allah, (bu fethi sana
kolaylaştırmak suretiyle) senin geçmiş ve gelecek olan günahlarını bağışlayıp
ve (dinini yüceltmek ve senin vasıtanla ülkeleri fethetmek suretiyle dünya ve
ahirette) sana olan nimetini tamamlayarak seni dosdoğru yola eriştirir.
[151]

Hafız İbn Kesîr (rh.a)
derki: “Yüce Allah’ın, ‘Biz sana a-paçık bir fetih ihsan ettik’ (Feth:
48/1) ayetinde geçen fetihten maksat, (Mekkeli müşriklerle yapılan) Hudeybiye
barış anlaş­masıdır. Çünkü bu barış anlaşmasıyla; büyük hayırlar baş gös­termiş,
insanlar güvenlik içerisinde yaşamışlar; birbirleriyle bir araya gelerek mümin
bir kimse kafirle konuşmuş, faydalı bilgi ve iman daha da yaygınlık
kazanmıştır.”
[152]

İbn Kayyım el-Cevziyye
(rh.a), bu anlaşma ile ilgili olarak şöyle der:

“Bu anlaşma, onun
sebeplerini yaratan Şanı Yüce olan Al­lah’tan başka kimsenin kavrayamayacağı
kadar büyük ve yüce bir anlaşma olup, hikmetinin ve övgüsünün gerektirdiği
şekil­de gayesi de gerçekleşmiştir. İşte bu gayelerden birisi: Bu anlaşma;
Allah’ın, peygamberine ve onun ordusuna üstünlükler verdiği, insanların bölük
bölük Allah’ın dinine girdiği büyük Mekke fethinin öncesinde adeta bir
başlangıçtır. Bu anlaşma, Hz. Peygamber (s.a.v)’e; bir kapı, bir anahtar,
önündekini ilan edici tellaldır. İşte Allah’ın büyük olaylardaki Sünnetullahı
budur ki; kader ve şeriat olarak fetih öncesinde bir mukaddime (giriş), bir
işaret, bir ilan, bir gösterge olarak haber veren hü­kümlerdir.

İkincisi: Bizzat bu
anlaşma, en büyük fetihlerden birisidir. Çünkü insanlar birbirlerine karşı
güvence duymuş, Müslüman-kafir birbirine karışmış, onlara din davetine başlayıp
Kur’an-ı onlara daha iyi duyurmuşlardır. Müminler, güven içerisinde müşriklerle
açıkça İslam’ı tartışmışlardır. İçlerinde İslam’ı giz­leyenler açığa
çıkarmışlardır. Bu anlaşma müddetince Allah’ın dilediği kadar çok sayıda insan
İslam’a girmiştir. İşte Şanı Yüce Allah bunun için bu anlaşmaya, ‘Feth-i
Miibin’ (apaçık bir fetih) adım vermiştir”
[153]

Müşriklerle yapılan
sulhta Allah bunun iç yüzünü açınca-ya kadar kapalı ve çevrili kaldı. Onun
açılma sebeplerinden biri; Hz. Peygamber (s.a.v) ve Ashabının Beytullah’tan men
edilmeleridir. Bu anlaşma, görünüşe bakılırsa Müslümanlar için bir zulüm
meselesi, aslında ise bir izzet, fetih ve zaferdi.

Ayeti kerimede geçen
“günah” ifadesine gelince ise, bu­nunla; “Resulullah (s.a.v)’in
en üstün oîanı ve evla olanı terk etmesi” anlaşılmaktadır.

Ebu’s-Suud; “Yüce
Allah’ın, ‘Geçmiş ve gelecek günahla­rını’ (Fetih: 48/2) ayetini; evla olanı
terk etmenden dolayı sen­den sadır olanların hepsinde (geçmiş ve gelecek bütün
günah­larını bağışlamıştır) şeklinde tefsir etmiştir ve Yüce Allah’ın, ayette
geçen ‘günah’ ifadesini, ‘zenb’ diye isimlendirmesi; Resulullah (s.a.v)’in makamının
ve derecesinin yüceliğine nis­petten dolayıdır.”

” Prof. Dr.
el-Hicazî, “Furkan Tefsiri” adlı kitabında
[154] bu
kelimeyle ilgili olarak şöyle der:

“Ayette
geçen  ‘geçmiş günahlardan’  maksat; 
Hz.  Pe y-gamber (s.a.v)’in kendi
makamına nispetle evla olanın aksine dair işlemiş olduğu işlerdir. Hz.
Peygamber (s.a.v), günah i ştemekten ve Rabbine isyan etmekten münezzehtir.
Onun işi e-diği ve makamına yaraşmayan bazı  
‘zelleler’; ‘Ebrar’m (iyi kulların) hasenatı (iyilikleri), mukarreblerin
(Allah’a en yakın olan kulların) scyyiatı (kötülükleri) mesabesindedir’
türünden bazı davranışlardır. Bazı kimseler demişlerdir ki: ‘Ayeti ker i-mede
geçen ‘günah’ ifadesinden maksat; her ne kadar hakikat­te günah değilse de,
Peygamber efendimizin yüce nazarında günah 
olarak  kabul  edilen 
davranışlardır.  Ayeti  kerimede ‘zenbike’ şeklinde kullanılan izafet
tamlaması da herhalde bu anlama işaret etmektedir.”
[155]

İlgili Makaleler