Peygamberlerin Ma’sumiyeti
Resululîah
(s.a.v)’in Müşriklere Meyletmesine Dair Gelen İkaz:
Bu da Yüce Allah’ın şu
sözünde geçmektedir:
“Az kalsın daha
vahyettiğimiz (emir ve yasaklarımızdan vb. şeyler)den, (sana söylemediğimiz
sözleri) bize karşı uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi. O zaman
(onların istediklerini yerine getirecek olursan) seni dost edineceklerdi. (O
vakit sen, onların dostu olur, benim dostluğumdan dışarı çıkardın). Eğer seni
kommamış olsaydık, az da oha onlar(ın tuzak ve hilelerinje meyledecektin. Ve O
zaman (onlara az miktarda meyledecek olsaydın), Biz de sana (dünya ve ahiret)
hayatının kat kat azabını ve ölümün de kat kat azabını tattırırdik.”[133]
Bu ayeti kerimeler,
dış görünüşü itibariyle, Resululîah (s.a.v)’in müşriklerle uyuşmaya dair
yaklaştığını ve onlara meylettiğini göstermektedir. Halbuki böyle bir şey,
vahyi tebliğ etme konusunda büyük bir günahtır. Zannedildiği gibi böyle bir
şey, kesinlikle Resululîah (s.a.v)’den meydana gelmemiştir. Zaten bu ayetin
inişi hakkında şöyle bir rivayet vardır:
“Taif de bulunan
Sakif kabilesi Resululîah (s.a.v)’e gelerek; ‘Araplara karşı övünebileceğimiz
üç özelliği bize vermedikçe senin dinine girmeyiz. Bunlar ise zekat, cihad ve
namaz olup bize farz olmayacaktır. Bir de, bizim taptığımız her put, bizim için
çok önemlidir. Bundan dolayı taptığımız her put bizce kutsaldır. Putlarımıza üç
yıl daha tapmamıza dair izin ver. Buna göre diğer kabilelere vermediğin bu
özellikleri bize vermelisin. Eğer Arap kabileleri, sana: ‘Niçin onlara
(putlarına tapmalarına dair) izin verdin?’ derlerse, ‘Yüce Allah bana böyle
emretti dersin’ dediler. Zira bu kabile, Resululîah (s.a.v)’den istedikleri bu
özellikleri kendilerine vermesini çok arzuluyorlardı. Bunun üzerine Yüce
Allah,
“Az kalsın daha
vahyettiğimiz (emir ve yasaklarımızdan vb. şeyler)den, (sana söylemediğimiz
sözleri) bize karşı uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi. 0 zaman
(onların istediklerini yerine getirecek olursan) seni dost edineceklerdi. (0
vakit sen, onların dostu olur, benim dostluğumdan dışarı çıkardın). Eğer seni
korumamış olsaydık, az da olsa onlar(ın tuzak ve hilelerin)e meyledecektin. Ve
0 zaman (onlara az miktarda meyledecek olsaydın), Biz de sana (dünya ve
ahiret) hayatının kat kat azabını ve ölümün de kat kat azabını tattırırdık.
” (İsra’: 17/ 73- 74) ayetlerini indirmiştir.
Görüldüğü gibi bu
kabilenin temsilcileri[134],
Resululîah (s.a.v)’e bir teklif sundular. Resululîah (s.a.v)’inde bu teklifi
kabul etmesini arzuladılar. Ama Resululîah (s.a.v) onların bu tekliflerini
kabul etmedi. Çünkü Resululîah (s.a.v), onların batıl isteklerini kabul
etmekten ve bozguncu arzularında, onlara uymaktan uzaktır.
İbn Kesîr (rh.a.)
konuyla ilgili olarak şöyle der:
“Yüce Allah
Resululîah (s.a.v)’i desteklediğini, hak üzerinde sabit kıldığını, zarar verebilecek
kimselerin kötülüğünden ve azgınların hilesinden koruduğunu ve uzak tuttuğunu,
Onun işlerini kendisinin yönettiğini ve Ona yardımı kendisinin üstlendiğini,
yarattıklarından hiç bir kimseye Onu bırakmadığını, aksine onu; velisinin,
koruyucusunun, yardımcısının, destekleyicisinin, galip getiricisinin kendisi
olduğunu ve Onun dinini Ona düşmanlık edenlere üstün kılacağını, Ona karşı çıkıp
reddedenlere galip getireceğini, dünyanın doğusunda ve batısında Onu muzaffer kılacağını
haber vermektedir.”[135]
Resulullah
(s.a.v)’in, Müşriklere ve Kafirlere Meylettiği Hakkında Gelen İkaz:
Bu da Yüce Allah’ın şu
sözünde geçmektedir:
“Ey Peygamber!
Allah’tan sakın (ve takva üzere sebat et) ve kafirler ile münafıklara da itaat
etme! Doğrusu Allah, Hakim ‘dir ve Alim’dir. Rabbinden sana vahyolunana uy!
Doğrusu (sana vahyeden) Allah, yaptıklarınızdan haberdar olandır.”[136]
Görüldüğü üzere bu
ayeti kerimeler, Resulullah (s.a.v)’den bir günahın meydana geldiğini
göstermez. Ancak bu ayet, Resulullah (s.a.v)’in şahsında komutanlara, ileri
gelen kimselere yönelmiş ve özellikle de ümmete yapılmış bir hitaptır. Bu
ayetle kast edilen, Resulullah (s,a.v)’in ümmetidir. Bu, tıpkı bir hükümdarın,
ordu komutanına: “Düşmanlarına müsamaha gösterme! Onlarla kendi hükmüne
Doyun eğdirinceye kadar ve emrine bağlaymcaya kadar savaş! Çocukları, kadınları
ve yaşlı kimseleri öldürme! Onların önünde korktuğunu ve çekindiğini
açıklama!… şeklinde söylediği söze benzer. Görüldüğü üzere hükümdar,
komutanına hitap etmektedir. Komutanla kastedilen ise, onunla birlikte bulunan
askerlerdir. Bu delilde de görüldüğü üzere “hitap” ile kastedilen,
Resulullah (s.a.v)’in şahsında bütün ümmettir. Resulullah (s.a.v)’in şahsı
değildir. Zaten Yüce Allah konuyla ilgili ayetleri, “Allah
‘yaptıklarınızdan haberdar olandır” (Ahzab: 33/2) -görüldüğü üzere- hep
çoğul siğasıyla bitirmiştir. Bu da, hitabın; Resulullah (s.a.v)’e değil, onun
şahsında bütün ümmetedir. Buna bir örnek ise Yüce Allah’ın, £y Peygamber!
Kadınları boşayacağınızda onları, ‘iddetlerini’ gözeterek boşayın ve iddeti
sayın…” sözüdür. İşte bu da, Resulullah (s.a.v)’in şahsında bütün ümmete
yapılmış bir hitaptır. Bununla birlikte biz, hitabı sadece Resulullah (sa.v)*e
yüklediğimizde dahi onun, kafirlere ve münafıklara itaat etmek suretiyle meylettiğini
ve Yüce Allah, ona, onlardan sakınmasını emredinceye kadar masiyet ve günah
işlediğini göstermez. Bu söz, sadece bu konuda olanı ispat etmek için
söylenmiştir. Zira Yüce Allah, Resulullah (s.a.v)’e, kafirlerin hilesinden ve
münafıkların tuzağından sakınmasını emretmiş ve Ona kafirler ile münafıklardan
sakınıp onların sözlerine dalarak tuzaklarına düşmemesine dair onların
içlerinde gizlediklerini bildirmiştir.
1. Rivayet
edildiğine göre; Ebu Süfyan, İkrime b. Ebi Cehl ve Ebu’l-A’ver es-Sülemi, Resulullah
(s.a.v) ile kendileri arasında bir anlaşma yapmak üzere Ona gelerek:
– “İlahlarımıza dil uzatma! Putlara tapan
kimselere, onlar, şefaat edecek ve fayda sağlayacak de. Bizde seni Rabbınla baş
başa bırakalım demek küstahlığında bulundular. 0 sırada müşrik olan bu
kimselerin bu sözleri, Resulullah (s.a.v)’e ve oradaki müminlere çok ağır
geldi. Bunun üzerine orada hazır bulunan Hz. Ömer (r.a):
– “Ey Allah’ın Resulü! izin ver de şunları
öldüreyim!” dedi.
Resulullah (s.a.v):
– “Ben, onlara,
teminat verdim ey Ömer!” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a):
– “Allah’ın gazabı ve laneti ile buradan
çıkın” diye onları kovdu. Daha sonra Resulullah (s.a.v), Hz. Ömer (r.a)’a;
bunları, Medine’nin dışına çıkarmasını emretti.”[137]
Bu olay üzerine Yüce
Allah, bu ayeti kerimeleri indirmiştir.[138]
2. Rivayet
edildiğine göre; “(içlerinde Muğire b. Şube ve Şeybe b. Rebia bulunduğu) Mekke halkından bir
topluluk, Medine’ye gelerek Resulullah (s.a.v)’e; “Peygamberlik davasından
vazgeçtiği taktirde kendisine, mallarının yarısını verecekleri” vaadinde
bulundular. Bunun üzerine bu ayeti kerimeler inmiştir.
3. Diğer bir rivayete göre ise: “Medine halkından münafıklar ile
Yahudilerin; Resulullah (s.a.v)’e, Peygamberlik davasından vazgeçmediği
taktirde Resulullah (s.a.v)’i öldürme tehdidinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine
bu ayeti kerimeler inmiştir.
[139]
Resulullah
(s.a.v)’in, Kendisine indirilende Şüphe Etmesi Hakkında Gelen İkaz:
Bu da Yüce Allah’ın şu
sözünde geçmektedir:
“Sana
indirdiklerimiz (Kur’an ayetlerin)den şüphe ediyorsan, senden önce kitabı
(Tevratı, İncili ve Zeburu) okuyanlara, (sana indirdiklerimizin doğru olup
olmadıklarını) sor! And olsun ki, Rabbinden (indirilen) hak (vahiy), sana
gelmiştir. Doğrusu Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”[140]
Bu ayeti kerime; Resulullah
(s.a.v)’in, kendisine inen vahiyde şüphe ettiğini göstermemektedir. Bu ayet
sadece “takdir etme” ve” farz etme” üslubunda kullanılmış
bir ifadedir. Nitekim böyle bir söz söyleme, olasılığı ve buradaki şüphenin
meydana gelmesini olumsuz kılma söz konusu olduğundan dolayı şüphenin takdiri,
Arapların adetindendir.
Yine bu, oğluna:
“Eğer sen benim oğlumsan, cimri olmazsın” sözündeki gibidir. Bu
takdire göre ayetin anlamı: “Ey Muhammed! geçmiş Peygamberlerin -mesela
Hz. Nûh, Hz. İbrâhîm gibi- haberlerini sana anlattığımız halde daha hala sen
bir şüphe -farz edelim ki veya takdir edelim ki- içindeysen senden önce kitabı
yani Tevratı, İncili ve Zeburu okuyan Ehli kitabın alimlerine bunları sor.
Çünkü onlar, bu haberleri, sana anlattığımız şekliyle (kesin olarak)
bilmektedirler şeklinde olmaktadır. Bundan maksat, Kur’an’m anlattığı geçmiş
kıssaları “bilgi” ile tanıtmaktadır. Yoksa Hz. Peygamber (s.a.v)’i,
şek ve şüphe ile tanıtma değildir. İşte bundan dolayı Abdullah ibn Abbas
(r.anhuma):
“Allah’a yemin
ederim ki, Resulullah (s.a.v) gözünün u-cuyla bile ne şüphe etmiştir ve ne de
Ehli kitaptan hiçbirine bunları sormuştur” der.
Rivayet edildiğine
göre; bu ayeti kerime indiğinde Resulullah (s.a.v): “Ne şüphe ediyorum ve
ne de (bu konuda) soru sorarım” buyurmuştur.[141]
Cemaleddin el-Kasımî,
“Mehasinu’t- Te’vil” adlı tefsir kitabında konuyla ilgili olarak
şöyle demektedir:
“Bu ayeti
kerimeden, Resulullah (s.a.v)’in kendisine inen vahiy konusunda şüphe ettiği
anlaşılmaz. Çünkü ayette geçen şart edatının doğruluğu, bu edatın meydana
gelmesini gerektirmez. Tıpkı bu, senin: ‘Eğer beş tane hanım olsa da eşit
şekilde bölünse[142]
sözünde anlatmak istediğin gibidir. Bu ayetteki hitabın, Hz. Peygamber
(s.a.y)’e yapılmasının anlamında yatan gizlilik ise; delilleri çoğaltmak, bu
delilleri güçlendirmek, kesin bilginin kuvvetini ve nefsin mutmainliğini ve
gönlün sükunetini artırmak içindir. Yahut ayetin anlamında yatan gizlilik;
-anlatıldığı üzere- anlatılan olayı kuvvetlendirmek için delil getirmeye daha
önceki kitaplarda geçenleri şahit tutma, -üstelik Kur’an, geçmiş kitaplarda
bulunanları tasdik etmektedir- yahut Yüce Allah, müşriklere, üstü kapalı olarak
Resulullah (s.a.v)’e indirdiği kıssaların doğruluğundaki bilginin sağlamlığını
tanıtmaktadır… Bir rivayete göre ise ayette geçen hitap, Resulullah (s.a.v)’e
olup fakat onun dışındakiler yani ümmeti kastedilmiştir. Tıpkı bu, ‘Kızım sana
söylüyorum, gelinim sen anla!’ deyimindeki meşhur darb-ı mesel gibidir. Buna
göre anlam: ‘Hz. Peygamber’in lisânı üzere, sana indirdiğimiz de şüphe eden Ey
bu ayeti işiten kimse!’ şeklinde olmaktadır. Bunu, Yüce Allah’ın, ‘(Ey
Muhammedi): ‘Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz bilin ki, ben,
Allah’tan başka taptıklarınıza tapmam.’de.'(Yûnus: 10/104) ayeti desteklemektedir.”[143]