6. Ashabı Ta’dîlin Mahiyeti: Hadis Usulü Online Oku
İbnu Hübeyre, bu konuşmayı şöyle değerlendirir:
“Bu rivâyetten anlıyoruz ki, Ammâr doğru sözlüdür. Keza husûmet onu, hasmının
fazîletlerini inkâra da sevketmemiştir. Zira aralarında cereyân eden harbe
rağmen Hz. Aişe’nin tam bir fazîlete mazhar olduğuna şehâdette bulunmaktadır.”
Ashâb (radıyallahu anhüm) arasında cereyân eden
hadîseleri İslâm uleması değerlendirirken her iki tarafın da İslâm’a hizmet
niyetiyle hareket ettiğini, yapılan ictihadda Hz. Ali’nin isabetli olduğunu,
öbürlerinin hakkı bulamadığını, ancak Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in
ictihadında isabet edenin iki sevab (ictihad ve isâbet sevabı) isabet edemiyenin
bir sevab (sâdece ictihad yapma sevabı) alacağına” dâir hadîslerini esas alarak
diğer tarafın ittiham edilemeyeceği hükmüne varmıştır. Çünkü Ashab-ı Kiram
ictihad yapmakta yetkilidirler ve üstelik bu ihtilaflarda başı çekenler Hz.
Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve Şeyheyn (Hz. Ebu Bekr ve Ömer)’in
(radıyallahu anhüma) zamanlarında ictihadda bulunmuş, fetvalar vermiş
kimselerdi.[5]
Peygamber Efendimize iman ederek O’nu gören ve
müslüman olarak ölen kimseler.
Lügat itibariyle ashab, arkadaş manasına gelen
“sâhib” kelimesinin çoğuludur. İslâm ıstılâhında “Hz. Peygamber’in arkadaşları”
için, daha geniş kapsamıyla Rasulullah’ı gören müminler için kullanılmıştır.
Sahabî ve çoğulu olan sahabe terimleri de aynı manayı ifade eder.
Sahabî sayılabilmek için az da olsa Rasulullah
ile görüşmek şarttır. Bu sebeple Hz. Peygamber döneminde yaşamış, O’na iman
etmiş, hatta O’nunla haberleşip yazışmış, O’na destek sağlamış kişiler ashâbtan
sayılmaz. Meselâ o dönemin meşhur Habeşistan Kralı Necâşî Ashame böyledir. İyiyi
kötüden ayırdedebilecek temyîz yaşında Peygamber Efendimiz’i gören çocuklar ise
ashabtandır. Meselâ Hz. Peygamber’in iki torunu Hasan ile Hüseyin’in durumu
böyledir. Hz. Peygamber’e iman eden ilk kişi olarak ilk sahabî, Rasulullah’ın
mübarek eşi Hz. Hatice’dir. Son sahabî ise, genellikle kabul edildiğine göre
100/719 senesinde vefat eden Ebü’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile el-Leysî el-Kinânî’dir.
Bu tarihten sonra yaşayan bir sahabînin varlığı bilinmemekle beraber İslâm
âlimleri, Hz. Peygamber’in hayatının sonlarında söylediği: “Yüz sene sonra
bugün yaşayanlardan hiç kimse hayatta kalmayacaktır.”[6]
hadîsine dayanarak ashabın bulunabileceği son zaman sınırı olarak 110/729
senesini belirlemişlerdir. İslâm aleminde çok sonraki dönemlerde bile zaman
zaman görüldüğü gibi artık bu tarihten sonra sahabî olduğunu iddia edenler çıksa
da onlara itibar edilmez. Sahabenin mutlaka Hz. Peygamber (s.a.s.)’i bir an da
olsa görmüş veya sohbetinde bulunmuş olması gerekir. Amâlık, sağırlık veya
dilsizlik gibi sebeplerle, görme ve sohbetten biri gerçekleşemezse, bu durum
sahabî olmaya engel değildir. Nitekim Ashabın ileri gelenlerinden ve
Peygamberimiz’in müezzinlerinden olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm, âmâ olduğu için
Hz. Peygamber’i görememiş fakat, sohbetlerinde bulunmuştur.
Hz. Peygamberi dünya gözüyle görmek şarttır.
O’nu (s.a.s.) rüyasında görenler sahabi sayılmaz.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’i kendisine peygamberlik
gelmeden önce gören veya O’nunla sohbet eden, fakat peygamberlikten sonra
göremeyen kişi de sahabî sayılmaz.
Peygamberlikten sonra Rasulullah (s.a.s.)’i
gören kimsenin müslüman olması ve daha sonra dinden çıkmış olmaması gerekir.
Binaenaleyh; henüz müslüman değilken Peygamberimizi gören bir kimse daha sonra
müslüman olsa ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’i göremese, sahabi sayılmaz. Yine,
müslümanken Hz. Peygamber (s.a.s.)’i gören ve sahabî olan bir kişi, daha sonra
irtidat edip dinden çıksa, sahabîlikten de çıkar. Ancak, tekrar müslüman olur ve
Hz. Peygamber’i görürse yine sahabî olur.
İslâm’ın en güzel ve doğru bir şekilde
öğrenilebilmesi için Hz. Peygamberin, dolayısıyla Ashab-ı Kirâm’ın hayatını iyi
bilmek gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O’nunla içiçe yaşamış olan
Ashab-ı Kirâmın hayatında müslümanlar için çok güzel örnekler vardır. Alimler,
Hz. Peygamberin hayatını tafsilatlı bir şekilde tesbit ettikleri gibi, ashabın
hayatıyla ilgili bilgileri de tesbite gayret etmişlerdir. İslâm’ın ilk
asırlarından itibaren sahabe biyografilerini tesbit için pek çok eser
yazılmıştır. Bu kitaplarda sahabe, ya Hz. Peygambere yakınlık ve fazilet
derecelerine göre veya isimlerine göre alfabetik bir şekilde ele alınmıştır. Bu
tür kaynaklarda toplam olarak ancak, 10.000 kadar sahabenin hayatı hakkında
bilgi verilmektedir. Aslında ashabın sayısı kesin olarak tesbit edilebilmiş
değildir. Ancak genellikle Hz. Peygamber vefat ettiği zaman 114.000 sahabînin
bulunduğu kabul edilir. Hayatları kitaplara geçen sahabîler; tanınan, bilinen,
çeşitli özellikleriyle meşhur olan kimselerdir. Hayatlarıyla ilgili bilgiler
sonraki asırlara intikal etmeyen veya Mekke-Medine gibi önemli merkezlerden
uzakta yaşıyan sahabîlerin isim ve hayatları bu kaynaklarda yer almamıştır .
Hz. Peygamber’in arkadaşları ve yakın dostları
olan Sahabe-i Kirâm, O yüce Peygamber (s.a.s.)’in şahsiyet ve dostluğundan çok
istifade etmiş, kendilerine örnek alarak O’nun istediği gibi müslüman olmaya çok
gayret göstermişlerdir. İslâm’ın güçlenip yayılması için canlarıyla başlarıyla
çalışmışlar, bu yolda, ölüm de dahil olmak üzere hiç bir şeyden çekinmemişler,
Allah ve Rasulünü, çoluk-çocuklarından, mallarından, hatta canlarından daha çok
sevmişlerdir; Allah yolunda hiç çekinmeden yurtlarından hicret etmiş ve
kanlarını akıtarak canlarını vermişlerdir. Böylece Ashab-ı Kirâm’ın, Hz.
Peygamber’le beraber olmaktan kazandıkları üstünlükleri ortaya çıkmaktadır.
Nitekim bu ve benzeri özelliklerinden dolayı sahabe, Kur’an-ı Kerîm’in müteaddit
yerlerinde bizzat Allah’u Teâlâ tarafından, hadîsi şeriflerde de Peygamberimiz
tarafından methedilmektedir.
“Böylece sizi (Ashab-ı Kirâm) vasat bir ümmet
yapmışızdır; insanlara karşı hakikatin şahitleri olasınız, bu Peygamber de sizin
üzerinize tam bir şahit olsun diye”
(el-Bakara: 2/143)
“Siz (sahabe) insanlar için çıkarılmış en
hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız…
“ (Âli İmrân: 3/110)
“İslam’da birinci dereceyi kazanan muhacirler ve
ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar yok mu? Allah onlardan razı olmuştur.
Onlar da Allah’dan razı olmuşlardır. Allah bunlar için, kendileri içinde ebedî
kalıcılar olmak üzere, altlarından ırmaklar akan Cennetler hazırladı. İşte bu,
en büyük bahtiyarlıktır.” (et-Tevbe:
9/100).
“O ağacın altında müminler sana bey’at
ederlerken, andolsun ki Allah onlardan razı olmuştur da kalplerindekini bilerek
üzerlerine manevî bir kuvvet (moral) indirmiş ve onları yakın bir fetih ile
mükâfatlandırmıştır.” (el-Feth:
48/28)
“Muhammed Allah’ın Rasulu’dur. O’nunla beraber
olanlar (ashab) da kâfirlere karşı çetin ve metin, kendi aralarında
merhametlidirler. Onları rükû’ edici, secde edici olarak görürsün. Onlar
Allah’dan daima fazl-u kerem ve rıza isterler. Secde izinden meydana gelen
nişanları yüzlerindedir…” (el-Feth,
48/29)
Ehl-i Sünnet nazarında ashabın büyük bir değeri
vardır. Bu ve bunlara benzer bir çok Kur’an ayetinde açıkça veya îmâ ile ashabın
faziletinden bahsedilmiştir. Peygamber Efendimiz’in pek çok hadîslerinde toplu
olarak, ya da fert fert ashabın faziletine yer verilmiştir ki, hemen hemen bütün
ilk ve mûteber hadîs kaynaklarında bu hadîsler, “Fedâilü’s-Sahabe= Sahabenin
Faziletleri’: veya benzeri başlıklar altında toplanmıştır. Meselâ bu
hadîslerinden birisinde Peygamber Efendimiz: “Nesillerin en hayırlısı, benim
neslimdir.” buyurmuştur.[7]
Bir başka hadîslerinde de şöyle demiştir:
“Ashabım hakkında Allah’tan korkun, ashabım hakkında Allah’tan korkun! Benden
sonra onları kendinize hedef haline getirip düşmanlık etmeyin! Kim onları
severse bana olan sevgisinden dolayı sever. Kim de onlara kin beslerse bana olan
kini dolayısıyla böyle yapar. Kim onlara eziyet ederse bana eziyet etmiş olur.
Kim bana eziyet ederse Allah’a eziyet etmiş demektir. Her kim de Allah’a eziyet
ederse çok geçmeden Allah onun belâsını verir.”[8]
Peygamber Efendimiz’in Allah’tan alarak tebliğ
ve yaşayışında tatbik ettiği veya bizzat kendisinin koyduğu dînî esasların, daha
sonraki müslüman nesillere ancak ashaba dayanan sıhhatli nakillerle ulaşabildiği
düşünülecek olursa, İslâm açısından ashab-ı kirâmın gerçekten bu övgülere ve
kendilerine saygı gösterilmesi konusundaki ikazlara lâyık oldukları açıkça
anlaşılır. Bu sebeple ashabtan birinden bahsederken isminin arkasından
“Radıyallâhü anh = Allah ondan razı olsun!” demek, bize düşen saygı görevinin
gereğidir. İslâm dîninin sıhhatli bir şekilde sonrakilere aktarılmasında temel
unsur ashab olduğu içindir ki Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Kur’an ve Sünnet’in
de övgüsüne nail olan ashab-ı kirâm, tamamıyla adalet ve itimat sahibidirler.
Sahabe-i Kirâm bir pervane gibi Peygamberimiz’in
etrafında dolaşır ve O’ndan (s.a.s.) bir şeyler öğrenmeye gayret ederdi. Çeşitli
dünya meşgalelerinden dolayı Hz. Peygamber’in yanına gelemeyenler, ertesi günü
başkalarına sorarak eksiklerini giderirlerdi. Bazıları İslâm’ı öğrenmek için,
boğaz tokluğuna Peygamberimizi (s.a.s.) takip eder bazıları da Efendimiz’in
sözlerini yazarak tespit etmeye çalışırdı. Ashab, Hz. Peygamber’i dinlerken
sanki başlarında birer kuş var da, hareket etseler uçup gidecekmiş gibi pür
dikkat kesilir, ayrıldıktan sonra da duyduklarını daha iyi öğrenebilmek için
aralarında müzakere ederlerdi.
İslâm’dan önceki ümmetler, peygamberlerinin
hayatı, sözleri ve davranışları ile ilgili bilgileri daha sonraki nesillere
sıhhatli bir şekilde ulaştıramamışlardır. Diğer hususlarda olduğu gibi,
müslümanların bu hususta da üstünlüğü vardır. Ve bu üstünlük Ashab sayesinde
olmuştur. O da, Hz. Peygamber’in hayatı ile ilgili -en ince ayrıntısına kadar-
bilgileri, O’nun sözlerini, davranışlarını, takrirlerini, ahlâkî ve cismanî
özelliklerini… sonraki nesillere sağlıklı bir şekilde aktarmadır. Bugün,
Hristiyanlar Hz. İsâ’nın, Yahudiler Hz. Mûsâ’nın sözlerini -İncil ve Tevrat
dışındakileri- ancak kulaktan dolma, esâtîr (uydurulmuş hikâyeler) halinde,
mesnetsiz bilgiler olarak elde edebilmektedirler. Halbuki müslümanlar,
Peygamberimiz’in binlerce, onbinlerce hadis ve sünnetine, senedli bir şekilde ve
tâ o zamana kadar uzanan yazılı belgeler halinde sahip durumdadırlar.
Müslümanlar bunu Ashab’a borçludur. Onlar, Peygamberimiz’den duydukları,
yazdıkları hadisleri hiçbir değişikliğe uğratmadan, kendilerinden sonrakilere
ulaştırmışlar ve bunu bir ibadet vecdi ile yapmışlardır. Daha sonra gelen
nesiller de hadisleri aynı şekilde bir sonrakilere naklederek günümüze kadar
sağlam bir şekilde gelmesine hizmet etmişlerdir .
Peygamberimiz’in vefatından ve Hz. Ömer
zamanındaki fetihlerden sonra İslâm devletinin muhtelif bölgelerine dağılan bazı
sahabîler, oralarda bereketli birer ilim merkezi oluşturmuşlar ve yeni müslüman
olanlara İslâm’ı ve Hz. Peygamber’in sünnetini öğretmişlerdir. Böylece, İslâm
dininin sağlam bir şekilde Arap yarımadası dışına yayılması da, Ashab’ın yaptığı
hayırlı hizmetlerdendir.
Ancak Ashab’ın İslâm’a girişleri ve hizmetleri,
İslâm uğruna çektikleri çileler ve gösterdikleri çabalar, hicretler ve
gazvelerdeki durumlarının üstünlüğü yanısıra; her şeye rağmen birer insan
oldukları da gözönünde bulundurulduğunda, Ashab’ın hepsinin birbiri ile aynı
değerde olmayacağı âşikardır. Bu bakımdan, farklı görüşler de bulunmakla beraber
derece itibâriyle ashab-ı kirâm genellikle oniki tabakaya ayrılmıştır:
1.
Aşere-i mübeşşere (Cennet’le müjdelenen on sahabî ki bunların başında ilk dört
halife gelir) ve Hz. Hatice, Hz. Bilâl gibi ilk müslüman olanlar,
2.
Hz. Ömer’in müslüman oluşu sırasında müşriklerin Dâru’n-Nedve’de durum
müzakeresi yaptıkları zamana kadar müslüman olanlar,
3.
I. ve II. Habeşistan hicretine katılan ashab,
4.
I. Akabe Bey’atı’nda bulunan sahabîler,
5.
II. Akabe Bey’atı’na katılanlar,
6.
Peygamber Efendimiz, hicreti sonunda Kubâ’ya geldiği zaman orada Rasulullah’a
kavuşup Medine’ye yerleşen muhacirler,
7.
Bedr Gazvesi’ne katılan Ashabı Kirâm,
8.
Bedr Savaşı ile Hudeybiye Musâlahası arasında hicret edenler,
9.
Hudeybiye’de yapılan Bey’atü’r-Rıdvân’a katılanlar,
10.
Hudeybiye Musâlahası ile Mekke fethi arasında hicret edenler,
11.
Mekke’nin fethedilmesi üzerine müslüman olan Kureyşliler,
12.
Hz. Peygamber’i Mekke Fethi sırasında, Vedâ Haccı’nda veya bir başka yerde gören
çocuklar.[9]
Diğer taraftan Ashab arasında büyük
değeri haiz olanlar, Muhacirun (Mekke Fethi’ne kadar Medine’ye hicret edenler)
ve Ensar (Hz. Peygamber’e ve müslümanlara kucak açıp destek olan Medineli
müslümanlar) diye adlandırılan iki temel zümre olmuştur .
İslâm âleminde, Ashab’ın faziletine,
menkıbelerine ve hayatlarına dair bir çok eser yazılmıştır. Bunlar içerisinde en
hacimli ve muhtevalısı, İbn Hacer el-Askalânî’nin (ö. 852) el-İsâbe fi Temyîzi
‘s-Sahabe adlı kitabıdır. Bunun dışında şu iki kaynak da büyük önem
taşımaktadır:
İbn Abdilberr (ö. 463), el-İstîâb fî
Ma’rifeti’l-Ashab;
İbnu’l-Esîr (ö. 630), Üsdu’l-Gâbe fî
Ma’rifeti’s-Sahabe.[10]
[1]
Süfyan şu açıklamayı yapar: “Hâtib kendi başına müstakil biri değil onlarla
arasında akid bulunan birisi (halîf) idi”. (İbrahim Canan)
[2]
Âlimler, Allah ve Resülü (aleyhissalâtu vesselâm)’nden gelen tereccî denen
“belki”li hitâbın kesinlik ifade ettiğini belirtirler. Ayrıca aynı vak’ayı
anlatan Ebû Dâvud, Ahmed İbnu Hanbel ve İbnu Ebu Şeybe’deki Ebû Hüreyre
rivayetinde ifade cezm’ledir: “Allah Bedr ehlinin hâline muttâli oldu ve
“Haydi istediğinizi yapın, sizleri affettim” buyurdu” denir. (İbrahim Canan)
[3]
Hanefiler, câsusluk yapan kişinin mü’min olması halinde idâm edilemiyeceği
hususunda icmâ eder. “İmâm, tâzir cezası verir, mevkîi olan biri ise af da
edilebilir” derler. (İbrahim Canan)
[4]
Hz. Aişe’nin hayatını anlatırken kaydettiğimiz hayıflanmaları bir kere daha
görülmelidir. Ölüme yakın ifade ettiği yakınmalar her halde bu sebebe
dayanmaktadır. (İbrahim Canan)
[5]
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/526-531.
[6]
İbn Hacer, el-İsâbe, Mısır 1328, 1/8.
[7]
Buhârî, Fedâilü Ashabi’n-Nebî: 1; Müslim, Fedâilü’s-Sahabe: 210-215.
[8]
Ahmed b. Hanbel, Müsned: 5/57.
[9]
Hâkim en-Neysâbûrî, Ma’rifetü Ulûmi’l-Hadîs, Beyrut 1977 s. 22-24.
[10]
Ahmet Önkal, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/158-159.