Hadis Usulü

6. Ashabı Ta’dîlin Mahiyeti: Hadis Usulü Online Oku


6. Ashabı Ta’dîlin Mahiyeti:

 

Ashâbı ta’dîl, onların İslâm’a mallarını
canlarını feda ederek yaptıkları hizmetin kadrini bilmek Kur’an ve Sünnet’e
getirdikleri açıklamaları benimsemek demektir.

Ashâb-ı Kiram (radıyallahu anhüm)’ı tâdîl, aynı
zamanda Kur’an ve sünnetin o husustaki emrine uymak, tam teslimiyet göstermek
demektir. Ashab’ın şâm bu iki kaynakta tebcîl edilmiş olması sebebiyle: “Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)’la sohbetin kazandırdığı üstünlüğe başka hiçbir şey
muadil ve denk olamaz” denmiştir.

Ashâbı ta’dîl, onların her çeşit kusurdan ma’sum
olduklarını iddia etmek mânâsına gelmez. İslâm, masumluğu sâdece peygamberlere
tanır. Onun dışındakiler, insan olmak haysiyeti ile elbette bazı kusurlara,
hatalara, yanılmalara düşebileceklerdir. Ancak faziletin yüceliği, Cenâb-ı
Hakk’ın af garantisi karşısında o kusurlar küçülür ve Ashab’ın kusurunu aramak,
onlara kusurları açısından bakmak mü’minlik edebine yakışmaz. Allah ve Resulünün
affına mazhar olanları tekrar muhâkeme etmek hangi imana, hangi edebe sığar?
Dünyada bile devlet başkanının affına uğrayanı suçlayacak kanun çıkar mı?

Ashab-ı Kiram’ı gruplara ayırıp bir kısmını
peygamberlerden bile yüce görme ifratına düşerken diğer bir kısmını tekfir etme
derecesinde ağır hakâretlere boğan Şia’nın gittiği yol tamâmen bâtıl ve Kur’ân-ı
Kerim’e aykırıdır. Ne garibdir ki Ehl-i Bid’a’nın dil uzattığı Hz. Ebu Bekr, Hz.
Ömer, Hz. Aişe gibi büyükler İslâm’a her hususta en çok hizmet edenler ve
haklarında tebric âyetleri gelmiş olan kimselerdir.

Binbir dereden su getirerek 1500 yıldır İslâm
ulemasının ittifakla gittiği bir yoldan dönüp Ashab’ı tenkîde cürete kalkan
şiîleşmişlerin yanılgılarını göstermek için, hata olarak değerlendirmemiz mümkün
olan bazı davranışlarına rağmen, Ashâb karşısında takınmamız gereken edeb
tavrını bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın sünnetinden bir misalle
göstermeye çalışacağız. Misalimiz Hatib İbnu Ebî Belte’a ile alakalı.
Kaydedeceğimiz vak’a o kadar mânidardır ki, bunu anladıktan sonra: “Ashab’ta
irtidâd dışında görülebilecek en büyük kusur karşısında bile saygı ve edeb,
Allah’a olan inancın gereği ve bir parçasıdır” dememek mümkün değildir. Çünkü
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öyle anlamış ve anlatmış.

Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerinde de anlatıldığı
üzere vak’a şu: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke’nin fethine karar
vermiş ve bir kısım hazırlığına da başlamıştır. Düşüncesi Mekkelilere
hazırlığına da, niyetinden hiçbir şey sezdirmemek, mukabil bir hazırlığa,
tedbire girmelerini önlemek ve böylece onları âni bir baskında gâfil yakalayıp,
hiç bir kan dökmeden sulh’e, teslim’e mecbur etmek. Bu stratejinin başarısı,
görüldüğü üzere Mekkelilere Medine’den, müslümanlardan bir haber sızmaması
esasına dayanıyordu. Muhtemel bir sızıntıyı önlemek için Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) tedbirlerin azamisini almaktadır. Öyle ki, en yakını, en güvendiği
kimse olan Hz. Ebu Bekir’e bile niyetini belli etmemiştir. Bir şeyler sezinleyen
Hz. Ebu Bekir bu hazırlıkların nereye olabileceğini kızı Hz. Aişe’ye sorduğu
vakit, Hz.Aişe (radıyallahu anhâ)’nin beyan ettiği ihtimaller arasında Mekke’nin
zikredilmemesi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın en yakınlarına bile bu
meselede nasıl dikkatli ve hesaplı davrandığını, bu işteki gizliliğe ne derece
ehemmiyet verdiğini gösterir. Öyle ki Medîne’ye giriş ve çıkışları yasaklayıp
kontrol altına aldığı bile rivâyetlerde gelmiştir.

İşte böyle bir durumda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm) Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdâd’dan müteşekkil bir heyeti Ravdatu
Hâh denen bir mevkiye şu tenbihatı yaparak gönderir: “Orada bir kadın
bulacaksınız, berâberinde bir mektup var. Mektubu kadından alın.”

Hâdisenin gerisini Hz. Ali’den dinliyoruz:
“Oraya atlı olarak vardık. Gerçekten de bir kadınla karşılaştık. Kendisine:

– Mektubu çıkar! dedik.

– Bende mektup yok! diye inkâr etti. Bizim:

– Ya mektubu çıkarırsın, ya elbiselerini
soyunursun! diye ciddileşmemiz üzerine, saçlarının örgüleri arasından mektubu
çıkarıp verdi.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a getirip
verdik. Mektupta Hâtib İbnu Ebî Belte’a’dan Mekke müşriklerinden bazılarına bir
mesaj vardı, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in hazırlıklarından onları
haberdar ediyordu.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Hâtıb’a:


“- Ey Hâtıb bu da ne?”

diye sordu. O:

“- Ey Allah’ın Resulü hakkımda acele hükme
gitme. Ben Kureyş’e bağlı bir kimseyim[1].

Seninle berâber olan Muhâcirlerin Mekke’de
akrabaları var. Orada kalan ailelerini onlar korur. Benim onlarla neseb bağım
olmadığı için böyle bir himâyeden mahrûmum. İstedim ki böylece onlarla bir
irtibatım olsun da oradaki yakınlarım himâye görsün. Bu davranışım, küfürden
veya dînimden irtidâd etmemden, ya da İslâm’ı seçtikten sonra küfre rıza
göstermemden dolayı değildir” diye özürünü beyân etti.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hâtıb’ı
dinledikten sonra:


“- Doğru söyledi, ona hayırdan başka birşey
söylemeyin”
diye tasdîk etti. Ancak
Hz. Ömer atılarak:

– “Ey Allah’ın Resulü! Bu adam Allah’a, Resûlüne
ve mü’minlere ihânet etti. Müsaâde buyur, boynunu vurayım (şu münafığın)” dedi.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):


“- Hayır. O, Bedir gazvesine katıldı. Ne
biliyorsun, belki de Allah: “Dilediğinizi yapın! Sizi affettim” buyurmuştur”[2]

cevabını verdi.

Casusluk vak’alarına, ölüm dâhil, çok daha sert
cezâlar takdir etmiş olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in[3]
bizzat Hz. Ömer (radıyallahu anh) gibi yüce bir sahâbînin zahiri
değerlendirmesiyle ihânet, münâfıklık ve casusluktan başka bir kelimeyle ifâde
edilemeyecek olan bir hâdiseye -görüldüğü gibi- yaklaşımı çok farklı olmuştur.
Çünkü Bedir gazvesine katılanlar hakkında ayırım yapılmaksızın af
bildirilmiştir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bu
davranışı ile, ümmetine, en ciddî bir kusuru işlemiş bile olsa, -İslâm’a hizmeti
geçmiş ve bahusus haklarında âyet gelmiş- herhangi bir sahabî (radıyallahu anh)
karşısında takınması gereken tavır hususunda, örnek verme gayesi güttüğü
görülmektedir.

Müslim’de gelen, yine Hâtıb’la ilgili ikinci bir
rivâyet bu söylediğimizi te’yîd eder. Hz. Câbir (radıyallahu anh)’in anlattığına
göre, Hâtıb (radıyallahu anh)’ın kölelerinden biri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)’e gelerek şöyle şikâyet eder: “`Ey Allah’ın Resulü, Hâtıb mutlaka
cehenneme gidecektir.”

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın cevabı
şudur:


“- Hata ettin! O cehenneme girmez! Çünkü Bedr ve
Hudeybiye gazalarında bulundu!…”

Nitekim yakında ağaç altında Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)’a biat edenlerden Allah’ın razı olduğunu bildiren
ayet-i kerime’yi kaydettik. Bu Hudeybiye gazvesi’dir. İbnu Hacer’in kaydına
göre, -bu gibi delillere dayanan bir çok âlim Ashab’tan hiçbirinin cehenneme
gitmeyeceği, hepsinin cennetlik olduğu, -Cenâb-ı Hakk’ın onların kusurlarını
affettiği- hükmüne varmışlardır.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı kısa bir
an için bile olsa, görmüş olan (sahabî) hakkında sünnete uygun mü’min tavr’ı
tesbitte bir diğer vak’a Hz. Ömer’le ilgili. İbnu Hacer’in senet yönüyle
sıhhatini belirterek kaydettiği hâdiseyi Ebu Sâd el-Hudrî (radıyallahu anh)
anlatır. Bizi ilgilendiren kısmına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’la
karşılaşmış bulunan şair tabiatlı, bir bedevî, bir ara Hz. Ömer’in huzuruna,
Ensâr’ı hicvetme suçuyla getirilir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) öfkelenir, fakat
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’la olan sohbeti sebebiyle herhangi bir ceza
uygulamaz.

Ashab arasında bazı siyasi meselelerde ihtilâf
çıkmış, aralarında kan dökülmeye sebep olacak kadar bu ihtilâfların büyüdüğü de
olmuştur. Ama hiçbir zaman bu ayrılıklar sebebiyle birbirlerini ihânetle,
yalanla, dini tahrible suçlamamışlar, aksine, yeri geldiği zaman muhaliflerinin
fazîletini te’yid etmekten çekinmemişlerdir. Hz. Ali (radıyallahu anh)’nin
Buhârî’de kaydedilen bir sözü şöyle:

“Ben size Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)’dan bir söz edip nakilde bulunduğum zaman, yalan söylemektense gökten
atılmayı tercîh ederim. Fakat benimle sizin aranızda cereyan eden meselelerde
konuştuğum zaman, şunu bilin ki harp bir hîledir.”

Aralarında cereyan eden şiddetli siyâsî
ihtilâflara rağmen Ashab (radıyallahu anhüm ecmâin)’ın birbirlerini diyanet,
İslâma bağlılık gibi adalete giren hususlarda itham etmeyip, aksine
fazîletlerini mûterif olduğunu göstermek için Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)
validemizden bir misal kaydedeceğiz:

Cemel vak’asına müncer olan, Hz. Ali ve Hz. Aişe
(radıyallahu anhümâ) arasındaki ihtilâfta Ammâr İbnu Yâsir (radıyallahu anh),
Hz. Ali’nin haklı, Hz. Aişe (radıyallahu anhüma)’nin haksız olduğuna inanıyordu.
Bu meselede halkı ikna etmek maksadıyla mescidde yaptığı konuşma tam bir insaf
örneğidir. Der ki:

“Aişe Basra’ya yürüdü. Allah’a kasem olsun, O,
dünyada da âhirette de Peygamberimiz (aleyhisselâtu vesselâm) zevcesidir, bunda
şüphemiz yok. Ancak, Allah sizi imtihan ediyor: Kendisine mi (celle celâluhu),
yoksa O’na (radıyallahu anhâ) mı itaat edeceksiniz?”

Burada, âhirette de Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)’ın zevcesi olduğunu kasemle te’yîdi, Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’yi
asla tekfir etmediğini gösterir. Fakat görüşlerinde yanıldığında Ammâr
(radıyallahu anh)’ın hiç tereddüdü yok.

Kendisine yöneltilen bu çeşit şiddetli tenkidler
karşısında Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’nin aksülameli de burada zikre değer.
İbnu Hacer’in Taberânî’den naklen kaydettiğine göre, yine aynı Ammâr
(radıyallahu anh) Cemel Vak’ası’nın akabinde, Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’ye
gelerek: “Sizin bu askerî seferiniz Allah’ın sizinle yaptığı ahde (anlaşmaya) ne
kadar aykırı” der ve bu sözleriyle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın
zevceleriyle ilgili olarak gelmiş bulunan “(Vakar ile) evlerinizde oturun.
Evvelki câhiliyet yürüyüşü gibi yürümeyin”
(Ahzâb: 33/33) âyetini kasteder[4].

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’nin cevâbı şu olur:
“Allah’a kasem olsun sen hakkı söyledin.” Ammâr (radıyallahu anh) da: “Senin
lisanınla hakkımda bu hükmü veren Allah’a hamdolsun” der.

İlgili Makaleler