Sahîh Ve Hasenle İlgili Altın Kaideler Hadis Usulü Online Oku
Sahîh Ve Hasenle İlgili Altın Kaideler:
Sahîh ve hasen hadîslerle ilgili olarak
muhaddislerce beyan edilen tarifleri, şartları, bunlardan kastedilen mânaları
gördük. Mevzuun hakkıyla anlaşılmasında bu teknik bilgilerin yeterli olmadığı
açıktır. Hadîsle ilgili pek çok meselede farklı görüşler mevcuttur, burada da
öyle. Üstelik tatbikat bâzen nazariyata tamamen uymaz, bu meselelerde durum
aynı. Sözgelimi, nazarîyata göre, bir hadîsin sahîh olması için senetli ve
muttasıl olması lâzım. Halbuki tatbikatta, “ümmetin kabûlüne” veya fukahânın
ameline mazhar olan zayıf rivâyetler de “sahîh” ve hattâ “mütevatir” kabul
edilmiş olmaktadır. Şu halde, mevzuun tam anlaşılabilmesi için, tatbikata
yönelik bazı örneklerle bir kısım prensiplerin daha bilinmesinde fayda var.
Nitekim, Tedrıbü’r-Râvi’de Suyûtî bu hususa sayfalar boyu açıklama tahsîs eder.
Biz, bu açıklamaları bâzı yeni ilâvelerle zenginleştirip sistemleştiren Zafer
Ahmed et-Tehânevî’den bir pasajı biraz özetleyerek kaydedeceğiz.[1]
Tahânevî meseleleri 13 kâide halinde sunar. Biz,
ehemmiyetine dikkat çekmek için bunlara “Altın Kaideler” dedik. İfadeler teknik
olmakla birlikte dikkatlice okununca kolayca anlaşılacağına inanıyoruz.
1-
Tedrîbü’r-Râvî’de denir ki: “…bu hadîs sahîhtir” sözünün mânâsı: Onun senedi,
mezkûr evsâflarla birlikte muttasıldır, biz onu isnâdının zâhirine göre kabûl
ediyoruz. Bu kabûlümüz, nefsü’l-emirde de onun mutlak olarak sahîh olduğunu
ifâde etmez. Çünkü sikanın da unutması ve hatâya düşmesi mümkün ve câizdir. Öyle
ise “haber-i vâhid katiyyet ifâde eder” diyene hak veremeyiz.
Eğer: “Bu hadîs, gayr-i sahîhtir” dense bunun
mânâsı “Onun isnâdı mezkûr şartlara göre sahîh olmadı” demektir, yoksa nefsü’l-emirde
yalandan ibâret olduğu için zayıftır mânâsına gelmez. Çünkü, kâzibin sıdkı, çok
hatâ yapanın da isâbeti câiz olduğu gibi…”.
Derim ki: Sıhhatine delâlet eden bir karîne
olduğu vakit zayıfla amel câizdir, kezâ zayıflığına delâlet eden bir karîne
olduğu vakit sahîhle amel terkedilir. Bu mesele müteâkip paragrafta îzâh
edilecek.
2- “Fethu’l-Kadîr”de
Muhakkik İbnu’l-Hümâm şöyle der: “Müslim, tabında, cerh şâibelerinden sâlim
bulunmayan pek çoklarından rivâyette bulunur. Kezâ Buhârî’deki pek çok râvi,
tenkîdlere mâruz kalmıştır. Râviler hakkındaki hükümler, ulemânın haklarında
yürüttükleri ictihâda mebnîdir. Bu söylenenler, koşulan şartlar için de
mûteberdir, öyle ki birinin mûteber addettiği bir şartı diğeri reddeder. Böylece
diğerinin rivâyet ettiği hadîs, onun nazarında bu şartın hiç bulunmadığı bir
rivâyet olur. Ve bu rivâyet, o şartı bulunduran hadîse muâraza için aynı
değerdedir. Birinin zayıf bulup öbürünün sika addettiği râvi için de durum
aynıdır. Evet müctehid olmayanla, râvinin durumunu bizzat tanımayanlar,
ekseriyetin ittifâk ettiği husûsu kabûlde beis görmezler. Fakat şartı kabûl ve
red husûsunda ictihâd sâhibi ile râvinin durumunu bilen kimse ancak kendi reyine
mürâcaat eder ve şöyle der: “Senedce sahîh olanın nefsülemirde zayıf olduğuna
delâlet eden bir kârine ile zayıflatılması veya hasen olanın da başka
karînelerle sahih mertebesine yükseltilmesi niye câiz olmasın?” Nitekim ekâbir-i
Sahâbe’nin söylediğimize muvâfık düşen amellerinden, herhangi bir hadîsin
muktezâsiyle ameli terketmiş olmalarından misâller verdik. Selefin büyükleri de
aynı şekilde hareket etmişlerdir.”
3-
Öyle ise, İbnu’l-Hümâm’ın Tahrîr’inde ve daha başkalarında rastladığımız gibi,
müctehid, nazarında sahîh olan hadîsle istidlâl eder, ictihadda bulunur.
“Tedrîbü’r-Râvi’de denir ki: “Ebû’l-Hasan İbnu’l-Hassâr
Takrîbu’l Medârik Alâ Muvattâ’ı Mâlik’de der ki: “Fakîh, bir hadîsin senedinde
kezzâb yoksa, bu hadîsin Kur’ân’dan bir âyete veya bir kısım şerî esâslara
uygunluğu sebebiyle, sıhhatine hükmedip, onun kabûlü ve kendisiyle amel cihetine
gidebilir”.
Demek ki: Bunun gibi olanlar Sahîh li-gayrihi
addedilir, Sahîh li-zâtihi değil. Suyûtî’nin Tedrîb’de mezkûr kavline muttasıl
olarak ifâde ettiği sözleri de bunu göstermektedir.
Hâfız, et-Telhîsu’l-Habîr’de Beyhâkî’nin
tenkitten geçirdiği hadîs hakkında şunları söyler: “Bu hadîsle Ahmed ve İbnu’l-Münzîr
ihticâcda bulundular. O ikisinin bu hadîs hakkındaki cezmlerinde bu hadîsin
onlar nezdinde sahîh olduklarına dâir delîl vardır.”
Derim ki: Bir hadîs hakkındaki her bir
müçtehidin cezminde bu hadîsin onun yanında sahîh olduğuna dâir bir delîl
mevcuttur.
İbnu’l-Cevzî Tahkîk’inde şöyle der: “Hadîsi bir
muhaddîs tahkîk eder, herhangi bir hâfız da onunla ihticâcda bulunursa onun
sahîh olduğunda şüphe yoktur. Nasbu’r-Râye’de de aynı şey söylenir.
Derim ki: İmâmu Muhammed İbnu’l-Hasan veyâ
muhaddisu’l-hâfız et-Tehâvî’nin kendisiyle ihticâc ettikleri her bir hadîs,
zikredilen bu asla göre hüccettir ve sahîhtir. Çünkü onlar, muhaddis ve müctehid
kimselerdir.
Muhakkik İbnu Hümâm Fethu’l-Kadîr’de şöyle der:
“Zayıf rivâyet, sıhhatine delâlet eden bâzı karînelerle takviye gördüğü takdirde
sahîh olur.”
Bir başka yerde aynı meâlde şunları söyler:
“Şunu ifâde etmek gerekir ki zayıf ve sahîh diye verilen hüküm zâhirî bir
hükümdür. Nefsülemirde ise, zâhiren zayıf olduğuna hükmedilen bir rivâyet sahîh
olabilir. “Yânî onun sıhhatine delâlet eden bâzı karîneler ortaya konduğu
takdirde. Nitekim kendisi buna yukarıda zikredilen sözünün devâmında bir misâl
verir. Bu misâlde Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’nin “kedi, kabı yaladığı
takdîrde tathîri için üç sefer yıkamanın kifâyet edeceğine” dâir mezhebinin
sübût ve kesinliği, bu bâbta kendisinden merfû olarak rivâyet edilen hadîsin
sıhhatini ifâde eden bir karînedir. Ve bu, râvinin ceyyid mertebesine çıkardığı
zayıf hadîslerdendir.[2]
Yine aynı kitapta şöyle denmektedir. “Hülâsa, gayr-ı merfû veyâ sübût yönüyle
bir diğer merfûya nazaran mercûh durumda olan merfû, bunun Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)’den olduğuna ve üzerine müstemir bulunduğuna delâlet edecek bâzı
karîneler mevcut olduğu hallerde kendi benzerlerine takdîm edilirler.”
4-
Bâzan hadîs, ulemânın, makbûl bulmasıyla sahîh olarak hüküm alır, sahîh bir
senedi olmasa bile İbnu ‘Abdilberr, el-İstizkâr’ında, Tirmizî’den Buhârî’nin
denizle ilgili “Onun suyu temizdir.” hadîsini sahîh addettiğine dâir
rivâyetini anlatırken şöyle der: “Ehl-i hadîs bununkine benzeyen isnâdı asla
tashîh (sahîh kabul) etmezler.”[3]
Fakat bu hadîs benim indimde sahîhtir, çünkü âlimler onu makbûl bulmuşlardır.”
Derim ki: Kabûl, bâzan kabûlle olur, bâzan
üzerine amelle olur. Bu sebeple muhakkik İbnu Hümâm, Fethu’l-Kadîr’de şöyle der:
Tirmizî’nin, “onun üzerine Ehl-i ilmin ameli câri olmuştur” sözü, medlûlü
bulunan hadîsin rivâyet edildiği bu târik sebebiyle zayıf bulunmuş olmasına
rağmen, aslının kuvvetli olmasını gerektirir.”[4]
Suyûtî, Ta’akkubât’da şöyle der: “Tirmizî hadîsi[5]
tahrîc eder ve şöyle der: Senedinde yer alan Hüseyin’i, Ahmet ve başkaları tazîf
ettiler. Fakat ehl-i ilim onunla amel etmiştir. Bu sözüyle Tirmizî, mezkûr
hadîsin ehl-i ilmin sözleriyle desteklenmiş olduğuna işâret eder.
Pek çok muhaddîs, bir hadîsin sıhhatine delâlet
eden husûslardan birini ehl-ilmin o hadîs hakkındaki sözü olarak izâh ederler.
Bu durumda hadîsin îtimâda şâyân bir senedi yoksa bile sıhhate zarar vermez.”
Yine aynı eserde şu nakledilir: “Tirmizî dedi
ki: İbnu’l-Mubârek ve başkaları tesbîh namazının lüzûmuna kâni oldular ve onun
fazîletiyle ilgili rivâyetleri zikrettiler. “Beyhakî de şöyle der: “Abdullah
İbnu’l-Mübârek onları kılardı. Sâlihler bu hadîsi birbirlerinden alıp
öğrendiler. Kezâ bu durumda da merfû hadîs için bir takviye vardır”.
Eğer bir hadîs, ümmetin hüsn-ü kabûlüne mazhar
olmuşsa bu, bizim nezdimizde mütevâtir hadîs hükmündedir. Cessâs
Ahkâmü’l-Kur’an’ında şöyle der: “Ümmet bu iki hadîsi[6]
âhad tarîkden gelmiş olmasına rağmen, amele hüccet kılmış, böylece tevâtür
mevkiini kazandırmıştır, çünkü, ulemânın haber-i vâhidden hüsnü kabûl
gösterdikleri bizce mütevâtir mânasını tazammun eder, sebebini muhtelif yerlerde
açıkladık.
5-
Sahîh hadîsler sadece Buhârî ve Müslim’in sahîhine münhasır kalmaz.
Tedrîbu’r-Râvî’de ifâde edildiği gibi, diğer kitaplarda da sahîh hadîsler
mevcuttur: “Buhârî ve Müslim kitaplarında bütün sahîhleri toplamazlar, böyle bir
arzunun peşinde de değillerdi. Buhârî: “Kitabım el-Câmi’e sâdece sahih olanı
koydum, uzun olur endişesiyle pek çok sahîh hadîsi de dışarıda bıraktım” der.
Müslim de: “Ben bu kitâbıma nazarımda sahîh olan herşeyi koymadım, ancak
üzerinde icmâ edilen hadîsleri koydum” der. Bunlarla üzerinde icmâ edilen sıhhat
şartlarının bulunduğuna kanî olduğu hadîsleri kasteder, bâzıları nezdinde
hadîslerin bir kısmında mezkûr icmâ zâhir olmasa bile (Bunu İbnu Salâh söyler).
Nevevî, sahîh’ten murâdın metin ve senedinde
sikât’ın ihtilâf etmediği rivâyet olduğunu söyler, râvîlerinin tevsîkinde
ihtilâf olmayan değil der. İbnu Salâh da: “Bunun delîli şudur ki: Ebû
Hüreyre’nin “Okunduğunda susun.” rivâyeti için “Bu sahîh midir?” diye sorulunca:
“Nezdimde bu sahîhtir” cevabını verdi. Tekrâr: “Sen onu buraya niçin
koymuyorsun?” denilince yine yukarıdaki cevâbı verdi.
Derim ki: Sahîheyn’in veyâ sâdece birisinin
rivâyet ettiği bir hadîsin bunlardan bir başkasının tahrîc ettiği sahîh hadîse
muâraza etmesi câizdir.
Muhakkik İbnu Hümam, Fethu’l-Kadîr’de diyor ki:
“Bir hadîs sıhhatte Sahîheyn’e iştirâk ediyorsa ve Buhârî’de muârızı da varsa,
muârızının buna takdîmi şart değildir. Takdîm için Buhârî’de bulunmuş olmanın
dışındaki tercîh sebepleri aranır. Şu meşhûr söze gelince; “Hadîslerin en sahîhi
Sahîheyn’de yer alan, sonra Buhârî’de, sonra Müslim’de bulunan, sonra bunların
dışında olup ikisinin şartına uyan, sonra bunlardan birinin şartına uyan
hadîslerdir”. Bu söz bir tahakkümdür, buna uymak câiz değildir. Çünkü, en sahîh
olma keyfiyeti onların koyduğu şartlara râvîlerin uymuş olmasından ileri
gelmektedir. Durum böyle olunca, onların koştukları bu şartların bu iki kitâbın
dışında yer alan bir hadîsin râvîlerinde bulunduğu farzedilse bu hadîsin de
Sahîheyn’dekilere eşit derecede sahîhlik hükmü alması gerekmez mi? Ayrıca
bunlardan ikisinin veyâ birinin “Bu şartları üzerinde toplayan muayyen bir
râvînin gerçek hâle mutâbakatı kesin olduğu söylenemez. Gerçek ve fiilî durumun
bunun hilâfına olması da mümkündür” meâlinde hükümleri de vardır.[7]