Gelecekle İlgili Haberler
11.1.1.4. “Yükü
Azaltma”nın Manası
“(Habibim) Biz senin göğsünü açmadık mı? Senden yükünü indirip
altık.” (İnşirah; 1-2)
Müfessirlerden bazıları bu ayetleri şöyle tefsir etmişlerdir:
Peygamberlik’ten önceki cahiliyye döneminde, Hz. Muhammed (a.s.) elinde olmayan
sebeplerle bazı hala ve günahlar işlemişti ve bundan büyük eziklik duyuyordu.
Sanki omzunda bir yük vardı ve bunun kalkmasını istiyordu. Bu ayeti indirmek
sureliyle Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)’in bu yükünü kaldırdığını, bütün
hatalarını affettiğini bildirmiştir. Ne var ki, bu tür bir açıklamayı kabul
etmiyoruz. Ayetteki Arapça “vizr” kelimesi her zaman mutlaka “günah” veya
“hata” anlamında kullanılmaz, aksine “ağır yük” deyimi için de geçerlidir. O
halde kelimenin illâ kötü manasını kabul etmek için herhangi bir sebep yoktur.
Ayrıca, Hz. Peygamber (a.s.)’in, nübüvvetten önceki yaşantısı öylesine
tertemizdi ki, örnek olarak muhaliflerine gösterilmişti. Nitekim, Kur’ân-ı
Kerîm’de, Hz. Muhammed’in, Mekke’li kâfirlere şöyle hitap ettiği
kaydedilmiştir. “Bundan evvel aranızda senelerce yaşadım.” (Yunus; 16). Sonra,
Hz. Muhammed (a.s.) diğer insanlardan saklanarak bir günâh işleyecek şahsiyete
de sahip değildi. Çünkü, Hz. Peygamber (a.s.) hâşâ böyle bir karaktere sahip
olsaydı, Allah, O’nun ağzından Mekke’lilere yukarıdaki şekilde cevap
verdirmezdi. O halde, yukarıdaki ayette geçen “vizr” kelimesini “yük” anlamında
almak daha doğru olacaktır. Yük de üzüntü ve yorgunluk yüküdür. Hz. Peygamber
(a.s.) gibi hassas ve ince duygulu bir kişi için milletinin cehâlet ve dalâleti
elem ve esef verici bir husus ve ağır bir yüktü. O’nun gözlerinin önünde her
türlü günâhlar işleniyor, putlara tapılıyor, Allah’a ortaklar koşuluyor, evham
ve batıl inançların batağına saplanılıyor, hayasızlık ve ahlâksızlığın son
örnekleri veriliyor, toplumda haksızlık, adaletsizlik ve zulümle işler
yapılıyor, güçlüler güçsüzleri eziyor, yeni doğan kız çocukları diri diri
gömülüyor, kabileler kabilelere saldırıyor, intikam almak için and içiliyor ve
bazen yüzlerce sene savaşılıyor, hiç kimsenin canı, malı ve namusu güven içinde
bulunmuyordu. Hz. Muhammed (a.s.) her şeyi görüyor, hissediyor ve içi kan
ağlıyordu, ama hiçbir şey yapamıyordu. Bir çare göremiyordu. Cenab-ı Allah işte
bu ağır yükten bahsediyor. Hz. Peygamber’in (a.s.) belini büken bu ağırlığı
kaldırdığını söylüyor. Hz. Peygamber efendimiz (a.s.) nübüvvet makamına
yükseltildikten sonra aradığını bulmuş oldu. Derdinin çaresinin ne olduğunu
anlamış oldu. Hidayet yoluna kavuşmuş oldu. Allah’ın gösterdiği yol, O’nun
yükünü hafifletti ve kavuştuğu hidâyetle, sadece Arap’ları değil, bütün
insanlığı ıslâh edeceğinin farkına varmış oldu.
“Ve senin şânını da yükselttik.” (İnşirah; 4)
Ulu Allah bu sözleri, İslâmiyet’in ilk devresinde söylemişti. O
sırada ancak birkaç kişi Rasûlullah (a.s.)’ın etrafında toplanabilmiş O’na iman
edebilmişti. O sırada eğer bir kişi kalkıp deseydi ki, Hz. Muhammed (a.s.)’in
şan ve şerefi bütün dünyada artacak ve getirdiği mesaj dünyanın dört bir
tarafına yayılacak; o zaman bu lâflara herkes gülerdi. Ama, bunları söyleyen ve
müjdeleyen Allah’tır ki gelecekte ne olacağını pekalâ biliyordu. Yüce Allah bu
sözünü gerçekleştirmeyi irade eni ve bu hususta Mekke’lilere iyi bir ders verdi.
Mekke’li kâfirler, Hz. Muhammed (a.s.)’in vaaz ve telkinini baltalamak ve O’nu
diğer Arap’ların göründe kötülemek ve küçük düşürmek amacıyla akla gelen her
yola başvururlardı. Meselâ, yöntemlerinden biri, Hac mevsiminde Arabistan’ın don
bir tarafından Arap’lar Mekke’ye geldiğinde, Mekke’liler gruplar halinde herkese
gider, Mekke’de Muhammed (a.s.) adında çok tehlikeli (!) bir adamın
bulunduğunu, sihir yaparak baba ile oğul, koca ile karı ve kardeş ile kardeş
arasında anlaşmazlık çıkardığını, aileleri bozduğunu ve kabileleri birbirine
düşman hale getirdiğini söylerlerdi ve dolayısıyla bu adamdan sakınmalarını
isterlerdi. Hac mevsiminin dışında da ziyaret ve ticaret gibi konularla ilgili
olarak Mekke’ye gelenlere de aynı şeyleri anlatırlardı. Fakat, Allah’ın
hikmetine bakın ki, bu menfi propagandanın bazı müsbet ne yönleri de
görülüyordu. Bir kerre, Mekke’ye her ne sebepten olursa olsun, gelenler
arasında Hz. Muhammed (a.s.) adını bilmeyen kalmadı. Adı, sanı belli olmayan
ümmi bir peygamberin adı böylece kısa bir zamanda bütün Arap yarımadasında ve
hatla diğer bazı bölgelerde duyulmuş oldu. Bulun kabileler ve gruplar “Muhammed”
ismini tanımış oldular. Gayet tabiidir ki, Hz.Muhammed (a.s.)’in adını ve
hakkındaki bu kadar dedikoduyu duyan herkes, kendisinin kim olduğunu, nasıl bir
kişiliğe sahip olduğunu, neler söylediğini, ne yaptığını, “sihri”nin nasıl
olduğunu, bundan etkilenenlerin kim olduğunu merak etmeye başladı. Mekke’li
kâfir ve müşriklerin propagandası arttıkça, Hz. Muhammed (a.s.) ile ilgili
merak da arttı. Ve Arabistan’ın her köşesinden İnsanlar bu “ilginç” (!) adamı
görmek amacıyla akın akın Mekke’ye gelmeye başladılar. Merak ve arayış içinde
olanlar, bu harika kişinin ahlâk ve siretini görünce cazibesine kapılmaya
başladılar. Kur’ân-ı Kerîm’i işiten ve talimatını öğrenen kimseler, bu “kâhin”
(!) in mesajının ne olduğunu anladılar. Ve “sihir” denilen ilâhî mesajın aslında
bir iksir olduğunu, bunu kabul edenlerin yaşantılarında muazzam inkılap meydana
geldiğini gören kimseler de İslâmiyet’in çemberine girmeye başladılar. Menfi ve
kötü propaganda, faydalı bir hale dönüştü. Öyle ki, Mekke’den Medine’ye hicret
yaklaşırken Arap kabileleri ve sülaleleri arasında, Rasûlullah (a.s.)’ı
tanımayan veya aralarında birkaç iman sahibinin bulunmadığı kabile kalmamıştı.
Hz. Peygamber (a.s.)’in şan ve şerefinin yükselmesinin bu birinci merhalesiydi.
Medine’ye hicretten sonra ikinci merhale başladı. Bu dönemde bir
yandan münafıklar, Yahudiler ve Arap eşrafı Hz. Muhammed (a.s.)’i kötülemeye
çalışırken, bunun tam aksine bir avuç müslüman, herkesin gönlünü fetheden
insanlık ve uygarlık örneklerini veriyorlardı. Müslümanlar, Medine’de kurdukları
İslam Devleti’yle, Allah’a inanma, O’ndan korkma, ibadet ve takvâ, temiz
karakter ve ahlâk ile adâlet, eşitlik, sosyal adâlet, istişare, kalkınma ve
refah, sosyal hizmet, söz tutma ve doğruluğun en güzel örneklerini
sunuyorlardı. Düşmanları, Hz. Peygamber (a.s.)’in artan nüfuzunu savaş ve
çarpışmalarla durdurmak istediler. Fakat, Hz. Peygamber (a.s.)’in eşsiz
liderliğinde kurulan imanlı cemaat ve ordu, disiplin, düzen, cesaret, ölüme
meydan okuma ve savaşta da bazı ahlâk kurallarına riayet etme gibi vasıflarla
düşmanlara galip geldi ve nihayet bütün Arabistan’da İslâm’ın bayrağını
dalgalandırmayı başardı. On senelik kısa bir müddette Rasûl-ü Ekrem (a.s.)’in
şanü şerefi öylesine yükseldi ki, düşmanların bütün gayretlerine rağmen
Arabistan’ın her köşesinde herkes kelime-i şehadet getirmeye başladı.
Bundan sonra üçüncü bir merhale daha vardır; ki Hulefa-i Râşidîn
ile başladı ve zamanımıza kadar devam ediyor. Bu müddet içinde Hz. Peygamber
(a.s.)’in şanı ve şöhreti dünyanın her tarafına yayılmıştır ve bu durum
inşallah kıyamete kadar devam edecektir. Hakikaten, bugün dünyada hiçbir yer
yoktur ki orada müslümanlar bulunmasın, günde beş vakit ezan okunmasın, her
ezanda Hz. Muhammed (a.s.)’in mübarek ismi anılmasın, namazlarda ruhu için dua
edilmesin, cuma hutbelerinde O’ndan bahsedilmesin, senenin 12 ayında ve her gün
ve günün 24 saatinde yeryüzünün herhangi bir yerinde zikri yapılmasın. İşte bu
da Kur’ân-ı Kerîm’in doğru çıkan haberlerinden biridir. Çünkü, Hz. Muhammed
(a.s.)’in zikri ve fikrinin her zaman ve her tarafta yapılacağı müjdelendiği
zaman kimse bunu tasavvur bile edemezdi. Hadislerde, Hz. Ebû Saîd Hudrî
(r.a.)’in bir rivâyeti şöyledir: “Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki, Cebrail
(a.s.) bana geldi ve dedi ki, ‘Benim Rabbim ve Sizin Rabbiniz soruyor ki,
şanınızı nasıl yükselttim?’ Ben dedim ki, ‘Allah iyi bilir.’ O dedi ki, Allah
buyurmuştur ki, ‘Benim adım zikredildiği zaman senin adın da zikr edilecektir.'”
(İbn Cerîr, İbn-i Merdûye, Ebû Nuaym). Tarihi gerçekler bu sözleri haklı ve
doğru çıkarmıştır.