Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Gelecekle İlgili Haberler

11.1.1.9. Ebû
Leheb’in Kötü Sonu

“Ebû” Leheb’in elleri kurusun (kırılsın), kendisi de mahvolsun.”
(Tebbet; 1)

Müfessirlerin bazıları yukarıdaki ayeti böyle tefsir
etmişlerdir. Ama kanaatimce, bunun daha doğru tercümesi şöyle olmalıdır. “Ebû
Leheb’in elleri kırıldı, kendisi de helâk oldu.” Yani, bu sözler bir beddua gibi
değil belli olmuş bir gerçek gibi söylenmiştir. Bu geleceğe ait bir haber olduğu
için gelecekte olacak bir şey olmuş gibi gösterilmiştir. Yani bu mutlaka böyle
olacaktı. Nitekim gerçekten de öyle oldu. Bu haber, Ebû Leheb’in başına
gelenlerden birkaç yıl önce bildirilmişti. Bu ayette ellerin kuruması veya
kırılması mecâzen kullanılmış ve bundan Ebû Leheb’in hüsrana uğ­rayacağı
kastedilmiştir. Hatırlayacağınız gibi, Ebû Leheb, Hz. Peygamber (a.s.)’in
İslâmiyet’i yayma çalışmalarına bütün gücüyle karşı koymaya ça­lışmış ve elinden
gelen çabayı harcamıştı. Ama bütün çabaları çok geçme­den boşa gitti ve
İslâmiyet’in gelişmesini durduramadı. Bu sûrenin inişin­den sekiz sene sonra
Bedir Savaşı vuku buldu. Bu savaşta İslâm’a düş­manlıkla tanınan ve bu hususta
Ebû Leheb’in yoldaşı olan Mekkeli eşraf ve kabile reislerinin bir çoğu öldü.
Bedir’de Mekke’lilerin ve Kureyş’lile­rin bu büyük hezimetinin haberi Mekke’ye
ulaşınca Ebû Leheb öylesine şoke oldu ve kriz geçirdi ki, ancak 7 gün
yaşayabildi. Ayrıca ölümü de çok korkunç ve ibret vericiydi. O, öldürücü
sivilceye yakalanmış ve bu sebeple ailesi O’nu terk etmişti. Bu hastalığın
kendilerine geçmesin­den korkuyorlardı çünkü. Öldükten sonra da üç gün kimse
cesedine yak­laşmadı. Nihayet, cesedi bozuldu ve kokusu her tarafa yayılmaya
başladı. En son, herkes Ebû Leheb’in oğullarıyla alay etmeye başlayınca,
kendileri birkaç zenciyi kiralayıp cesedi gömdürdüler. Bir rivayete göre
zenciler bir çukur kazıp, sopa ve değneklerle cesedi içeriye attılar ve üzerine
taş ve toprak serdiler. Ebû Leheb’in daha büyük hezimeti ve başarısızlığı ise,
bü­tün gücüyle yıkmaya çalıştığı hak dini kızı ve oğullarının kabul etmeleri
oldu. İlk önce, Ebû Leheb’in kızı Dürre, Mekke’den Medine’ye hicret ede­rek
İslâmiyet’i kabul etti. Daha sonra, Mekke’nin fethi sırasında oğulları Utbe ve
Muatteb, Hz. Abbas vasıtasıyla Rasûlullah (a.s.)’a gelerek kendi­sine biat ve
iman ettiler.

11.1.1.10.
Mekkelilerin, Hz. Peygamber (a.s.)’i Kovmaları Üzerine Cezalandırılmaları

“Ve bu adamlar, ayağını, bu topraktan kaydırmaya kararlıdırlar.
Se­ni buradan gitmeye zorlamaktadırlar. Fakat bunlar böyle yaparsa senden sonra
kendileri burada fazla kalamazlar.” (İsra; 76)

Bu ayet nâzil olduğu zaman Mekke’lilerin durumunun böyle
olacağını kimse kestiremezdi. Ama bu da açık bir müjde idi ve on yıl içinde
harfi­yen doğru çıktı. Sûrenin inişinden bir yıl sonra Mekke’li kâfirler, Hz.
Pey­gamberi yurdundan kovdular ve aradan 8 yıl geçmeden Rasûlullah bir fâtih
olarak Mekke’ye döndü. Bundan sonra iki yıl gibi bir müddet içinde bütün Arap
yarımadası İslâm bayrağının altına giriverdi. Kâfir ve müşrik­ler sadece
Mekke’den değil bütün Arabistan’dan temizlendiler. Memleke­tin her vatandaşı
ancak müslüman olarak yaşayabildi.

11.1.1.11.
Kureyşlilerin Yenilgisi

“Yakında o cemiyet (Kureyş’liler) bozulacak. Ve arkalarını dönüp
ka­çacaklar.” (Kamer; 45)

Bu da açık bir müjdedir. Hicret’ten beş yıl önce Kureyş
topluluğunun bozulacağı, zayıflayacağı, parçalanacağı ve müslümanlara yenileceği
ke­sin bir dille anlatılmıştır. Bu ayet indiği zaman Kureyş kabilesinin böyle
bir akıbete uğrayacağını, kimse aklının ucuna bile geçirmemişti. Zira,
Ku­reyş’liler Mekke ve Arabistan’ın en güçlü ve kudretli kabilelerinden
biriy­di. Bunlara karşı, müslümanların durumu iç açıcı değildi. Sayıları azdı ve
bu bir avuç insandan bazıları Habeşistan’a hicret etmeye mecbur olmuştu. Geriye
kalan iman sahipleri, Şi’b-i Ebî Talib’te Kureyş’in muhasara ve boykotu altında
idiler. Siyasi ve sosyal güçleri olmadığı gibi, yaşamaları bile bir Mu’cize idi.
Bu şartlar altında, durumun sadece 7 yıl sonra tersine döneceğini kim
söyleyebilirdi? Hz. Abdullah bin Abbas’ın öğrencisi İkri­me (r.a.)’nin
naklettiği bir hadise göre Hz. Ömer (r.a.), Kamer suresi indi­ği zaman, mağlup
edilecek cemiyetin hangisi olduğunu hayli merak et­mişti. Ama, Bedir savaşında
kâfirler hezimete uğrayıp kaçarken, Hazreti Peygamber (a.s.) Kur’ân-ı Kerîm’in
yukarıdaki ayetini okuyordu. Hz. Ömer işte o zaman hangi topluluğun hezimetinden
bahsedildiğini anlamış oldu. (İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim).

11.1.1.12. Mekke’nin
Fethi

“Muhakkak askerlerimiz, onlar galiplerdir.” (Sâffât; 173)

Burada denilmek isteniyor ki, aradan uzun bir müddet geçmeden
İs­lâm ordusu muzaffer ve gâlip olacaktır ve Mekke’li kâfirler kendi gözle­riyle
kendi hezimetlerini göreceklerdir. Bu sözler söylendiği gibi gerçek­leşti.
Nitekim, bu ayetin inişinden sonra 14-15 sene içinde Mekkeli kâfirler kendi
gözleriyle, Rasûlullah (a.s.)’ın büyük bir ordunun başında olduğu halde muzaffer
ve fâtih olarak Mekke’ye girdiğini gördüler. Birkaç yıl sonra da İslâmiyet’in
Arabistan’ın sınırlarını aşıp Bizans ve İran top­raklarına girdiğine de şahit
oldular.

“(Onlar), kabilelerden meydana gelmiş, bozguna uğratılmaya
mah­kûm bir ordudur.” (Sâd; 11)

Bu ayette Mekke’lilerin gelecekteki yenilgisinden söz
edilmiştir. Bu kâfir ve müşrikler, tarihte diğer kavimlerin akıbetine
uğrayacaklardır ve muhalif oldukları peygamber ve ordusu tarafından hezimete
uğratılacak­lardır. Kısacası, bu ayette Mekke fethinin müjdelerinden biridir.

11.1.1.13. Kur’ân’ın
Mesajı Her Tarafa Yayılacaktır

Fussilet sûresinde şöyle buyurulmuştur:

“Biz onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi çok
geçme­den göstereceğiz. Ta ki, Kur’an’ın hak olduğu apaçık ortaya çıksın.”
(Âyet; 53)

Demek ki, “bu kâfir ve müşrikler çok yakında kendi gözleriyle
Kur’ân-ı Kerîm’in mesajının etraftaki bütün memleketlere yayılacağını
gö­receklerdir. Kendileri de Hakk’ı anlayacak ve kabul edeceklerdir. O za­man
neyin Hak, neyin Batıl olduğu anlaşılmış olacaktır.”

Bazı kimseler şöyle bir itirazda bulunuyorlar. Bir ülke veya
birkaç ül­kenin bir ideoloji ve felsefeye inananlar tarafından fethedilmesi, o
ideoloji veya felsefenin haklı olmasının bir delili değildir. Batıl ideoloji ve
mesaj­lar da büyük bir toprak parçasına yayılabilirler. Batıl bir din ve inancın
sa­vunucuları da ülkeler fethedebilir ve başkalarına galip gelebilirler. Bu
ga­libiyet onların mutlaka doğru ve haklı olduğunu gösteremez. Fakat bu gibi
itirazda bulunanlar, meseleyi derinliğiyle kavramış gözükmüyorlar.

Gerek Hazreti Peygamber (a.s.) gerekse dört halife devrinde
müslü­manların kazandığı akıl almaz basan ve fütûhât, sadece ülkelerin zaptı ve
fethi olarak değerlendirilmemelidir. Bunlar gerçekten Allah’ın birer arma­ğanı
ve alâmetiydiler. İslâm ordusu, ülkeleri bir tek kişi veya hanedan, zümre veya
milletin üstünlüğünü sağlamak üzere fethetmemişti. Bu ordu, ülkelerin ve
milletlerin bağımsızlığını kaldırmak, onları esir haline getir­mek, onları
sömürmek ve onlara baskı ve zulüm uygulamak için savaşma­mıştı. Bu, aslında bir
ordu veya askeri gücün başarısı da değildi. Bu bir felsefe ve inancın zaferiydi.
İslâm, ardından muazzam bir inkılap da getir­di. Bu inkılap her milletin din,
ahlâk, fikir, düşünce, politika, medeniyet, kültür ve ekonomisini kökünden
değiştirmeye yönelikti. İslâmiyet’in ilke­lerini benimseyen her milletin asıl
cevherleri meydana çıkmaya başladı. Kötülükleri ve eksiklikleri birer birer
ortadan kaybolmaya başladı. Genel­likle dünyadan elini eteğini çekmiş, bir
köşeye çekilmiş, ermiş insanlarda bulunduğu zannedilen üstün ahlâkî meziyetler
ve diğer kabiliyetler şimdi dünya ve ahireti birleştiren müslümanlarda bulunuyor
ve bu durum herke­sin hayrete düşmesine sebep oluyordu. Dünya işlerinden
korkmayan ve bütün güçlüklere göğüs geren bu sâlih ve dürüst insan topluluğu
herkese örnek olmaya başladı.

İslâm inkılâbı, üstün ahlâki vasıfların, hükümdar ve
yöneticilerin si­yasetine, adalet kürsüsünde oturanların mahkemesine, ordulara
komuta eden kumandanların savaş ve fütuhatına, vergi tahsildarlarının
hesaplarına ve ticaret ve sanalla uğraşan tüccar ve esnafın işlerine geçti.
İslâm kendi oluşturduğu toplumda insanları nefis temizliği, dürüstlük ve
doğruluk ba­kımından öylesine yüksek ahlâka sahip kıldı ki, bu hususta
kendileriyle yarışacak kimse yoktu. İslâm inancı insanı evham ve hurafelerden
uzak­laştırıp gerçekler ve objektif görüşleri benimsemeye sevk etti. İslâm,
diğer din ve hayat nizamlarının, akıllarına bile getirmedikleri toplumsal
hasta­lıkların tedavisini önerdi ve bu hastalıklara son verdi. İslâm özellikle,
renk, ırk, vatan, dil ve diğer maddi açılardan İnsanlar arasındaki ayırımı
ortadan kaldırdı, sınıf farklılıkları ve sınıf mücadelesine son verdi. Kast
sistemi, hukukî eşitsizlik, kadınların acıklı hâli, temel haklarının gasbı, âdi
suçlar, ahlâksızlık kumar, zina ve hırsızlık, hükümdar ve hükümetlerin haksız
yetki ve imtiyazları, uluslararası ilişkilerde anlaşmalara uymamak, savaşla ve
barışla temel insan haklarına riayet göstermemek gibi kötülük­leri ortadan
kaldırdı.

İslâm, Arabistan’ın çehresini değiştirdi. Anarşi ve kanunsuzluk
yerine asayiş ve disiplin, kan dökme ve kargaşa yerine barış, günah, ahlâksızlık
ve fesât yerine takvâ ve nefis muhasebesi, zulüm ve adaletsizlik yerine adalet
ve eşitlik, görgüsüzlük ve vahşet yerine medeniyet ve kültür, cehâlet ve
bilgisizlik yerine ilim ve sanat ve kuşaktan kuşağa geçen kin, nefret ve
düşmanlık yerine kardeşlik ve sevgi yerleştirdi. Kendi kabilesi­nin kaide ve
kurallarının dışına çıkmayan, kasaba ve şehirlerinin dışında başka bir şey
bilmeyen bedevî bir milleti dünyanın imamı ve hâkimi yapı­verdi. İşte yukarıdaki
ayette bahsedilen işaretler o günden beri Allah tara­fından gösterilmeye devam
ediyor.

Gerçek şu ki, bugün medeniyet ve kültürden dem vuran sözde ileri
milletler, müslümanların çöküş devrelerinde bile gösterdikleri üstün ahlâki
meziyetlerin en ufak örneğini bile sunamazlar. Avrupalı ulusların, Afrika,
Amerika, Asya ve bizzat Avrupa’da yenik düşen milletlere yaptık­ları yüz
kızartıcı ve insanlık dışı muamelenin bir misali bütün İslam tari­hinde
gösterilemez. Bu da İslâm’ın ve Kur’ân-ı Kerîm’in bir kerametiydi, ki
müslümanlar gâlip geldikten sonra, diğer milletlerin hemen hemen her devirde ve
bugün de gösterdikleri vahşet ve mezâlimi göstermeyecek ka­dar insancıl bir hâle
gelmişlerdi. Gözleri olanlar Endülüs veya İspanya’da asırlarca süren müslüman
hakimiyeti sırasında müslümanların Hıristiyan tebaasına yaptığı ve
Hıristiyanların müslümanlara galip geldikten sonra on­lara yaptığı muameleyi
görebilirler. Görmek isteyenler, Hindistan’da müs­lümanların hüküm sürdüğü 800
yılda Hindulara ve diğer azınlıklara ne gi­bi muamele yaptıklarını ve bugün
Hindistan’da Hindulara! hakimiyeti var­ken müslüman azınlığın neler çektiğini
görebilirler. Aynı şekilde, merak edenler, müslümanların geçen 1300 yıldan beri
Yahudilere nasıl davrandı­ğını ve bugün Yahudilerin müslüman Filistinlilere
neler yaptıklarını göre­bilirler.

İlgili Makaleler