Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Gelecekle İlgili Haberler

11.1.1.6. Göğsün
Açılması

“(Habibim) Bizim senin göğsünü açmadık mı?”. (İnşirah; 1)

Sûrenin bu sual ile başlaması ve daha sonra geçen ibareler
gösteriyor ki, Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.) o sıralarda İslâm’ın tebliği
ile orta­ya çıkan güçlüklerden hayli üzgün ve endişeliydi. İşle bu sûrede Cenab-ı
Allah, Hazreti Peygamber (a.s.)’i teselli ediyor ve kendisine gösterdiği ya­kın
ilgisini hatırlatıyordu. “Göğsün açılması”yla ilgili deyim Kur’ân-ı Kerim’de
geçtiği yerlerde iki anlam taşımaktadır. Meselâ, En’âm sûresinin 125. ayetinde
şöyle bir ifadeye rastlanıyor: “Allah, hidayetini dilediği kimsenin göğsünü,
İslâm için açar.” Zümer suresinin 22. ayeti ise şöyle­dir: “Allah’ın İslâm için
göğsüne genişlik verdiği bir kimse ki, o, Rabbi tarafından hidayet nuru
üzerindedir.” Bu her iki ayette, “göğsün açılması” ifadesinin anlamı, her türlü
karmaşık fikir ve kaygıdan sıyrılıp doğru yo­lun İslâm olduğuna; inanç, ahlâk,
medeniyet ve kültür ile ilgili İslâm’ın bütün öğretilerine inanmaktır. “Göğsün
açılması” deyiminin bir başka an­lamı şöyle izah edilebilir. Şuara sûresinde,
(âyet; 12-13) Allah Hz. Mu­sa’yı peygamberlik makamına getirdikten ve Fir’avun
gibi zalim ve güçlü bir imparator ile çarpışma emri verdikten sonra, Hz.
Musa’nın şöyle dedi­ği kaydedilmiştir. “Rabbim, beni tekzip etmelerinden
korkuyorum. Göğ­süm (kalbim) daralıyor. Dilim açılmıyor.” Bunun yanı sıra Tâhâ
sûresinde Hz. Musa’nın Allah’a şöyle dua ettiği belirtilmiştir; “ey Rabbim,
göğsüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. (Âyet; 25-26). Bu ayetlerde “göğsün
sıkılması”, büyük bir imparatora karşı çıkmanın verdiği dehşet, korku ve
heye­can ile endişedir. Yani, Musa tek başına Fir’avun gibi güçlü ve zalim bir
hükümdara karşı çıkmaya cesaret edemiyordu. “Göğsün açılması” veya
“genişlemesi”nin manası da cesaret kazanmak ve cesaret toplamaktır.

İnşirah sûresinin söz konusu ayetini bu açıdan inceleyecek
olursak, burada “göğsün açılması” deyiminin yukarıdaki her iki mânâyı da ihtiva
ettiğini anlamış olacağız. Bundan anlaşılıyor ki, nübüvvetten önce Rasûlullah
(a.s.) müşrik Arap’ların, Hıristiyan, Yahudi, mecûsî ve diğer dinde olanların
inanç ve akidelerini kabul etmiyordu ve ayrıca, Tevhid’i kabul eden bazı
Arap’ların “Hanifliği”nden de memnun değildi. Zira, “Haniflik” müphem ve muğlak
bir akide idi. Bunda doğru yolun hiçbir ayrıntısı yok­tu. Hz. Muhammed (a.s.)
doğru yolun ne olduğunu bilemediği için zihnen huzursuzdu ve bir arayış içinde
idi. Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)’e nübüvvet ihsan etmek suretiyle
huzursuzluğunu giderdi ve gönlünü rahat­lattı. Âyeti diğer açıdan inceleyecek
olursak, o zaman bundan şu anlamı çıkarabiliriz. Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed
(a.s.)’e peygamberlik ihsan etmekle birlikte, bu yüce makamın gerektirdiği
cesaret, azim, kararlılık ve geniş kalpliliği de verdi. Allah, Hz. Peygamber
(a.s.)’e, hiçbir insanın sa­hip olamadığı ve olamayacağı ilim verdi. Her çetin
meselenin üstesinden gelebilmesi için akıl ve hikmet verdi. Cahil bir toplumda
ve dalâletin en karanlık döneminde, hiçbir maddî imkânı olmaksızın düşmanlar ve
muha­lifleriyle mücadele etmesini mümkün kıldı. İslam bayrağını açlıktan sonra
muhalefetin en şiddetli rüzgârına karşı dimdik ayakta kalmasını sağladı. Bu
yolda karşılaşılacak her türlü zorluk ve acıya karşı gülerek karşı koy­ma
cesareti verdi. Cenab-ı Allah’ın bu kadar inayet ve ihsanlarından sonra Hz.
Muhammed (a.s.)’in üzülmesine ve cesaretini kaybetmesine gerek var mıydı?

Bazı müfessirler bu ayetlerde geçen “göğsün açılması” deyimini
fiilen göğsün açılması veya yarılması anlamında almışlardır. Bu müfessirler, bu
ayetleri, hadislerde geçen “göğsün açılması Mu’cizesinin bir delili olarak kabul
etmişlerdir. Fakat hakikat şu ki, söz konusu Mu’cize ancak hadisteki
rivâyetlerle ispatlanabilir. Bu Mu’cizeyi Kur’ân-ı Kerîm ile ispatlamaya ge­rek
yoktur. Aslında Arapça “şarh-ı sadr” deyimi, hiçbir şekilde “göğsün yarılması”
anlamında alınamaz. Nitekim, Allame Alûsî “Ruh-ul Me’ânî” de şunları
söylemiştir: “Araştırmacıların burada geçen ‘Şarh’ kelimesini göğsün fiilen
açılması veya yarılması anlamında almaları doğru bir şey değildir.”

11.1.1.7. “Kevser”
Müjdesi

Peygamberliğin, vaaz ve tebliğin ilk günlerinde, Hazreti
Muhammed (a.s.) büyük bir muhalefetle karşılaşırken, her taraftan güçlüklerle
yüz yü­ze gelirken, bütün bir millet engel çıkarırken ve bir avuç müslüman için
hiçbir yerde sığınma ve kurtuluş imkânı görülmezken, Cenabı Allah, Hz. Peygamber
(a.s.) ve yanındakileri teselli etmek ve cesaretlerini arttırmak amacıyla
çeşitli ayetler indirmiştir. Bunlar arasında daha önce gördüğü­müz gibi, Duha
suresi de yer alıyor. Bu surede şöyle buyurulmuştur: “Se­nin sonun elbette
ilkinden hayırlıdır. Gerçekten, Rabbin sana verecek de râzı olacaksın” (âyet;
4-5). İnşirah sûresinde şöyle denilmiştir: “Ve senin şanını da yükselttik”
(âyet; 4). Yani, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)’yı kötülemek ve yolunda
engeller çıkarmak için müşrikler ne yaparsa yap­sınlar, bunun sonu selâmettir.
Şan ve şerefi yükseltilecektir. Bundan sonra şu ifadelere rastlanıyor: “Muhakkak
her güçlükle beraber kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber kolaylık vardır”
(âyet; 5-6). Yani, Hazreti Pey­gamber (a.s.)’e deniliyor ki, “Sen cesaretini
kaybetme, bugünkü güçlükleri yeneceksin ve geleceğin aydınlık olacaktır.”

İşte bu şartlar altında, Cenab-ı Allah (cc.) Kevser sûresini de
indir­mek suretiyle Rasûlullah (a.s.)’ı teselli etmeye çalıştı. Bu sûrede,
muhalif­lerinin mahvolacağını ve aydınlık günlerin yakın olduğunu müjdeledi.
Kureyş’li kâfirler, Hz. Muhammed (a.s.)’in yeni dini yaymaya başlamakla
ailesinden, yakınlarından ve milletinden kopup yapayalnız kaldığını
söy­lüyorlardı. Hz. İkrime (r.a.) tarafından rivayet edilen bir haberde
deniliyor ki, Hz. Muhammed (a.s.), peygamberlik makamına yükseltildikten sonra
Kureyş’i İslâmiyet’e davet etmeye başlayınca, Kureyş’liler şöyle demeye
başlamışlardı: “Muhammed (a.s.) milletinden, bir ağacın yerden koptuğu gibi
kopmuştur.” (İbn-i Cerîr). Yani Hz. Muhammed (a.s.) sökülen bir ağaç gibi, kısa
bir süre sonra kuruyup yok olacaktır. Muhammed bin İshâk diyor ki, Mekke’li
kabile reisi As bin Vâil Sehmi’nin yanında Rasûlullah (a.s.)’tan bahsedilirken
şöyle derdi: “Aman siz de; boş verin bu ada­mı, o kökü olmayan bir adamdır.
Erkek evlâdı yoktur. Ölürse adını ancak kimse bile kalmaz.” Şemir bin Atiyye
(r.a.) diyor ki, başka bir Mekke’li reis, Ukbe bin Ebî Muayt da Rasûlullah
(a.s.) hakkında benzeri sözler söylerdi. (İbn-i Cerîr). İbn Abbas’ın (r.a.)
rivâyetine göre, bir defasında Medine’nin Yahudi kabile reisi, Ka’b bin Eşraf
Mekke’ye geldiğinde Mek­keli kabile reisleri kendisine şöyle dediler: “Allah
aşkına şu adama bakın, milletinden kopmuş, ama kendisini bizden üstün görüyor.
Oysa Kâbe’nin bekçisi, yöneticisi ve Hacc’ın düzenleyicisi biziz.” (Bezzâr). Bu
olayla il­gili İkrime’nin rivâyetinde, Kureyş’lilerin Hz. Muhammed (a.s.) için
şu kelimeleri kullandığı kaydedilmiştir: “Zayıf, çaresiz, yalnız ve milletinden
kopmuş, evlatsız adam.” (İbn-i Cerir). İbni Sa’d ile İbni Asâkir’in
rivayet­lerine göre Hazreti Abdullah bin Abbas şunları anlatmıştır: “Rasûlullah
(a.s.)’ın en büyük oğlu Kâsım (r.a.)’dı. O’nun küçüğü Hz. Zeyneb (r.a.) idi.
O’nun küçüğü, Abdullah (r.a.) idi. Daha sonra sıra ile üç kız vardı: Ümm-ü
Külsüm, Fatma ve Rukiyye (r.a.) Bunlardan ilk önce Hz. Kâsım vefat etti, daha
sonra Hz. Abdullah.” Herhalde, bunun için As bin Vâil, “erkek evlâdı yoktur”
deyimini kullanmıştı. Bazı diğer hadislerde As’ın şöyle de­diği nakledilir:
“Muhammed (a.s.) köksüzdür. Hiçbir erkek evlâdı yoktur, ki O’nun yerini
alabilsin. Öldükten sonra adı dünyadan silinecektir, ve siz de ben de, ondan
kurtulacağız.” Abd bin Humeyd’in İbn Abbas’a dayana­rak naklettiği haberden de,
Hazreti Peygamber (a.s.)’in ikinci erkek evlâdı, Hz. Abdullah vefat edince Ebû
Cehil’in de benzeri sözler söylediği anlaşı­lıyor. Şamir bin Atiyye’nin bir
rivâyeti İbn Ebî Hâlim tarafından nakledil­miştir. Bunda da, Rasûlullah (a.s.)’ın
acılı anında Ukbe bin Muayt’ın se­vinmek suretiyle aynı alçaklığı sergilediği
kaydedilmiştir. Atanın ifadesi­ne göre, Hazreti Peygamber ikinci oğlunu
kaybedince, amcası Ebû Leheb (ki evi Rasûlullah (a.s.)’ın evinin tam karşısında
idi) koşarak müşriklere gitti ve onlara şu müjdeyi verdi, “Bu gece Muhammed
evlatsız kaldı ve kökü kazındı.”

İşte bu cesaret kırıcı şartlarda Kevser sûresi Rasûlullah
(a.s.)’a nâzil oldu. Kureyş’liler, şirklerini alenen reddettiği ve tek Allah’a
itaat ve ibade­ti kabul ettiği için Hz. Muhammed (a.s.)’a karşıydılar. Bu
sebeple, Hz. Muhammed (a.s.)’in, peygamberlikten önce sahip bulunduğu mevkî,
ma­kam ve haysiyetine sünger çekilmişti. Ve güya Hz. Peygamber, milletin­den
çıkarılmıştı, bağı koparılmıştı. Bir avuç taraftarı da çaresiz ve yalnız idi.
Herkesin eleştirisi ve baskısına hedef oluyorlardı. Bu acılar dinmeden, Hazreti
Peygamber (a.s.)’in büyük oğlu da vefat etti. Böyle kederli günler­de dost,
ahbab komşu ve yakınlarından yakın ilgi ve sevgi beklerken, muhalifleri
seviniyor ve mutluluktan uçuyordu. O’na taziyede bulunacak, O’nu teselli edecek
ve derdini paylaşacak kimseler yoktu. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, Kur’ân-ı
Kerîm’in en kısa sûrelerinden biriyle, Hz. Mu­hammed (a.s.)’e müjdelerin en
büyüğünü verdi. Bu müjde şimdiye kadar hiçbir insana nasip olmamıştı. Ayrıca, Hz.
Peygamber (a.s.) ile alay eden ve O’nun neslinin tükendiğini söyleyenlerin kendi
nesillerinin kesileceği, köklerinin kazınacağı belirtildi: “(Ey Muhammed,) Biz
sana kevseri verdik. O halde Rabbine ibâdet et, dua et. Kurban kes. Sana ta’n
edenin ken­disi ebterdir (nesli kesiktir.)”

Yukarıdaki sûrede geçen Arapça “ebter” kelimesi, “kesmek”
anlamına gelen “betera” kökünden gelmektedir. Fakat burada bir deyim olarak ve
çok geniş anlamda kullanılmıştır. Hadiste, başka bir rek’atı olmayan na­maz için
“buteyra”, yani “tek rek’at” tabiri kullanılır. Başka bir hadiste şöyle
denilmiştir: “Ehemmiyeti olan herhangi bir iş Allah’ın hamdı olmak­sızın
başlatılırsa ebterdir.” Yani böyle bir iş temelsizdir, dayanaksızdır,
is­tikrarlı olamaz ve sonu iyi değildir. Murada ermeyen kişi için “ebter”
de­nilir. Kaynakları ve imkânları olmayan, kısacası, nüfuzlu olmayan bir kimse
de ebterdir. Hakkında hiçbir hayır düşünülmeyen, kendisinden hiç­bir hayır
beklenmeyen, başarı şansı sıfır olan kişi ebterdir. Kendi aile, sülâle ve
yakınlarından kopmuş olan insan ebterdir. Erkek evlâdı olma­yan, ya da doğup
ölmüş olan şahıs ta “ebter” sayılır. Zira, ondan sonra onun soyunu sürdürecek
kimse kalmıyor. Nesli tükeniyor ve kendisi öl­dükten sonra soyu tarihe
karışıyor. Kureyş’li kâfirler hemen hemen bulun bu anlamlarda Muhammed
Rasulullah (a.s.)’ı “ebter” olarak çağırıyorlardı. Bunun için Allah dedi ki, ‘Ey
Peygamber, sen “ebter” değilsin, ebter olan Kureyş’lilerin ta kendileridir.’
Dikkat edilirse bu sadece bir karşı suçlama değildi, aksine bir hakikatin dile
getirilmesiydi ve önemli bir ilâhî müjde idi. Zira, bu müjde yapıldığı zaman
herkes sırf Hz. Muhammed (a.s.)’in “ebter” olduğunu sanıyordu. Vaziyet ve
şartlar bunu gösteriyordu. Aksi bir şey iddia edilemezdi. Mekke ve Arabistan’ın
en varlıklı, güçlü ve nüfuzlu kabile reislerinin bir gün “ebter” olacağını, yani
kanalları kopmuş kuşlara döneceğini tasavvur etmek bile mümkün değildi, fakat
aradan sa­dece birkaç sene geçtikten sonra durum tamamıyla değişiverdi. Öyle
za­man oldu ki, Ahzâb gazvesi sırasında (hicretten sonra beşinci yıl) çok
sa­yıda Kureyş’li kabile reisi, Arap eşraf ve Yahudi kabileleri büyük bir ordu
ile Medine’ye yürümüşlerdi ve Hazreti Peygamber ile vefakâr arkadaşları siper
kazarak kendilerini savunmaya çalışmışlardı. Ve öyle zaman da gel­di ki, sadece
üç sene sonra, (h.s. 8) İslâm Ordusu muzaffer bir şekilde Mekke’ye girerken
Kureyşlileri savunacak ve onların yardımına koşacak kinişe yoktu. Çaresizlik
içinde silâhlarını bırakmak ve teslim olmak zo­runda kalmışlardı. Bundan bir yıl
sonra bütün Arap yarımadası Rasûlullah (a.s.)’ın buyruğu altında idi. Ülkenin
her köşesinden kabileler gelip kendi­sine biat ediyor ve bağlılıklarını
bildiriyorlardı ve düşmanları yapayalnız kalmıştı. Adları, sanları dünyadan
öylesine silindi ki, evlâtları dünyada kaldıysa da bugün onların Ebû Cehil, Ebû.Leheb,
As bin Vâil veya Ukbe bin Ebî Muayt gibi İslam düşmanlarının çocukları olduğunu
kimse bilme­di. Hatta kendi evlâtları bile bugün atalarının İslâm düşmanları
olduğun­dan iftihar edemez. Bunun tam aksine bugün yüz milyonlarca müslüman,
dünyanın her tarafında Hazreti Peygamber (a.s.)’e selâm göndermekte, adını sevgi
ve saygıyla anmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.)’in soyu yani ehli-beyt uzun müddet
herkesin alakasını çekmiş, herkesin sempatisi ve des­teğini kazanmıştır.
Milyonlarca insan sadece Rasûlullah (a.s.)’a değil, aile­sine, ve soyuna mensup
olmaktan gurur duymuş, herkesin takdirini ve öv­güsünü kazanmıştır. Hz. Muhammed
(a.s.)’in yakınları şöyle dursun, saha­beleriyle bile yakın ilişkide olmak
müslümanlar için büyük bir şereftir. O’nun için bugün yüzlerce, binlerce ve yüz
binlerce Seyyid, Alevî, Abbasî, Haşimî, Sıddikî, Farukî, Osmanî, Zübeyri ve
Ensârî vardır, ama Ebû Cehlî veya Ebû Lehebî hiç yoktur. Tarih, Rasulullah
(a.s.)’ın değil, muhalif ve düşmanlarının “ebter” (nesli kesik) olduğunu
ispatlamıştır.

İlgili Makaleler