Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Gelecekle İlgili Haberler

11.1.1.17. Firavun’un
Nâşının Mumyalanması
[2]

“Bundan sonra Biz sadece senin naaşım muhafaza edeceğiz, ki sen
gelecek nesiller için bir ibret nişanesi olasın.” (Yunus; 92)

Firavun’un mumyasının suda yüzerken çıkarıldığı yer Sina
yarımada­sının batı kıyısındadır. Buna bugün Cebel-i Fir’avn (Fir’avun tepesi)
deni­lir. Buraya yakın bir yerde yerlilerin “Firavn Hamamı” dediği bir kaplıca
da vardır. Kaplıca, Ebû Zeyneme’den birkaç kilometre kuzeyde bulunuyor. Bölge
halkı, Firavun’un mumyasının işte burada bulunduğunu söylüyor.

Çağımızın ara sunmalarına göre, Hz. Musa (a.s.) zamanında
yaşamış Firavn olduğu sabit olan, boğulan Fir’avun bu ise, bunun naaşı halen
Ka­hire’deki müzede herkesin ziyaretine açıktır. 1907’de Sir Grafton Elliot
Smith, Firavunun mumyasının sargılarını açtığı zaman ceset üzerinde bir tuz
tabakasının olduğunu tesbit etmişti. Bu tuz tabakası, Firavun’un deniz suyu veya
tuzlu suda boğulmasının bir belirtisiydi.

Cenab-ı Allah’ın Yunus sûresinde dediği gibi, Rabbimiz ders
verici işaretler göstermeye devam ediyor, ancak en büyük ibret nişanelerini bile
gördükten sonra insanların gözleri açılmıyor.

11.1.1.18. Ye’cuc,
Mecûc’ların Dünyayı Altüst Edecek İstilâsı

Ye’cuc ile Me’cûc’dan, Rusya ile Çin’in kuzeyindeki Moğol,
Tatar, Hun ve İskit kavimleri kastedildiği söylenir. Bu vahşi kavimler tarih
ön­cesinden beri güneyde ve batıdaki medeni uluslara saldıragelmişlerdir. Bu
kavimlerin istilâlarından kurtulmak için Kafkasya, Derbend ve Daryal’da kale,
duvar ve müstahkem yerlerin yapıldığı tarih kitaplarında yazılıdır. Ye’cuc,
Me’cuc veya başka bir deyimle Moğol ve Hunlarla İskitler’in bir sel gibi
Asya’ya, Avrupa’ya ve diğer bölgelere inmelerini önlemek ama­cıyla bazı diğer
engeller de inşa edilmişti, İncilin Hz. Îsa’nın doğumuyla ilgili kitabının 10.
bölümünde bu kavimlerin Hz. Nûh (a.s.)’un oğlu Yafes’in soyundan geldiği
kaydedilmiştir. Müslüman tarihçiler de aynı görüşteler. Hazkiel’ın eserinde
(Bölüm: 38-39), bu ulusların yaşadığı böl­gelerin, Rusya’nın Ortobel (Bugünkü
Tobalsk) ve Minsk (bugünkü Mos­kova) olduğu belirtilmiştir. İsrailli tarihçi
Jostfus, Ye’cuc ile Mecûc’lardan İskitlerin kastedildiğini beyan etmiştir. Bu
tarihçi, bunların Karadeniz’in kuzeyinde ve doğusunda yaşamış oldukların
belirtmiştir. Jarom ise Me’cûc’ların Kafkasya’nın kuzeyinde Hazar denizinin
çevresinde yaşadık­larını açıklamıştır.

Ye’cuc ve Me’cuc’un serbest bırakılacağına ilişkin Kur’ân-ı
Kerim’de yer alan ifadenin anlamı, söz konusu vahşi ulusların aç kurt gibi
medeni ülkeleri istila ölmeleridir. Yine Kur’ân-ı Kerim’in “Hakkın vaat ettiği
za­manın yaklaştığı” ifadesinin anlamı, vahşi kavimlerin dünyayı sarsan
istilâsının kıyamete yakın bir zamanda gerçekleşmesidir. Bu ifade, Hazre­ti
Peygamber (a.s.)’in bir hadisiyle daha açıklık kazanmış olur. Bahse ko­nu olan
hadis, Müslim’de, Hüzeyfe bin Esîde-Gifâri tarafından rivayet olunmuştur. Bu
hadiste, aşağıdaki 10 işaret girilmeden kıyametin gelme­yeceği kaydedilmiştir:
“Duman, Deccâl, Dâbbe-tül Ârz (bir çeşit hayvan), güneşin batıdan doğması Meryem
oğlu Îsa’nın dünyaya gelişi, Ye’cucun istilâsı ve üç büyük toprak kayma olayı.
(Biti doğuda, ikincisi batıda ve üçüncüsü, Arap yarımadasında) ve en son,
insanların Mahşer’e kaçmasına yol açan Yemen’deki büyük bir yangın.” (Yani,
bundan sonra ancak kıya­met vardır.) Başka bir hadise göre, Rasûlullah [a.s.)
Ye’cuc ile Me’cuc’un saldırısından bahsederken şöyle buyurdular: O sırada
kıyamet, tıpkı ge­beliğin son safhasında olan hamile bir kadının ne zaman çocuk
doğuraca­ğının belli olmadığı kadar bize yakın olacaktır.’ Fakat gerek Kur’ân-ı
Ke­rim gerekse hadis-i şeriflerde, Ye’cuc ve Mecüc’ler ile ilgili geçen
ifade­lerde, bunların ayrı ayrı mı yoksa birlikte bir felâket gibi mi insanlara
çö­kecekleri açıklıkla belirtilmemiştir. Belki de kıyamete yakın bir zamanda bu
iki vahşi kuvvet birbiriyle çarpışıp dünyalılara heyecanlı anlar yaşata­bilir ve
büyük çalkantılara yol açabilirler.

11.1.1.19.
Yahudilerin Rezil ve Çaresiz Olması

Kanaatim odur ki, Kur’ân-ı Kerîm’in “Duribet aleyhim-üz zilleti
vel-meskenetu” yani, Yahudilerin rezil ve miskin olmalarına dair haberi
Yahudilerin ilelebet lânetlenmiş olarak yaşayacakları anlamındadır. Yahudiler
kıyamete kadar rezil ve zelil olacaklardır. Bu sözler belki de bugün biraz
yadırganabilir. Hele İsrail devletinin artan gücü ve etkinliği bu sözlerle
bağdaşmamaktadır. Ama bence bu durum geçicidir. Filistin toprakları üzerinde
bağımsız bir İsrail devletinin kurulması durumu değiştirmez. İs­rail’in şımarık
bir çocuk gibi ona buna saldırması ve Ortadoğu’da daimi bir huzursuzluk kaynağı
olması da gerçekleri yanıltamaz. Kur’ân-ı Ke­rim’in ayeti geçici bir devreye ait
değildir. Burada anlatılan, Yahudilerin genci durumudur ki; 1300 yıl öncesinden
kıyamete kadarki geniş zaman çerçevesinde incelenmelidir. Bu ilâhî hüküm;
fertlere, belli bir gruba ve memlekete mahsus olmayıp Yahudi milletinin tümünün
genel durumunu kapsamaktadır. Onun için, Hazreti Peygamber (a.s.) zamanından ta
kıya­mete kadar olan zaman süreci içinde Yahudilerin bir veya bir kaç grubu­nun,
dünyanın bir köşesinde bir toprak parçasına sahip olması veya hükü­met ve
iktidarı haiz olmasının tamamıyla imkânsız olduğu söylenemez. Aslında Kur’ân-ı
Kerim’in söz konusu ayetinin hikmetini ve geniş anlamı­nı anlayabilmemiz için,
Yahudi milletinin Hz. Îsa’dan şimdiye kadarki ta­rihini karıştırmamız
gerekecektir. Bu tarihi ve bugün de Yahudilerin, dün­yanın çeşitli
memleketlerindeki vaziyetini göz önünde bulundurduğumuz takdirde, İlâhî Kelâm’ın
şu ifadelerinin doğru olduğunu anlarız.

“Rabbin kıyamet gününe kadar onları fena azapla cezalandıracak
kimseleri göndereceğini hüküm ve ilân etti…” (A’râf; 167)

“Nerede olursa olsunlar, üzerlerine zillet vurulmuştur. Ancak
Allah ve insanlardan eman almakla bu zilletten kurtulurlar…” (Âl-i İmrân; 112)

Tarih boyunca, bazen sürekli, bazen belli aralıklarla, Yahudiler
çeşitli hükümdar ve zümreler tarafından baskı altında tutulmuş, katledilmiş,
der­beder edilmiş, işkence edilmiş, sindirilmiş, yıldırılmış ve kısacası,
terörize edilmişlerdir. Eğer dünyanın bir köşesinde kısa bir süre için huzur
içinde ve korkusuzca yaşayabilmişlerse, bu da Allah’ın inayetiyle olmuştur.
Al­lah bazen onlara fırsat vermiş ve bazı devlet ve kuvvetlerin himayesinde
rahat nefes alabilmişlerdir. Bilindiği gibi, bugünkü İsrail devleti İngiltere
ile Amerika Birleşik Devletleri’nin karanlık emelleri sayesinde vücut bul­muş ve
ABD’nin desteğiyle yaşamaktadır. Nitekim, ABD, İsrail devletine sağladığı askeri
ve ekonomik yardımı gerçekten keserse bu Yahudi devleti bir gün bile ayakta
kalamaz. Bence, Cenab-ı Allah bu milleti tamamıyla anadan kaldırmaya? bunun
herkese ve bilhassa müslümanlara bir ibret ni­şanesi olarak kalmasını istiyor.
Allah’ın gazabı ve azabı devam etseydi, Yahudi milleti çoktan tarihe karışırdı.
Fakat Allah bir yandan bu milletin hırpalanması, bir yandan da can çekişerek de
olsa yaşamasını mümkün kılmıştır, ki hepimize ibret olsun. Böylece, Kur’ân-ı
Kerîm’in “Lâ yemütü fîhâ velâ yahya” ifadesine uygun olarak bu millet dünyada
yaşamaya de­vam ediyor.

11.2. HADİS’TE YER ALAN GELECEKLE
İLGİLİ HABERLER

Hz. Habbâb (r.a.) diyor ki, bir gün Rasûlullah (a.s.) Kâbe’nin
gölge­sinde istirahat ediyordu. Huzuruna yaklaşarak kendisine seslendim: “Ya
Rasûlullah zulüm (Mekkelilerin zulmü) son haddini buldu. Niçin Allah’a dua
etmiyorsunuz?” Bunu işitince Rasûlullah (a.s.)’ın yüzünde kızgın­lık belirtisi
görüldü ve bana dediler ki, “sizden önceki iman sahiplerine daha çok zulüm
yapılmıştır. Kemikleri tırmıklarla tırmalanırdı. Başları testerelerle kesilirdi,
ama yine de dinlerinden dönmezlerdi. Bana inan, bu işi Allah iyi
tamamlayacaktır. Ve öyle bir gün gelecek ki, bir kişi San’a’dan Hadramut’a kadar
korkusuzca yolculuk edebilecek ve Allah’tan başka kimseden korkmayacaktır. Ama
siz acele hareket ediyorsunuz.” (Buhârî).

11.2.1. Arabistan
ve İran’a Hakimiyetin Şartı

Ebû Tâlip, Hz. Muhammed (a.s.)’i yanına çağırdı ve kendisine
dedi ki, “yeğenim, bak senin tanıdığın adamlar bana geldiler. Onlar seninle Edil
bir konuda anlaşmak istiyorlar. Böylece aranızdaki kavga bitmiş olacak­tır.”
Bundan sonra Ebû Talip, Kureyş’li kabile reislerinin kendisine söyle­diklerini
iletti. Rasûlullah (a.s.) cevap verdiler: “Amcacığım, ben onlara öyle bir kelime
(yi şehadet) sunuyorum ki, kabul ederlerse Arabistan on­ların hakimiyetine
girer, Acem (İran) de onlara tabi olur.”

Hz. Peygamber (a.s.)’in bu buyruğu muhtelif sahabeler tarafından
muhtelif şekilde nakledilmiştir. Gerçi bu hadislerde kullanılan bazı keli­meler
değişiktir; ama ana tema aynıdır. Yani Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) özetle
şunları söylemiştir: “Ben size (Mekke’li kabile reisleri) öyle bir kelime
sunabilirim ki, bunu kabul ettiğiniz takdirde Arabistan ile İran’a hakimiyet
kurabilirsiniz. Hâl böyle iken, sizin âdil olarak tanımladı­ğınız konu mu
önemlidir yoksa, bu tek kelime mi? İyiliğinizi isterseniz bu kelimeyi kabul
edin. İstemiyorsanız, sizi zorlayacak değilim. Ama beni rahat bırakın, ben kendi
Allah’ıma ibadet etmeye devam edeyim.”

11.2.2. Kureyş’in
Siyasi İktidarı

Hazreti Peygamber (a.s.)’in gaybî haberlerinden biri de
Kureyş’in si­yasi iktidarıyla ilgiliydi. Rasûlullah (a.s.) Kureyş’lilerin kendi
ahlâklarını bozmadıkları, dine hizmetlerini sürdürdükleri ve aralarında işin
ehli olan iki kişi bile kaldıkları müddetçe, siyasi iktidarı ellerinde
bulunduracakları­nı belirtmişti. Hz. Peygamber (a.s.)’in bu siyasi basiret ve
tahmini o kadar isabetliydi ki Kureyş’liler yüzyıllarca iktidarda bulundu, mevki
ve makam sahibi oldular. Dört râşit halife Kureyş kabilesindendiler ve Emevîler
de Kureyşlilerden başka değillerdi. Abbasi saltanatını kuranlar da
Kureyş’lilerdi. Ayrıca, Kureyş’lilerin bir kolu İspanya’ya giderek muazzam bir
sal­tanat ve medeniyet tesis etli, bir başka kolu da Mısır’a giderek Fatımî
Devleti’nin temelini attı.

İlgili Makaleler