Gelecekle İlgili Haberler
11.1.1.14. Hz.
Peygamber (a.s.)’in Yüksek Mevkii
“Sana Kur’ân-ı farz eden (inzâl eden Allah) elbet seni dönülecek
yere tekrar döndürecektir.” (Kasas; 85)
Burada “dönülecek yer” olarak tercüme edilen kelime’nin Arapça
aslı “meâd”dır. Ve burada bu kelimenin sözlük anlamı, “dönülecek yer” olarak
verilmiştir. Fakat bu kelime üzerinde önemle durulmuş olduğu için anlamı,
“şanlı ve şerefli makam” da olabilir. Bazı müfessirler bundan “cennet”in
kastedildiğini belirtmişlerdir. Fakat bu deyimi Cennet’le sınırlandırmak için
herhangi bir sebep yoktur. Zannedersem, bu kelimeyi olduğu gibi bıraksak daha
iyi olacaktır. Yani bundan hem dünyevî hem uhrevî anlam çıkarılabilir. Sözün
gelimi de bunu gerektirmektedir. Yani, Cenab-ı Allah, Hazreti Peygamber (a.s.)
için hem bu dünyada hem âhirette yüksek ve şerefli bir mevki ve makam
vaadetmiştir. Şimdi bu ayetten önceki ayetlere dönelim. Sûre’nin 57. ayetinden
itibaren Mekke’liler ile Hz. Muhammed (a.s.) arasındaki münakaşaya yer
verilmiştir. Mekke’liler diyorlardı ki, “ey Muhammed sen, kendinle beraber bizi
de batırmak istiyorsun. Şayet biz seni destekler ve senin dinini kabul edersek,
Arap ahâlisi bizi yaşatmaz.” Buna cevap olarak Cenab-ı Allah, diyor ki, “ey
Peygamber, bu Kur’ân-ı Kerîm’i sana indiren, savunmasını sana bırakan Yaradan,
seni helâk ve perişan etmeyecektir. Aksine sana öyle bir mevki ve makam ihsan
edecektir ki bunu Mekke’liler hayal bile edemezler.” Gerçekten de, Cenâb-ı Allah
birkaç yıl sonra Hz. Peygamber (a.s.)’e öyle şan-ü şeref verdi, ki bunu
dost-düşman herkes kabul etti. Rasûlullah öyle bir iktidara ve güce sahip oldu
ki, karşısında duracak güç kalmadı. Arap tarihi böyle bir değişikliğe tanık
olmamıştı. Tek bir hükümdarın Arabistan’ın rakipsiz hakimi olduğu görülmemişti.
11.1.1.15. Hz.
Peygamber (a.s.) İçin Makam-ı Mahmûd
“… Umulur ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmûd’a ulaştıracaktır.”
(İsrâ; 79)
“Mahmûd” kelimesi “methedilen” demektir. Burada denilmek
isteniyor ki, “ey Habibim, sen hem dünyada hem âhirette halkın gözdesi
olacaksın. Seni öyle bir makama yükselteceğiz ki orada her taraftan sana medh-ü
senâ yağacaktır. Senin varlığın ve şahsiyetin herkes için kıvanç vesilesi
olacaktır. Bugün senin muhalif ve düşmanların sana hakaret yağdırıyor, sana
küfür ediyor, sana eziyet çektiriyorlar. Ama hiç üzülme ve rahmetimden ümidini
kesme. Adından bütün dünyada söz edileceği gün o kadar uzak değildir. Çok
yakında söylediğin her söz dünyada yankı yaratacaktır. Senin vefakâr ve fedakâr
taraftarların kısa bir zamanda dünyanın her tarafına dağılacaklardır ve ününe ün
katacaklardır. Sadece bugün değil, bundan sonraki devirlerde ve kıyamete kadar
senden söz edilecek, senin adın sevgi ve saygıyla anılacaktır. Ayrıca, öbür
dünyada da sana büyük mükâfatlar vardır.” Makam-ı Mahmûd, Hz. Peygamber
(a.s.)’in mahşerde şefaat mevkiinde bulunmasına da bir işaretidir.
11.1.1.16. Mağlup Rûm
(Bizanslılar)’ların Tekrar Zafer Kazanacaklarına Dair Müjde
Rûm suresinin ilk ayetlerinde yer alan haber, Kur’ân-ı Kerîm’in
ilâhî Kelâm ve Hazreti Peygamber (a.s.)’in, Allah’ın Rasûlü olduğunun en büyük
işaretlerinden biridir, öncelikle ilgili ayetlere bir göz atalım, ve daha sonra,
tarihî kayıtlarda bunun ispatını görelim.
“Rumlar mağlup oldu. Size yakın bir yerde. Halbuki onlar
mağlubiyetten sonra muhakkak galip geleceklerdir. Birkaç (3-9) yıl içinde.
Bundan evvel ve bundan sonra emir Allah’ındır.” (Rum; 2-4)
Hz. Muhammed (a.s.)’in nübüvvet mevkiine yükselmesinden 8 yıl
önce Bizans ile Pers İmparatorluğu arasındaki rekabet ve düşmanlıkta yeni
sayfalar açılıyordu. Bizans imparatoru Maurice’e karşı büyük bir ayaklanma oldu
ve Phocas adlı bir kişi Consiantinople (İstanbul)’de imparatorluk tahtını ele
geçirdi. Bu şahıs önce imparator Maurice’in gözünün önünde beş oğlunu öldürdü,
sonra da imparatorun başını uçurdu, imparator ile çocuklarının kesik başlan
halka teşhir edildi. Tahu gaspeden Phocas daha sonra imparatorun karısı ve üç
kızını da kılıçtan geçirdi. Bu olaylar Pers imparatoru Hüsrev Perviz’in
Bizanslılara saldırma sebebi oldu. imparator Maurice, Perviz’in dostuydu ve
Perviz aslında Bizans imparatorunun yardımıyla İran tahtını ele geçirmişti.
Perviz bu sebeple âsi Phocas’tan öç alacağını ilan etli. Nitekim, M.S. 603’lc
Bizans İmparatorluğuna karşı saldırıya geçti. İmparator Hüsrev Perviz’in
ordusu, Bizanslıları üst üste yenilgiye uğratarak Anadolu’da Urfa’ya ve
Antakya’ya kadar ve Suriye’de Haleb’e kadar ilerledi. Bizans ileri gelenleri,
Phocas’ın İmparatorluğu koruyamayacağını anlayınca, Afrika valisinden yardım
talep ettiler. Afrika valisi, oğlu Heraclius’ü büyük bir donanma ile
Constantinople’c gönderdi. Heraclius gelince Phocas tahttan indirildi ve yerine
Heraclius imparator ilân edildi. Heraclius tahta geçer geçmez, Phocas,
Maurice’in akibetine uğradı. Bu tarihi hadise 610 senesinde cereyan etti ve aynı
sene Hz. Muhammed (a.s.) Peygamberlik payesine yükseldi.
Pers imparatoru Hüsrev Perviz’in başlattığı askeri harekât,
Phocas’ın ölümünden sonra gerekçesini yitirmişti. Perviz gerçekten manevî babası
Maurice ve evlâtlarının katili Phocas’tan intikam almayı düşünmüş olsaydı, onun
tahttan azl ve katlinden sonra Bizanslıların memleketine yürümesi için herhangi
bir sebep yoktu ve artık yeni imparator Heraclius ile sulh ve mütareke
yapmalıydı. Fakat O’nun amacı başkaydı ve savaşı sürdürdü. İmparator Perviz
şimdi de savaşa dinî renk vermeye çalıştı ve bunun Hıristiyanlık ile Mecusilik
arasında bir mücadele olduğunu iddia etti. Perviz’in bu taktiği, askeri gücünün
birden bire artmasına sebep oldu. Hıristiyan kilisesinin, dinsiz ilân ederek
Hıristiyan camiasının içinden çıkan çeşitli Hıristiyan mezheplere bağlı olanlar,
örneğin Nasturî ve Ya’kubîler, Mecusîlere bağlılıklarını bildirdiler. Ayrıca,
Yahudiler de Mecûsîlerin safına katıldılar. Böylece Perviz’in ordusunda sadece
Yahudilerin sayısı 26 bine yükseldi. Anlaşılan, Heraclius için işler iyi
gitmiyordu. İlk önce Antakya’nın düştüğü haberini aldı. Sonra, Şam İran
Ordusunun eline geçti. (613 M.S.) Aradan fazla bir zaman geçmeden İranlılar
Kudüs’ü zaptettiler ve Hıristiyan dünyasına büyük bir darbe indirdiler. Kudüs’te
taş üstünde taş bırakılmadı. 90 bin Hıristiyan katledildi. Mukaddes yerleri
yerle bir edildi. En mukaddes kiliseleri (Holy Sepulcher) tahrip edildi.
Hıristiyanların inançlarına göre, Hz. Îsa’nın çarmıha gerildiği ve öldüğü
kutsal haç, sökülüp Medâyin’e (İran’a) götürüldü. Başpiskopos Zekeriyya
tutuklandı ve İran’a götürüldü. Şehrin belli başlı bütün kilise ve ibadet
yerleri yakıldı, imparator Perviz Kudüs’ü ele geçirdikten sonra Heraclius’a
gönderdiği hakaret dolu mektupta zafer sarhoşluğunun bir örneğini şöyle
veriyordu:
“Bütün tanrılardan büyük olan tanrı ve bütün yeryüzünün hakimi
Hüsrev’den alçak ve şuursuz Heraclius’a… Sen diyorsun ki, ben Rabbıma
güvenirim. O halde, senin Rabbin neden Kudüs’ü elimden kurtarmadı?”
Kudüs’ün fethinden sonra İran Ordusu bir sene içinde Ürdün,
Filistin ve Sina yarımadasının hepsini zaptederek Mısır sınırlarına dayandı. Tam
bu sırada, Mekke’de tarihi ehemmiyeti bundan çok daha büyük olan Hak ile Batıl
arasındaki büyük savaş ve mücadele başlamıştı. Tevhid fedaileri, Hz.Muhammed
Mustafa (a.s.)’in önderliğinde, müşrikler ise Kureyş’li kabile reislerinin
komutasında birbiriyle kapışıyorlardı. Bu amansız mücadelede zâhiren müslümanlar
hafif kalıyorlardı ve bunların önemli bir bölümü, M.S. 615’te yurtlarını terk
ederek Bizanslıların müttefiki olan Hıristiyan Habeş imparatorunun memleketine
göç ediyorlardı. O sıralarda herkesin dilinde İranlı Mecusilerin akıl almaz
başarıları ve fütuhatı vardı. Mekke’li müşrikler de durumdan pek memnun
görülüyor ve şöyle diyorlardı. “Gördünüz mü? İran’da ateşe tapanlar
Hıristiyanlara nasıl ders veriyorlar? Vahiy ile peygamberliğe inanan
Hıristiyanların ne hâle geldiğini gördünüz mü? Biz Arap putperestleri de
dininizi silip süpüreceğiz.”
İşte bu şartlar altında Rûm suresinin söz konusu ayetleri indi
ve bu ayetlerde Rum (Bizanslıların)ların mağlup olduğu ama birkaç sene sonra
tekrar galip gelecekleri belirtilerek şöyle ilâve edildi: “Dundan evvel ve
bundan sonra emir Allah’ındır. O gün müminler ferahlayacaklar. Allah, nusretiyle
dilediğine yardım eder” (Âyet; 4-5). Bu ayetlerde bir değil, iki gaybî haber
vardır. Birincisi, Rumlar (Bizanslılar) tekrar galip gelecek. İkincisi,
müslümanlar da büyük bir zafer kazanacaklardır. Bu her iki gaybî haberin
gerçekleşmesi için görünürde herhangi bir işaret yoktu. Bir yandan, Mekke’de
sürekli baskı altında tutulan ve tehdit altında bulunan bir avuç müslüman vardı,
ki galip gelmeleri için hiçbir imkân ve ihtimâl görülmüyordu. Nitekim, zafer
kazanmaları için 8 yıllık bir zamanın geçmesi gerekti. Diğer yandan,
Bizanslılar vardı ki üst üste yenilgiye uğruyorlardı ve kurtulma ümitleri hiç
görülmüyordu. Nitekim, MS. 619’a kadar bütün Mısır İranlıların hakimiyetine
geçti. Sadece bu değil, İran birlikleri Libya’da Trablusgarb’ın kapısına
dayanmışlardı. Anadolu’da da İranlıların ilerleyişi devam ediyordu ve Bizans
kuvvetleri yenile yenile boğaza kadar geri çekilmişlerdi. M.S. 617’de Mecûsîler
İstanbul’un Kadıköy semtine kadar ulaşmışlardı. İmparator Heraclius, durumun
ümitsiz olduğunu görerek İmparator Hüsrev Perviz’e özel elçisini gönderdi ve
sulh teklifinde bulundu. Heraclius ne pahasına olursa olsun, İran’lılar ile sulh
yapmaya hazırdı. Ama mağrur Pers İmparatoru Perviz bu sulh teklifini şu sözlerle
geri çevirdi: “Artık Heraclius zincire vurularak önüme getirilinceye ve diz
çökerek çarmıha gerilen tanrısından vazgeçip Ateş tanrısının itaatini kabul
edinceye kadar savaşı durdurmayacağım.” İmparator Heraclius öylesine ümitsiz
kalmıştı ki, İstanbul’u terk edip Tunus’un Kanaca kentine kaçmaya karar verdi.
Kısacası İngiliz tarihçisi, Gibbon’un dediği gibi, Kur’ân-ı Kerim’in söz konusu
müjdesine rağmen 7-8 sene durum öyle ümit kırıcıydı ki, Bizanslıların İranlılara
tekrar galip gelebilecekleri düşünülemezdi bile.[1]
Bizanslıların İranlılara galip gelmesi bir yana, ayakta durmaları ve deve
vermesi kararlaştırıldı.
Kur’ân-ı Kerim’in yukarıdaki ayetleri indiği zaman Mekke’li
kâfirler bunları iyice alaya aldılar. Hatta, Übeyy bin Halef, Hz. Ebû Bekir ile
bahse bile girdi. Bahse göre, eğer Bizanslılar üç yıl içinde İranlılara galip
gelirse, Übeyy bin Halef, Hz. Ebû Bekir’e 10 deve verecekti, yoksa Hz. Ebû
Bekir 10 deve verecekti. Hz. Peygamber (a.s.) bu bahisten haberdar olunca,
Kur’ân-ı Kerîm’de “Fi bid’i sinîne” kelimelerinin kullanıldığını ve Arapçada
“bid’i” kelimesinin “10’dan az” anlamına geldiğini, dolayısıyla bahsin 10 yıldan
az şartıyla olması gerektiğini Hz. Ebû Bekir’e tavsiye etti. Buna göre Hz. Ebû
Bekir, Übeyy ile tekrar görüştü ve yeni bir bahse tutuştular. Buna göre, 10 yıl
içinde hangi taraf yenilirse onun karşı tarafa 100 deve vereceği
kararlaştırıldı.
M.S. 622’de Hz. Peygamber, birkaç fedakâr arkadaşıyla birlikte
Mekke’den Medine’ye hicret ederken, İmparator Heraclius ta İstanbul’dan
Karadeniz yoluyla Trabzon’a hareket etti ve oradan İranlıları arkadan vurmayı
plânladı. Bu büyük taarruz için Kilise’den yardım istedi. İmparatorun isteği
üzerine Başpiskopos Serjius, Hıristiyanlığın Mecusilikten kurtarılması için
kiliselerde toplanan büyük servetleri kendisine faizle borç olarak verdi.
Heraclius karşı taarruzunu 623’te Ermenistan’dan başlattı ve müteâkip sene
(624’de) Azerbaycan’a girerek Zerdüşt’ün doğum yeri olan Urmiye’yi yağmaladı ve
İranlıların en büyük ateş yerini tahrib etti. Allah’ın kudretine bakın, aynı
yıl, müslümanlar Bedir savaşında Mekke’li müşrikleri ilk defa bozguna ve
hezimete uğrattılar. Böylece, Rûm suresinde verilen iki müjde de 10 yıllık süre
bitmeden gerçekleşmiş oldu.
Bundan sonra başarı ve zafer pusulası devamlı olarak
Bizanslıların tarafına dönmeye başladı. İki ordu Ninova (627)’da karşı karşıya
geldiler. Bu savaşla Binazslılar kesin bir zafer kazanıp İranlıların askeri
gücünün ‘ belini kırdılar. Bizanslılar, İranlıları kovalayıp İran’lı
hükümdarların dinlenme yeri olan Desgerd’e girerek büyük katliam ve yağma
yaptılar. Nihayet Pers İmparatorluğu’nun merkezi olan Taysafun (Clesiphon)’un
kapısına dayandılar. M.S. 628’de bizzat İran İmparatorluk hanedanında
huzursuzluk ve ayaklanma oldu. Hüsrev Perviz zindana atıldı. Gözlerinin önünde
18 çocuğu öldürüldü. Kendisi de zindandaki acılara dayanamayarak öldü. Aynı yıl
Hz. Peygamber (a.s.) ile Mekke’li müşrikler arasında Hudeybiye anlaşması
imzalandı, ki Kur’ân-ı Kerim bunu “büyük zafer” olarak nitelendirmiştir. Aynı
yıl, Hüsrev Perviz’in oğlu II. Kubâd fethedilen bütün Bizans topraklarını ve
Kudüs’ten getirilen çarmıhı Heraclius’a geri vererek kendileriyle sulh muahedesi
yaptı. M.S. 629’da Heraclius geri alınan Çarmıh’ı yerine yerleştirmek üzere
şahsen Kudüs’e gitti ve aynı sene Hz. Peygamber ve yanındakiler Hicret’ten sonra
ilk umreyi edâ etmek üzere Mekke’ye gittiler.
Zaten bundan sonra, Kur’ân-ı Kerim’in bu müjdelerinin doğru
olduğuna hiçbir şüphe kalmadı. Müşriklerin bir çoğu bunun üzerine İslâmiyet’i
kabul ettiler. Übeyy bin Halefin vârisleri, bahsi kaybettikleri için Hz. Ebû
Bekir’e l00 adet deve vermek zorunda kaldılar. Hz. Ebû Bekir bu develeri alarak
Hazreti Peygamber (a.s)’in yanına gitti. Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki,
“bunlar sadaka verilsin. Çünkü bahse girildiği zaman kumar ve benzeri şeylerin
yasaklandığına dair şer’î emir gelmemişti. Ama bu emir şimdi varolduğu için bu
develer sadaka verilmelidir.” Yani, Arap kâfirlerden bahiste kazanılan malların
alınması, ancak kendi kullanmayıp başkalarına sadaka verilmesi emredilmişti:
“… O gün, müminler ferahlanacaklar. Allah nusretiyle
dilediğine yardım eder.” (Rum; 4-5)
İbn-i Abbas, Ebû Sa’id Hudrî, Süfyân-ı Sevrî, Süddî vd.nin
ifadelerine göre Bizanslıların İranlılara ve müslümanların Bedir savaşında
müşriklere karşı kazandıktan zafer aynı zamanda olmuştu. Bu sebeple, müslümanlar
çifte mutluluk yaşıyorlardı. İran ile Bizans tarihinde de benzeri kayıtlara
rastlanmaktadır. M.S. 624’de Bedir savaşı oldu ve aynı yıl imparator Heraclius,
Zerdüşt’ün doğduğu yeri yağma etti ve İran’ın en büyük mâbedi ile ateş yerini
tahrip etti