Hadis Usulü

Sahîh Ve Hasenle İlgili Altın Kaideler Hadis Usulü Online Oku



 




[1]

Tahânevî’nin kitabını Abdülfettah Ebu Gudde tahkîk ederek kıymetli dipnotlar
eklemiştir. İktibas’taki dipnotlar Ebu Gudde’ye aittir. Bu kıymetli eser
Yeni Usul-i Hadis adıyla tarafımızdan Türkçeye kazandırılmıştır. (İbrahim
Canan)



[2]

Muhakkik İbnu’l-Hümâm, Feth’de, Hidâye sâhibinin bu husûstaki kavli zımnında
(1, 214-215) şunu der: “Eğer sarığının kıvrımı veya elbisesinin uç kısmına
secde etse câiz olur”. Bunu söylemezden önce buna delâlet eden hadîsleri
tahrîc eder ki bunların bir kısmı zayıftır. Merhûm şöyle der: “Bu hadislerin
bazıları üzerine tenkîdler yapılmışsa da sağlam olanlar diğerlerini takviye
ederler. Eğer hepsi birden zayıf olsaydılar, tarîklerinin çokluğu sebebiyle
yine de hasen sayılacaklardı. Bunun caiz olduğuna dair söylediğimiz dışında
başka rivayet ve görüşler de mevcuttur. Bu cümleden olarak, Hasan-ı
Basrî’nin Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in Ashâbından naklettiği ve
Hz. Buhârî’nin de tâlikan rivayet ettiği şu hadîse bakalım: “Hasan dedi ki:
Halk sarık ve başlık üzerine secde ediyordu.” Bununla merfular hakkındaki
zan kuvvet bulur. Çünkü zayıfın manası nefsülemirde batıl olmayı tazammun
etmediği müddetçe, nefsülemirde sahîh olabileceğinin câiz olması sebebiyle
bunu gerçekleştirecek bir karînenin ortaya çıkması da mümkündür. Böylece
zayıf ravi, bu muayyen metinde ceyyid mertebesine yükselerek kuvvetlendiği
için kendisiyle amel edilir.” (İbrahim Canan)



[3]

Derim ki: Aksine, isnâdını da metnini de tashih ettiler. Bunu, Leknevî’nin
el-Ecvibetu’l-Fâdıla’sının sonuna ilâve ettiğim “Ulemânın kabûl edip
medlûlleriyle amel ettikleri hadîslerin bu sayede tashih edilmiş olduklarına
binâen onlarla amel etmek vaciptir” unvanını taşıyan kısımda izah ettim. Bu
konu ile ilgili oldukça geniş, yeterli şevâhid ve nusûsa şâmil olan bu izah
228-238. sayfalar arasında on sayfa tutan bir hacimde yer almıştır. Oraya
bakılırsa şeyhimiz müellifin burada temas ettiği meselenin orada tamamlanmış
olduğu görülecektir. Şu hadisler de senetçe zayıf oldukları halde sahih
addedilip hükmüyle amel edilmiştir: “Varise vasiyet yoktur.” “Diyet akile
üzerinedir.”
(İbrahim Canan)



[4]

İbnu’l-Hümâm, “Feth”in “Faslu’l-Evvel min Fusûli Kitâbi’t-Talâk” bahsinin
sonunda (3, l43) şöyle der: “Yine hadisi tashih eden hususlardan biri, onun
uygunluğu hususunda ulemânın amelidir”. Tirmizî, Talâku’l-Emeti Sintân”
hadîsini rivayet ettikten sonra: “Hadîs garîbtir, fakat Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm)’in ashâbından ve onlardan sonra gelenlerden bir
kısmı bununla amel etmiştir” der. Dârakutni’nin Sünen’inde (4, 40) de şu
ifâde mevcuttur: “Kâsım ve Sâlim şöyle dediler: Bununla müslümanlar amel
ettiler.” Sâlim de şöyle der: “Hadîsin Medîne’de iştihâr bulması senedin
sıhhatini aratmaz.” (İbrahim Canan)



[5]

Yani İbnu Abbâs’ın: “Özürsüz olarak iki namazı cemederse kebâir kapılarından
birini açmış olur” meâlindeki rivayeti. (İbrahim Canan)



[6]

Yâni Ebu Dâvûd (2, 257) ve İbnu Mâce (1, 672)’nin Hz. Aişe’den rivayet
ettiklerı hadis: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki:
Câriyenin talâkı iki talâktır, iddeti de iki hayız müddetidir.” İbnu Mâce
(1, 672) ve Dârakutni (4, 38)’nin hadîsleri: “İbnu Ömer diyor: Hz. Peygamber
(aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Câriyenin (emet) talâkı ikidir,
iddeti de iki hayız müddetidir.”
(İbrahim Canan)



[7]

Muhakkik el-Kemâl İbnu’l-Hümâm’ı onun talebesi bulunan Allâme
İbnu’l-Emîri’l-Hacc merhûm, et-Takrir ve’t-Tahbîr fi şerhi Kitâbi’t-Tahrîr
(3, 30) kitabında te’yîd eder ve sonra şöyle der: “Üzerine dikkat çekmemiz
gereken meselelerden biri de şudur: Sahîheyh’in diğerlerinden daha sahih
olma keyfiyeti bunlardan sonra gelenlere atf ı nazar edilerek verilen bir
hükümdür, kendilerinden önce gelen mütekaddimîn müctehidlerine atfı nazarla
değil. Bu durum bütün sarâhatına rağmen bazılarınca bilinmiyor veya bu
noktada hataya düşülüyor (Allâhu âlem bissevâb… (özetle).

Şeyhimiz İmâmu Kevserî merhûm, Hâzimî’nin
Şurûtu’l-Eimmeti’l-Hamse’sine yaptığı tâlikâtta (s.59) İbnu Emîri’l-Hâcc’ın
yukarıda zikrettiğimiz ibâresini naklettikten sonra şunu söyler: Burada İbnu
Emîri’l-Hâce demek istiyor ki: Şeyheyn ve diğer “Sünen” sahipleri huffâzdan
birbirine muâsır olan bir gruptur. Bunlar İslâm fıkhının tedvîninden sonra
ortaya çıktılar ve hadîslerden bir kısmını topladılar. Kendilerinden önce
yaşamış olan müctehid imamlar hadîs ve diğer malzeme yönüyle daha zengin
kimselerdi. Önlerinde hudûdsuz bir merfû, maktû, mürsel hadîsler deryâsı,
Sahâbe ve Tâbiîn’den menkûl fetvâ hazînesi mevcuttu.

Müçtehidin nazarı bir kısım hadîslere gafil
değildir. Önümüzdeki “Cevâmi” ve “Musannafât” silsilesine nazar etsek
onlardaki her bir babta müçtehidînin istiğna etmediği bütün hadîs
çeşitlerini bulabiliriz. Kütüb-i Sitte müelliflerinden önce yaşamış olan bu
Cevâmî ve Musannafât’ın sahipleri, bu mezkûr müçtehidlerin ashâbı
(arkadaşları) veya arkadaşlarının arkadaşlarıdırlar. Onlar için hadîslerin
senetlerini kontrol çok kolaydı, çünkü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu
vesselâm)’e çok yakındılar. Bu sebeple bir müçtehidin her hangi bir hadîsle
ihticâc etmesi onu tashîh manasına gelir. Kütüb-i Sitte’ye ihtiyaç duyulması
ve onlarla ihticâc edilmesi sadece onlardan sonra gelen kimselere nazaran
ortaya çıkan bir meseledir (Allâhu âlem). (İbrahim Canan)



[8]

Müteâkip bahiste “Sahîheyn” veyâ ikisinden biri üzerinde yapılan
Müstahrecât’ın büyük bir kısmı beyan edilecek. Fakat bu husûsta bir iki
noktaya daha temâs etmek gerekmektedir. Müstahrecât’da zikredilen hadîslere
sahîh hükmünün verilmesi isâbetli değildir. Çünkü onlarda sahîh ve zayıf
bulunduğu gibi Buhâri ve Müslim’in şartlarına uyanlar, ikisinin şartına da
uymayanlar var. Şu halde onlarda bulunanın hepsine birden sahih sıfatını
ıtlâk etmek uygun değildir. Hâfız İbnu Hacer, İbnu Salâh’ın Mukaddime’sine
yazdığı Nüketi’nde bazı Müstahrecât’ın durumunu ve onların istihrâc
yollarını îzah sadedinde şöyle der:

“Ebû Avâne’nin kitâbı, bâzı kimseler onu
Müslim üzerine yapılan Müstahrec olarak isimlendirse de bâbların hepsinde
müstakîl olan çok sayıda hadîs mevcûttur. Müellif bunlardan pek çoğuna
işâret etmiştir. İçerisinde sahih, hasen, zayıf ve mevkûf rivâyetler
mevcuttur.

el-İsmâîli’nin kitâbında müstakîl zâid hadîs
yoktur. Ancak bazı metinlerin içerisinde zâide rastlanır. Bunun hakkında
sıhhat hükmü râvîlerin ahvâline bağlıdır. Meselâ, Zührî’nin bir kısım
arkadaşları târikiyle Zührî’den Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadîsi İsmâili
bâzı ziyâdelerle Zührî’nin başka arkadaşları tarîkiyle istihrâc eder. Bu
sonuncular, haklarında tenkid vâkî olan kimselerdir. Onların ziyâdeleriyle
ihticâc yapılmaz.

Müellif (yânî İbnu Salâh) sonra şöyle der:
“Müstahrecât sahipleri, hadîsin elfâzından aynen Şeyheyn’e muvâfakât
aramadılar. Buna da sebep olanların bu hadîsleri Buhârî ve Müslim cânibinden
rivâyet etmemiş kılmalarıdır. Böylece ziyâdenin sahîh olduğuna dâir hüküm,
sahîh hadîs için râvîlerde şart koşulan sıfatların, müstahrec müellifi ile,
üzerine istihrâcta bulunulan asıl kitap sâhibinin birleştikleri râvilerde
sübût bulmasına mütevakkıftır. İstihrâc sâhibi ile, aslın sâhibinin
birleştiği kimse arasında, râvi sayısı ne kadar çok olursa o nisbette tenkîd
ihtimâli artar.

Keza istihrâc yapanın asrı ile üzerine
istihrâc yapılan aslın asırları birbirinden ne kadar uzak olursa isnâd uzar
ve ricâli arttıkça da onu tenkîd eden kimse onların ahvâlini fazlaca
araştırmaya mecbûr kalır. 

Meselâ Buhârî, Ali İbnu’l-Medini’den, Süfyân
İbnu Uyeyne’den Zührî’den bir hadîs rivâyet etmiş olsa, İsmâilî de aynı
hadîsi bâzı şeyhlerinden, Hakem İbnu Mûsa’dan, Velîd İbnu Müslim’den,
Evzâî’den, Zühri’den rivâyet etmiş olsa ve Evzâi’nin hadîsi İbnu Uyeyne’nin
hadîsine bir ziyâdeye şâmil olsa buna sahîh hükmü Velid’in Evzâi’den,
Evzâî’nin de Zühri’den dinlemiş olmasının tasrîhine bağlıdır. Çünkü Velîd
İbnu Müslim, şeyhleri ve şeyhlerinin şeyhleri üzerine tedlîsde
bulunanlardandır.

Kezâ, onun sıhhatı, el-İsmâilî’nin şeyhi
hakkında sahîh sıfâtlarının sübûtuna mütevâkkıftır. Müstahrec’te bulunan
bütün hadîsleri buna kıyâs et. Bu hüküm geri kalan bütün müstahrecât için
aynıdır.

Bâzılarını, râvilerinde gerekli şartlar
ictimâ etmese bile, hadîsin aslını bulduğu şekilde tahric etmekle iktifa
etmiş gördüm. Hatta Ebû Nuaym’ın ve başkalarının Müstahrec’inde birçok
zayıflardan rivâyet edildiğini gördüm. Çünkü onların bu müstahrecâtdan
maksadları âli isnâd elde etmektir, bu ziyâdeleri tahrîc etmek değildir.
Ziyâdeler bulunan âli isnâd da tesâdüfen yer almıştır (Allâhu âlem).
(İbrahim Canan)



[9]

Evet Zehebî’nin nakd-i ricâlde otorite olduğuna bu sahanın pek çok imamı
şehâdet etmiştir. İki çizgi arasına alınan Zehebî hakkında söz Hâfız İbnu
Hacer’e aittir, Nuhbe’ye Nüzhetü’n-Nazar adıyla yazdığı şerhin
Merâtibu’l-Cerh ve’t-Tâdîl bahsinde (s.136) geçer. (Mezkür eser,
“Laktu’d-Dürer” kenarında neşredilmiştir). Aynı sözü talebesi Sehâvî alır ve
Zehebî hakkında Fethu’l-Mugîs’de (s.482) tekrar eder. Keza aynı sözü, Suyûti
alarak el-Hâvî li’l-Fetâvâ’da (1, 348) dercedilmiş olan el-Mesâbihu fi
Salâti’t-Terâvih” cüzünde Zehebi hakkında tekrar eder.

Zehebî’nin talebesi olan İmâm Tâcü’d-Dîn
es-Sübkî, Tabakâtu’ş-Şâfiîyyeti’l-Kübrâ’sında (5, 216) Zehebî’nin tarihçesi
ile ilgili bahiste şöyle der: Şeyhimiz, üstadımız, imam, hafız, Şemsü’d-Din
Ebû Abdillâh et-Türkmânî, ez-Zehebî, asrın muhaddisidir, hadîste eşi olmayan
bir ummândır. Zorluklar karşısında kendisine sığınılan bir büyüktür. Hıfz
bakımından yegane imamdır. Mana ve lafızda asrın altınıdır. Cerh ve ta’dîl
mevzuunun şeyhi ve bütün yollarda ricâlin yürümesini sağlayan destektir.
Sanki bütün imamlar bir yerde toplanmışlar da Zehebî onlara bakmış ve orada
hazır olanlardan onları huzurunda bulunmuş olanın ihbarını nakletmeye
başlamış gibidir.”

Şeyhlerimizin şeyhi, Hint muhaddisi,
İmâmu’l-Asr eş-Şeyh Enver Şâh el-Keşmîrî ed-Deyvebendî (vefâtı 1352)
hayretengiz bir derecede büyük olan Feyzu’l-Bârî alâ Sahîhu’l-Buhârî’sinde
(1, 179) der ki: “Zehebî, hakkında: “Eğer o bir tepe üzerinde dursa ve bütün
raviler kafilesi önünden geçse hepsinin isimlerini ve atalarının isimlerini
birer birer sayar” denen kimsedir.” Keşmirî bu manayı yukarıda Sübkî’den
zikrettiğimiz sözden almışa benziyor. Allah, Şemsü’d-Dîn hâfız Zehebî’ye
ganî ganî rahmet eylesin. Hakkında şöyle söylemek ne kadar isâbetli olur:

Ey felek! Onun gibisi gelir diye yemîn
etmiştim,

Hanis oldun yemîninde, kefârette bulun.
(İbrahim Canan)



[10]

Yani zayıfın tevsîki hususunda ulemâ ittifak etmemiştir. Aksine, zayıfı
bazıları tevsîk etti ise diğer bazıları da taz’îf etmiştir. Keza sikanın
taz’îfi hususunda da ulemânın ittifâkı vaki olmamıştır. Bazıları taz’îf etti
ise diğer bazıları tevsîk etmiştir. Burada “ikisi” kelimesiyle hepsi
(el-cemîu) kastedilmiştir, şu sözde olduğu gibi: “Bu işte iki kişinin
ihtilaf ettiği görülmez.” yani herkes o meselede müttefiktir, hiç kimse ona
itirazda bulunmaz demektir. (İbrahim Canan)



[11]

Tariklerinin artmasıyla zayıfın kuvvetleneceği konusundaki bu mutlak ifade
(çünkü hangi çeşit zayıfın kuvvetleneceği sınırlanmamış) tarîkin mücerred
sayıca artma keyfiyetinin, hadîsi zayıflıktan hasen mertebesine yükselten
icbârî bir durum olduğu intibâını vermektedir. Nitekim birçok müteahhirîn
ulemâ bu hususta yanılmışlardır. Tedrîb ve Şerhu’n-Nuhbe’den zikredeceğimiz
müteâkip delillerde ve 80. sayfada Tedrîb’den sarih olarak gelecek
delillerde görüleceği üzere, müellif asla aynı şeyi kastetmiyor.

Hafız İbnu Salâh, Ulûmu’l-Hadîs’inde der ki:
“Zayıf bir hadîsin muhtelif vecihlerle rivayet edilmiş olması ondaki her bir
za’fın izâlesi için kafi değildir. Za’afların muhtelif nevileri vardır:


1-

Bazı za’flar bu sayede izale olur. Eğer za’f, ravisi ehl-i sıdk ve diyanet
olmakla beraber, hıfzındaki zayıflıktan neş’et ediyorsa onun rivayet ettiği
hadisi bir başka vecihle de rivayet edilmiş bulursak anlarız ki bu hadis o
ravinin doğru olarak ezberlediklerindendir. Onun bu hadisi zabtedişinden
dolayı hıfzı tenkîd edilmez. Keza za’fı irsâl cihetinden geliyorsa aynı
şekilde rivayet edildiği bir başka vecih sebebiyle zaafdan kurtulur. Hafız
bir imam tarafından irsâl edilen bir mürsel hadis de böyledir, çünkü bu
hadiste bir başka vecihle gelecek rivayetle izale olacak az bir zaaf
mevcûttur.


2-

Bir başka zaaf çeşidi, zaafın kuvvetli olması ve zayıflatıcı vasfın mükâvim
ve mücbir bulunması sebebiyle, mezkûr şekilde izâle olmaz. Bu çeşit zaaf
râvinin kizble müttehem veya hadisin şaz olmasından neş’et eder.”

Hafız İbnu Hacer, en-Nüket alâ
İbni’s-Salâh’da birinci kısma yani turukun taahhüdü ile za’fı giden zayıf
hadisler gurubuna talik olarak şunu söyler: “İchâr edici için, onun müchir
olup olmadığını bize bildirecek zabtı kuvvetli bir ravi zikretmedi ise onun
hakkında kayıt: “Bunun kabûl ve redde muhtemel bulunduğunun” söylenmesidir.
Nerede, ihtimal iki şık için de eşit olursa bu hadis zaaftan kurtulmaya
sâlih olur. Nerede red ciheti kuvvet kazanırsa o hadis de zaaftan
kurtulamaz. Eğer kabul ciheti galebe çalarsa o zaman rivayetimiz bu kısma
girmez, hasen li-zâtihi babında mütâlaa olunur. Allahu âlem.”

Şeyhimiz müellifin ibaresinin yanlış
anlaşılmaya meydan vermemesi için şöyle olması evlâdır: “Ravileri sûi hıfz
v.s ile mevsûf olan zayıf bir hadîs başka tarîklerden de rivâyet
edilmişse… Kezâ ihtilât tedlîs irsâl ve benzerleri sûi hıfzın hükmüne
girerler.” (İbrahim Canan)



[12]

Bu bahisle ilgili açıklamayı Bazı Hadis Meseleleri adlı bölümde Ebu Davud’un
Salih Tâbiri kısmında kaydettik. (İbrahim Canan)



[13]

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/90-106.

İlgili Makaleler