Hz. Muhammed (A.S)’İn Peygamberliğinin Zarureti ve Bununla İlgili Deliller
Bunun dışında, Hazreti Muhammed (a.s.) Nübüvvete hevesli ve
istekli değildi, halta benzeri bir beklenti içinde de değildi. Çünkü
peygamberliğe memur edilmesi tamamen bilmediği ve beklenmedik bir olay olarak
karşımıza çıkıyor. Hadislerde Hz. Peygamber’e ilk vahyin geliş keyfiyeti
etraflıca anlatılmıştır. Cibril (a.s.) ile ilk buluşma ve tanışması ve “Alak”
Sûresinin ilk âyetlerinin inişinden sonra, Hz. Muhammed (a.s.)’in, sarsılmış
halde, titreyerek ve soluk soluğa eve geldiği nakledilmiştir. Evdekilere, “beni
örtün, beni örtün” der. Biraz sonra toparlanmış gibi olur ve hayat arkadaşına
başına gelenleri anlatır ve “canımdan korkuyorum” der. Ama zevcesi, “hayır, hiç
korkmayın, sizi Allah hiçbir zaman zor duruma sokmayacaktır. Siz mazlumların
haklarını verir, çaresizlere derman bulur, fakirlerin yardımına koşar,
misafirleri ağırlar ve her hayır işe katılırsınız”. Daha sonra kendisini Varaka
bin Nevfel’e götürür. Nevfel, amca oğlu olup, okumuş, doğru sözlü bir Ehl-i
Kitaptır. Varaka bin Nevfel bütün olayı öğrendikten sonra hiç duraklamadan,
“sana gelmiş olan varlık, Hz. Musa’ya da gelirdi. O bir melektir. Keşke ben genç
olsaydım ve halkınızın sizi sürgüne göndereceği zamana kadar yaşayabilseydim. ”
Hz. Peygamber hayret içinde sorar: “Bu İnsanlar beni buradan çıkarır mı
dersiniz?” Ve Varaka bin Nevfel cevap verir: “Evet, sizin gibi yanında bir şey
getirmiş olan birine şimdiye kadar düşman olunmadığı vaki olmamıştır.”
Bütün bu olay, sade ve basit bir insanın birden bire ve
beklenmedik bir şekilde görülmemiş bir tecrübe geçirmesinden sonraki tabii
halini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Eğer Hz. Muhammed (a.s.) uzun
zamandan beri peygamberliğe hevesli olup bunun için hazırlık yapmış olsaydı ve
peygamberlik görevinin kendisine verilmesi için köşeye çekilip murakabelerde
bulunmuş olsaydı, Hira mağarasında meydana gelen olaydan sonra mutluluktan uçar,
derhal dağdan şehre iner, yeni bir inanç ve güvenle ve hatta gururlu bir
şekilde halkının karşısına çıkar ve kendilerine mesajını sunmaya çalışırdı.
Fakat burada durum bambaşkadır. Gördüklerine inanamamış, sapsarı bir yüzle
titreyerek eve dönmüş, yorgana sarınmıştır. Biraz kendine gelince de mağarada
başına gelenleri karısına anlatmış ve bunun ne olduğunu merak etmiştir. Bu
hadise, O’nu öylesine sarsmıştır ki canının tehlikede olduğunu düşünmeye
başlamıştır. Nübüvvet’i önceden tasarlamış biri bunları yapabilir miydi?
Ayrıca, kocasının durumu, düşünceleri ve yaşantısı hakkında
karısından başka kime güvenebilir? Eğer karısı, kocasının öteden beri
peygamberliğe heveslendiği ve her an bir meleğin gelmesini beklediğini
bilseydi, O’nun sözleri herhalde Hz. Hatice (r.a.)’ninkinden çok farklı
olacaktı. O diyecek ki, “kocacığım, niye korkuyorsun? Beklediğin an işte geldi.
İstediğin peygamberliğe kavuştun, sakin ol ve çık milletin karşısına ve de ki
arlık bana itaat etmelisiniz, ben yeni bir mezhep, yeni bir tarikat kuruyorum,
bütün hediye ve adaklarınızı bana getirin. Artık işimiz yolundadır.” Sonra
adaklar toplamaya ve maddi menfaat sağlamaya hazırlanacaktı. Fakat on beş
yıllık müşterek hayalı O’na göstermişti ki kocası dürüst ve fedakâr bir insan
olup hep başkalarının iyiliğini düşünmüştür. Onun için O’na ne şeytan çarpmış,
ne de Allah O’nu cezalandırmış veya güç durumda bırakmıştır. Gördüklerinin
gerçek olduğuna o an inanmıştır.
Aynı durum Varaka bin Nevfel için de geçerlidir. Varaka yabancı
biri değildir. Hz. Peygamber’in akrabalarından biri olup Kureyş kabilesinin
ileri gelenlerindendir. Ayrıca, okumuş bir Hıristiyan olarak Peygamberlik,
Kitabullah ve vahiy konusunda hakiki ve gayri hakiki olanlar arasında ayırım
yapacak şuura sahiptir. Yaşlı olduğu için, Hz. Muhammed (a.s.)’in bütün hayatı
O’nun gözlerinin önünde geçmiştir. Hira mağarasında geçen olayı duyar duymaz
kendisine gelenin bir melek olduğuna inanmıştır. O’na göre Hz. Muhammed (a.s.)’a
gelen melek, daha önce Hz. Musa’ya gelen meleğin vasfına sahip olup kendisine
aynı şekilde vahiy getirmiştir. Varaka bin Nevfel, Hz. Musa’nın Allah’tan gelen
mesajı, habersiz ve aniden aldığını hatırlayarak, kesin olarak o da, Hz.
Muhammed (a.s.) olayında herhangi bir yalan, hile ve şeytanî oyun olmadığı
sonucuna varmıştır.
Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliği lehindeki bu deliller
sağduyulu ve gerçekçi bir insanın gözünden kaçmaz. Bu sebeplen dolayıdır ki,
Kur’an-ı Kerim’de bu hususlar birkaç defa Hz. Muhammed (a.s.)’in Nübüvvet’inin
lehinde delil olarak kullanılmıştır. Meselâ, Yunus sûresinde şöyle buyurulmuştur:
“Ey Nebi, onlara de ki, Allah bunu istememiş olsaydı, ben bu
Kur’an’ı size duyurmazdım. Hatla, O bununla ilgili hiçbir haber size
vermeyecekti. Bir kerre, bundan önce ömrümü aranızda geçirmişimdir. Siz bu basit
noktayı da anlamaz mısınız?” (Ayet; 16)
Şûra sûresinde şöyle buyurulmuştur:
“Ey nebi, sen bilemezdin, kitap nedir ve iman nedir? Ama Biz bu
vahyi nur yaptık ve bununla kullarımızdan hangisine istersek yol gösteririz.”
(Ayet; 52)
[2]
Hz. Peygamber’in temiz hayatı, sahabelerin yaşantısındaki büyük
değişikliğe O’nun vaaz ve telkinlerinin büyük etkisi ve Kur’an-ı Kerim’in
dili, üslûbu ve içinde bahsedilen önemli meseleler, Allah’ın birer parlak
işareti ve sağlam birer delilidir. Bu sebeple, geçmişteki peygamberlerin
durumu ve kutsal kitaplara vakıf olan birinin Hz. Muhammed (a.s.)’in
peygamberliğinden şüphe etmemesi gerekirdi.
“Allah tarafından bir resul temiz kitapları okuyup anlatır. Bu
kitaplarda doğru ve gerçek şeyler yazılıdır.” (Beyyine; 2-3)
Burada, Hazreti Peygamber’in kendisi aydınlatıcı bir delil
olarak addedilmiştir. Zira, Nübüvvet’ten önceki ve sonraki hayatı, kendisinin
ümmi olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim gibi Mu’cizevi bir kitap sunması, talimatı
ve telkinleri sayesinde binlerce ve yüz binlerce insanın hayatında müthiş bir
değişiklik olması ve temiz bir hayal sürmek, tek Allah’a inanmak, güzel ahlâka
sahip olmak, söz ve fiildeki birlik ve dengeyi kurmak konusunda gösterdiği azim
ve kararlılığı, bütün bunlar kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunun inkâr edilmez
delilleriydi.
3.3.3. Kur’ân-ı
Kerim Mu’cizevî Bir Kelâm ve Peygamberliğin Delilidir
“Bu kitabın inişi şüphesiz Alemlerin Rabbi tarafından (mümkün)
olmuştur. Bu İnsanlar diyor ki bu şahıs bunu kendisi uydurmuştur. Halbuki, bu
Hak’tır, Rabbın tarafından”. (Secde; 2-3)
Burada Kitabullah’ın Alemlerin Rabbi tarafından nâzil olduğu
söylenmekle yetinilmemiş, aynı zamanda, “şüphesiz bu kitap Allah’ındır”
denilmiştir. Yani, bu kitabın Allah tarafından geldiğine hiç şüphe edilmemesi
gerekir, denilmek istenmiştir. Bu uyarıcı ve vurgulayıcı cümleyi, Kur’an-ı
Kerim’in indiği şartlar, ortam ve bizzat Kur’an-ı Kerim’in muhtevası açısından
değerlendirecek olursak bunda iddia ile beraber bir delilin de varolduğunu
göreceğiz. Bu delil, kendilerine sunulduğu Mekke’lilerden saklı değildi.
Mekke’liler, Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberlikten önceki ve sonraki hayatını
açık bir kitap gibi bilirlerdi. Kur’an-ı Kerim’in dili ve üslûbu, Hz.
Muhammed(a.s.)’in dili ve anlatım tarzından çok farklı ve değişikti. Onlar aynı
kişinin aynı zamanda birbirinden son derece farklı dil ve davranışa sahip
olamayacağını pekalâ biliyorlardı. Aynı zamanda bu kitapta bulunan eşsiz üslubun
da farkındaydılar. Aynı dili konuştukları ve bildikleri halde bütün Arabistan’da
hiçbir edip, yazar ve şairin Kur’ân-ı Kerim’inkine benzer kitap hazırlamak şöyle
dursun, küçük bir bölümünü bile yazamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Bunun
dışında Kur’ân’ın muhtevası da çok değişik ve etkileyiciydi. Mekke’liler, bütün
Arap şair, kâhin, keşiş ve hatiplerinin söz ve eserlerinde bahsedilen konuların
değerinin, Kur’ân’ın yanında hiç olduğunu anlıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’deki
mevzuların ehemmiyeti, temizliği ve yüceliğinin hiçbir eşi yoklu. Bu kitabın
metni de, yalan ve asılsız bir dava peşinde olanların boş iddiaları ve
bencilliğinden uzaktı. Kâfir ve müşrikler, Kur’ân’ın metni veya Hz.
Peygamber’in sözlerinden, peygamberlik mevkiine yükseltildiğini açıklamak
suretiyle kendi kişiliği, ailesi, kabilesi ve milletinin maddi menfaati için
çalıştığına dair herhangi bir örnek gösteremezlerdi. Son olarak, Hz. Muhammed
(a.s.)’in daveti üzerine Allah’a sarılanların hayatında, düşünce ve fikirlerinde
ne büyük değişiklikler meydana geldiğini görüyorlardı. Bütün bu hususlar
iddianın birer deliliydiler. Bu bakımdan, hem Kur’an-ı Kerim’in Alemlerin Rabbi
tarafından dünyaya nazil olduğu, hem bu kitabın, Hz. Muhammed (a.s.)’in
peygamberliğinin açık delili olduğu ortadadır.
3.4. HZ. PEYGAMBER’İN DOĞUŞUYLA
İLGİLİ TEVRAT VE İNCİL’İN NAKLETTİĞİ HABERLER
3.4.1. Hz.
Îsa’nın Meşhur Bir Sözü
“Ve hatırlayın, Meryem oğlu Îsa’nın söylediği bu sözleri:” Ey
beni İsrail, ben tarafınıza gönderilen Rasûlüm ve benden önce geçmiş bulunan
Tevrat’ın doğrulayıcısıyım ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir elçiyi
müjdeleyiciyim.” (Saff; 6)
Bu âyet-i kerime’nin üç mânâsı vardır ve üçü de doğrudur.
Birincisi, Hazreti Îsa demek isliyor ki: “Ben yeni, garip ve ender bulunan bir
din getirmedim. Bu dini daha önce Hz. Musa getirmişti. Ben yalnızca Tevrat’ı
tasdik etmeye geldim, tekzip etmeye değil. Esasen, Allah’ın Rasûlleri öteden
beri kendilerinden önceki Rasûl’leri teyid ve tasdik etmişlerdir. Onun için,
benim peygamberliğime inanmamanız için herhangi bir sebep yoktur.” İkincisi, bu
sözler şöyle tefsir edilebilir: “Benden önce Tevrat’la benim dünyaya gelmeme
dair verilen müjde işte şimdi gerçekleşiyor. Tevrat’taki kayıtların doğru
olduğunu ispatlamak için Rabbım beni size göndermiştir. Bu sebeple, bana karşı
çıkmayın, aksine geçmişteki peygamberlerin müjdelediği Peygamber’in geldiğine
sevinin.” Üçüncüsü, bu âyeti daha sonraki âyet ile birleştirince, şu anlamı
çıkarabiliriz: “Ben, Allah’ın Rasûlü, Ahmed (a.s.)’in gelişine dair Tevrat’ın
verdiği müjdeyi tasdik etmek üzere dünyaya geldim. Ben de onun geleceğini
bildiririm”. Üçüncü tefsir, Hz. Îsa’nın Hz. Muhammed (a.s.)’in doğusuyla, Hz.
Musa (a.s.)’nın kendi ümmetine verdiği müjdeye temas etmesiyle ilgilidir.