Hz. Muhammed (A.S)’İn Peygamberliğinin Zarureti ve Bununla İlgili Deliller
3.1.3. Hz.
Muhammed (a.s.)’in Arabistan’da Doğmasının Hikmeti
Dünya coğrafyasını alın, gözden geçirin. Kuş bakışı bir gözlem
bile, bütün dünyada peygamberlik için Arabistan’dan daha uygun bir yer olmadığı
ve olamayacağının anlaşılması için yeterlidir. Arabistan, Asya ile Afrika’nın
tam ortasında olup Avrupa’ya da çok yakındır. Özellikle, orta çağlarda
Avrupa’nın pek çok uygar uluslarının genellikle Avrupa’nın güneyinde
yaşadıkları göz önünde bulundurulursa, Arabistan’ın stratejik önemi
kendiliğinden ortaya çıkar. Güney Avrupa’nın Arabistan’a uzaklığı Hindistan’ınki
kadardı.
O çağın tarihini okuyun. Göreceksiniz ki peygamberlik için Arap
milletinden daha uygun bir millet yoktu. O zamana kadar pek çok millet şan ve
şöhret kazanmış, sonra muhtelif zaaflara kapılarak tarih sahnesinden
silinmişlerdi. Arap milleti ise genç ve dinç olup, benliğini henüz kazanmamıştı.
Medeniyet ve kültür diğer kavimleri yozlaştırmış, henüz uygarlığın meyvesini
tadamadığı için, rahata ve lükse alışamamış, dolayısıyla, uygarlığın
zararlarından da etkilenmemişti. Altıncı yüzyılın Arap’ları medeniyetin zararlı
tesirlerinden uzak kalmış, pek çok meziyetlere sahiptiler. Onlar cesurdu,
yiğitti, mertti, cömertti, doğru sözlüydü ve vaatlerini yerine getirirlerdi.
Düşünceye saygılı, hür ve hürriyet sever, namuslu ve haysiyetli insanlardı..
Namusları için canlarım feda etmekten çekinmiyor, sade ve basit hayat sürüyor
ve her türlü lüksten kaçınıyorlardı. Şüphesiz onların bazı kötü tarafları da
vardı. Çünkü yaklaşık olarak 2500 seneden beri onlara herhangi bir peygamber
gelmemişti. Durumlarını düzeltecek onlara iyi ahlâk ve medeniyetin kurallarını
öğretecek bir lider de yoktu. Asırlardan beri çölde yaşadıkları için çeşitli
batıl inanç ve hurafeleri kabul etmişlerdi. Cehalete öylesine saplanmışlardı ki
onları adam etmek kolay değildi. Fakat yine de asıl cevherleri yok olmamıştı.
Fevkalâde kuvvetli ve kabiliyetli bir lider ve büyük bir dahi onlardaki bu
cevheri bulup, pekâla emsalsiz bir millete dönüştürebilirdi. Böyle üstün
yetenekli bir önderin öğretisiyle, çöldeki bu bedeviler dünyaya meydan
okuyabilecek ve büyük bir ideal uğruna dünyayı hakimiyetleri altına alabilecek
güçteydiler. Gerçekten, cihan Peygamberi’nin (a.s.) talimatının her tarafa
yayılması için işte böyle genç ve dinamik bir millete ihtiyaç vardı.
Sonra Arapçaya bakın. Bu dili öğrenir, dilin edebi hazinesini
bilirseniz, ilâhi emir ve buyrukların en ince noktalarına kadar ulvi bir ifade
ile anlatılması ve insanların kalbinde heyecan ve dehşet yaratılması için
bundan daha uygun bir lisan olmayacağına kani olursunuz. Arapça ile çok derin
ve bilimsel konular, birkaç kelime ve cümleyle ifade edilebilir. Sonra, bu
cümlelerde öyle büyük hitabet ve tesir gücü var ki, bunlar dinleyicinin yüreğine
adeta bir ok gibi işler. Bazen ifadeler öylesine tatlı ve yumuşak olur ki,
cazibesine kapılmanız işten bile değildir. Bazen Arapçayı duyunca bir musiki
dinlediğinizi hissedersiniz. Doğrusu, Kur’an-ı Kerim gibi yüce bir kitap için
böyle bir dile ihtiyaç vardı.
İşte bu sebeplerden dolayıdır ki Allahu Teâlâ, iki cihan
Peygamberi’nin biseti için Arabistan’ı seçti.
Bir millet asırlarca cehalet, dalâlet, geri kalmışlık ve
ahlâksızlığın batağında kıvranıyor. Birden bire Allah’ın rahmetiyle o millete
bir lider ve önder doğuyor ve hemşehrilerini doğru yola çağırıyor. Bu lider,
yanında getirdiği Allah’ın kitabıyla milletini gaflet uykusundan uyandırıp
cehalet, batıl inanç ve evhamı bırakıp Allah’ın yolunu takip etmeleri için ikna
etmeye çalışıyor.
Ama bu milletin akılsız ve ahmak insanlarıyla çıkarları
tehlikeye giren kabile reisleri bu yeni lidere şiddetle karşı çıkıyor ve
kendisini başarısız kılmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Yıllar geçtikçe
bu kötü niyetli insanların kin, nefret ve düşmanlığı had safhaya ulaşıyor ve en
nihayet yeni lideri öldürmeye karar veriyorlar.
Tam bu sırada, Allahu Teâlâ bu bedbin ve kinci insanları sert
bir şekilde ikaz ediyor ve diyor ki: “Sakın, budalalığınızla bir şeyin
halledileceğini sanmayın. Sanmayın ki sırf bu yüzden sizi yola getirmekten
vazgeçeceğim. Yüzyıllardan beri içinde bulunduğunuz bataklıktan sizi
kurtarmayacağım hissine kapılmayın. Rahmetimin gereğinin bu olduğunu mu
sanıyorsunuz? Hiç düşündünüz mü, Allah’ın rahmetine sırt çevirip batıl
inançlarda ısrar etmeniz sizi nereye götürecek? Sizi ne gibi bir akibet
bekliyor, hiç düşünmeye çalıştınız mı?”
3.2. HZ. MUHAMMED (A.S.)’İN
PEYGAMBERLİĞİNİ AKIL PLÂNINDA TARTIŞMAK
3.2.1. Bin Dört
Yüz Yıl Önceki Dünya
Bir an için gözlerinizi kapayın ve 1400 yıl önce dünyanın
durumunu gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Bu nasıl bir dünya idi?
İnsanlar arasındaki haberleşme ve ulaşım araçları yok denecek
kadar azdı. Milletler ve ülkeler arasındaki ilişkiler son derece yetersizdi.
İnsanların bilgisi ne kadar sınırlıydı!.. Düşünceleri çok eksikti! Tersine batıl
inançları ve evhamı o kadar çoktu! Cehalet ve bilgisizliğin karanlığı, ilim ve
faziletin aydınlığını alabildiğince zayıflatmıştı! Dünyâda ne telgraf vardı, ne
telefon. Ne radyo vardı, ne tren veya uçak. Ne matbaa vardı, ne yayınevleri. Ne
çok okul vardı, ne de üniversite. Ne gazete ve dergiler çıkardı ne de kitaplar
yayınlanırdı. O çağın bir âlimi ve düşünürünün bilgisi ve bilgi kaynakları
bugünkü yazar ve bilim adamından çok daha sınırlıydı. O devirde yüksek tabakaya
ait bir soylunun hayat seviyesi bugünkü bir işçiden daha düşüktü. O devrin en
aydın kişisinin görüşleri bugünkü belki de en kültürsüz insanın görüşlerinden
daha eksikti. Bugün herkesin bildiği şeyler geçmişte yıllarca süren, araştırma
ve incelemenin sonunda öğrenilebilirdi. Bugün küçük bir çocuğun kısa sürede
edindiği bilgiler, o devirlerde yüzlerce kilometrelik yolculuk ve bazen ömür
boyu süren incelemelerin sonunda zorlukla elde edilebilirdi. Bugün evham ve
hurâfe olarak bilinenler, o çağda birer “gerçek”ti. Bugün medeniyetten uzak ve
vahşi olarak adlandırdığımız pek çok hareket, eskiden yaşantının birer
parçasıydılar. Bugün vicdanımızın nefretle karşıladığı bazı ahlâki saplantı ve
adetler, o devirde en ufak bir tiksinti uyandırmazdı. İnsanın düşünceleri o
kadar alçalmıştı ki, olağanüstü, Mu’cizevi, garip, örf ve adetlere aykırı ve
şaşırtıcı olmayan bir şeyin varlığı veya büyüklüğüne inanmazdı.
Bu karanlık çağda, dünyanın bir köşesinde karanlık biraz daha
fazlaydı. O çağın medeniyet seviyesine göre Arabistan en alt sırada yer
alıyordu. Çevresindeki ülkelerde meselâ, İran, Bizans imparatorluğu ve
Mısır’da bilim, teknoloji, uygarlık ve kültür hiç olmazsa belli bir düzeyde
idi. Ancak büyük sahra ve çöller yüzünden Arabistan bu medeni ülkelerden hayli
kopuktu. Arap tacirleri develeriyle aylarca yolculuk ederek bu ülkelere gidip
mal satar veya oralardan mal satın alırdı. Bu ticaret kafilelerinin tek amacı
alış-veriş olduğu için, Arap tüccarları ülkelerine dönünce ilim ve kültür
türünden çok az şeyi yanlarında getirirlerdi. Arabistan’da ne bir okul vardı ne
de kütüphane, İnsanlar ne okuma yazma ile ilgileniyorlar ve ne de başkalarından
bir şey öğrenmeye gayret ediyorlardı. Bütün ülkede okuma yazma bilenlerin sayısı
parmakla sayılacak kadar azdı. Bu okumuş kişiler de öylesine âlim ve bilgin
sayılmazdı. O devrin ilim ve kültüründen hemen hemen yoksundular. Şüphesiz,
güçlü bir dile sahiptiler. Bu dilde her türlü derin konular ifade edilebilirdi.
Araplar edebiyat ve özellikle şiire de çok meraklıydılar. Ne var ki bize gelen
edebiyat örneklerinden haklarında, sağlıklı bir karar vermemize imkân yoktu.
Zira, ilk bakışta zevklerinin pek iyi olmadığı, ilgilerinin de sınırlı olduğunu
sezebiliriz. Bu edebiyat örnekleri, medeniyet ve kültürlerinin çok düşük
seviyede olduğunu, düşünce ve hayal güçlerinin pek yüksek olmadığını örf ve
adetlerinin ne kadar ilkel olduğunu, ahlâk kurallarının ne kadar bozulduğunu,
kısacası, ne kadar cehalet içinde olduklarını açıkça ortaya koyuyor.
Arabistan’da bir hükümet düzeni, hatta bir siyaset düzeni yoktu.
Devlet kavramı da kabile gelenekleri arasında kaybolup gitmişti. Her kabile
özerkti. Bütün ülkede bir anayasa ve belli başlı kanunlar bulunmadığı için bir
hukuk devleti tasavvuru hemen hemen hiç yoklu. Her yerde orman kanunu
uygulanıyordu demek daha doğru olur. Yasa ve kurallar, güçlü olandan ve kaba
kuvvetten yanaydılar, kim daha güçlüyse başkasının haklarına tecavüz eder, mal
ve mülküne konardı. Bir Arap bedevisi için kabilesinden olmayan bir kişiyi
öldürmekten ve malını gasbetmekten daha doğal bir şey yoklu.
Ahlâk ve kültür ile ilgili düşünce ve kavramları garip ve son
derece ilkeldi. Temiz ile pis, helâl ile haram, câiz ile câiz olmayan arasındaki
farkı hiç bilmezlerdi. Pislik içinde yaşarlardı. Hareketleri vahşiydi. Zina,
kumar, içki, soygun, cinayet ve kan dökmek Arapların günlük yaşantısının
ayrılmaz parçaları haline gelmişti. Çıplaklık ayıp değildi. Ulu orta çıplak
dolaşma bir adetti. Kadınları bile çıplak vaziyetle Kâ’be’yi tavaf ederlerdi.
Kızlarını, başkalarına vermemek gibi cahilane bir düşünce ile, doğar doğmaz
canlı canlı gömerlerdi. Araplarda, babalarının ölümünden sonra üvey anneleriyle
evlenmek de bir gelenek idi. Yemek yemek, konuşmak ve giyinmek konusunda da en
basil kurallara riayet etmezlerdi.
Dinî inançlarına gelince, Araplar’ın durumu, o çağın diğer
milletlerinin içinde bulunduğu cehalet ve dalaletin derin karanlığından pek
farklı değildi. Putperestlik, ruhlara tapma ve yıldızlara tapma, kısacası,
Allah’a inanmanın dışında ne kadar çok inanç ve ibadet aklınıza gelebilirse
hepsi o çağın insanlarında vardı. Eski çağ peygamberlerinin öğretileri hakkında
doğru dürüst hiçbir bilgileri yoktu. Araplar yalnız Hz. İbrahim (a.s.) ile Hz.
İsmail (a.s.)ın ataları olduğunu bilirlerdi. Fakat bu baba-oğul
peygamberlerinin dininin en olduğunu ve kime ibadet ettiklerini bilmezlerdi. Ad
ve Semud’un öyküleri de yaygındı. Fakat bunlarla ilgili olarak Arap
tarihçilerin kaleme aldıkları hikâyelerde Hz. Salih (a.s.) ve Hz. Hûd (a.s.)un
talimatına hiç rastlayamazsınız. Araplar, Yahudi ve Hıristiyan vatandaşları
vasıtasıyla Beni İsrail Peygamber’lerinin hikâyelerini de az çok öğrenmişlerdi.
Ama bu bilgiler fevkalâde yüzeyseldi. Bunların ne olduğunu öğrenmek isteyenler
müslüman müfessirlerin İsrail Oğullarının rivayetleri hakkında anlattıklarına
göz atabilirler. Bu kayıtlardan, Arap’ların İsrail Oğullarının Peygamberleri
hakkında ne kadar sınırlı ve yanlış bilgilere sahip oldukları açıkça
anlaşılıyor.
İşte böyle bir devirde ve böyle bir memlekette bir insan
doğuyor. Henüz küçükken annesi, babası ve dedesi vefat ediyorlar. Şartların bu
kadar ağır ve imkânların bu kadar sınırlı olduğu bir dönemde bir Arap çocuğu,
hakkı olduğu aile himayesinden de mahrum kalıyor. Biraz büyüyünce bedevi
çocuklarla çobanlığa başlıyor. Gençliğinde ticaretle meşgul oluyor. Yukarıda
özelliklerini sıraladığımız bir ortamda yetişiyor. Herhangi bir âlim veya vâizin
yanında da görülmüyor. Zâten o devrin Arabistan’ında âlim kabilinden kimse
yoklu. Evet, birkaç defa Arabistan’ın dışına çıkma fırsatını buluyor ama
yolculuğu sadece Şam’a kadar uzanıyordu. Bu yolculuk da o dönemde Arap
tacirlerinin yaptığı ticari seyahatlerden farklı değildir. Şimdi bir an için
Resul-ü Ekrem’in bu ticari yolculuklar sırasında bir iki kez bilgi ve kültür
kaynaklarından yararlandığını farzetsek bile, bu şekilde bölük pörçük elde
edilen bilgi ve gözlemin gayet yüzeysel ve sınırlı olduğunu söyleyebiliriz. Bu
tür parça parça ve acil durumlarda elde edilen bilgiyle kimsenin kişiliği
değişemez. Bu noksan bilgilerin, bir kişiyi çevresinden koparacak ve hatta
kendisini bambaşka bir insan yapacak çapta olduğunu söylemek abestir. Okuması
yazması olmayan bir bedeviyi, sadece bir ülke değil, bütün dünyanın ve bir çağın
değil, bütün çağların lideri ve önderi yapacak bilgilerin bu tür ayak üstü
sohbetlerle elde edileceğini sanmak gerçekten saflıktır. Kendisinin
yabancılardan” bir ölçüde bilgi alış-verişinde bulunduğunu kabul etsek bile, bu
bilgi ile kimsenin o çağda bilemediği herhangi bir emsalini göremediği ve halta
hiçbir yerde bulunmayan din, ahlâk, medeniyet ve kültürün en alâsını sunacak ve
şahsen temsil edecek ve yaşayacak hale gelmesine inanmak zordur.