Hz. Muhammed (A.S)’İn Peygamberliğinin Zarureti ve Bununla İlgili Deliller
3.2.8. Tutum ve
Davranışındaki İkinci Büyük Değişiklik
Kırk yaşına kadar o bir Arap’tı, diğer Araplar gibi. Bu süre
içinde kimse bu tüccarın büyüleyici hitabetine tanık olmamıştı. Kimse O’nun
ilâhiyat, ahlâk, felsefe, siyaset, hukuk, iktisat ve biyoloji’nin en derin
kural ve tezlerinden bahsettiğini duymamıştı. Kimse, Tanrı, melekler, semavi
kitaplar, geçmiş peygamberler, eski ümmetler, kıyamet, ölümden sonraki hayat,
cennet ve cehennem hakkında tek bir söz söylediğini işitmemişti. Şüphesiz,
temiz bir karakteri, efendi bir kişiliği vardı, ama kırk yaşına kadar hayatında
olağanüstü herhangi bir değişikliğe rastlanmamıştı. Dolayısıyla O’nun ilerde
büyük bir insan olacağını kimse sezememişti. Yakın çevresindekiler sessiz,
sakin, barış sever ve dürüst bir kişi olduğunu biliyordu. Ancak kırk yaşından
sonra mağaradan çıkınca sanki dünyalar değişmişti.
Artık O, yepyeni sözler söylüyordu. Konuşmasında öyle bir
çekicilik, söylediklerinde bir cazibe vardı ki kendisini duyanlar büyülenmiş
gibi oluyorlardı. Kelâmı öylesine etkileyici idi ki ezeli düşmanları bile,
etkilenmemek için O’nu dinlemekten kaçıyorlardı. Fesahat ve belağati öylesine
kuvvetliydi ki, aralarında büyük şair, hatip ve konuşmacının bulunduğu bütün
Arap milletine açıkça meydan okuyor ve diyordu ki: “Okuduğum sûre ve ayetlere
benzer bir tek sûre ve ayet getirin, köleniz olayım.” Ama kimse buna cesaret
edemedi. Zira Arapların kulağı böylesine zarif, böylesine hitabet dolu bir
konuşmaya alışmamıştı.
Bu şahıs şimdi bir anda emsalsiz bir hekim, eşine rastlanmayan
bir ıslahatçı, yeni bir medeniyetin kurucusu, usta bir siyasetçi, üstün
kabiliyetli bir hukukçu, yüksek seviyeli bir hâkim ve tecrübeli bir komutan
hüviyetleriyle karşınıza çıkıyor. Bu şahıs Arabistan çöllerinin cahil
bedevilerine akıl, mantık ve hikmetin öylesine derin ve çekici meselelerini
anlatıyor ki bunun eşine ne geçmişte rastlanmış, ne de gelecekte benzeri
bulunacaktır. Bu ümmî, artık ilâhiyat üzerine konferans verebiliyor, milletlerin
tarihi ve iniş çıkış sebepleri konusunda konuşmalar yapabiliyor, felsefenin
karmaşık kurallarından bahsedebiliyor, geçmişteki ıslahatçıların günah ve
sevaplarını bir kitap gibi okuyabiliyor, dünyanın çeşitli din ve mezheplerini
eleştirebiliyor, milletler arasındaki davalarda ve kavgalarda karar
verebiliyor, ahlâk, medeniyet ve kültürün en güzel derslerini verebiliyordu.
Bu insan bununla da yetinmiyor, toplum, ekonomi, sosyal
problemler ve uluslararası ilişkilerle ilgili kanun ve beyannameler
çıkarabiliyordu. Bu hususta öyle kanunlar hazırlıyor ve hukuk nizamı meydana
getiriyordu ki, büyük hukukçu ve âlimler, bütün ömürlerini bile harcadıktan
sonra bu gibi eserler ortaya çıkaramazlardı. Hatla zaman ilerledikçe ve
insanoğlu gelişme kaydettikçe bu kanun ve kuralların hikmetini daha iyi
anlayabilmektedir.
O, sessiz, mütevazı ve alçak gönüllü tüccar, -ki hayatında
kılıca bile dokunmamış, hiçbir askeri eğitimden geçmemiş hayatında sadece bir
kere bir çarpışmayı uzaktan seyretmişti- birden bire cesur bir asker
oluveriyordu. Öyle bir asker ki muharebenin en şiddetli anında bile mevziden
kıpırdamıyordu. Öyle büyük kumandan olmuştu ki, dokuz yılda bütün Arabistan’ı
fethediyordu. Öylesine müthiş bir askeri liderdi ki, meydana getirdiği ordu,
askeri düzen ve milletine aşıladığı askeri ruh sayesinde, çaresiz ve miskin
Araplar sadece birkaç sene zarfında dünyanın iki muhteşem askeri gücünü alt üst
ediyorlardı.
O sessiz ve kendi halindeki insan, ki kırk yaşma kadar herhangi
bir siyasi konuyla ilgilendiği görülmemişti, bir anda öyle büyük bir devlet
adamı, ıslahatçı ve politikacı oluverdi ki, yirmi üç yılda 1.2 milyon mil
karelik Arabistan çölünün dağınık, kavgacı, cahil, dik kafalı, kültürsüz
kabilelerini telgraf, telefon, radyo, demiryolları veya karayolları basın ve
yayın gibi ulaşım ve haberleşme araçları olmaksızın bir dine, bir medeniyete,
bir kanuna ve bir hükümete bağlayıverdi. Düşüncelerini değiştirdi, ahlâklarını
düzeltti, kültürsüzlüklerini kültürle ikame etti, vahşiliğini medeniyete
çevirdi, kötülük ve ahlâksızlıklarını iyilik, takva ve dürüstlüğe dönüştürdü.
Kanunsuzluk ve anarşi hareketlerini gıpta edilecek bir kanuna saygınlık ve
devlete, nizama bağlılığa çevirdi, asırlarca içinden kaliteli ve yetenekli bir
insanın çıkmadığı kısır bir milleti öylesine verimli ve bereketli yaptı ki, her
alanda yüzlerce ve halta binlerce uzman, âlim, sanatçı ve ünlü şahsiyetler doğdu
ve dünyaya din, ahlâk, medeniyet ve kültür dersleri vermeye başladılar.
Üstelik, bütün bunları zulüm, cebir, hile ve aldatmaca ile
yapmadı. Aksine bu muazzam değişiklik ve gıpta edilecek devrimi, herkesi kendine
hayran bırakan güzel ahlâkı, kalbleri fetheden efendiliği, kibarlığı ve
zihinleri etkileyen vaaz ve telkinleriyle yaptı. Güzel ve üstün ahlâkıyla
düşmanlarını dost yaptı, merhamet ve şefkatle gönüllere taht kurdu, adalet ve
dostlukla hükümet işlerini yürüttü, hakkaniyet ve doğruluktan bir milimetre
bile ayrılmadı. Savaşla da kaba kuvvete ve vahşete başvurmadı, kimseye hile
yapmadı, sözünden caymadı. Ezeli düşmanlarından bile intikam almadı. Kanını
emmek isteyen, O’nu taşlayan, O’nu sürgüne gönderen, O’nun aleyhinde bütün
Arabistan’ı ayaklandıran, hatta cinnet getirip amcasının ciğerini çiğneyenleri
bile affetti, şahsi kin veya garaz için kimseden intikam almadı.
Bütün bunların yanı sıra, tüm ülkenin tek hâkimi olmasına
rağmen, fakir bir hayat sürecek kadar fedakâr bir insandı. Bütün ülkenin
hükümdarı ve şöhreti ile nüfuzu yurtdışına da taşmış olmasına rağmen sadeliğini
terk etmedi. Her türlü servet ve zenginlikten yararlanma imkânı bulunmasına
rağmen, yaşantısında bir değişiklik olmadı. Hasır üzerinde yalar, olağan
elbiselerle vücudunu sarar, fakir yemeği yer, bazen günlerce ağzına bir tek
lokma girmezdi. Geceleri kalkıp namaz kılar, dua ederdi. Bazen bütün gece ümmeti
için dua ederdi. Fakir fukaraya yardım eder, bir işçi gibi onların hizmetine
koşardı. Ömrünün sonuna kadar mağrur insanların, despot ve padişahların gurur ve
gösterisine kapılmadı. Alelâde bir insan gibi herkesle görüşür, dertleşirdi.
Ümmet arasına karışıp onlarla öyle mütevazi bir şekilde konuşurdu ki, bir
toplantıda milletin önderi, halkın sevgilisi, ülkenin hükümdarının da bulunduğu
fark edilemezdi. Maddi ve manevî rütbesi bu kadar büyük olan bir kişi sokaktaki
adamıyla aynı seviyede ve aynı kılıkla buluşur, konuşurdu. Kendisine ait olan
her şeyi ve hakkı olan bütün mirasını ümmetine bıraktı. Öz evlâtlarının hakkını
ümmetinin haklarından üstün kılmadı, kendilerine herhangi bir imtiyaz veya
üstünlük tanınmasına şiddetle karşı çıktı. Öyle ki, çoluk çocuklarını ve diğer
aile üyelerini zekât alma hakkından mahrum bıraktı. Sırf taraflar ve
dindaşlarının ilerde, çocuklarına ve aile fertlerine zekâtların tümünü vermeye
başlayabilecekleri korkusuyla!
Bu büyük ve muhteşem insanın meziyetleri ve faziletleri burada
bitmiyor. Gerçek mevkii ve yerini tesbit etmek için dünya tarihine şöyle bir
göz atmanız gerekiyor. Göreceksiniz ki, bin dört yüz yıl önce dünyaya gelen
Arabistan çölünün bu ümmi ve sade insanı, aslında eski çağı kapatarak yeni bir
çağ açan Cihan Önderi’dir. O yalnızca kendisini tanıyanların, kendine bağlı
olanların değil, kendisini tanımayanların da lideridir. O’na dil uzatmaya
cesaret edenler, düşüncelerine, hayat düzenlerine, kanunlarına ve kısacası modem
çağa O’nun getirdiği ruhun ne kadar nüfuz ettiğini bilmiyorlar.
Dünya insanlarının fikir ve hayallerini vehimler, batıl itikat
ve ruhbanlıktan gerçekçiliğe ve dürüst bir dünyacılığa çeviren insan O’dur.
Mu’cize ve keramet isteyen dünyaya, akıllara durgunluk veren gerçekleri öğreten
ve aklî ölçüler kullanmayı telkin eden O’dur. İnsanların, cehalet ve vehameti
terk edip, gözleriyle Allah’ın kudreti ve tabiatın sırlarını görme zevkini
sağlayan O’dur. Hayal âleminde yaşayan, olur olmaz şeyler için tahmin
yürütenleri akıl, mantık, müşahede ve tetkike davet eden ve alıştıran O’dur. O,
akıl ile his arasındaki değer ölçüsünü insana öğretti. Madde ile Ruh arasında
bağ kurdu. Din ile ilim ve amel arasında irtibat kurdu. Dinin gücüyle, fen ve
bilime ilgiyi arttırdı, aynı şekilde bilimin dinle ilgilenmesini sağladı. Şirk
ile putperestliğin kökünü kazıdı ve ilmin kuvvetiyle tevhide inancı öylesine
sağlamlaştırdı ki müşrikler ile putperestlerin dinlerinde bile tek tanrıyla
ilgili inancın öğeleri görülmeye başlandı. Ahlâk ve ruhaniyetin temel
fikirlerini değiştirdi. Eskiden dünyayı terk edip, nefsi öldürmek ahlâk ve
faziletin vazgeçilmez yolu sayılırdı. Ama O onlara dünyadaki sorunlarla
ilgilenerek, cemiyet kurallarının dışına çıkılmayarak ve dünya nimetlerinden
tamamıyla yararlanarak ebedi hakikati bulmanın mümkün olacağını öğretti. Aynı
şekilde dünyevi ve maddi sorunlarla uğraşırken ölçülü davranılması ve ahiret ile
öbür dünyadaki hayatın unutulmaması gerektiği fikrini yerleştirdi. Ayrıca,
insanın gerçek değerinin ne olduğunu öğreten de O’dur. Putlar, ilâhlar ve
Allah’ın oğlundan başka kimseyi peygamber, dini lider ve tapılmaya lâyık nesne
veya kişi olarak kabul etmeye yanaşmayanlara, bir insanın evrensel hükümranlığın
temsilcisi ve alemlerin Rabbi’nin naibi, halifesi olabileceğini vurgulayan
O’dur. İnsanların kuvveti ve kudretine göre yanlarında diz çökenlere, onlara
tapanlara bunların basit insanlardan farkı olmadığını anlatan da O’dur. Her
güçlü ve iktidarlı insana Tanrı diyerek sarılanlara, insana sadece insan
muamelesi yapılması gerektiğini öğreten O’dur. Hiçbir insanın doğuştan ulviyet,
kutsallık, hükümdarlık ve efendilik sıfatlarını taşımadığını, aynı şekilde
kimsenin alçaklık, mahkûmiyet ve esaret damgası vurularak dünyaya gelmediğini
söyleyen de O’dur. Dünyada İnsanlar arasındaki birlik, beraberlik, eşitlik,
sevgi, saygı ve özgürlük düşüncelerini yaratan ve güçlendiren işte bu talimat
ve telkinlerdir.
Hayal âleminden gerçeklere dönün ve bu ümminin liderlik
dehasının pratik sonuçlarına bir göz alın. Bunları devletlerarası ilişkilerde,
devlet hukukunda, belli başlı anlaşma ve sözleşme ile kanun ve kurallarda
rahatça görebilirsiniz. Ahlâk, adap, tahâret, kültür ve medeniyetin birçok
usûlü O’ndan alınmıştır. Toplumun pek çok kurallarının kaynağı O’dur.
Ekonomiyle ilgili getirdiği bir dizi teori ve uygulamalar dünyada nice doktrin
ve devrimlerin gerçekleşmesine ve bu sürecin hâlâ devam etmesine yol açmıştır.
Devlet ve hükümet ile ilgili ilke ve kuralları dünyada sayısız siyasi
ideolojinin doğması ve rejimlerin kurulmasına sebep olmuştur. Adalet ve hukuka
ait olan düzenlemeleri dünyanın adlî sisteminde ve hukuk edebiyatında gözle
görülür değişiklikler meydana getirmiştir. Dünyada savaş ve barışın ilk kez
medeni kurallar içinde yapılmasını sağlayan işte bu Arap ümmîsidir. Çünkü daha
önceki çağlarda savaşın da bazı kuralları olabileceğine ve çeşitli milletler
arasındaki anlaşmazlıkların ortak insanlık değerlerine dayanılarak
giderilebileceğine kimse inanmıyordu.