Hz. Muhammed (A.S)’İn Peygamberliğinin Zarureti ve Bununla İlgili Deliller
3.3.1. Ümmiliğin
Nübüvvet İle İlgisi
Bu noktaya değindikten sonra şunları söyleyebiliriz: Semavi
kitapların talimatı, geçmişteki peygamberlerin durumu, çeşitli çağlarda ortaya
çıkan din, mezhep ve akidelerin mahiyeti, eski İnsanlar, kavimler ve
medeniyetlerin tarihî, siyaset, cemiyet ve iktisadın karmaşık meseleleriyle
ilgili olarak bir ümminin dilinden çıkan sözler vahiy’den başka bir şey
değildir. Eğer Hz. Muhammed (a.s.) azıcık okuma yazma bilebilseydi[1]
yakınları ile çevresindekiler O’nun herhangi bir zaman eline bir kitap aldığını,
araştırma yaptığını görmüş olsalardı, kâfir ve batıla inananlar belki de
diyebilirdi ki, yukarıda bahsettiğimiz konular hakkında belirli bazı bilgiler
toplamıştır. Fakat Hz. Muhammed (a.s.)in ümmiliği, bu gibi ihtimalleri
tamamıyla ortadan kaldırmış oldu.
Bir ümmi’nin Kur’an-ı Kerim gibi muhteşem bir kitabı insanlara
sunması ve geçmişte kendisinde olmayan harika meziyet ve kabiliyetlere sahip
olması, akıl ve mantık sahibi her insan için zaten peygamberliğinin en büyük
delilidir. Dünyada tarihî kişilerden hangisinin durumunu araştıracak olursak,
yaşadığı çağ ve çevre ile o zamanki şartların onun yetişmesinde büyük rol
oynadıklarını görürüz. Fakat Hz. Peygamber (a.s.) kendi çağı veya çevresinin
ürünü değildi. O’nun kişiliğindeki ani ve büyük değişiklik ve devrimin, mutlaka
ilâhi bir menbaı ve kaynağı vardı. Bu nedenle, yukarıdaki âyette Hazreti
Muhammed (a.s.)in kişiliği parlayan bir delile benzetilmiştir. O’nun kişiliği
aslında bir değil, bir çok delilin toplamıdır. Cahil biri bu delilleri
göremiyorsa görmesin. Ama ilim, akıl ve mantık sahibi kimseler bu delilleri
görür görmez, bunların ancak bir peygamberin şanına lâyık olduğuna can-ü
gönülden inanmışlardır. Şu âyete bakın:
“Bunlar diyor ki, neden bu insana Allah tarafından delil ve
işaretler indirilmedi. De ki: “Delil ve işaretler sadece Allah’ın indindedir.
Dense sadece uyarıcıyım, açık seçik (haber vermek için görevlendirilmişimdir).
Ve bu (delil) bunlara yetmiyor mu? Biz sana kitap gönderdik. Bu (kitap)
kendilerine okunuyor. Aslında, bunda, iman edenler için rahmet ve nasihat
vardır.” (Ankebût; 50-51)
Burada demek isteniyor ki, Hz. Peygamber bir ümmî olmasına
rağmen, kendisine Kur’an-ı Azimüşşan gibi bir kitabın gönderilmesi bir delil
değil midir? Zâten bu kendi başına öyle bir Mu’cizedir ki herkes Hz. Muhammed
(a.s.)in peygamberliğine inanabilir. Bundan sonra başka bir Mu’cizeye ne hâcet
vardır? Geçmişte gösterilen Mu’cizeler âni ve geçiciydi. Halbuki bu Mu’cize her
zaman iman sahiplerinin yanında bulunacaktır. Bu kitap her gün ve her zaman
Peygamber tarafından çevresindekilere okunuyor ve anlatılıyordu.
3.3.2.
Nübüvvet’ten Önceki Yaşantısı da Bir Delildir
“Bir kerre, bütün ömrümü aranızda geçirmişimdir.” (Yunus; 16)
Bu ayette dile getirilen gerçek, Kur’an-ı Kerim’in Hazreti
Peygamber’in zihninin bir ürünü olduğu hâşâ Allah’ın kelâmı olmayıp kendisinin
uydurduğu bir kitap olduğu yolunda Kureyş’li müşrik ve kâfirlerin yaptıkları
iddiaları yalanlayacak niteliktedir. Burada, müşriklerden, diğer delilleri bir
yana bırakıp bu daha yakın, gözle görülür gerçeğe bakmaları isteniyor. Hz.
Muhammed (a.s.) ömrünün kırk yılını onlar arasında geçirmişti. Aynı şehirde
doğmuş, gözlerinin önünde büyümüştü. Erginlik, derken orta yaşma kadar onlar
arasında oturmuş, yemiş, içmiş, alış veriş yapmış, evlenmiş, kısaca, her türlü
içtimai faaliyette bulunmuştu. Hayatının hiçbir yanı onlardan saklı değildi.
O’nun şahsiyeti açık bir kitap gibi önlerinde duruyordu. Kişiliği, davranışı ve
tulumu başlı başına birer delildiler. Hazreti Peygamber’in hayatının şu iki
önemli yanı hemen hemen bütün Mekke’liler tarafından biliniyordu.
Nübüvvet’inden önceki kırk senelik süre içinde peygamber
olduğunu söylemeye başladıktan sonra birden bire dilinden dökülmeye başlayan
ilim, irfan ve hikmet dolu sözlerin herhangi bir dünyevi merci ve kaynağı hiçbir
yerde görülmemiş duyulmamıştı. Kimse onun ilmi, siyasi ve içtimai konularla
ilgilendiğini görmemişti. Bu âni değişikliğin, kişiliğindeki güç ve yetenekten
değil dışardan, olağanüstü ve insanüstü bir kaynaktan meydana geldiği apaçık
ortadaydı. Bundan dolayıdır ki, Kur’an-ı Kerim’in, Hz. Muhammed (a.s.)in
hayalinin ürünü olduğu saçmalığına kimsenin inanamayacağını sezen Mekke’nin
kurnaz ve kötü niyetli insanları, bütün bunları başka birinin Hz. Muhammed
(a.s.)’e öğrettiğini söylemeye başladılar. Ne var ki, bu ikinci iddia da
birincisi kadar saçma ve asılsızdı. Zira Mekke şöyle dursun, bütün Arabistan’da
Kur’an-ı Kerim gibi ilâhî bir kitabın yazarı olacak seviyede bir bilgin veya
ilim adamı yoktu. Sonra, bu seviyedeki bir dâhi geçekten varolsaydı, Mekkeliler
ve Arap’lar kendisinden haberdâr olmayacaklar mıydı?
Hz. Muhammed (a.s.)in, Nübüvvet’inden önceki yaşantısının ikinci
yanı daha da ilginçtir. Kendisiyle yakından, uzaktan ilgilenmiş olan herkes
temiz karakteri ve efendi kişiliğine hayrandı. Yalancılık, hilekârlık,
dolandırıcılık ve buna benzer illetler O’nun yanından bile geçmemişti. Çevresi
ve ülkesinin hiçbir ferdi bu kötülüklerin hiçbir örneğini O’nda görmemişti.
Onlar, Hz. Peygamber’i son derece namuslu, dürüst, sözüne güvenilir, lekesiz,
doğru ve hemen hemen kusursuz biri olarak bilirlerdi. Hz. Muhammed (a.s.)in
nübüvvetinden beş yıl önce Kâ’be’nin yapımı sırasında Hacer-i Esved ile ilgili
meşhur olay meydana gelmişti. Bilindiği gibi, Kâbe’de Hacer-i Esved olarak
bilinen siyah taşın yerleştirilmesi konusunda Kureyş’in muhtelif kabile ve
aileleri arasında anlaşmazlık çıkmıştı. Aileler meseleyi aralarında
halledemeyince şöyle bir karara varmışlardı. Yarın sabah Harem (Kâ’be)e adım
alacak ilk kişi hakem olacaktır, o ne derse kabul edeceğiz. Ertesi sabah
Kâ’be’ye adım atan ilk kişi Hz. Muhammed (a.s.)den başka birisi değildi.
Kendisini görür görmez herkes birden haykırıverdi: “İşte emin (emanetçi,
dürüst, güvenilir) burada, bu Muhammed’dir, biz bunun hakemliğine razıyız”.
Aynı şekilde, Allahu Teâlâ, Hz. Muhammed(a.s.)’i Nebi yapmadan önce Kureyş
kabilesinin büyük bir toplantısında kendisinin “emin” olduğunu belgeletmişti.
Şimdi, ömründe hiç yalan söylememiş, kimseyi kandırmamış, kimseyi dolandırmamış
olan bir kişinin kalkıp böylesine büyük bir yalan söyleyeceğine böylesine
korkunç bir hile yapabileceğine inanabilir misiniz? Böyle bir insanın,
kafasında oluşturduğu fikirler ve plânların, Allah’ın sözleri ve emirleri
olduğunu söyleyebileceğini kabul edebilir misiniz?
“Ve işte bu şekilde, (Ey Muhammed) Biz kendi emrimizle, bir ruhu
sana vahiy ile gönderdik. Öyle ki, sen Kitabın ve imanın ne olduğunu
bilmiyordun” (Şûra; 52)
Nübüvvet mertebesine yükseltilmeden evvel Peygamber, kendisine
bir kitap geleceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Halta, diyebilir ki,
ilâhi kitaplar ve muhtevaları hakkında da herhangi bir bilgisi yoklu. Aynı
şekilde belki de tek tanrıya inanıyordu, ama bunun yanı sıra melekler,
peygamberlik, ilâhi kitaplar, kıyamet, mahşer, âhiret, cennet ve cehennem
hakkında bildiği bir şey yoktu. Bu hususlar Mekke kâfirlerinden saklı değildi.
Mekke’nin hiçbir vatandaşı, Peygamber’lik vazifesini üstlenmeden önce Hz.
Muhammed (a.s.)’in ağzından kutsal kitaplar veya falan filan şeylere inanmak
icap ediyor gibi bir söz dinlememişti. Belli ki, ilerde nebi ve peygamber
olacağını tasarlamış olan bir kişi bu hususta gereken hazırlıkları yapacaktı.
Fakat bu büyük insana bakın ki, kırk yıl kadar din ve inançlarla ilgili ağzından
bir tek lâf çıkmamış, ama kırkından sonra aynı konularda herkesi şaşkına
çeviren, büyüleyen ve herkesi cezbeden vaaz ve konuşmalar yapmaya başlamıştı.
“Sen, kendine bir kitabın ineceğini hiç beklemiyordun. Bu sadece
Rabbinin lutfuyla (sana inmiştir). Onun için kâfirlerin yardımcısı olmayın”. (Kasas;
86)
Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi, Allah’ın kitabından habersiz
olması, Hz. Muhammed (a.s.)’in peygamberliğine bir delil olarak ortaya
konmuştur. Bilindiği gibi, Hz. Musa (a.s.) da kendisinin nebi olacağı ve büyük
bir vazife alacağından tamamıyla habersizdi. Devrinin en büyük hükümdarına
meydan okuyacağı, onu mahvedeceği aklının ucundan bile geçmemişti. Günlerden
birinde, yoldan geçerken aniden Allah’ın huzuruna çağırılmış bir anda nebilik
görevi kendisine verilmiş geçmişiyle hiç ilgisi olmayan muazzam bir göreve
atanmıştı. Tıpkı bunun gibi, Hz. Muhammed (a.s.) da peygamberlik mevkiine
yükseliverdi. Mekke’liler, Hz. Muhammed (a.s.)’in Hira mağarasından peygamberlik
vazifesiyle dışarı çıktığı günden önceki bir gün ne yapmış olduğunu çok iyi
biliyorlardı. Yaşantısının nasıl olduğu, nelerle iştigal ettiği, meraklarının ne
olduğunu çok iyi biliyorlardı. Konuşma konuları, zevkleri, üzüntü ve sevinçleri
ve faaliyetlerini pekâla takip ediyorlardı. Kendisinin doğruluk, dürüstlük,
namusluluk ve güzel ahlâkın timsali olduğu, munis, mütevazi, kibar, doğru sözlü
ve yardımsever kişiliğe sahip bulunduğuna kâniydiler. Ama Mekke’lilerden hiçbiri
çıkıp diyemezdi ki, bu iyi ve dürüst insan yarın peygamberlik iddiasında
bulunacaktır. Hz. Muhammed (a.s.)’a en yakın olan, O’nunla her zaman temasta
olan akraba, yakınları ve arkadaşlarından hiçbiri kendisinin peygamberliğe
soyunmakta olduğunu iddia edemezdi. Hz. Muhammed (a.s.)’in daha önce vaaz
söylediği, bir harekelin başına geçtiği, bir dava uğruna insanlara çağrıda
bulunduğu vaki olmamıştı. Peygamberliğe getirilmesinden önce mütevazı bir
hayatı vardı. Ekmeğini kazanıyor, çoluk çocuklarını geçindirmeye çalışıyordu.
Böyle bir kişinin dünyayı sarsan evrensel bir mesajla yakınları, vatandaşları,
milleti ve hatla bütün dünyanın karşısına çıkması ne ile izah edilebilir? Bu
öyle bir değişiklik ve devrimdir ki, insan tabiatı ve toplum psikolojisi
açısından buna büyük bir hazırlık ve karakter terbiyesi bile kâfi gelmez. Ama
bir an için böyle bir hazırlığın sayesinde bu kadar büyük işler başarılacağını
varsayalım ve bakalım Hz. Peygamber böyle bir çaba ve hazırlık yapmış mıdır?
Bilindiği üzere bu çaptaki bir değişiklik ve devrim için, bir insanın büyük bir
ön hazırlık içinde olması gerekiyor, daha sonra da bin bir kuyudan su getirmesi,
gecelerini gündüzlerine kalarak çalışması gerekiyor. Eğer Hz. Muhammed (a.s.)’in
hayali bu gibi bir hazırlığın tarihi safhalarından geçmiş olsaydı, gece gündüz
aralarında yaşamış olduğu insanlardan gizli kalmayacaktı. Şayet kendisi belirli
bir plân ve sistem içinde böyle bir çabaya ve hazırlığa girişmiş olsaydı, bugün
bunun binlerce şahidi bulunabilirdi. Çevresindeki İnsanlar diyeceklerdi ki,
“bakın biz demiyor muyduk, bu adamın bütün çaba ve hazırlıkları bir gün kendi
peygamberliğini ilân etmek içindi?” Fakat tarih şahittir. Mekke’li kâfirler Hz.
Peygamber (a.s.)’e her çeşit itham ve iftiralarda bulundular, ama hiçbiri,
kendisinin nebi veya peygamber olacağını önceden sezdiğini iddia edemedi.