Hz. Muhammed (A.S)’İn Peygamberliğinin Zarureti ve Bununla İlgili Deliller
İnsanlık tarihinde bu hârika insanın mevkii ve yeri o kadar
üstün ve yüksektir ki, gelmiş geçmiş bütün büyük insan ve kahramanlar O’nun
yanında küçük ve önemsiz kalırlar. Dünyada birçok büyük insan doğmuştur, ama
hiçbirinin meziyetleri bir iki alandaki uğraşı ve başarıdan öteye gitmez. Ya
teorisyendir, pratiği yoktur, ya da pratiği varsa teorisi zayıftır. Kimi siyasi,
kimi askeri dehada rakipsizdir. Birinin gözü sosyal hayatın tek bir cephesine
öylesine dikilmiştir ki, diğer bütün cepheleri gözünden kaçmıştır. Bir başkası
ahlâk ve ruhaniyete o kadar dalmıştır ki, ekonomi ve politikayı bilememiş, hatta
dünyadan elini eteğini çekmiştir. Buna karşılık biri ekonomide ve politikada
tek söz sahibi haline gelmiş, ama ahlâk ve faziletten nasibini alamamıştır.
Kısacası, tarihte kime bakarsanız tek cepheli, tek meziyetli kahraman veya
uzmandır. Fakat bir tek şahsiyet vardır ki, bütün meziyetleri kendisinde
toplamıştır. Bu büyük insan hem filozof hem hakimdir, hem de söylediklerini
aynen tatbik etme başarısını göstermiştir. O aynı zamanda büyük bir devlet
adamı, askeri lider, hukuk adamı ve hukukçu, ahlâk hocası, dini ve manevî
önderdir. Bakış açısı bütün bir insan hayatını kapsayacak kadar geniş olmasına
rağmen en küçük ayrıntılar bile dikkatinden kaçmaz. Sofrada yemek yemenin adabı
ve vücut temizliğinin usullerinden tutun da milletlerarası münasebetlere kadar
her konuda emir ve talimat verir. Kendi getirdiklerine dayanan bir medeniyet
oluşturur. Ve insan hayatının bütün alan ve yönleri arasında tam denge kurabilen
bir hayat düzeni getirir. Böylesine çok yönlü ve çok yetenekli başka bir lider
ve kahraman gösterebilir misiniz?
3.2.12. Çevresini
Aşan Bir Şahsiyet
Dünyanın hemen hemen bütün şahsiyetlerinin yetişmelerinde
çevrelerinin rolü büyük olmuştur. Fakat sözünü ettiğimiz insanın bambaşka bir
özelliği vardır. Bu insanın yetişmesinde çevresinin hiçbir rolü olmadığı
görülür. Arabistan’ın o zamanki durum ve koşullarının böyle bir tarihi
şahsiyetin doğmasına müsait olduğu da söylenemez. Arapların en çok ihtiyaç
duyduğu belki de aşırı milliyetçi bir liderdi. Böyle bir lider kabileler
arasındaki kavga ve çekişmeye son verip Arapları bir millet haline getirebilir,
ülke içinde birlik sağlayarak ve çevredeki ülkeleri fethederek güçlü bir Arap
krallığı kurabilir ve nihayet, Arapların siyasi ve iktisadi gelişmesini mümkün
kılabilirdi. Bu liderde Arapların bütün kötülükleri bulunabilir ve baskı,
zulüm, acımasızlık, katliam, hile, desise ve mümkün olan her kötü yola
başvurarak milletinin geleceğini teminat altına almaya çalışabilirdi. Arap
toplumunun o günkü yapısı yukarıda özelliklerini saydığımız bir liderin ortaya
çıkmasını gerektiriyordu. Hegel’in tarih felsefesi veya Marks’ın tarihin maddi
yorumu açısından ,böyle bir ortamda çevrede yalnızca bir ulusu birleştirebilecek
ve devlet kurabilecek bir liderden başka birine ihtiyaç olmadığına inanırsınız.
Ama Hegel ile Marks’ın felsefeleriyle aşağıdaki durumun izahı mümkün olabilir
mi?
Bir yandan o zamanki Arabistan ve hatta bütün dünyanın perişan
halini göz önünde bulundurun, diğer yandan güzel ahlâkı öğreten, insanlığı
ıslah eden, nefisleri temizleyen ve cahiliyyenin tüm evham ve hurafelerini yok
eden birini düşünün. Öyle biri ki, bakışları ülkesi, halkı ve ırkının bütün
sınırlarını aşıp dünyaya ve bütün insanlara uzanmıştı. O, sırf kendi yandaşları
veya vatandaşları için değil, bütün İnsanlar için cihanşümul bir ahlaki, manevî,
medeni ve siyasi nizamın temellerini attı. O, sosyal ve ekonomik meseleler ile
milletlerin siyaseti ve uluslararası ilişkilerin sağlıklı temellere
dayandırılması ve çözümlenmesini hayal aleminde değil, yaşadığımız gerçekler
dünyasında sağladı. O, maddiyat ile maneviyatı öylesine dengeli biçimde
birleştirdi ki, herkes O’nun hikmetine ve basiretine hayran kaldı. Şimdi kalkıp
siz bu insanın Arap cahiliyye devri ve ortamının bir ürünü olduğunu
söyleyebilir misiniz?
3.2.13. Tarihi
Oluşturan Şahsiyet
Şurası bir gerçektir ki bu insan, kendi çevresinin ürünü
değildi. Fakat bu noktayı iyice inceleyecek olursak, şahsiyetinin zaman ve mekân
sınırlarını da aştığını göreceğiz. Uzak görüşlülüğü çağın koşullarını bir yana
bırakıp yüzyılları bir anda kapsamıştır. O, bütün insanları zaman tünelinden
geçirmiş, onları her çağda ve her ortamda tasavvur edebilmiştir. Bu sebepten
dolayıdır ki, İnsanlar için her devirde ve her şart altında geçerli ve
uygulanabilir hayat kurallarını tanzim etmiştir. O, tarihin yıprattığı kişi ve
varlıklardan değildir. O, diğer büyük şahsiyetler gibi sadece kendi çevresi
veya dönemi için iyi sayılan bir lider değildir. O, herkesten ayrı, herkesten
seçkin öyle liderdir ki tarihin akışıyla hareket etmiş ve her çağda kendi
çağındaki kadar yeni ve ilerici görülmüştür.
Genelde cömertçe “tarihi oluşturanlar” olarak vasıflandırılan
kişiler aslında “tarihin oluşturduğu” kişilerdir. Gerçekten bütün insanlık
tarihinde “tarihi oluşturan” bir tek kişi varsa, o da işte peygamberdir. Tarihi,
araştırıcı bir zihniyetle ele alacak olursak, bütün ihtilâl, inkılap ve ıslahat
yapan kişi ve liderlerin zamanın şartlarından büyük ölçüde yararlandıklarını
görürüz. Pek çok durumlarda bugün ani ve harikulade olarak
nitelendirebileceğimiz devrim ve değişiklikler için şartların hazır olduğunu
anlayabiliriz. Çoğu hallerde devrim için zeminin elverişli olduğuna, hatta
devrimin yönünü tayin edecek şartların bulunduğuna tanık oluruz. Bir devrimcinin
görevi bu şartları fikirden eyleme dönüştürmek olmuştur. Yani başka bir
deyimle, büyük devrimci ve devlet adamı dediğimiz pek çok lider, genellikle
sahnesi hazır ve rolü belirlenmiş birer oyuncudan farksızdır. Fakat, tarihi
oluşturan ve gerçek bir devrim yapan bu kişiye bakın ki ihtilâl ve inkılâbın
şartlarını kendisi oluşturmuştur, inkılâb için malzemeyi kendisi hazırlamıştır.
İnkılâbın ruhu ve bunu gerçekleştirecek, yaşatacak hiçbir şey ortada yokken,
yeni bir ruh, yeni bir insan türü ortaya koymuştur. Kendi kişiliğini eriterek
binlerce kişinin kalbine girmiş ve onları istediği hale ve kıvama getirmiştir.
Kafa ve kalp birliği ve çelik gibi irade gücüyle devrimin şartlarını kendisi
hazırlamıştır. Bu devrimin şeklini ve yönünü kendisi tayin etmiştir. Sonra yine
kendi irade gücüyle hadiselerin seyrini değiştirmiş ve istediği istikâmete
götürmüştür. Tarihin oluşumunu böylesine etkileyen ve böylesine harikulâde bir
değişimi meydana getiren bir başka, inkılabçı var mıdır?
Şimdi gelin şu soruyu kendi kendimize soralım: Bin dört yüz yıl
önceki karanlık dünyada, Arabistan gibi en karanlık ülkenin bir köşesinde önce
çobanlık, daha sonra ticaretle uğraşan, okuma yazması olmayan bir kişide bu âni
değişiklik, bu muazzam devrim nasıl meydana geldi? Nasıl oldu da bu sade
vatandaş böyle münevver bir kişi oluverdi? Bunca güç, bilgi, yetenek ve
terbiyeyi nerden kazandı? Siz derseniz ki bunların hepsini kendisi bulmuştu,
hayal gücünü kullanmıştı. Ben derim ki eğer bunları kendisi bulmuşsa O’nun
peygamberlik değil, tanrılık iddiasında bulunması gerekirdi. Şayet o böyle bir
iddiada bulunsaydı, Rama’yı ilâh ilan eden, Krişna’yı mücessem tanrı olarak
kabul eden, Buda’ya tapmaya başlayan, Hz. Îsa’yı kendiliğinden Allah’ın oğlu
mevkiine çıkaran ve hatta ateş ile rüzgar ve suya tapan bu dünyanın insanları,
böylesine dirayetli ve meziyetli bir kişiyi tanrı olarak kabul etmekten
çekinmezlerdi. Fakat bakın O, kabiliyetini ve fevkalâde kuvvetlerini kendisine
mal etmiyor ve “ben de insanım, tıpkı sizin gibi, hiçbir şey benim değildir.
Bende ne varsa Allah vergisidir. Bütün dünyada eşi bulunmayan bu kelâm, bu
harika sözler benim değildir, bu benim kafamın mahsulü değildir. Bu, kelimesi
kelimesine Allah’tan gelmiştir ve bunun için bütün hamdler Allah’a olsun.
Başardığım işlerin, çıkardığım kanun1ann, size öğrettiğim usullerin hiçbiri, ama
hiçbiri, düzmece değildir. Benim aklım ve gücüm bu büyük işleri başarmaya
yetmez. Adım adım Rabbimi izlerim, her konuda benim yol göstericim O’dur. Her an
O’na muhtacım. Bana O’ndan işaret gelir gelmez ağzımı açar, adımımı atarım”
diyor.
Bakın bu sözler ne kadar harikadır. Ne kadar doğru ve samimidir.
Bir yalancı kendisini haklı çıkartmak ve büyütmek için elinden gelen yalanları
uydurur, yapamadıklarını yaptığını söyler, başkalarının mallarının kendisine
ait olduğunu iddia eder. Ama Peygamber, kendisinde bulunan meziyetlerin, şahsi
meziyet ve kabiliyetler olduğunu iddia etseydi bile başkaları O’nu
yalanlayamazdı. Zira, bunu tesbit edecek imkânları yoktu. Doğruluk ve
içtenliğin bundan daha büyük kanıtı olabilir mi? Çok gizli yollarla edindiği
bilgi ve yeteneklerinin kaynağını başkalarına açıklamaktan çekinmeyenden daha
doğru ve dürüst biri olabilir mi? Söyleyin bana, neden O’na iman etmeyelim,
neden peygamberliğini teyid etmeyelim?
3.3. HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİ
LEHİNDE KUR’AN’IN İLERİ SÜRDÜĞÜ DELİLLER
Kur’an-ı Kerim’de deniliyor ki:
“Ey Nebi, sen bundan evvel ne bir kitap okuyordun ne elinle
yazıyordun. Eğer böyle olsaydı, bâtıl’a tapanlar şüpheye düşebilirlerdi.
Aslında bunlar, ilim sahiplerine parlayan birer işarettirler.” (Ankebût; 48-49)
Bu ayet açıkça Hz. Peygamber’in okuma yazma bilmediğini
vurguluyor. Eğer bunun aksi olsaydı bütün ömrünü aralarında geçirdiği
kabilesinin ve bulunduğu şehrin insanları bunu bilir ve şahitlik ederlerdi. Ama
onlar O’nun okuyup yazma bilmediğini biliyorlardı.