Peygamberler Tarihi Sabuni

Peygamberlerin Sonuncusu Hz. Muhammed (S.A.V.)

 

Kısa İfadelerle Resulullah (s.a.v.)’in Hayatı:

 

Resulullah (s.a.v.)’in
hayatını anlatabilmek için doğumu­nu, yetişmesini, davetini ve risaletini
ihtiva eden ciltler dolusu kitaba ve detaylı yazılara ihtiyaç vardır. İşte
bundan dolayı bu­rada bazı önemli noktalan anlatıp bununla yetineceğiz:

1.
Resulullah (s.a.v.), yetim ve garip olarak hayatın acı ve sıkıntıları içinde
doğmuştu. Çünkü daha doğmadan önce -annesinin karnında bir cenin iken- babası
Abdullah vefat et­mişti. Bundan dolayı da baba şefkati ve sevgisinden mahrum
bir yetim olarak dünyaya gelmişti.

2. Dört
yaşma geldiğinde süt annesi Halime, onu alıp Mekke’deki annesi Amine’nin yanma
götürdü, Altı yaşma ka­dar annesi ve dedesi Abdulmuttalib ile birlikte Allah’ın
koru­ması, gözetimi ve himayesi altında kaldı. Allah onun yüceliği­ni ve başarılı
olmasını istediğinden dolayı onu güzel bir şekil­de yetiştirdi.

3.
Resulullah (s.a.v.) altı yaşma geldiğinde annesi Amine, oğlunu yanma alarak
babası Abdullah’ın dayıları olan Neccâr oğullarmı ziyaret etmek için Medine-i
Münevvereye götürdü.

Medine’den Mekke’ye
geri dönerken annesi Amine, Mek­ke ile Medine arasında bulunan
“el-Ebvâ” denilen yerde vefat etti. Böylece Resulullah (s.a.v.), hem
anne ve hem de babadan dolayı yetim kaldı.

4.
Resulullah (s.a.v.), annesi Amine’nin vefat edişinden,, sonra dedesi
Abdulmuttalib’in koruması altına girdi.

Dedesi onu son derece
sever ve değer verirdi. Kendisi için Kabe’nin gölgesinde serilen mindere onu
oturturdu. Resulullah (s.a.v.)’in amcaları da, babalarına olan saygılarından
dolayı onun yanına oturamazlardı. Fakat Resulullah (s.a.v.), gelişmiş bir çocuk
olduğu halde onların yanma gelip dedesinin yanına oturmak istediğinde, amcaları
onu oraya oturmasını engelle­mek için tutup geri çekerlerdi. Ama dedesi
Abdulmuttalib, o-ğulİarmm bu hareketini görünce, onlara:

– ‘Oğluma karışmayın.
Allah’a yemin ederim ki, o büyük bir adam olacaktır’ der. Sonrada onu,
yanındaki minderin üze­rine oturtur, eliyle sırtını okşar ve onunla
şakalaşırdı. Bu ise; Yüce Allah’ın, Resulullah (s.a.v.)’e verdiği inayeti ve
güzel ihsanmdandır. Zira Yüce Allah, Resulullah (s.a.v.)’e verdiği bu inayeti
ve ihsanı şöyle anlatmaktadır:

“(Rabbin) seni
yetim olarak bulup da (dedenin) yanında barındırmadı mı?” (Duha: 93/6)

5.
Resulullah (s.a.v.), dedesi Abdulmuttalib’in koruması altmda 2 sene kaldı. Daha
sonra dedesi vefat etti. Dedesinin , vefat etmesinden sonra Resulullah (s.a.v.)
8 yaşındayken amcası Ebu Talib’in koruması altma girdi.                                  

Dedesi Abdulmuttalib,
vefat edeceği zaman Resulullah I (s.a.v.)’e bakması için Ebu Talib’e vasiyette
bulundu.  Ebu.’l Talib’e babasının
vefatından sonra yeğenini koruması altına aldı. Çünkü Resulullah (s.a.v.), hem
kardeşi Abdullah’ın oğlu olduğu için ve hem de babasının vasiyetini yerine
getirmek için kendi çocuğundan daha fazla onu seviyor, değer veriyor ve şefkat
gösteriyordu.

Görüldüğü üzere
Resulullah (s.a.v.)’in üzerine musibetler peş peşe geldi. Çünkü anne
karnındayken babasını, altı yaşın­dayken annesini ve sekiz yaşındayken dedesini
kaybetmişti. Resulullah (s.a.v.) annesiz ve babasız olduğu halde onu, ne bir
terbiye edici yetiştirmiş ve ne de maharetli bir kimse yönlen­dirmişti. Fakat
Yüce Allah, onu, her türlü kötülüklerden koruyor, gözetimi altında
bulunduruyor, mükemmel ve büyük bir ahlak ile onu yetiştiriyordu. Nitekim
Resulullah (s.a.v.)’in;

“Beni, Rabbim
terbiye etti. Terbiyemi de ne güzel yap­tı.”[46]
buyurmasının sebebi de işte budur.

6.
Resulullah (s.a.v.), 25 yaşma geldiğinde Hz. Hatice (r.a.) ile evlendi. 40
yaşma geldiğinde ise Allah ona vahyetti ve peygamberlik verdi.

Resulullah (s.a.v.)’in
Peygamber olması, Hz. İsa (a.s)’in doğumunun yaklaşık olarak 610 senesine
rastlamaktadır.

Peygamberliğinin 3.
senesinden itibaren Yüce Allah’ın kendisine indirdiği vahyi insanlara açıkça
tebliğ etmesini ona emretti. Bunun üzerine insanları hikmet dolu sözlerle ve
güzel Öğütlerle Allah’a davet etmeye başladı.

Yüce Allah, Medine-i
Münevvere’ye hicret etmesine izin verinceye kadar 10 yıldan fazla Mekke’de
insanları Allah’a davet etmeye devam etti.

7.  Resulullah (s.a.v.), Allah’ın emri ve gözetimi
altmda Medine’ye hicret etti. Medine’yi de, davetinin merkezi ve İs­lam
devletinin başkenti yaptı. İşte bu, Yüce Allah’ın emri ve yönlendirmesiyle
olmuştu. Ebu Bekr es-Sıddîk ile yaptığı hic­ret, ne ölümden ve ne de düşmandan
kaçma değildi. Çünkü hicret, bizzat Yüce Allah’ın kontrolü ve gözetimi altında
ger­çekleşmişti.

Hicretle İslam
devletinin çekirdeği oluşmuş, daha sonrada yeryüzünün doğusunu ve batısını
fetheden İslam cemaatının binası kurulmuş, İslam dini dünyanın dört bir
tarafına yayılmış ve Allah’ın kelâmı “Kelime-i Tevhid” layık olduğu
mevkiye çıkarılmıştı.

8. Yüce
Allah insanların dinini kemâle erdirip onların üze­rine nimetlerini tamamladığı
zaman ve peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’de emâneti eda ettiği, risaletini
tebliğ ettiği, ümmetine nasihat ettiği ve onlara yeryüzünü feth etmeye açtığı
zaman Allah, Resulullah (s.a.v.)’i (görevi tamamladığından dolayı) kendi
komşuluğuna seçti. Nebevi hicretin 11 ‘inci sene­sinde Rebiü’l-Evvel ayının
12’inci Pazartesi günü de onun ru­hunu almıştı.

Allah’ın salât ve
selâmı, kulu ve peygamberi olan Efendi­miz Hz. Muhamnıed (s.a.v.)’e, aile
halkına ve bütün ashabına olsun.

Hamd, alemlerin Rabbi
Allah’a mahsustur. [47]

 

Resulullah (s.a.v.)’in Güzel Şemaili:

 

İzzetli ve yüce bir
hayata koşan milletlerin görevlerinden birisi de; -milletin anısını uzun zaman
devam ettiren, kadr-ü kıymetini yükselten ve saygısını diğer milletlere karşı
artıran-büyük kimseleri, komutanları ve liderleri insanlara tanıtması ve onları
şerefli ve değerli bir mevkiye oturtması olduğuna göre bu yüce peygamberin
şemailini bilmek her müslüman için değil de her akıllı insan için geçerli bir
görevdir. Çünkü bu Peygamber; insanları hidayete ileten güvenilir, merhametli
ve hidayete erdirici, Yüce Allah’ın onunla insanlığı şereflendirdi­ği aydınlatıcı
bir kandil, sapıklık içerisine doğru yürüyen ve delâlet ile cehennem çukurunun
içine düşmeye az kalmış in­sanlığın kendisiyle merhamet edildiği bir
peygamberdir.

Yüce Allah, insanlara,
peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’i göndermekle büyük bir
lütufta bulundu­ğuna göre; Yüce Allah’ın, hem Arap milletini ve hem de diğer
milletleri şereflendirme ve değer verme bakımından kendileri­nin içinden
Resulullah (s.a.v.)’i Peygamber olarak göndermesi ise Allah’ın, Araplara olan
en büyük ve en yüce bir lütfudur. Çünkü Yüce Allah, bu peygamberle, onları;
cehalet uykusun­dan uyandırmış, içine düştükleri sapıklık çukurundan kurtar­mış,
bir ağırlığı ve kadr-ü kıymeti olmayan ölüm hallerinden diriltmiştir. Ayrıca
onlara, bu peygamberi göndermekle oluşan bereketi sebebiyle onları en hayırlı
millet ve yine bu peygam­berle onları yeryüzündeki nur ve aydınlık meşalesi
yapmıştır.

Hz. İsa (a.s)’ın
mucizesi, ölüleri diriltme şeklindeydi. Resulullah (s.a.v.)’in mucizesi ise,
dünyanın dört bir tarafında liderlik koltuğuna oturması için yokluktan yeni bir
ümmet çı­kartması şeklindedir. Nitekim bu düşünce, şairlerin liderlerinin şu
sözünde de en güzel şekilde şöyle ifade edilmektedir:

“(Ey Muhammed!)
Kardeşin İsa Peygamber, (Kabirde yatmakta olan) bir ölüyü kendine çağırdığında
o ölü (Allah tarafından) ayağa kalkmaktaydı. Sen ise yokluktan bir ümmeti
dirilttin”

İşte bunu, Kur’ân-ı
Kerîm, bize, kainatın efendisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’în Peygamber olarak
gönderilmesinden bahsettiğinde şöyle anlatmıştır:

“Ümmiler (Araplar)
‘in kendi içerisinden yine kendilerine (Allah’ın) ayetlerini okuyan, onları
(çirkin pisliklerinden, cahiliyyenin kirliliklerinden,  ahlakın kötülüklerinden) arıtan onlara kitabı
(Kur’an’ı) ve hikmeti (peygamberliği) öğreten bir Peygamber gönderen odur.
Gerçektende onlar (Araplar) daha öncekileri (Muhammed’in Peygamber olarak
gönderil­mesinden önce) apaçık bir sapıklık (küfür ve bilgisizlik)
içerisindeydiler.”[48]

Evet! Allah’a yemin
ederim ki, (ayette de görüldüğü üze­re) atamız Araplar[49]
apaçık bir sapıklık, küfür ve hüsran içeri­sindeydiler. Çünkü Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in Peygamber ola­rak gönderilmesinden Önce Araplar, bilgisiz ve küfür
içerisin­de bulunduklarından dolayı, onlardan birisi, bir taş alır ve onu
eliyle yontar, daha sonrada onu çeşitli şekillere girdirir, sonra­da onun için
rüku eder ve secdeye kapanır; yaratan için yara­tılmışa ibadet eder, nzık ile
şifayı elde etmek için ve kötülük ile musibeti kendisinden uzaklaştırmak için
kendisine boyun eğen varlığı Rabb edinir!!

Nitekim Yüce Allah, sapıklık
ve küfür içerisinde bulunan insanların bu durumunu şöyle güzel bir şekilde
ifade etmekte­dir:

“Allah’tan başka
taptıklarınız (ilahların, putların vb. şey­lerin) hepsi biraya gelseler,
(şunu-bunu bırakın) bir sinek dahi yaratamazlar. Üstelik (Allah ‘in yarattığı)
bir sinek onlardan bir şey kapsa, (kaptırdıkları şeyi) sinekten kurtaramazlar.
Çünkü isteyende aciz ve istenen de aciz-“[50]

Bundan daha garibi
ise; bir insanın, kendisi için hurmadan veya hamurdan bir ilah edinip sonrada
acıktığı zaman onu ye­mesi olayıdır!! Üstelik bununla yetinmeyip -zahmetlerle
ve zorluklarla yetiştirilip de- işlediği bir günahı veya yaptığı bir suçu
olmadığı halde sadece kız olduğu için diri diri toprağın altına gömmeye koşan
insandan daha büyük akılsız ve daha büyük cahil kim var? Çünkü bu kimse,
sapıklık ve cehalet içe­risinde olduğundan dolayı erkek çocuklarına değer
vermekte ve kız çocuklarına kötü davranmaktadır. Nitekim Yüce Allah, cahil
Arapların bu durumunu şöyle anlatmaktadır:

“Diri diri
toprağa gömülen kıza: ‘Hangi günahı yüzünden Öldürüldü?’ diye sorulduğu
zaman” (Tekvîr: S1/8-9) yani kız çocuğu, ne günah işledi ve suç işledi ki
onu diri diri toprağın altına gömüyorsun?’ demektir.

Hanımları, kız çocuğu
doğurduğundan dolayı bunu uğur­suzluk ve kötülük sayan atalarımız Arapların
hayatmdanki bo­zuk itikadı gösteren şu ayetler de gayet çarpıcı

“O (cahiliyyet
döneminde yaşayan Araplardan) birine, kız çocuğu olduğu müjdelendiği zaman içi
öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir ve kendisine verilen müjdenin kötülüğünden
dolayı kavminden gizlenir. (Şimdi) o doğan kız çocuğunu, ha-karete (uğramış bir
şekilde evinde) tutsun? Yoksa onu toprağa mı gömsün?..”[51]

Yani bu kız çocuğu,
yaşaması için hayata bırakıp böyle yaptığından dolayı kavminden çekindiği için
zillet ve horluk kendisine mi gelsin?

“Yoksa (bu kız
çocuğunu diri diri) toprağa mı gömsün? Bak! Ne de kötü hüküm veriyorlar!”
(Nahl: 16/59)[52]

İlgili Makaleler