Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Yusuf As Hayatı

[23] Tefsir, IV, 266. Bu konuda uydurulduğu açık olan bâzı
rivayetler ve tenkidi için bkz. Aydemir, Peygamberler, 83-90.

[24] Buhâri, Ezan, 36, Zekât, 16; Müslim, Zekat, 91;
Tirmizî, Zühd, 53.

[25] Buharı,   Rikak,
31; Müslim, İman, 203.

[26] Meâlimü’t-tema (Tefsir), (nşr. Halid el-Ak-Mervan
Suvar), Beyrut 1407/1987, II.

[27] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 317-322.

[28] Yusuf sûresi, 12/30-35.

[29] Tefhim, II, 456.

[30] FiZılûl, XII, 216.

[31] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan
Yayınları: 322-325.

[32] Tekvin, 39/22-23.

[33] Yusuf sûresi, 
12/36-42. Bazı müfessirler, 42. âyette geçen “Fakat şeytan, ona,
Yusuf’un söylediklerim efendisine hatırlatmayı unutturdu” ifâdesindeki
zamirlerle sakinin değil Hz. Yusufun kastedildiğini ileri sürerek,
“Şeytan, Yusuf’a rabbini anmayı ve kurtuluşu O’ndan İstemeyi
unutturdu.” şeklinde anlamışlardır. Buna göre Hz. Yusuf, zindandan
kurtulmak için Allah’a yalvarmak yerine, sakisi vası­tasıyla kralın yardımını
istemiş olmaktadır. Bu yüzden Allah, onu bir müddet daha zindanda tutmakla
cezalandırmış, onun hapis hayatını uzatmıştır. Bu gö­rüşte olan müfessirler,
İddialarını deliüendirmek için bir hadis naklederler. Hadis olarak aktarılan bu
sözde Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Eğer Yusuf pey­gamber bu
sözlerini söylememiş olsaydı, yıllarca zindanda kalmazdı.” (Taberî,
re/sır, XII, 223, Tarih, I, 177). Meşhur müfessirlerden İbn Kesir ise, rivayet
zinci­rindeki ravİlerden ikisinin güvenilir olmaması sebebiyle bu sözün hadis
olarak kabulünün mümkün olmadığını söylemektedir (Tefsir, IV, 29.) îbn Kesİr’in
sözle­rini az bulduğu anlaşılan Mevdûdî de, şu ilaveyi yapmaktadır:
“Bırakalım rivaye­tin hadis tenkidi açısından zayıflığını, bu söz
sağduyuya da aykırıdır. Haksızlığa uğramış böyle bir kimse, kurtulmak için
birtakım yollara başvuruyorsa, bu, onun Allah’ı unutması, O’na dayanmaktan
vazgeçmesi demek değildir.” [Tefhim, II, 465 ) Süleyman Ateş de, cümledeki
iki zamirin zindandan çıkan gence ait olduğu gö­rüşünün daha uygun olduğunu,
Tevrat’taki bilginin de bunu desteklediğini ve yi­ne zulümden kurtulmak için
Allah’tan başkasından yardım dilemenin günah ol­madığını belirttikten sonra,
45. âyetteki “bir süre sonra hatırladı” cümlesinin de, unutan şahsın
Yusuf değil zindan arkadaşı olduğunu gösterdiğini söyler {Çağdaş Tefsir, IV,
399).

Tevrat, zindan
arkadaşlarının gördüğü rüyaları ve Hz. Yusufun bu rüyaları tabirini ve bu
tabirin üç gün sonra aynen ortaya çıktığını, Kur’ân’a göre daha ge­niş bir
şekilde anlatır (Tekvin, 40/ 1-23). Ancak, Hz. Yusufun rüya tabirine geç­meden
önce, bu iki şahsı dinine davet maksadıyla yapmış olduğu önemli konuş­maya yer
vermez ve hemen kralın gördüğü rüyaya geçer. Bu konuşma Talmud’da da yoktur. Bu
yüzdendir ki, Ehl-i Kitap, kitaplarında Hz. Yusufun peygamberliğini açıkça
ortaya koyan bu ifadeler bulunmadığı için, Hz. Yusufu bir peygamber olarak
değil, bir hekim, bir muttaki kişi olarak kabul ederler. Hatta Papaz Rodwel,
Hz. Yusufun konuşmasını aktaran bu âyetleri, Tevrat’ta bulun­madığı gerekçesiyle
inkâra yeltenmiş, bunların kendi düşünce ve kanâatlerini Hz. Yusufun ağzından
ifade etmek isteyen Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından uydu­rulduğu iftirasını
ortaya atmıştır.

Bu hususa işaret eden
Mevdûdî, Hz. Yusufun yapmış olduğu bu konuşmanın telkin ettiği hususları tek
tek ele almıştır. îslâmî tebliğ metodunda önemine binâ­en, onun açıklamalarını,
özet olarak, aktarıyoruz:

1. Bu konuşma,
Hz. Yusufu hakkı tebliğe başlamış gösteren ilk vesikadır. Bundan Önce Kur’ân-ı
Kerim, hayatının çeşitli dönemlerinden bahsederken, onu, manevî derecesi yüksek
biri olarak takdim etmiş, fakat ilâhî mesaja muhatap ol­duğunu ve bunu tebliğ
ettiğini gösteren hiçbir imada bulunmamıştı. Bundan açık olarak çıkan sonuca
göre, bu dönemler birer hazırlama dönemiydi ve nübüvvet kendisine zindanda
verilmişti; dolayısıyla söz konusu konuşma, bir peygamber sıfatıyla yaptığını
bildiğimiz ilk konuşmadır.

2. İkinci
olarak, bu konuşma, Hz. Yusufun kimliğini başkalarına açıkladığı ilk
konuşmadır. Bundan önce de şüphesiz üstün ahlâk, iffet ve sabır sahibi biri­dir;
ancak ataları olan İbrahim, îshak ve Yakub peygamberlerle olan münasebe­tini
açıklamamıştır.

Muhtemelen o, bu
dönemde de, Allah tarafından seçilip görev Öncesi eğitildi­ğinin farkındaydı.
İnsanları, isimleri geçen ve aynı zamanda ataları olan peygam­berlerin dinîne
çağırmaya ve onların bir devamı olduğunu söylemeye ise, pey­gamberlik görevine
getirildikten sonra başladı.

3. Hz. Yusufun
bu konuşması, tebliğ metodu açısından da önemlidir: Rüyala­rını yorumlatmak
isteyenİerin taleplerini   bir vesile
olarak kullanmış, önce rüya yorumu kabiliyetinin kaynağını açıklamış, daha
sonra, inandığı hakikati tebliğ etmekte güçlü bir istek duyduğunu gösteren bir
şekilde, konuşmasının seyrini, nakletmek istediği mesajın yönüne çevirmiştir.
Mesajını aktarırken de onları u-sandıncı bir tavır takınmamış,  sâdece dikkatlerini canlı tutacak gerçekleri
ak­tarmıştır. Tebliğde gözetilmesi gereken sırayı gözetmek suretiyle önce
tevhid ile şirkin farkına işaret etmiş, mesajını aklî bir tarzda sunarak
verdiği örneklerle muhataplarım 
etkilemiştir.

5. Bu
konuşmanın işaret ettiği diğer bir gerçek de, Yusufun (a.s.}, bu hâdise­den  sonra 
zindanda  geçirdiği yılları  tebliğ yolunda  değerlendirmiş  olmasıdır.

Çünkü, peygamberlik
görevi verildikten sonra, vaktini tebliğsîz geçirmesi   müm­kün değildir {Tefhim, II, 461-463).

Prof. Dr. İsmail Yiğit,
Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 325-328.

[34] Yusuf sûresi, 12/43-49.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 330-331.

[35] Rasülullah (s.a.v.), Hz. Yusufun, hükümdar tarafından
çağırıldığında, mahkeme yoluyla suçsuzluğu ve haksız yere tevkif edildiği
tespit edilmeden yedi yıldır kal­makta olduğu zindandan çıkmayacağını
seslemesini takdirle karşılamış, onun sarsılmayan irâde ve metanetini şöyie
övmüştür:

“Eğer ben, Yusuf’un uzun zaman kaldığı kadar zindanda kalsaydım,
saraydan davet edilince muhakeme istemeden hemen icabet, ederdim.”
(Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 130).

[36] Yusuf sûresi, 12/50-53. Bazı müfessirler, 52 ve 53.
ayetlerdeki, ‘Bunu, gıyabında kendisine ihanette bulunmadığımı eski efendim
Aziz’in bilmesi için yaptım. Zâten Allah, hâinlerin tuzağım boşa çıkarır.
Bununla beraber nefsimi temize çıkaramam. Çünkü rabbimin acıyıp koruduğu hariç,
nefis kötülüğü şiddetle emredicidir. Şüphe­siz rabbim, çok bağışlayan, çok
merhamet edendir.” bu sözlerin, Hz. Yusuf a değil, suçunu itiraf eden Aziz
Potifar’ın karışma ait olup suçunu itirafının devamı oldu­ğunu kabul
etmişlerdir. Bu görüşte olan İbn Kesir, bu kanaatin hem daha meş­hur hem de kıssanın
gelişimine ve sözün siyakına daha uygun olduğunu belirtir {Tefsir, IV, 33 ).
Buna göre, 52. âyette gıyabında kendisine hainlik edilmemesin­den bahsedilen
şahıs Aziz değil Hz. Yusuftur. Aziz’in. karısı, “Bu itirafım, Yu­suf’un,
gıyabında, kendisine ihanet etmediğimi bilmesi içindir…” diye başladığı
sözlerini 53. âyetteki tevbe ve istiğfar ifâdeleriyîe tamamlamıştır.
Müfessirlerden bâzıları, bu sözlere bakarak, kadının o sırada Hz. Yusufa iman
ettiğini de söyle­mişlerdir (Bkz. Elmalılı, V, 55;   Seyyid Kutup, FıZilal, VIII, 414).

Muhakeme ve
konuşmaların seyrinden hareket eden Süleyman Ateş de, bu sözlerin kralın
huzurunda söylendiğine, Hz. Yusuf (a.s.)’ın İse o sırada zindanda olduğuna
işaretle, söz sahibinin kadın oiduğu görüşünü benimser. Âyetlerde bu sözlerin
daha sonra söylendiğini gösteren bir işaretin bulunmayışını delil gösterir.
{Çağdaş Tefsir, IV, 400).

Bu iki âyetteki sözlerin o ikisinden hangisine ait olduğu meselesi,
müfessirler arasında çözülemeyen bir husus olarak kalmıştır. Her iki görüşü
savunanlar çe­şitli deliller getirmîşierdir. Bu sözlerin Hz. Yusuf (a.s.)’a ait
olduğunu kabul eden­lerden Mcvdüdî, dü kuraİlan ve konunun akışından ziyâde
sözlerin muhtevasını dikkate alarak, bu sözlerin ancak iman etmiş birine ait
olabileceğini söyler ve ka­dının o sırada iman etmiş olduğunu gösteren bir
delilin bulunmadığına dikkat çeker. Ona göre konuşma, Hz. Yusuf (a.s.)’a aittir
ve henüz zindanda bulunduğu sırada soruşturma sonucunu duyduğu anda söylemiştir
{Tefhim, II, 470). Klasik müfessirlerden Taberî, Beğâvî ve Zemahşeri de bu
görüştedir. Modern müfessir­lerden M. Esed de bu görüşü tercih etmiş, Hz. Yusuf
(a.s.)’m insan nefsinin insa­nı kötülüğe sürükleyebileceğine dair, insanın
fıtratındaki bu zayıflığı dile getiren sözlerini, “bizzat bu zayıflığı
yenmesini bilmiş birinin tevazuunu yansıtan yüce gö­nüllüce sözler” olarak
değerlendirmiştir {Kur’ân Mesajı, 467). Şevkânî ise, müfes-sirlerin ekserisinin
bu görüşte olduğunu söyler {Tefsir, III, 34).

[37] Yusufun güçlü zekası, engin ilmi ve üstün ahlâkından
etkilenmiş olduğu anlaşı­lan bu kral, bâzı rivayetlere göre Müslüman olmuştur
(Taberî, Tarih, I, 173; Salebi, 117; İbn Kesir, Tefsir, IV, 34).

Suriye ve Filistin
tarafından Mısır’a giren Sâmî asıllı bir kabile olan Hiksoslar, XV ve XVI.
Hanedan zamanında Mısır’da hüküm sürmüş yabancı bir hanedandır. Delta’nın
doğusunda kalan Avaris şehrini başkent edinmişler, zamanla Orta Mı­sır’ı da
hâkimiyetleri altına almışlardır. Asya kökenli Sâmî ırka mensubiyetleri ve
Barbar bir toplum oldukları bilinen Hiksoslar tarihçilerin ekseriyetine göre
Araptır. Çoban krallar olarak da isimlendirilen bu hanedanın Fenikeli oldukları
da söylenir. Bu arada onların Türk asıllı olduğunu ileri süren tarihçiler de
vardır. Yusuf Ziya Özer’e göre Mısır’da bir asırdan fazla hüküm süren ve XVII.
Hane-dan’m başlangıcında Mısır’dan çıkarılan Hiksoslar, Türk asıllı olup Sas
kabilesi­ne mensuptur (Mısır Tarihi,178-179).

İlgili Makaleler