Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi

Habeşistan’a Hicret



Yirmi Dokuzuncu Bölüm: HABEŞİSTAN’A HİCRET



29.1. HABEŞİSTAN’A HİCRET



29.1.1. Din’de Hicret’in Önemi



29.1.2. Kur’an-ı Kerim’in Müslümanları Hicrete Hazırlaması



29.1.3. Hicret İle İlgili Talimat



29.1.4. Habeşistan’a Yapılan İlk Hicret



29.1.4.1. Habeşistan’a İlk Hicret Eden Müslümanlar



29.1.4.2. Muhacirlerin Habeşistan’daki Durumu



29.1.4.3. Muhacirlerin Peşinden Bir Kureyş Heyeti Habeşistan’a Gidiyor



29.1.4.4. Muhacirlerin Dönüşü ve Bunun Sebepleri



29.1.4..5. Burada Bir Parantez Açalım ve Önemli Bir Noktaya Değinelim



29.1.4.6. Mekke’ye Dönen Muhacirlerin Başlarından Geçenler



29.1.5. Habeşistan’a Yapılan İkinci Hicret



29.1.5.1. Habeşistan’a İkinci Hicret İçin Giden Kafile



29.1.5.2. Habeşistan’a İkinci Hicret’in Mekke’de Yarattığı Tepkiler



29.1.6. Hz. Ebû Bekr (r.a.)’in Hicret’e Niyetlenmesi



29.1.7. Muhacirleri Geri Getirmek İçin Kureyş’in Necâşî’ye Heyet Göndermesi



29.1.8. Muhâcirlerin Örnek Davranışı



29.1.9. Habeşistan’dan Bir Hıristiyan Heyetinin Mekke’ye Gelmesi



29.1.10. Habeşistan’dan Dönen Muhacirlerin İlk Kafilesi



29.1.11. Rûm Sûresinde Yer Alan Haber

Yirmi Dokuzuncu Bölüm: HABEŞİSTAN’A
HİCRET

29.1. Habeşistan’a Hicret

29.1.1. Din’de
Hicret’in Önemi

Kur’an-ı Kerim’de “cihad’dan sonra en önemli şey olarak
“hicret”ten bahsedilmiştir. İslâm’da “hicret”in bu kadar önemli olmasının
sebepleri nelerdir? Bunun sebepleri şunlardır: Bir müslüman için dünyada en
önem­li şey ne vatanıdır, ne milleti ne de kazancı ve kazanç yolları. Onun için
birinci derece ehemmiyetli şey imandır. Bir müslüman hangi şartlarla müslüman
olmuşsa o şartları yerine getirmeli ve onlara göre hayat sürmek suretiyle
Allah’ın rızasını elde etmelidir. Eğer müslüman imanın bu şartla­rına göre
hayatını yaşamıyorsa, onun için özgürlük şöyle dursun, hayatı­nın bile bir
anlamı yoktur. Gerçek bir müslüman, imanının dayandığı şart ve ilkeleri, Allah
ve Rasûlü tarafından kendisine intikal eden kaide ve ku­ralları feda edip
bunlardan taviz vermektense Allah yolunda kendini feda etmeyi tercih edecektir.

Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)’in fedaileri işte bu sebepten
dola­yı Arabistan’dan Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Müslümanlar birer Arap,
Mekkeli ve Kureyşli olmak itibarıyla kendi ülkelerinde, şehirlerinde ve
kabilelerinde her türlü hak ve özgürlüğe sahiptiler. Fakat, birer müslüman
olarak bu hak ve hürriyetlerden mahrumdular. Onların dini ve imanı tehli­kede
idi ve bu sebeple kendi vatanlarını bırakıp başka bir milletin yaşadı­ğı ve
başka bir milletin yönetime sahip olduğu bir memlekete gittiler. Aynı şekilde,
Rasûlullah (a.s.) ve arkadaşları Mekke’den Medine’ye neden hicret ettiler?
Hazreti Peygamber (a.s.) Mekke’nin bir sakiniydi ve bir va­tandaş olarak
Mekke’nin bütün vatandaşlık haklarına sahipti. Arkadaşları da birer Mekkeli ve
Kureyşli olarak aynı hak ve hürriyetlere sahiptiler. Fakat, gerek Rasûlullah
(a.s.)’ın gerekse diğer müslümanların, evlerini, barklarını, ailelerini,
akrabalarını, mal ve mülklerini ve diğer her şeyi terk edip sadece üzerlerindeki
kıyafetleriyle Medine’ye hicret etmelerinin se­bebi Mekke’de müslüman olarak
yaşamalarına imkân bulunmamasıydı. Onlar müslümanca yaşayabilmeleri için
doğdukları şehri terk edip başka bir şehre göç ettiler ve yerleştiler.

29.1.2. Kur’an-ı
Kerim’in Müslümanları Hicrete Hazırlaması

Mekke’de müslümanlara yapılan baskı ve zulüm had safhaya
varınca, Kur’an-ı Kerim onları muhtemel bir hicrete hazırlamaya başladı. Bu
hu­susta şöyle buyuruldu:

“Ey iman eden kullarım! Benim arzım geniştir. O halde, yalnız
bana ibadet edin. Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz, imân
edip sâlih amel işleyenlere Cennette altlarından nehirler akan hu­susi yerler
hazırlarız. Onlar orada ebedi kalırlar. Böyle amel edenlere bu ne güzel
mükâfattır. Onlar ki, sabreder ve yalnız Rabblerine tevekkül ederler. Nice canlı
hayvan vardır ki rızkını arkasına yüklenmez. Allah onlara da size de rızık
veriyor. O Semî’dir, Alim’dir.” (Ankebut; 56-60)

İlk ayette hicrete işaret edilmiştir. Deniliyor ki: “Mekke’de
Allah’a ibadet ve itaat etmek zorlaşmışsa başka bir ülkeye gidin. Allah’ın
dünyası dar değildir. Allah’ın sadık kulu olarak nerede yaşayabiliyorsanız oraya
gidin. Siz kendi vatanınıza ve milletinize değil, Allah’a bağlısınız.” Bura­da
asıl önemli olan şeyin vatan ve millet değil, Allah’a kulluk olduğu
vur­gulanmıştır. Bir mümin’in imanının, sağlam olup olmaması, ancak vatan ve
milletine olan sevgisi ile Allah’a kulluk arasında tercih yapmasıyla
is­patlanmış oluyor. Gerçek bir mü’min Allah’a kulluğu tercih etmeli,
mem­leketine, vatanına ve milletine boş vermelidir. İmanı zayıf ve müslümanlıkla
ilgili iddiası sahte olan biri millet ve vatanına bağlı kalacaktır. Bu ayette
belirtildiği gibi gerçekten Allah’a tapan bir kişi vatanını ve milletini
sevebilir, ama yurtsever ve milliyetçi olamaz. Bir müslümanın ilk tercihi
Allah’a kulluk olmalıdır ve bu kullukla çatışan her şeyi feda etmek zorun­dadır.

İkinci ayette insanların ve özellikle müslümanların can korkusu
gide­rilmeye çalışılmıştır. Deniliyor ki: “Hayat geçici bir şeydir. Dünyaya
gel­miş olanlar bir gün mutlaka öleceklerdir. Ha bugün ha yarın. Kimse buraya
ebediyen kalmak ve yaşamak için gelmemiştir. O halde, müslümanlar bu dünyada
canlarını koruma pahasına daha önemli ve değerli şeyleri feda etmemelidirler.
Müslümanların ilk düşüncesi, imanını nasıl koruyacağı ol­malıdır ve Allah’a
kullukta hiçbir kusur yapmamalıdır. Eninde sonunda bütün mahluklar Allah’a
döndürülecektir. Döndüğünüzde imanla mı gele­ceksiniz yoksa canla mı Allah
nezdinde can uğruna feda edilmiş iman mı yoksa iman uğruna feda edilmiş can mı
daha makbuldur? İşte dünyada bunu düşünerek yaşayacak ve öleceksiniz.”

Üçüncü ve dördüncü ayette deniliyor ki; “siz iman ve iyilik
uğruna dünyanın bütün nimetlerini kaybeder ve salt dünyevi açıdan başarısız
ka­lırsanız dahi, bunun telafisi mümkündür. Ve sadece telafi değil, Allah
ka­tında bunun büyük bir mükâfatı vardır.”

Son ayetlerde denilmiştir ki, “hicret ederken can korkusu gibi
mal korkusu da olmamalıdır. Dünyada yer altında ve yer üstünde, denizde ve
havada sayısız böcek, hayvan ve yaratıklar vardır. Bunlardan hangisi ken­di
rızkını kendisi taşıyor? Onları geçindiren ve yaşatan kimdir? Nereye gi­derlerse
gitsinler, hangi şartlarda olurlarsa olsunlar, onlara Allah rızık ver­miyor mu?
Onun için, iman sahipleri Allah uğruna memleket ve kavimle­rini terk ederken
malları ve rızıkları için endişe etmemelidirler. Diğer mah­luklara rızkını veren
Allah onlara da rızıklarını verecektir.”

Hakka davet yolunda bazen ansızın beklenmedik durumlarla
karşıla­şılabilir. Bu gibi durumlarda bir müslüman için bu dünyanın bütün
nimet­lerini terk edip Allah’a güvenerek kelleyi kolluğa almaktan başka çare
kal­maz. Bu gibi durumlarda, her şeyi önceden plânlamak, zarar ve yarar
he­sabını çıkarmak ve canlan ile mallarını korumak sevdasında olanlar hiçbir şey
yapamazlar. Onlardan hiçbir hayır beklenemez. Aslında her şeyin ani­den tersine
döndüğü ve şartların değiştiği zamanlarda kelleyi koltuğa alan ve Allah uğruna
her şeyi feda etmeye hazır olan gerçek mü’minlerin ve fe­dailerin azminden ve
fedakârlıklarındandır ki, Allah’ın kelimesi yükseli­yor ve bunun yanında bütün
batıl kelimeler yerin dibine batmış oluyorlar.

Kur’an-ı Kerim’in bir başka yerinde şöyle buyuruldu:

“(Ey Rasûlüm, tarafımdan) de ki: ‘Ey iman eden kullarım,
Rabbiniz­den korkun. Bu dünyada iyilik edenlere sevap var. Allah’ın arzı
geniştir. Ancak sabredenlerin mükâfatı hesapsız verilir.” (Zümer; 10)

Burada da iman sahiplerine deniliyor ki; Allah’a kulluk etmek
bir yer­de zorlaşmışsa, O’nun dünyası geniştir, iman sahipleri başka bir yere
gidebilirler. Bunun yanı sıra kendilerinin hem dünyada hem ahirette Allah’tan
iyi mükâfat alacaktan da müjdelenmişir. imân sahipleri hem dünyadaki
yaşantılarını düzeltiyorlar, hem de âhirette Allah’ın lütuf ve ihsanına nail
oluyorlar. Zira, onlar Allah’ın dini için dünyanın bütün nimet ve imkânla­rını
evlerini barklarını terk ediyor, evsiz ve çaresiz kalıyor, vatansız ve
milliyetsiz kalıyor, yabancı bir memlekette ve yabancı insanların arasına
giriyorlar. Bunun için, bu gibi insanlara sınırsız ödül vardır.

29.1.3. Hicret
İle İlgili Talimat

Kur’an-ı Kerim’de Mekkeli müslümanlar sadece hicrete teşvik
edil­mekle kalmadılar, kendilerine bu hususta iki talimat da verildi.

Müslümanlar Hıristiyan bir ülkeye hicret ettikleri için Meryem
sûresi indirildi. Bu sûrenin ilk iki rükûsunda Hazreti Yahya ile Hz. Îsa’nın
hikâyesi anlatılmıştır. Bu, müslümanlara bir uyarıydı. Gerçi müslümanlar mazlum
mülteciler olarak bir Hıristiyan devletine gidiyorlardı. Fakat, orada din ve
imanlarından zerre kadar taviz vermemeleri isteniyordu. İndirilen Meryem sûresi,
Hıristiyanlığın gerçekte ne olduğunu ve nasıl tahrif edildi­ğini dile
getiriyordu. Böylece, müslümanlar durumun farkına varacaklardı ve
Hıristiyanların bid’atine ve hurafelerine kendilerini kaptırmayacaklardır. Onlar
aynı zamanda Hıristiyanların bulunduğu bir memlekette Hıristiyanlı­ğın ve Hz.
Îsa’nın gerçek vaaz ve telkinlerini unutmamalıydılar. Her ne olursa olsun, Hz.
Îsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu kabul etmemeliydiler.

Müslümanlara verilen ikinci talimat şuydu:

“Ehl-i kitap ile yalnız en güzel şekilde mücadele edin. Onlardan
zul­medenlerle ise şiddetle mücadele edebilirsiniz. Ve ‘Biz hem bize indirile­ne
hem de size indirilene iman ettik. Bizim de sizin de ilâhınız birdir. Biz O’na
teslim olanlarız’ deyin.” (Ankebût; 46)

Yani Hıristiyanlarla karşı karşıya geldiğiniz zaman onlardan
zalim olanlarla uğraşmayınız. Zira, onlarla uğraşmak vakit ve enerjinin
ziyanın­dan başka bir şey değildir. Fakat, biraz anlayışlı olanlarla serinkanlı,
yu­muşak başlı ve Hakkı kabul etmek eğiliminde olanlarla muhtelif dini ko­nuları
medeni ölçülerde, iyi bir dille ve delillerle tartışabilirsiniz. Onlara deyiniz
ki, siz dik kafalı veya mutaassıp kimseler değilsiniz. Onlara hem onların
kitabının hem kendi kitabınızın Allah’tan geldiğine inandığınızı söyleyiniz. Her
ikinizin Allah’ın bir olduğunu, O’nun gönderdiği emirlerin aynı olduğunu onlara
söyleyiniz.

İlgili Makaleler