Hz. Süleyman (A.S)
Birincisi:
Yüce Allah, Hz. Süleyman (a.s)’a, peygamberlik verdiği gibi onu, babasının
saltanatına ve hükümdarlığına mirasçı kılması.
Böylece Hz. Süleyman
(a.s), hem Peygamber ve hem de hükümdar olup iki şerefi bir arada toplamıştır.
Yüce Allah’ta bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Süleyman,
Davud’a (hem peygamberlik, hem ilim ve hem de hükümdarlık bakımından) mirasçı
oldu. “[13]
İbn tCesîr bu konu ile
ilgili olarak ise şöyle der: “Yani Hz. Süleyman, peygamberlik ve
hükümdarlık bakımından Hz. Davud’a mirasçı oldu. Buradaki mirasçılıktan kasıt,
mal bakımından olan mirasçılık değildir. Çünkü Hz. Davud’un, Hz. Süleyman’dan
başka oğullan da vardı. Durum böyle olunca, Hz. Davud’un malı, sadece Hz.
Süleyman’a miras olarak kalacak değildi. Ayrıca sahîh hadiste sabit olduğuna
göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
‘Biz peygamberler
topluluğu, miras bırakmayız. Bıraktık-larımız olursa da, o sadakadır. [14]
Doğru konuşan ve.sözü
tasdik edilen Peygamber Efendimiz, (burada) peygamberlerin mallarının miras
olarak bırakılmayacağını haber vermektedir. “Bilakis onların bıraktıkları
mallar, kendilerinden sonra yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine sadaka olarak
verilir. [15]
İkincisi:
Allah’ın, Hz. Süleyman (a.s)’a, kuş dili ile diğer hayvanların lisanlarını[16]
öğretmesi.
Böylece Hz. Süleyman
(a.s), kuşların ve hayvanların konuşmalarını, diğer insanların anlamadığı bir
şekilde anlardı. Hüdhüd, karınca ve diğer hayvanlarla konuştuğu gibi bazen
diğer hayvanlarla da konuşurdu.
İbn Asâkir’in şöyle
söylediği rivayet edilmiştir: “Süleyman Peygamber, yoldan geçerken erkek
bir serçenin, dişi bir serçenin etrafında dolanmakta olduğunu gördü. Yanında
bulunanlara:
– ‘Bu erkek serçenin ne dediğini biliyor
musunuz?’ diye sordu. Etrafındakiler:
– ‘Ey Allah’ın peygamberi! Ne diyor?’ diye
karşılık verdiler. Süleyman Peygamber:
– ‘Erkek serçe, dişi serçeyi istiyor ve ona:
‘Benimle evlenirsen, seni, Şam’da dilediğin eve yerleştiririm’ diyor. Çünkü
Şam’ın evleri, güzel taşlarla inşa edilmiştir. Oralara herkes giremez. Ancak
bir dişi ile evlenmek isteyen her erkek, mutlaka yalan söyler.[17]
Yüce Allah bu konuda
şöyle buyurmaktadır:
“Süleyman,
Davud’a (hem. peygamberlik, hem ilim ve hem de hükümdarlık bakımından) mirasçı
oldu. Dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize, kuşların dili öğretildi. Ve bize, her
şeyden (bolca bir pay) verildi. İşte bu, açık bir lüiuftur.”[18]
Yine Yüce Allah bu
konuda şöyle buyurmaktadır:
“(Süleyman ‘m
cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordusu) karınca vadisine geldikleri
zaman bir karınca: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları
farkında olmayarak sizi ezmesinler’ dedi. (Süleyman,) karıncanın bu sözüne
gülümsedi…..”[19]
Üçüncüsü:
Yüce Allah’ın, Hz. Süleyman (a.s)’a, daha küçük yaşta Adaletle hükmetmeyi
vermesi.
Buna; daha önce de
naklettiğimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in, “(Fetvayı) bu (şekilde vermeyi)
Süleyman’a Biz bildirdik” (Enbiyâ: 21/79) şeklinde hakkında hüküm
verdiğini ikrar ettiği olay ile daha öncede geçtiği üzere bir kurdun iki
kadının birisinin çocuğunu alıp götürmesi hakkında verdiği hüküm ile ilgili
olay delil teşkil etmektedü”.
Dördüncüsü: Yüce
Allah’ın, rüzgarı Hz. Süleyman (a.s)’m emri altına vermesi.
Rüzgarı, dünyanın
hangi tarafına isterse o tarafa estiriyor ve böylece kısa zamanda uzak
mesafeleri kat ediyordu. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle
buyurmaktadır:
“Süleyman ‘a,
sabah gidişi bir aylık mesafe ve akşam dö-nüsü de bir aylık mesafe olan rüzgarı
emrine verdik. “[20]
Ayetin anlamı
şöyledir: Hz. Süleyman, bu rüzgar ile sabahtan öğleye kadar bir aylık mesafeyi
kat ediyor ve öğleden akşama kadar ise bir aylık mesafeyi kat ediyordu. Böylece
de bir günde iki aylık mesafe kat ediyordu.
Hasan el- Basri derki:
“Süleyman Peygamber sabahleyin Şam’dan hareket eder, öğleye doğru İstahr
denilen yere konaklar. Orada öğle yemeğini yerdi. Akşama doğru oradan dönerek
Kabil’de gecelerdi. Şam ile îstahr arası, bir aylık mesafedir. Yine İstahr ile
Kabil arası da bir aylık mesafedir.”
İbn Kesîr bu konu ile
ilgili olarak şöyle der: “Hz. Süleyman’ın, tahtadan yapılma (çok büyük)
bir tahtırevanı ( ya da uçan halısı) vardı. İstediği bütün köşkleri, çadırları,
mallan, atlan, develeri, (insanlardan ve cinlerden oluşmuş) Adamları, bunların
dışında hayvanları ve kuşları ona yükleyebiliyordu. Bir yolculuğa çıkmak
istediğinde, (yukarıda sayılan şeyleri ona yükler ve) rüzgar da onu (alıp
istenilen yere) götürürdü.”
Derim ki: Bu, o kadar
garip ve acayip bir şey olmayıp Allah’ın kudretinin yanında çok basit bir
şeydir. Kaldı ki bugün insanlar, uzak memleketlere jet uçağıyla
gidebilmektedir. Bir beldeden diğer uzak bir beldeye hızlı bir şekilde yol
alabilmektedir. Bunun bir benzeri olarak; Allah’ın, rüzgarı, bir vasıta
olarak peygamberi Hz. Süleyman (a.s)’a vermesi, inkar edilemez. Çünkü rüzgarın
Hz. Süleyman’ın emri altına verilmesi olayı, Hz. Süleyman (a.s)’a mahsus
kılman mucizelerden sadece biridir.
Üstad Neccâr,
“Kasasu’l-Enbiyâ” adlı kitabında tahtırevan (uçan halı) olayını kabul
etmemektedir. Halbuki Allah’ın kudreti, nice garip ve acayip şeyleri meydana
getirdiğine göre bunu inkar etmeye hiç de gerek yoktur. Biz, -Kur’an’mda
belirttiği- rüzgarın, Hz. Süleyman’ın, emriyle uzak mesafeleri kısa zamanda
yol aldığına inanırız. Ama rüzgar, tahtırevanı nasıl alıp götürür? Tahtırevanla
köşkleri nasıl taşır? Atları nasıl götürür? Bu konuları Allah’a bırakır,
Kur’an’in bu konuda anlattıklarını nakletmekle yetiniriz. Zira Yüce Allah bu
konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Süleyman’a,
fırtınayı (boyun eğdirmiştik. Bu fırtına) Süleyman’ın emriyle, içinde
bereketler yarattığımız vere akıp gi-derdi. ‘Biz, her şeyi (yapmasını)’
biliriz. “[21]
Biz, Üstad Neccâr’da
dahil, mucizeleri ve acayip olaylan kabul ederiz. Fakat biz, bu konuda ölçülü
davranmalıyız ve aşırıya kaçmamalıyız. Belki de Üstad Neccâr’in, bu tahtırevan
meselesini kabul etmemeye sevk eden şey; bazı hikayecilerin bu tahtırevanı
acayip ve garip bir biçimde anlatması veya bazı tefsircilerin de bu
tahtırevanın özellikleri hakkında anlatılanlara dayanmadaki aşırılıkları
olabilir.
Beşincisi: Yüce
Allah’ın, cinleri ve şeytanları Hz. Süleyman (a.s)’m emri altına vermesi.
Bunlar, H. Süleyman
(a.s)’a, mücevherler ve kıymetli mercanlar çıkarmak için denizlere dalıyorlar
ve insanoğlunun gücünün yetemeyeceği; yüksek gökdelenler, büyük saraylar,
yerinden oynatılamayan sağlam kazanlar, havuzlara benzer büyük çanaklar vb.
işler yapıyorlardı. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle
buyurmaktadır:
“Süleyman ‘a,
sabah gidişi bir aylık mesafe ve akşam dönüşü de bir aylık mesafe olan rüzgarı
(emrine verdik.) Yine Süleyman için, erimiş bahri da kaynağından sel gibi
akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, Süleyman ‘in önünde çalışırdı.
Onlardan kim, emrimizden sapsa, ona, alevli azabı (attırırdık. Onlar, Süleyman
‘a; kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, yerinden
oynamayan sağlam kazanlardan ne dilerse yaparları. Ey Dâvud ailesi! Şükredin.
Çünkü (verdiğim nimetlere karşı) şükreden azdır. “[22]
Yüce Allah, Hz.
Süleyman (a.s)’ı, bütün şeytanların üzerine otorite yapması sebebiyle; Hz.
Süleyman (a.s.,) onlardan dilediğini zor işlerde çalıştırıyor ve insanlara
kötülük yapmalarını engellemek için de onlardan dilediğini zincirlere
bağlıyordu. Nitekim Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“(Süleyman için)
bina kuran ve (denizlerden mücevherler ile değe.rli süs eşyaları çıkarmak için)
dalgıçlık yaparı şeytanları ve demir zincirlere bağlı diğerlerini (onun emrine
verdik)-[23]
Bu özellik, Hz.
Süleyman’dan başka hiçbir peygambere verilmemiştir. İşte bu; büyüklüğün zirvesi
ve dün ya daki hükümdarların otorite ile hükümranlıklarının son noktasıdır. Bu
sebepledir ki, hükümdarlardan hiç birisi
Hz. Süleyman’ın elde ettiği mertebeye ulaşamamıştır.
(Hz. Süleyman’ın bu
özelliği ile ilgili olarak) İmam Buharı, Sahîh’inde Resulullah (s.a.v.)’in
şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Geçen gece
cinlerden bir ifrit, namazımı bozmak için karşıma çıktı. Allah’ta bana imkan
verip onu yakaladım ve hepinizin onu görmesi için caminin direklerinden birine
bağlamak istedim. Hemen o anda kardeşim Süleyman (Peygamberin: ‘Ey Rabbim!
Beni bağışla. Bana, benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık
ver.” (Sâd: 38/35) şeklindeki duasını hatırladım. Bu sebeple de onu
(orada) köpek kovar gibi bırakıverdim.”[24]
Altıncısı:
Yüce Allah’ın, Hz. Süleyman için, erimiş bakın, kaynağından sel gibi akıtması.
Bakır, Hz. Süleyman
için, suyun fişkırdığı gibi özel bir kaynaktan erimiş olarak fışkırıyordu. Hz.
Süleyman ise onu dilediği şekilde kullanıyordu. Nitekim Yüce Allah bu konu ile
ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Süleyman için,
erimiş bakın da kaynağından sel gibi akıttık. “[25] İşte bu, Hz. Süleyman ‘a özgü bir özellikti.
Nitekim Allah, babası
Davud’a da demiri yumuşatmıştı. Bu sebeple de demiri, ateşe ve çekice gerek
duymadan elinde hamur gibi istediği şekle sokabiliyordu. Bununla ilgili olarak
ise Allah şöyle buyurmaktadır:
“Davud’a da
demiri yumuşattık.”[26]
Abdullah ibn Abbas’ın
anlattığına göre; (ayette geçen) “el-Kıtr” (Erimiş bakır) kelimesi,
“en-Nuhâs” (Bakır) anlamındadır. Bu erimiş bakır kaynağı,
Yemen’dedir. Bu kaynağı, Cenab-ı Allah, Hz. Süleyman için (yerden) fışkırttı.
Bunun
üzerine Hz. Süleyman,
bu erimiş bakırı kaynağından alıp binalar ve başka şeyler yapmada
kullanıyordu.[27]
Bazı alimler der ki:
“Belki de bu erimiş bakır kaynağı, volkanik ülkededir.”