Peygamberler Tarihi Sabuni

Hz. Süleyman (A.S)

Yedincisi:
Hz. Süleyman (a.s)’m; insanlardan, cinlerden ve kuşlardan oluşmuş bir ordusunun
bulunması.

Hz. Süleyman (a.s),
onların yapacağı işleri düzenler ve iş­lerini ayarlardı. Bir sefere çıkacağı
zaman, onlar, toplu bir me­rasim alayı şeklinde onunla birlikte çıkarlardı.
Askerler ve gö­revliler, her taraftan olacak şekilde Hz. Süleyman’ı bir halka
içerisine alıp insanlar ve cinler, onunla birlikte yürürlerdi. Kuşlar ise,
kanatlarıyla Hz. Süleyman’ı sıcaktan koruyorlardı.

Bu ordu birlikleri
içerisinde her gruba ait liderler ve baş­kanlar vardı. Onlar, ihtişamlı
günlerde ve askeri törenlerde orduyu harekete geçirirlerdi. Gözler, bunun bir
benzerini daha görmemişti…

Kur’ân-ı Kerîm, bize;
Hz. Süleyman’ın, bu ordusuyla bir sefere çıktığı esnada bir karınca vadisinden
geçerken bir karın­canın arkadaşlarıyla konuşması ve Hz. Süleyman’ın ise bu ka­rıncanın
konuşması ve arkadaşlarını (Süleyman’ın ordusundan korunmak için yuvalarına
kaçmaları şeklinde yaptığı) uyarışını anlayıp bu konuşmadan dolayı tebessüm
etmesi ve Allah’ın, kendisine bol bir şekilde bu büyük nimeti vermesi sebebiyle
O’na şükretmesi ve bu nimete karşı yaptığı teşekkürü yerine getirebilmeyi
Rabbinden istemesi ile ilgili olayı bize anlatmış­tır. Yüce Allah bu konu ile
ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Cinlerden,
insanlardan ve kuşlardan oluşmuş orduları, Süleyman ‘in hizmetine toplandı.
Hepsi bir arada (onun etra­fında) düzenli olarak sevk ediliyorlardı. Nihayet
karınca vadi­sine geldikleri vakit, bir karınca: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin.
Yoksa Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezme­sin’ dedi. (Süleyman)
karıncanın bu sözüne gülümseyerek: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin
nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi iş yapmamı gönlüme getir. Rahmetinle,
beni, Salih kulların arasına kat’ dedi.[28]

İbn Kesîr derki:
“Ayeti kerimenin bağlamından anlaşıldığı üzere; Hz. Süleyman’ın, alay
kıtası içerisinde ata binili oldu­ğuna ve -bazılarının da iddia ettiği gibi-
tahtırevan üzerinde olmadığına, eğer tahtırevan üzerinde olsaydı karıncaya
ondan bir zarar gelmeyecekti. Çünkü tahtırevan üzerinde ihtiyaç duy­duğu
askerler, atlar, develer, yükler, çadırlar, davarlar ve bütün bunların üzerinde
kuşlar vardı. Nitekim Allah, izin verirse bu konuyu ileride açıklayacağız.[29]

Özetle; Hz. Süleyman
(a.s), ayeti kerimede sözü edilen ka­rıncanın, kendisiyle ve ordusuyla ilgili;
ayaklar altında kalıp ezilmemeleri için arkadaşlarına, yuvalarına girmelerini
söyle­mesi ve sonrada “Yoksa Süleyman ve ordusu farkına varma­dan sizi
ezmesin” (Nemi: 27/17) şeklinde hem Hz. Süley­man’ın şahsma ve hem de iyi
ordusuna karşı anlayışlı ve say­gılı olduğunu gösterir İşte bu; ayeti kerimede
sözü edilen ka­rıncanın, Hz. Süleyman ile ordusuna karşı saygılı olduğuna ve
iyi kimseler ile kötü kimseleri ayırt etmesine bir delil değil midir?

Süddi’nin şöyle dediği
rivayet edilmiştir: “Süleyman Pey­gamber zamanında insanlara kıtlık geldi.
Bunun üzerine Sü­leyman Peygamber, halka, yağmur duasına çıkmaları için emir
verdi. Halkta yağmur duasına çıktı. Yolda giderken, bir karın­canın, ayaklan
üzerine dikilip ellerini açarak:

–  ‘Allahım! Ben, Senin yaratıklarından biriyim.
Biz, Senin lütfuna muhtacız” şeklinde dua ettiğini gördüler. Bunun üzeri­ne
Süleyman Peygamber, (etrafinda bulunanlara):

–  ‘Haydi geri dönün. Şu karıncanın yüzü suyu
hürmetine üzerinize yağmur yağacak’ dedi.[30]

 

Hz. Süleyman (a.s)’ın, Sebe’ Kraliçesi Belki s İle
Olan Kıssası:

 

Kur’ân-ı Kerîm, bize,
Sebe’ kraliçesiyle aralarında geçen kıssayı anlatmıştır.

Bu kıssadan;
hükümdarlar ve büyük kimseler için ince bir anlam olduğu, hükümranlığının
Beytü’l-Makdis’ten Yemen sınırlarına kadar geniş olup hükümdarların ve
kralların ona boyun eğdiğini, hükümdarlığını İslama davet aracı olarak kul­landığını;
hiçbir kafir hükümdar, zorba kral ve güçlü bir sultan bırakmaksızın hepsini
Allah’ın dinine girmeye davet ettiğini, bunlardan her kim de bu daveti kabul
etmemişse ona karşı kı­lıcı güzel bir hakem olarak kullandığını, böylece
Allah’ın di­nini dünyanın her bölgesine ve her yanma yaydığını bildirme yer
almaktadır.

Ordusunun;
insanlardan, cinlerden ile kuşlardan oluştuğu­nu, bunlardan her birinin ayrı
bir görevi olduğunu ve bunların hepsinin, orduların hükümdarlarına yaptığı
gibi, Hz. Süley­man’ın yanında her an hazır olduklarını ve nöbet tuttuklarını
daha önce belirtmiştik.

Abdullah ibn Abbas’m
belirttiği üzere; Hüdhüd kuşunun görevi de, sefer esnasında ıssız çöllerde ve
yerin altında (Hz. Süleyman ve ordusu suya ihtiyaç, duydukları zaman onlar
için) su arayıp bulmaktı. Bu sebeple (Allah’ın ona verdiği bir güç sayesinde)
bu gibi yerlere gider ve onlar için su var mıdır? di­ye bakmırdı.[31]

Hz. Süleyman, bir gün
kuşları teftiş etti. Hüdhüd kuşunu göremedi. Hüdhüd’ün yerinde olmamasını, bir
suç saydı. Bu kayboluşunun sebebi ile ilgili geçerli bir mazeret getirmediği
taktirde onu keseceğini, ya da ona azab edeceğini söyledi. Hüdhüd çıkıp
gelince, ona, kaybolup gidişinin nedenini sordu. Hüdhüd ise; Yemen’in Sebe’
beldesinde olduğunu, orada Bel-kıs adında bir kraliçe olduğunu, bu kraliçenin
orada bulunan halka hükmettiğini, kendisinin çeşitli mücevherlerle süslü bü­yük
bir tahtının olduğunu, kraliçenin ve ahalisinin Allah’ı bı­rakıp güneşe tapan
ve secde eden putperest bir topluluk oldu­ğunu ve bu büyük memleketin durumu
ile içerisinde Allah’ı bırakıp inkarcı putperest olan topluluklar ile ilgili
haberleri anlattı.

Hz. Süleyman (a,s), bu
habere şaşırdı. Çünkü dün ya da Allah’tan başkasına tapan nasıl bulunabilirdi?
Hüdhüd’ün, doğru mu yoksa yalan mı söylediğini anlamak için onu dene­mek
istedi. Bunun için kraliçe Belkıs’a götürmesi için ona bir mektup verdi.

Hüdhüd mektubu Yemen’e
götürüp Beîkıs’ın yatağının üzerine bıraktı. Mektupta; Belkıs’ı Allah’a ve
peygamberine itaat etme ve Hz. Süleyman’ın hükümranlığı ile otoritesine karşı
baş eğip kabullenme ve boyun eğme yer almaktaydı.

Kraliçe mektubu alıp
açtı. İçerisinde şu yazılı idi:

“Bu mektup,
Süleyman’dandır. Bismillahirrahmanirrahim (Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla
başlamaktadır). ‘Bana kar­şı baş kaldırmayın. Teslimiyet göstererek bana gelin’
diye (yazmaktadır).[32]

Kraliçe, mektuba tek
başına cevap vermek istemedi. Dev­let adamlarını, vezirlerini ve danışmanlarını
toplayıp onlara mektubun mahiyetini ve içerisinde sert bir üslubun yer aldığını
bildirdi. Bunun üzerine içlerinde üstünlük duyguları kabarıp kraliçeye:

“Biz, güçlü ve
kuvvetli kimseleriz. Zorlu savaş erleriyiz. Emir ise senindir. Artık ne
emredeceğini düşün taşın” dediler.[33]

Kraliçe Belkıs, zeki
ve akıllı bir kimse olup meseleyi akıl­lıca düşündü. Adamlarının güç ve
üstünlükleri ile ilgili söyle­diklerine aldanmadı. Onlara:

– “Hükümdarlar,
bir memlekete girdikleri zaman orasını harap ederler” dedi.

Yüce Allah bu konu ile
ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Kraliçe:
‘Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan ederler ve halkının ileri
gelenlerini hakir hale getirir­ler. Herhalde onlar da böyle yapacaklardır’
dedi. [34]

Onlara başka bir görüş
sundu. Çünkü ansızın karşısına çı­kan bu meseleyi çözmeye daha yakın bir yol
bulmuştu. Bu da, Süleyman’a, hediye gönderecek, böylece ona yaltaklanacak, bu
hediye nedeniyle isteğinden vazgeçip vazgeçmediğini öğ­renmiş olacak, bu
hediyeyi de zeki adamlarıyla gönderip Sü­leyman’ın kuvvetleri hakkında bilgi
edinmiş olacak ve oradan gelecek haberler ışığında ne yapması gerektiğine karar
vere­cekti.

Üstad Abdulvahhab
en-Neccâr “Kasasu’I-Enbiyâ” adlı kitabında bu konu ile ilgili olarak
şöyle der:

“Açıktır ki;
Belkıs, elçileri aracılığıyla, haksız yere tehdit mektubu gönderen ve kendisine
tereddütsüz bir şekilde boyun eğerek gelmesini isteyen bu hükümdarın durumunu
öğrenmek için hediye göndermek istemektedir… Daha sonra elçiler, Belkıs’a;
Süleyman’ın gerçek yönü, emri altındaki askeri kuvvet­ler ve onun emrine boyun
eğmediği taktirde ona karşı hile yo­luyla üstün gelmesinin mümkün olmadığı ile
ilgili bol bilgiler­le döndüler. Böylece Belkıs, elde edeceği kanıta göre
davrana­caktı. Hatta bir iş yapmak istediğinde, sonuçlarını araştırdıktan sonra
o işi yapardı.

Elçiler, Süleyman
(a.s)’a hediye ile gelince, Hz. Süley­man, hediyeyi kabul etmeyip onlara;
kendisinin güzel bir du­rumda olduğunu, servetinin; kraliçenin ve
ahalisininkinden daha çok olduğu ve bu sebeple de getirdiği mallara ihtiyacı
olmadığını söyledi. Ayrıca kraliçe ve halk, yapılan daveti ka­bul etmedikleri
taktirde ordularını, onların şehirlerine gönde­receğini, onların ise buna
güçlerinin yetmeyeceğini, aşağılık ve hakir bir şekilde şehirlerinden
çıkarılacağını belirtti.[35]

Elçiler kraliçeye geri
dönüp geldiler. Ona; Süleyman’ın hükümranlığının büyüklüğü, ordusunun çokluğu
ve kuvvetinin fazlalığı ile ilgili gördüklerini anlattılar. Ayrıca gönderilen
he­diyeyi kabul etmediğini, dostluk kurmak istemediğini ve muh­teşem ordusuyla
bu ülkelere saldırmaya kararlı olduğunu bil­dirdiler. Bunun üzerine kraliçe,
teslim olmaya ve boyun eğme­ye karar verdi. Yol hazırlıklarını yaptırıp bir
grup adamıyla birlikte Süleyman’ a gitmek üzere yola çıktı…

Yüce Allah bu kıssanın
tamamını şöyle anlatmaktadır.

“(Süleyman)
kuşları gözden geçirdikten sonra: ‘Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara
mı karıştı? Ya bana (ma­zeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek ya da
mutlaka onu şiddetli bir azaba uğratacağım ya da boğazlayacağım’ dedi. Çok
geçmeden(Hüdhüd) gelip: ‘Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe ‘den
sana çok doğru (ve önemli) bir haber ge­tirdim. Gerçekten, onlara (Sebe
‘lilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkan verilmiş ve büyük bir
tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım. Onun ve kavminin, Allah’ı bıra­kıp
güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yap­tıklarını süslü
göstermiş de onları doğru yoldan ah koymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar.
Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğiniz ve açıkladığınızı bilen
Allah ‘a sec­de etmezler. (Halbuki) O, çok büyük arşın sahibi Allah’tan başka
tapılacak yoktur’ dedi. (Süleyman, Hüdhüd’e) ‘Doğru mu söyledin, yoksa
yalancılardan mısın? bakacağım. Şu mek­tubu götür, onu kendilerine ver. Sonra
onlardan biraz çekil de ne sonuca varacaklarına bak’ dedi. (Süleyman’ın mektubunu
alan Sebe kraliçesi:) ‘Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı’
dedi. Mektup, Süleyman ‘dandır.

Bismillahirrahmanirrahim
(Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla başlamaktadır). ‘Bana karşı baş kaldırmayın.
Teslimi­yet göstererek bana gelin’ diye (yazmaktadır), (Kraliçe devam­la:)
‘Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz ki) siz yanımda
olmadan hiçbir işi kestirip atmam’ dedi. On­lar: ‘Biz, güçlü ve kuvvetli
kimseleriz. Zorlu savaş erleriyiz. Emir ise senindir. Artık ne emredeceğini
düşün taşın’ diye ce­vap verdiler. Kraliçe: ‘Hükümdarlar bir memlekete girdiler
mi, orayı perişan ederler ve halkının ileri gelenlerini hakir ha­le getirirler.
Herhalde onlar da böyle yapacaklardır. Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim
de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler’ dedi. (Elçiler,
Süleyman’a he­diye ile) gelince, Süleyman, onlara: ‘Siz bana mal ile yardım mı
etmek istiyorsunuz? Allah ‘m bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Ama
siz, hediyenizle böbürlenirsiniz- (Ey elçiler!) Onlara var (söyle). İyi
bilsinler ki, kendilerine asla karşı ko­yamayacakları ordularla gelir. Onları,
muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız’ dedi. [36]

Hz. Süleyman, Sebe’
kraliçesinin, kendisini ziyarete gel­diğini öğrenince, ülkesinin merkezinde
camdan yapılma büyük bir köşk yaptırdı. (Köşkün giriş kısmında Belkıs’in)
geçeceği yere su döktürmüş, suyun üzerini de camla kapatmıştı. Üzeri camla
kapatılan bu giriş kısmının altındaki suya, balık ile diğer su hayvanlarını
yerleştirmişti. Camla kaplı havuzu görenlere derin bir su imajı veriyordu…

Daha sonra Hz.
Süleyman, kendi tahtında oturdu. Belkıs köşke girince, yolu üzerinde su
olduğunu düşünerek eteğini yukarı doğru çekti. Süleyman, ona:

– ‘Bu, camdan yapılmış
şeffaf bir zemindir’ dedi.

İşte bu, Yemenliler
için bir benzeri daha görülmemiş mu­azzam bir şeydi.

Hz. Süleyman,
Belkıs’a; egemenliğinin ve saltanatının de­lillerini ortaya koymak ve rüyalarda
dahi göremediğini bizzat gözleriyle görmesini sağlamak istedi… Bu da;
kraliçenin güzel tahtını, bu köşkte onun üzerinde oturmasını sağlamak için tah­tını
getirmesiydi. Bunun için askerlerine, Belkıs’ın tahtını kendisine getirecek
güçlü bir kimseyi söylemelerini emretti. Bunun üzerine cinlerden bir ifrit
seçildi. Bu ifrit, Hz. Süley­man’a, yarım günü geçmeyecek kadar kısa bir
zamanda tahtı getirmeye gücünün yeteceğini bildirdi.

Orada velayetiyle
meşhur, ilim ve iman sahibi bir kimse,, Hz. Süleyman ‘a: “Gözünü açıp
kapamadan, ben, sana onu getiririm” dedi. (Nemi: 27/40) Bir de baktı ki
taht, yanı başın­da hazır bir vaziyette duruyordu. Tefsircilerin kaydettiğine
göre; bu zat, Âsaf b. Barhiyâ’dır. O, Hz. Süleyman’ın teyzesinin oğludur.
Velayet ve doğru sözlü bir kimsedir. Bu da, onun ke-rametindendir. Kerametler
ise, Allah’ın veli kullar için sabittir. Bu tür kerametleri, ancak kibirli
kimseler kabul etmez.

(Üstad el-Lukkânî)
“Cevhere’Me denilir ki: “Velilerin ke­rameti, sabittir. Kim velilerin
kerametini inkar ederse, sözünü fırlatıp at.”

Bazı tefsirciler de,
Belkıs’ın tahtını getirenin, bizzat Hz. Süleyman olduğunu ve tahtı taşıma
işinin, Hz. Süleyman için bir mucize olduğunu ileri sürenler vardır. Fakat İbn
Kesîr ile Süheyli, bu görüşü kabul etmeyip şöyle demişlerdir: “Bu, ger­çekten
garip bir görüştür. Çünkü sözün akışı, bu görüşü doğru­lamaktadır.[37]

Hz. Süleyman,
Belkıs’ın uyanıklılığını ve kavrayış dere­cesini ölçmek için
(maiyetindekilere,) tahtın bazı yerlerini de­ğiştirmelerini emretti. Belkıs
(tahtın önüne) gelince, taht, dış görünüşü garip bir şekilde değişmiş olarak
getirilip tahtı Bel­kıs’a takdim edilip ona:

“Bu, senin tahtın
mıdır?’ diye soruldu. Bunun üzerine Belkıs:

“Tıpkı o”
diye cevap verdi.

Bu; Belkıs’ın, çok
akıllı ve derin kavrayışlı bir kimse ol­duğunu göstermektedir. Çünkü Belkıs,
tahtını, Yemen’de kapı­lar ardına kilitlediği için ve hiçbir kimsenin acayip
bir şekilde buraya alıp getireceği aklına gelmediği için bu tahtın kendi tahtı
olduğunu uzak gördü.

Belkıs, bu parlak
delilleri ve harikulade olayları görünce, müslüman oldu ve kavmi ile birlikte
bulundukları sapıklıktan da sıyrıldı. Peşi sıra da: “Rabbiml Ben gerçekten
(Seni bırakıp güneşe tapmakla) kendime yazık etmişim, Süleyman ‘in maiyetinde
alenilerin Rabbi Allah’a teslim oldum’, dedi.” (Nemi: 27/44)

Yüce Allah bu kıssanın
tamamını şöyle anlatmaktadır:

“(Sonra Süleyman,
maiye tinde kilere:) ‘Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce,
hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilir?’ dedi. Cinlerden bir ifrit:
‘Sen maka­mından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve
güvenim var’ dedi. Kitap’tan ilmi olan bir kimse ise: ‘Gözünü açıp kapamadan
ben onu sana getiririm’ dedi. (Sü­leyman, kraliçenin) tahtını yanı başına
yerleşivermiş görünce, (Süleyman): ‘Bu, şükür mü edeceğim? Yoksa nankörlük mü
edeceğim? diye beni denemek üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden
ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük edene gelince, o bilsin ki,
Rabbim, müstağnidir ve çok kerem sahibidir’ dedi. (Devamla:) ‘Onun tahtını
bilemeye­ceği bir şekle sokup getirin bakalım tanıyabilecek mi? Yoksa tanımayanlardan
mı olacak?’ dedi. Kraliçe gelince: ‘Senin tahtın da böyle mi?’ dendi. O da:
‘Tıpkı ol Zaten bize daha’ önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik.
Belkıs ‘ı, Al­lah ‘tan başka taptığı şeyler ( o zamana kadar tevhid dinine
girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi, inkarcı bir kavimden­di. Ona: ‘Köşke
gir!’ dendi. Kraliçe onu görünce, derin bir su sandı ve eteğini çekti.
Süleyman: ‘Bu, billurdan yapılmış şeffaf bir zemindir’ dedi. Kraliçe de:
‘Rabbim! Ben gerçekten (Seni bırakıp güneşe tapmakla) kendime yazık etmişim.
Süleyman ‘in maiyetinde alemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum’ dedi. [38]

İlgili Makaleler