Arapça GramerNahiv

Yasin Suresi İrabı Arapça Dersleri

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ {36/51}

51. Nihayet Sûr’a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.

koştu, akın etti

نَسلَ  يَنْسِلُ

kabir

جَدَثٌ ج أَجْداَثٌ

üfledi

نَفَخَ  يَنْفُخُ

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ {36/52}

52. (İşte o zaman:) “Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu, Rahmân’ın vâdettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!” derler.

ism-i mekân:  yatılan yer

مَرْقَدٌ  (رَقَدَ  يَرْقُدُ)

yazık bize, yazıklar olsun bize

يَا وَيْلَناَ

vaad etti, söz verdi

وَعَدَ  يَعِدُ

diriltti, kaldırdı

بَعَثَ يَبْعَثُ

         

 إِنْ كَانَتْ إِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ {36/53}

53. Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.

hepsi, topu

 

جَميِعٌ

getirdi, bulundurdu, hazırladı

أَحْضَرَ يُحْضِرُ إِحْضاَراً

İsm-i mef’ûl: hazır bulundurulan getirilen

(ism-i mef’ûllerin meçhûl muzâri gibi tercüme edildiğini hatırlayınız.)

مُحْضَرٌ

         

 فَالْيَوْمَ لاَ تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَ لاَ تُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ {36/54}

54. O gün hiçbir kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Siz orada ancak yaptıklarınızın karşılığını alırsınız.

karşılık verdi

جَزيَ  يَجْزيِ

haksızlık etti, zulmetti

ظَلَمَ  يَظْلِمُ

إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ {36/55}

55. O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.

meşgul oldu, meşgul etti

شَغَلَ  يَشْغُلُ   شُغْلاً

cennet halkı

أَصْحاَبُ الْجَنَّةِ

meşguliyet

شُغُلٌ

ism-i fâil: memnun, hoşnut, neşeli, zevki safada olan

فاَكِهٌ

           

هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلاَلٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِؤُونَ {36/56}

56. Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.

koltuk,yatak,divan, üzerine oturulan her çeşit eşya

أَريِكَةٌ ج أَراَئِكُ

eş, zevce

زَوْجٌ ج أَزْواَجٌ

yaslandı, kuruldu

إِتَّكَأَ  يَتَّكِئُ

gölge

ظِلٌّ ج ظِلاَلٌ

لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ ماَ يَدَّعُونَ {36/57} سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ {36/58}

57. 58. Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir. Onlara merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır.

temenni etti, gönlü çekti

إِدَّعيَ  يَدَّعيِ

meyve, meyveler

فاَكِهَةٌ

merhametli, acıyan

رَحيِمٌ

söz olarak

قَوْلاً

         

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ {36/59}

59. “Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!”

suç işledi, günah işledi

أَجْرَمَ  يُجْرِمُ  إِجْراَماً

ayrıldı, seçildi

إِمْتاَزَ  يَمْتاَزُ

أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آدَمَ أَنْ لاَ تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ {36/60} وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ {36/61}

60. 61. “Ey Adem oğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur ” demedim mi?

açık, apaçık

مُبيِنٌ

düşman

عَدُوٌّ

tavsiye ederek dedi, emretti

عَهَدَ  يَعْهَدُ

وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلاًّ كَثِيرًا أَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ {36/62}

62. Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?

akıl erdirdi, akıllandı, akıl etti

عَقَلَ   يَعْقِلُ

saptırdı

أَضَلَّ  يُضِلُّ

 

 

nesil, insan topluluğu, millet

جِبِلٌّ

           

 هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ {36/63}

63. İşte, bu size vâdedilen cehennemdir.

اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ {36/64}

64. İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin!

(ateşe) atılmak, ateşe maruz bırakılmak, (ateşe) yaslanmak

صَلِىَ يَصْلَى صِلِياًّ

 

 

yaslanın, girin (emir)

إِصْلَوْا

       

اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ {36/65}

65. O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.

kazandı

كَسَبَ يَكْسِبُ كَسْباً

ağız

فاَهٌ ج  أَفْواَهُ

mühürledi, damga bastı

خَتَمَ   يَخْتِمُ

inkar etmiş olmanız sebebiyle

بِماَ كُنْتُمْ  تَكْفُرُونَ

(o) şey (sebebiy)le

بِماَ

şahitlik etti, hazır oldu, bildi

شَهِدَ  يَشْهَدُ

ayak

رِجْلٌ  ج  أَرْجُلٌ

konuştu

تَكَلَّمَ  يَتَكَلَّمُ

                       

وَلَوْ نَشَاءُ لَطَمَسْنَا عَلَى أَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَأَنَّى يُبْصِرُونَ {36/66}

66. Dilesek onların gözlerini büsbütün kör ederdik. O zaman doğru yolu bulmaya koşuşurlar, ama nasıl göreceklerdi?

göz

عَيْنٌ  ج  أَعْيُنٌ

silmek, söndürmek, ışığını gidermek

طَمَسَ  يَطْمِسُ طَمْساً

nereden, nasıl

أَنَّى

yarıştı, koşuştu

إِسْتَبَقَ  يَسْتَبِقُ  إِسْتِباَقاً

           

 وَلَوْ نَشَاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلَى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلاَ يَرْجِعُونَ {36/67}

67. Eğer dilesek oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi ne de geri gelmeye!

oldukları yerde

عَلَى مَكاَنَتِهِمِ

şeklini değiştirip daha çirkin hale getirdi

مَسَخَ  يَمْسَخُ

 

 

ileri gitti, geçip gitti

مَضَي يَمْضِيمُضِياًّ

           

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلاَ يَعْقِلُونَ {36/68}

68. Kime uzun ömür verirsek biz onun yaratılışını (ihtiyarlıkta şeklini) tersine çeviririz. Hiç akletmiyorlar mı?

yaratma, yaradılış

خَلْقاً (خَلَقَ  يَخْلُقُ)

ömür verdi, yaşattı

عَمَّرَ يُعَمِّرُ  تَعْميِراً

 

 

tersine çevirdi

نَكَّسَ  يُنَكِّسُ تَنْكيِساً

         

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ إِنْ هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ وَقُرْآنٌ مُبِينٌ {36/69} لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ {36/70}

69. 70. Biz ona (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. (Onun söyledikleri) ancak diri olanları uyarsın ve kâfirlere (ceza) sözü gerçekleşsin diye Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’ân’dır.

 

öğüt, zikir, söz, şeref, şan,indirilmiş kitaplar

ذِكْرٌ

öğretti

عَلَّمَ  يُعَلِّمُ  تَعْليِماً

diri, hayatta olan, yaşayan

حَيٌّ

şiir

اَلشِّعْرُ

sabit ve vacip olmak, gerçekleşmek

حَقَّ يَحِقُّ حَقاًّ

 أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ {36/71}

71. Görmüyorlar mı ki, biz kudretimizin eseri olmak üzere onlar için birçok hayvan yarattık. Bu sayede onlar bunlara sahip olmuşlardır.

el: Allah’ın elinden kasıt O’nun kudretidir.

يَدٌ ج أَيْدٍ – أَيْدِي

sahip olmak, hüküm ve söz sahibi olmak

مَلَكَ يَمْلِكُ

(büyükbaş) hayvan

نَعَمٌ  ج  أَنْعاَمٌ

         

وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ {36/72}

72. Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bazısını binek olarak kullanırlar, bazısını (besin olarak) yerler.

 

boyun eğdirdi, emrine verdi

ذَلَّلَ  يُذَلِّلُ  تَذْليِلاً

وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ أَفَلاَ يَشْكُرُونَ {36/73}

73. Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar ve içilecek (sütler) vardır. Hâla şükretmezler mi?

içecek

مَشْرَبٌ ج مَشاَرِبُ

fayda, menfaat

مَنْفَعَةٌ ج  مَناَفِعُ

وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَ {36/74}

74. Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka ilâhlar edindiler.

ilahlar

آلِهَةً

…dan başka

مِنْ دُونِ…

 لاَ يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ {36/75}

75. Halbuki ilâhların onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Aksine kendileri bunlar için yardıma hazır askerlerdir.

ism-i mef’ûl: hazır bulundurulan, getirilmiş

مُحْضَرُونَ (أَحْضَرَ)

yardım etmek

نَصْرٌ (نَصَرَ يَنْصُرُ)

 فَلاَ يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ إِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ {36/76}

76. (Resûlüm!) O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Kuşkusuz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.

ilan etti, açığa vurdu

أَعْلَنَ   يُعْلِنُ

gizledi, belli etmedi

أَسَرَّ  يُسِرُّ

üzdü

حَزِنَ  يَحْزُنُ

أَوَلَمْ يَرَ الْإِنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ {36/77}

77. İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.

(mübâlağalı ism-i fâil) hasım, kavgacı, çekişen, taraf tutan

 

 

 

خَصيِمٌ

meni

نُطْفَةٌ

وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ {36/78}

78. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misâl getirmeye kalkışıyor ve: “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyor.

diriltti

أَحْيَي  يُحْييِ

unuttu

نَسِيَ  يَنْسيَ

kemik

عَظْمٌ  ج  عِظَامٌ

çürümüş, parçalanmış

رَميِمٌ

قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ {36/79}

79. De ki: “Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.

yarattı, yoktan meydana getirdi, inşa etti, yoktan yarattı

أَنْشَأَ يُنْشِئُ إِنْشَاءً

ilk defa

أَوَّلُ مَرَّةٍ

mübâlağalı ism-i fâil:  herşeyi hakkıyla bilen

عَليِمٌ

         

 الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَا أَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ {36/80}

80. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.

tutuşturdu, yaktı

أَوْقَدَ  يُوقِدُ  إيِقَاداً

yeşil ağaç

اَلشَّجَرُ الْأَخْضَرُ

ne baksınlar, bir de bakmışsın, işte, bunun üzerine

فَإِذَا

أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّموَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ بَلَى وَهُوَ الْخَلاَّقُ الْعَلِيمُ {36/81}

81. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.

bilakis, elbette (olumsuz soruya verilen cevabın başında söylenir)

بَلَى

 

 

mübâlağalı ism-i fâil: yaratan

خَلاَّقٌ

       

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ {36/82}

82. Bir şey yaratmak istediği zaman Onun yaptığı “Ol” demekten ibarettir. Hemen oluverir.

 

 

emretti

أَمَرَ  يأْمُرُ  أَمْراً

فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ {36/83}

83. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O’na döndürüleceksiniz.

hakimiyet, hükümdarlık

اَلْمَلَكُوتُ

yücedir O ki

فَسُبْحاَنَ الَّذِي

 

 

döndürdü

أَرْجَعَ  يُرْجِعُ إِرْجاَعاً

           

 

 

 

İlgili Makaleler