Peygamberler Tarihi İ.Yiğit

Hz. Adem (a.s.) Hayatı

 

L. Hz. Âdem (A.S.)’In Nesli

 

Cenab-ı Allah,
yeryüzüne indirdiği Âdem ve Havvâ^a nesil­lerini devam ettirecek çocuklar ihsan
etti:

“Ey insanlar!
Sizi tek bir candan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden de bir çok
kadın ve erkek türetip yeryüzüne yayan rabbinizden korkun.”[76]

Rivayete göre, Âdem
(a.s.) ile Havva’nın çocukları, her ba­tında, biri erkek öbürü kız olmak üzere
ikiz doğuyordu. Bu şe­kilde, 20 batında 40 çocukları olmuştu.[77]
Evlâdına peygamber olarak görevlendirilen Hz. Âdem (a.s.), gittikçe sayıları
artan ve yeryüzünü imara çalışan neslini, Allah’tan aldığı emir ve yasak­lar
doğrultusunda yönetiyordu.

Allah (c.c.) daha
sonraları ise onun nesli arasından bâzı şahısları da yine kendisine elçi olarak
seçti. Bu elçileri vasıtasıy­la insanlara emir ve yasaklarını ulaştırdı.
Elçilerine ve onlara uyanlara kurtuluş vâdetti, onların düşmanlarını Cehennemle
korkuttu.

İnsanlık tarihinin ilk
dönemlerinden itibaren İnsanlar iki cepheye ayrıldılar. Bir tarafta
peygamberler ve onlara uyanların temsil ettiği tevhid cephesi, diğer tarafta
ise Allah’ı ve peygam­berleri inkâr edenlerin oluşturduğu küfür cephesi. Bu
durumu ve Âdem kıssasını değerlendiren Elmalılı şöyle der:

“İşte yeryüzünde
insanlığa ait hilâfetin oluş şekli bu iniş ve bu vaad ve vaîd ile beraber
olmuştur. Ve bu sıfat Âdem’den evla­dına intikal edecek, bunu bilenler birinci
kısımdan, yalanlayanlar ikinci zümreden olacaktır. Biri ilk fıtratın gereğine
halef olacak, biri de geçici olan hatayı huy edinerek görünüşte Âdem’e, gerçek­te
ise şeytana halef ve arkadaş olacaklardır. Şu halde, insan Kur’ân’ın bu
kıssalarını iyi düşünmeli ve daima hatırında tutmalı­dır. Görülüyor ki,
kıssanın sonunda beyanın ifade şekli, bütün Âdem oğullarını hedef almakta ve
Âdem ile Havva burada âdeta nesilleriyle beraber bir cinsi temsil etmektedirler.
“[78]

Cennette Hz. Âdem
(a.s.)’a ve eşine musallat olarak onları günaha sevk eden ve böylece Cennetten
çıkarılmalarına sebep olan şeytan, yeryüzünde de Âdem (a.s.) ve neslinin
peşinde ola­cak ve onları günah ve yasaklara sevk edebilmek için elinden gelen
gayreti gösterecektir. İnsanlar, Allah’ın emirlerini terk et­tikleri takdirde,
onun iğvâsma kapılmaya son derece müsait hale gelirler ve çeşitli günahları
işlerler. Bu bakımdan, Cennette Hz. Âdem (a.s.) ve eşine yasaklanan günah
ağacı, insanlara yeryü­zünde haram kılınmış olan bütün fiil ve hareketleri
temsil eder. Âdem  (a.s.) ve  eşinin bu yasağı çiğnedikten  sonra pişmanlık duymaları ve tevbe kapısına
sığınmaları da, günah işleyen in­sanlar için tevbe kapısının açık olduğunu
gösterir. Ancak kıssa­dan da anlaşıldığı gibi, asıl olan Allah’ın gönderdiği
peygamber­lere tâbi olup onların yolundan giderek şeytanın iğvâsmdan ko­runmaktır.  Şeytana uyan ve onu rehber edinenlerin ise
sonu felâkettir ve ebedî yurtları Cehennem olacaktır.  Netice olarak, Hz. Âdem (a.s.) kıssası,  insanoğlunun kıssasıdır;  her insanın bundan ibret alması gerekir. [79]

 

M. Hâbil Kabil Kıssası

 

Kur’ân-ı Kerim’de, Hz.
Âdem (a.s.)’in isimleri verilmeyen iki oğlunun[80]
başından geçen önemli bir olay anlatılmıştır. Ehl-i Ki-tap’tan nakledilen
rivayetlerde onların isimleri Hâbil ve Kabil ola-rak verilmektedir. Bu iki
kardeş arasında geçen kıssa, Kur’ân-ı Kerim’de insanların ve bilhassa
mü’minlerin ders alma­ları için anlatılmıştır.

Hâbil ile Kabil, iki
kardeş olmakla birlikte ahlakî bakımdan tamamıyla farklı iki şahıstır. Hâbil
iyiliği, hakka teslim olmayı, hakkaniyet ve takvayı temsil etmektedir. Kabil
ise bencillik, ihti­ras, kıskançlık ve hakka isyan duyguları ile doludur.
Kur’ân-ı Kerim, isimlerini vermediği bu iki kardeş arasında geçen önemli olayı,
dar bir çerçevede anlatmıştır. Buna göre, iki kardeş Allah’a birer kurban
sunmuş, ancak birinin kurbanı kabul edilirken diğerininki reddedilmiştir.
Kardeşinin kurbanının Allah tarafın­dan kabul edilmesini çekemeyen Kabil,
kıskançlık sonucu, as­lında hiç bir suçu olmayan kardeşi Hâbü’i öldüreceğini
söyler. Hâbîl ise, bunda bir suçunun bulunmadığını, kurbanın kabul veya
reddinin kendisiyle değil, Allah’tan korkmakla ilgili olduğu­nu açıklar ve
kendisine saldıracak olursa, âlemlerin rabbinden korktuğu için asla karşılık
vermeyeceğini hatırlatır ve şöyle der: “Ben isterim ki, sen, benim
günahımı da, kendi günahını da yük­lenip Cehennem halkından olasın! Zâlimlerin
cezası budur.” Bu haklı savunmasına rağmen Kabil onu öldürür; ancak onun
ce­sedini ne yapacağına karar veremez. O esnada Allah tarafından gönderilen bir
karganın yeri eşelediğini görür. Bundan dersini alır, kardeşinin ölüsünü Örtmek
için bir karga kadar dahi ola­madığını söyleyip büyük bir pişmanlık ve vicdan
azabına düşer. Kıssa Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“Ey Muhammed!
Onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını hak-kiyle anlat Hani ikisi birer kurban
sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı
kabul edilmeyen ötekine, ‘Andolsun, seni öldüreceğim.’ deyince, kardeşi, ‘Allah
an­cak kendisinden korkanların kurbanını kabul eder. Andolsun, e-ğer sen beni
öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldür­mek için sana elimi uzatmam.
Çünkü ben, âlemlerin rabbinden korkarım! Ben isterim ki, sen, benim günahımı
da, kendi günahını da yüklenip Cehennem halkından olasın! Zâlimlerin cezası bu­dur.
‘ dedi.

Bunun üzerine kurbanı
kabul edilmeyenin nefsi, kendisini kardeşini öldürmeye teşvik etti ve sonunda
onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu. Derken Allah, bir karga
gönderdi, karga, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için toprağı
eşeliyordu. ‘Yazık bana, kardeşimin cesedini örtmek için, bu karga kadar
olmaktan aciz kaldım,’ dedi, pişmanlık ve vicdan azabıyla çarpıldı.”[81]

Görüldüğü gibi, bir
insanın, kendisine hiçbir kötülük yap­mayan sâlih ve muttaki kardeşini haksız
yere öldürmesi gibi büyük bir cinayet, ilk olarak Kabil tarafından işlenmiştir.
însan öldürmek büyük bir zulüm; neticesi de pişmanlık ve hüsrandan başka bir
şey olmadığı halde, ne yazık ki bu, insanlar arasında, sürekli bir hâle
gelmiştir. Menfaat duygulan veya Kabil’de oldu­ğu gibi kıskanma ve zarar verme
arzusu, insanları bu çirkin işe sevk etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim, iki
kardeşin kıssasını bu dar çerçevede an­latmış, teferruata girmemiştir. Sahih
hadislerde ise, buna ilâve olarak, insanlık tarihinde haksız yere adam öldürme
âdetini baş­latan Kabil’in, Kıyamete kadar haksız yere adam öldürme suçu­nu
işleyenlerin günahlarından da bir sorumluluk taşıdığı ifade edilmiştir.
Peygamberimiz, şöyle buyurmuştur:

“Haksız yere
Öldürülen her bir insanoğlunun kanından bir hisse, Âdem oğullarından öldürme
fiilini ilk işleyene ayrılır. Çünkü O (Kabil), bu cinayeti âdet edinenlerin
önderidir.”[82]

Tefsir ve tarih
kitaplarında ise, Kur’ân-ı Kerim ve hadiste geçen bu bilgiler dışında, konu ile
ilgili pek çok rivayet bulun­maktadır. Tamamına yakını Tevrat ve şerhlerinden
nakledilmiş olan ve doğruluğuna dâir bir delil bulunmayan bu anlatımların bir
kısmı özet olarak şöyledir:

Hz.Âdem (a.s.)’in
çocukları, biri erkek biri kız olmak üzere hep ikiz doğardı. Böylece Âdem
(a.s.)’in Havva’dan 20 batında 40 çocuğu oldu. Bir batında doğan erkek, kendi
ikiziyle evlenemez, dolayısıyla diğer batınlarda doğan kızlardan biriyle
evlenirdi. Kabil ile Hâbil’e kadar böyle devam etmiş ve bu hususta herhan­gi
bir anlaşmazlık çıkmamıştı. Daha büyük olan Kabil ziraatla, Hâbil ise
çobanlıkla meşgul oluyordu. Hz. Âdem (a.s.), Hâbil’i, Kabil’in ikizi olan kızıyla
evlendirmek istedi. Ancak Kabil, insan­lığın başlangıcında sâdece Âdem’in
çocukları için geçerli olan bu kurala uymak istemedi. İkizi olan kız
kardeşinin, Hâbil’in ikizin­den daha güzel olduğunu söyleyerek, onunla evlenmek
hakkının kendisinde olması gerektiğini savundu. Bunun üzerine Hz. Â-dem (a.s.),
bu kızıyla evlenmek hakkının hangisine ait olduğunu belirlemek hususunda, o
ikisinden Allah’a birer kurban takdim et-melerini istedi ve kimin kurbanı kabul
edilirse onun haklı olacağını söyledi. Buna razı olan iki kardeş, Cenab-ı
Hakk’a bi­rer kurban takdim ettiler. Hayvancılık yapan Hâbil, sürüsünde bulunan
en semiz ve en güzel koçu (veya sığın) kurban ederken, zirâatla geçinen Kabil
ise, kurban olarak, yanında bulunan eki­nin en kötüsünden bir demet başak
takdim etmişti. Bu esnada gökten gelen ateş, Hâbil’in kurbanını yaktı, Kabil’in
kurbanına ise hiç dokunmadı ve onu olduğu gibi bıraktı. Ateşin yakması, sunulan
kurbanın kabul edildiğini gösteriyordu. Buna göre, Hâbil’in kurbanı kabul
edilirken Kâbü’inki reddedilmişti. Bu ne­tice, Kabil’i kıskançlık ve düşmanlığa
sevk etti. Bunda bir suçu olmayan Hâbil’i aşın derecede kıskandı ve ona düşman
kesilerek onu öldüreceğini söyledi. Hâbil ise, kardeşine kurbanının red­dedilme
sebebinin takvasızlığı olduğunu ve bunun kendisiyle alakasının bulunmadığını
söyledi ve insan öldürmenin kötülü­ğünü ve bunun acı sonunu hatırlattı. Ayrıca
kendisinin böyle bir şeyi asla yapmayacağını belirtti; ancak bütün çabasına
rağmen, Kabil’i bu kararından vazgeçiremedi. Kabil, onu öldürmek için peşine
düştü. Kendisinden korkarak dağların tepesine kaçan kardeşini, bir gün,
koyunlarının başında uyurken yakaladı ve bir taşla başını ezerek öldürdü.

Onu Öldürdükten sonra,
cesede ne yapılacağını bilemediği için öldürdüğü yerde olduğu gibi bırakmıştı.
Cesedin etrafında yırtıcı kuşlar ve hayvanların dolaştığını görünce,
parçalamala-nndan korkup cesedi sırtına aldı ve 40 gün boyunca oradan o-raya
taşıdı. Hatta yüz sene taşıdığını bildiren rivayetler vardır. Bu müddet
zarfında kuşlar ve yırtıcı hayvanlar cesedi yiyebilmek için onun etrafında
dönüp-dolaştı.

Kabil’in daha önce
beyaz olan teni, kardeşini öldürünce simsiyah kesildi. Babası Âdem, kardeşinin
nerede olduğunu so­runca, onu tersledi ve kardeşinin çobanı olmadığını söyledi.
Bu olaydan sonra yüz yıl daha yaşayan Âdem, bu bir asırlık uzun süreyi matem
içinde geçirdi; hattâ  bir defa olsun
gülmedi.

Bir rivayete göre de,
kardeşini öldüren Kabil, babasından kaçarak Yemen’deki Aden’e gitmişti. Burada
karşısına çıkan şey­tan, ona, Hâbil’in takdim ettiği kurbanın ateş tarafından
yenile­rek kabul edilmesinin, onun ateşe tapmasına bağlı olduğunu, dolayısıyla
arzusuna ulaşmak istiyorsa kendisinin de ateşe tap­ması gerektiğini söyledi.
Bunun üzerine Kabil, bir ateşgede yaptı ve ateşe tapmaya başladı. Böylece
katillerin öncüsü olduğu gibi ateşe tapanların da öncüsü oldu.[83]

Kardeşini öldüren
Kabil, geçtiği gibi, cesede ne yapılması gerektiğini bilmiyordu. Allah
tarafından gönderilen iki kardeş karga, onun önünde dövüştüler ve biri diğerini
öldürdü. Ardın­dan bir çukur eşti ve ölü kargayı oraya gömdü. Onu gören Kabil,
kardeşinin cesedini defnetti. Başta söylediğimiz gibi, bu rivayet­lerin
doğruluğu sabit değildir. Önemli bir kısmının hayal gücü­nün ürünü olduğu
kesindir.[84]  

İlgili Makaleler