Arapça GramerNahiv

Hal

  

Hâl ile İlgili Ayetler

1- اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّموَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ .

(3/ALİ-İMRAN, 191). Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru !

2- وَلاَ تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْأَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً .

(17/İSRÂ, 37). Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de boy bakımından dağlara ulaşabilirsin (ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin).

3- فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ .

(3/ÂL-İ İMRÂN, 39). Zekeriyyâ mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime’yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler.

4- وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُنْ مِنَ الْغَافِلِينَ .

(7/A’RÂF, 205). Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.

5- إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا .

(4/NİSÂ, 10). Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.

6- وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ .

(11/HÛD, 102). Rabbin, haksızlık eden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, onun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir!

7- وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ .

(98/BEYYİNE, 5). Halbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.

8- وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ .

(8/ENFÂL, 33). Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir.

 

9- أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ .

(3/ÂL-İ İMRÂN, 142). Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?

10- وَكَذَلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلاَدِهِمْ شُرَكَآؤُهُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ دِينَهُمْ وَلَوْ شَاءَ اللّهُ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ .

(6/EN’ÂM, 137). Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyle ise onları uydurdukları ile başbaşa bırak!

11- فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلاًّ آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ .

(21/ENBİYA, 79). Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman’a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud’a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.

12- وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلَاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ .

(25/FURKÂN, 17). O gün Rabbin onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplar da, der ki: Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?

Ek anlatım: Hâl

  • Hâl Hakkında Derlenen Bilgiler : Hâl’i NASB eden âmil, fiildir veya şibhi fiildir veya mânayı fiildir. Şartı, hâlin nekre olması ve hâl_sahibinin de mârife olmasıdır. Hâl, cümle-i haberiye olur ve âmilinin hazf edilmesi câizdir.
  • Hâl; lafzi fâil, zamir veya lafzi mefulün bih veya mânevi mefulü bihin heyetini (durumunu) beyan eden mensubtur, mamuldur. Hâl’in nekire bir isim olması şarttır. Hâl sahibine zilhâl denir. Hâl sahibinin şartı ise, genellikle marife, bazan da nekire-i muhassasa olmasıdır. Çünkü hâl sahibi, mânada mübtedâdır.
  • Hâl, cümleyi haberiye olabilir. Bu takdirde cümleyi hâl sahibine bağlayacak bir rabıta (meselâ hâl vavı) gereklidir. Hâl vavından sonra gelen fiil cümlesi veya isim cümlesi, NASB mahallinde hâl cümlesidir ve cümleyi haberiyedir.  Örnek, 2/75 : “Şimdi onların (Yahudi vasıflarını taşıyanların) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki (gerçekte) onlardan bir grub Ellah’ın Kelâmını işitiyor, (iyice anlayıp) akıl erdirdikten sonra, onlar bile bile (bilerek) tahrif  ediyor (sözün lafzını veya mânasını değiştirip, bozuyor).” 
  • Ayet-i Kerimesindeki ( … وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللَّهِ  … ) Hâl vavı ve sonraki fiil cümlesi, NASB mahallinde hâl cümlesidir ve cümleyi haberiyedir. NASB mahallinde oldukları için, “Yahudi vasıflarını taşıyanların  sergiledikleri davranışlar, basın yayın yoluyla herkes tarafından apaçık görülür ve bilinir. Ancak kendileri bu gerçeği fark edemez.” bilgisi saklıdır.
  • Ayet-i Kerimesindeki ( وَهُمْ يَعْلَمُونَ  … ) Hâl vavı ve sonraki isim cümlesi de NASB mahallinde hâl cümlesidir ve cümleyi haberiyedir. NASB mahallinde oldukları için, “Yahudi vasıflarını taşıyanların düşünceleri  basın yayın yoluyla herkes tarafından apaçık görülür ve bilinir. Ancak kendileri bu gerçeği fark edemez.” bilgisi saklıdır. 
  • Lafzı Fâil-hâl‘a örnek: ( أَعْبُدُ اللهَ تَعَالَى خَائِفاً رَاجِياً ) “Ellah’ü Teala’ya korkar olduğum hâlde, ümit edici olduğum hâlde ibadet ederim.” Bu örnekte;
  • ( أَعْبُدُ ) fiili muzari nefsi mütekellim ve fâili, tahtında müstetir ( أَنَا ) zamiridir. ( اللهَ ) lafzı, muzari fiilin mefulü bihi olmak üzere lafzen mensubtur. ( خَائِفاً ) lafzı birinci hâl olmak üzere lafzi bir fetha ile lafzen mensubtur. ( رَاجِياً ) lafzı ikinci hâl olmak üzere lafzi bir fetha ile lafzen mensubtur. ( أَنَا ) zamiri ise zilhâl (Hâl sahibi)’dir.
  • Zamir veya lafzi mefulün bih-hâl‘a örnek: ( ضَرَبْتُ زَيْداً قَائِماً ) “Kâim olduğu hâlde
  • Zeyd’i dövdüm.” Örneğinde ( قَائِماً ) lafzı, lafzi fâil olan mütekellim zamirinden veya lafzi meful olan ( زَيْداً ) lafzında bir hâl olabilir. Bu belirsizlik Ayet-i Kerimelerde yoktur.
  • 90/4 : ( لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ ) “Gerçekten biz insanı bir sıkıntı (zorluk ve meşakkat) içinde yarattık.” İ’râbı ; ( لَ ) : Lâmu cevâbi’l kasemdir. ( قَدْ ) : Tahkik harfidir. ( خَلَقْنَا ) : Fiili mazidir ve fâil olan ( نَا ) muttasıl zamiri REF mahallindedir. ( الْإِنْسَانَ ) : Mef’ulün bih olup mansubdur. ( فِي كَبَدٍ ) : Şibh-i cümlesi (car- mecrur) NASB mahallinde olup sadece ( الْإِنْسَانَ )’dan, yani med’ulü bih’den hâl’dir. Şüphesiz ki, ( نَا ) muttasıl zamirinden hâl değildir. Ayrıca, hâl sahibi için hakikatte devamlı olan bir hâl-i dâime’dir ve âmili ( خَلَقْنَا ) mazi fiilidir.,
  • HAL ÇEŞİTLERİ
    • Mânevi meful-hâl‘a örnek: ( هَذَا زَيْدٌ قَائِماً ) İşte bu kâim olduğu hâlde Zeyd’tir. cümlesindeki
    • ( قَائِماً ) lafzı, ( أُشِيرُ ) mânasında olan ismi işaretin mânen mefulü durumundaki ( زَيْدٌ ) lafzından hâl’dir.
    • 1) Hâl-i dâime: ( إِنَّ اللهَ تَعَالَى مَوْجُودٌ قَادِراً ) “Muhakkak ki Ellah’ü Teala, kudreti her şeye yeter olduğu hâlde mevcuttur.” ( قَادِراً ) lafzı, sahibi için hakikatte devamlı olan bir hâl-i dâime’dir ve âmili ( مَوْجُودٌ ) şibhi fiilidir.
    • 2) Hâl-i müntekıle ( ضَرَبْتُ زَيْداً قَائِماً ) “Zeyd’i ayakta olduğum veya ayakta olduğu hâlde dövdüm.” ( قَائِماً ) lafzı, değişebilen bir hâl olup, âmili ( ضَرَبْتُ ) fiilidir ve hâl sahibi genellikle o hâl ile vasıflanır. Hâl sahibi, ya lafzı fâil olan mütekellim zamiridir veya lafzi mefulü bih olan ( زَيْداً ) nin hâlidir.
    • 3) Hâl-i müekkide ( زَيْدٌ أَبُوكَ عَطُوفاً ) “Zeyd acıyıcı olduğu hâlde senin babandır.” ( عَطُوفاً ) lafzı, sahibi mevcut olduğu müddetçe genellikle sahibinden ayrılmayan bir hâl’dir. Buna “Te’kit edici hâl” de denir.
    • 4) Hâl-i mukaddere: ( فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ ) “O cennete sizin için ebedilik takdir edildiği hâlde girin.” ( خَالِدِينَ ) lafzı takdir edilen bir hâl olup, gerçekte bulunmaz ancak onun varlığı takdir edilir.
    • 5) Hâl-i muvattıe: ( إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآناً عَرِبِياً ) “Biz onu Arabça Kur’an olduğu hâlde indirdik.” ( قُرْآناً ) lafzı, hazırlayıcı bir hâl’dir. Bu hâlin sahibi hariçte, o hâl ile beraber olur ve o hâl, ibarede başka bir şey ile sıfatlanır. Burada ( عَرِبِياً ) sıfatı ile sıfatlanmıştır.
    • 6) Hâl-i müteradife: ( إِذْهَبْ رَاشِداً مَهْدِيّاً ) “Dosdoğru ve hakk yola ulaşıcı olduğu hâlde git.” ( رَاشِداً ) öyle bir hâldir ki, onun sahibi tek kişi olur ve hâli ise, birden fazla olur. Buna “mânada aynı olan hâl” de denir.
    • 7) Hâl-i mütedahile: ( جَاءَ زَيْدٌ رَاكِباً مُنْحَرِفاً ) “Zeyd eğilerek binici olarak geldi.” ( مُنْحَرِفاً ) ikinci hâl, birinci olan ( رَاكِباً) hâlin, zamirinden bir hâl’dir. Buna “birbirine giren hâl” de denir.
  • Kendini deneBu dersi ne kadar öğrendin?3 seviye, her birinde 5 soru. Önce kendin cevapla, sonra açıklamayı oku. Sonuçların yalnız bu tarayıcıda saklanır.
    1. Hâl nedir?
    2. Müfred hâlin i'rabı nedir?
    3. Durumu açıklanan fâil veya mef'ûle ne denir?
    4. جَاءَ خَالِدٌ رَاكِبًا (Hâlit binerek geldi) cümlesinde hâl hangisidir?
    5. Hâl, fiile sorulan hangi soruya cevap verir?

    İlgili Makaleler

    Ücretsiz Arapça öğrenme araçlarıDerslerin yanında: seviyeni bul, kelime ezberle, okuyarak pekiştir.