Peygamberler Tarihi M.Asım Köksal

Süleyman Aleyhisselâm

 

Süleyman Aleyhisselâmın Hacca
Gidişi, Sebe’ Kraliçesini Müslüman Ve Mağ-Rib Beldelerini Fethedişi:
    Başa Dön

 

Süleyman Aleyhisselâm; İlya = Kudüs
Mescid’inin yapımından boşaldıktan son­ra, Tihâme yolunu tuttu.

Allah’ın Beyt-i Haramını, Tavaf
etti ve ona, örtü örttürdü. Onun yanında kurban kestirdi.

Orada, yedi gün oturduktan sonra,
San’â’ya ilerledi. Sebe’ kraliçesinin Müslü­man olmasını sağladı.

Şam’a, döndü.

Mağrib beldelerine, Endelüs, Tanca,
Franca, Ifrikıye ve Ken’an b.Ham, b.Nûh Aleyhisselâm oğullarının beldelerinden
olan taraflarına hâkim olan Zorba kralı ye­nip kendisini, bir olan Allah’a
imana ve putları bırakmağa davet etti. Küfründe, direnince, öldürdü. [90]

 

Kur’ân-ı Kerimin Süleyman
Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:
    Başa Dön

 

“Süleyman’a da, rüzgârı,
(Müsahhar kıldık)ki, sabahı bir ayflık yol), akşamı, bir ay(lık yol)du.

Erimiş bakır mâdenini, ona, sel
gibi akıttık.

Onun önünde -Rabbinin izniyle- iş
gören bazı cinler de, vardı.

İçlerinden, kim bizim emrimizden
ayrılıp saparsa, ona, çılgın azabdan tattınrdık.

O, kalelerden, heykellerden, büyük
havuzlar gibi çanaklardan, sabit sabit ka­zanlardan, ne dilerse, kendisine
yaparlardı.

Ey Dâvûd Hanedanı! Siz, (Allah’a)
şükür için çalıştınız!

Kullarımdan (hakkıyle) şükreden,
azdır. [91]

“Andoisun ki: biz, Dâvûd’a ve
Süleyman’a i\im vermişizdir.

(Bundan dolayı) onlar:

“Bizi, Mü’min kullarının bir
çoğundan üstün kılan Allah’a hamd olsun!” dediler.

Süleyman, Davud’a, mirasçı oldu.

(Süleyman):

“Ey insanlar! Bize, kuşların
dili öğretildi.

Bize, her şeyden verildi.

Şüphesiz ki: bu, apaçık bir üstünlüğün
ta kendisidir!” dedi.

Süleyman’ın, cinlerden,
insanlardan, kuşlardan orduları toplandı.

İşte, bütün bunlar, (onun
tarafından) zabt ve idare ediliyorlardı.

Hattâ, Karınca vadisi üzerine
geldikleri zaman (dişi) bir karınca:

“Ey Karıncalar! Yuvalarınıza giriniz!

Sakın, Süleyman ve ordusu
-kendileri, bilmeyerek- sizi kırmasın!” dedi.

(Süleyman) onun bu sözünden
gülercesine gülümsedi de:

“Ey Rabb’im Bana ve Ana ve
Babama lütfettiğin nimetine şükr etmemi ve (geri­de kalan ömrüm içinde) Senin
razı olacağın iyi (işler) yapmamı, bana, ilham et!

Rahmetinle beni de (Cennette) sâlih
kulların arasına idhal et!” dedi.

(Süleyman) kuşları araştırıp:

“Hüdhüd’ü, neye görmüyorum?

Yoksa, gaiblerden mi (oldu)?

Onu, her halde çetin bir azaba
uğratacağım!

Yâhud, onu, mutlaka, kestireceğim,
ya da, bana, açık ve kat’îbir Burhan geti­rir!” dedi.

Derken, (Hüdhüd) çok geçmeden
geldi:

“Ben, senin muttali’ olmadığın
bir (hakîkat)a vâkıf oldum: Sebe’den, Sana, çok doğru (ve mühim) bir haber
getirdim.

Hakikat, orada, bir kadını, onlara hükümdarlık
eder buldum.

Kendisine, her şey verilmiştir.

Onun, bir de, çok büyük bir Taht’ı
var.

(Gerek) onu, (gerek) kavmini,
Allah’ı bırakıp güneşe secde ediyorlarken buldum (gördüm).

Şeytan, onların yaptıklarını,
süslemiş te, kendilerini yoldan alıkoymuş (saptırmış) Onun için, onlar doğru
yola giremiyorlar.

(Bunu) göklerdeki ve yerdeki her
gizliyi (meydana) çıkaran, (kalblerinde)ne gizli­yorlar, ne açıklayorlarsa,
(hepsini) bilen Allâha secde etmesinler diye (yapıyorlar)

Allah, O’dur ki, O, büyük Arş’in Sahibi
olan ve O, kendisinden başka hiç bir İlâh bulunmayandır.” dedi.

(Süleyman):

“Bakalım doğru mu söyledin,
yoksa, yalancılardan mı oldun?

Şu mektubumu götür, onu,
kendilerine bırak!

Sonra, onlardan biraz çekil de,
bak, neye dönecekler (Ne cevap verecekler?) dedi.

(Sebe’ kıraliçesi):

“Ey İleri gelenler! Hakikat,
bana, çok şerefli bir mektup bırakıldı ki, o, Süleyman-dandır ve o, hakfkatan,
Rahman ve Rahfm olan Allâhın adiyle.

Bana karşı, baş kaldırmayınız!

Müslümanlar olarak bana
geliniz!” diye (yazılmıştır)

Ey ileri gelenler! Bana, (bu) işim
hakkında bir rey veriniz!

Siz, huzurumda bulununcaya kadar,
ben, hiç bir işte kat’î(bir hüküm sahibi) ola­madım. ” dedi.

“Biz, güc, kuvvet sahihleri,
çetin savaş erbabıyız. Emir, sana âiddir.

Bak, sen, ne emredeceksin.”
elediler. (Kraliçe):

Şüphesiz ki: hükümdarlar, bir
memlekete girdikleri zaman, orasını, perişan ederler.

Halkından, şerefli olanları, hor ve
hakir kılarlar. Bunlar da, böyle yapacaklardır.

Ben, onlara, bir hediye göndereyim,
de, Elçiler, ne (cevap) ile dönecek baka­yım?” dedi.

Bunun üzerine, vaktâ ki, (o
gönderilen heyet) Süleymana geldi.

(Süleyman):

“Siz, bana, mal ile yardım mı
ediyorsunuz!?

İşte, Allah’ın, bana verdiği
(nimetler ki, onlar) size verdiğinden daha çok hayırlıdır.

Belki, siz, hediyenizle
böbürlenirsiniz.

(Ey elçi heyet başkanı!) dön
onlara!

And olsun ki önüne geçemeyecekleri
ordularla onlara gelir, onları, hor ve hakir oldukları halde, oradan
çıkarırım!” dedi.

(Süleyman, kendi maiyetindekilere
de) ey ileri gelenler! Onun (Belkısin) Tahtını, kendilerinin, bana, Müslüman
olarak gelmelerinden önce, hanginiz bana, getirir?” dedi.

Cinden bir İfrit:

“Sen, Makamından kalkmadan,
ben, onu, sana getiririm!

Ben, buna karşı, her halde,
güvenilecek bir güce mâlikim!” dedi.

Nezdinde Kitabdan bir ilim bulunan
(Âsaf b.Berhıya):

“Ben, gözün, sana dönmeden
(gözünü yumup açmadan) önce, onu, sana geti­ririm!” dedi.

Vaktâ ki (Süleyman), onu (Tahtı)
yanında durur bir halde gördü: “Bu, Rabbımın fazi (ve lutf’undan)dır.

Şükür mü edeceğim, yoksa, nankörlük
mü edeceğim, beni, imtihan ettiği içindir (bu).

Kim şükr ederse, kendi yararınadır,
kim de, nankörlük ederse, şüphe yok ki Rab-bım (onun şükründen) tamamen
müstağnidir.

(Hem O) Hakkıyle kerem
sahibidir.” dedi.

(Süleyman):

“Onun Tahtını, bilinmez bir
şekle getiriniz.

bakalım (tanımaya) muvaffak olacak
mı, yoksa, muvaffak olamayacaklardan mı olacak?” dedi.

Artık (Belkıs) gelince, ona:
“Senin Taht’ın böyle mi idi?” denildi. (Belkıs):

“Sanki, bu, odur!

Ondan önce de, bize ilim
verilmişti, ve biz, Müslüman olmuştuk! dedi. (Hayır!) Onun, Allah’ı bırakıp
tapmakta devam ettiği şey, kendisinin İslâmiyeti)ne mani olmuştu.

Hakıkatta, o kâfirler gürûhundandı.

Ona:

“Köşk’e, gir!” denildi.

(Belkıs) onu, görünce, derin bir su
sandı.

İki ayağını aç(ıp sıva)dı.

(Süleyman):

“O, hakîkatan, sırçadan
yapılmış, düzeltilmiş (ve şeffaf) bir açıklıktır.” dedi.

(Belkıs)

“Ey Rabb’ım! Hakikat, ben,
kendime yazık etmişim.

Süleyman’ın maiyetinde, âlemlerin
Rabb’ı olan Allâha teslim oldum (Müslüman oldum) dedi. [92]

 

Süleyman Aleyhisselâmın Vefatı:    Başa Dön

 

Süleyman Aleyhisselâm; ibâdet için [93],
bazan bir yıl, iki yıl,

Bazan bir ay, iki ay,

Bazan da, bundan daha az veya çok
müddet, Beytülmakdis’te tek başına kalırdı.

Kendisinin yeyeceği, içeceği de,
oraya götürülürdü.

Vefatıyle neticelenen son defaki
kalışında da, yiyeceği, içeceği götürülüp ya­nına konulmuştu. [94]

Süleyman Aleyhisselâm, böyle yalnız
başına kalmayı âdet edindiği Beytülmak­dis’te namaz kılarken[95],
hiç bir gün olmazdı ki, sabaha çıksın da, orada, bir ağaç bitmemiş olsun! [96]

Başka bir deyişle: hiç bir namaz
kılmazdı ki, önünde, bitmiş bir ağaç bu­lunmasın. [97]

Süleyman Aleyhisselâm,
namazgahında, namaza durduğu zaman[98],
önünde bitmiş olan ağacı görünc[99],
yanına varır[100],
ona:

“Senin ismin nedir?” diye
sorar, ağaç ta:

“İsmim şöyle! şöyle!”
derdi.

Süleyman Aleyhisselâm, ona:

“Sen, ne şey içinsin?”
diye sorar,

Oda:

“Şunun, şunun için!”
derdi. [101]

Kesilecek bir ağaçsa, Süleyman
Aleyhisselâm, emreder, o ağaç, kesilirdi. [102]

Eğer, o ağaç, dikilmek için,
bitmişse[103],
onun üzerine:

“Filan yere, şöyle şöyle
dikilecektir!” diye yazılı[104]
dikilirdi. [105]

Eğer, biten ağaç, deva için, bitmiş
olur[106]:

“Şu derde, şu derde deva için,
bittim!” derse[107],
onun üzerine:

“Şu derde, şu derde
devadır!” diye[108]
yazılır[109] ve
onun için gereği, ya-pılırdı. [110]

İşte, Tıb fennindeki nebatla
tedavî, bunun üzerine kurulmuştur[111]

Süleyman Aleyhisselâm, bir gün,
namaz kıldığı sırada, önünde bir ağacın bit­miş olduğunu, gördü. [112]
Ona:

“Senin ismin nedir?” diye
sordu.[113]
Ağaç:

“Harrub![114]
Harnub! [115] Harnûbe! [116]
Ben, Harrûbe’yim!” dedi. [117]

Süleyman Aleyhisselâm, ona:

“Sen, ne şey içinsin?”
diye sordu.

Ağaç:

Ben, şu Mescidi harabetmek için’im!
dedi. [118]

Süleyman Aleyhisselâm:

“Ben, sağ iken, Allah, bu
Mescidi, harap etmeyecektir!

Demek, benim ölümüm ve
Beytülmakdis’in harap oluşu, senin yüzündendir hâ!” dedi ve hemen, onu
söktü. [119] Kendisine aid bahçeye dikti. [120]

Süleyman Aleyhisselâm; dayanmak
için, Harrûbe ağacından, kendisine bir Asa yontturdu. [121]

Süleyman Aleyhisselâm, bir gün,
Ölüm Meleğine:

“Benim ruhumu, almak istediğin
zaman, bana, bildir!” demişti.

Ölüm Meleği:

“Ben, bunu, senden daha iyi
biliyor değilim!

Bu bilgi; ancak, bana bırakılacak
ve içinde, ölecek kimsenin ismi anılacak ya­zıda bulunur. [122]

İçinde isimler bulunan kitab ise,
bana, ancak, Arş’ın altında olduğum zaman bırakılırdır.” dedi. [123]

Süleyman Aleyhisselâm, Ölüm Meleğine:

“Öyle ise, sana, benim
hakkımda emir verildiği zaman, bana, bildir!” dedi. [124]

Nihayet, bir gün, Ölüm Meleği
gelip:

“Ey Süleyman! Senin hakkında,
bana emir verilmiş bulunuyor!

Senin, azıcık bir vaktin
kaldı!” dedi.

Süleyman Aleyhisselâm, sabahleyin, köşküne
girdi. Kapıları, kilitlemelerini emr ve halkı, yanına girmekten men etti.

Sonra, eline Asasını alıp
koltuğunun altına yerleştirdi, ve ayakta ona dayana­rak ülkesine doğru bakınca,
güzel yüzlü, üzerinde beyaz elbise bulunan bir genç adam gördü.

Genç adam, köşkün bir tarafından,
kendisinin yanına giriverdi.

“Esselâmü aleyke yâ
Süleyman!” diyerek selâm verdi.

Süleyman Aleyhisselâm:

“Ve aleykesselâm!

Sen, benim iznim olmadan, bu köşke
nasıl girdin?!

Ben, herkesi, buraya girmekten men
etmiştim.

Kapıcılar, Perdedarlar, seni, men
etmedi mi?

Sen, benim iznim olmadan, köşküme
girdiğin zaman, benden, korkmadın mı?” dedi.

Genç adam:

“Ben, o kimseyim ki: bana, ne
Perdedarlar, ne Kapıcılar mâni olabilirdir, ne de, ben, krallardan korkarım!

Hem ben, bu köşke, izinsiz girmiş
de, değilim!” dedi.

Süleyman Aleyhisselâm:

“Senin buraya girmene kim izin
verdi?” diye sordu.

Genç adam:

“Rabb’ım!” dedi.

Süleyman Aleyhisselâm, onun Ölüm
Meleği olduğunu, anlayınca, ürperdi.

“Demek, sen, Ölüm
Meleğisin!” dedi.

Ölüm Meleği:

“Evet!” dedi.

Süleyman Aleyhisselâm:

“Ne için geldin?” diye
sordu.

Ölüm Meleği:

“Senin ruhunu kabz
edeceğim!” dedi.

Süleyman Aleyhisselâm:

Ey Ölüm meleği! Ben, bu gün,
adamlarımı, yanıma toplayıp onlardan, beni, neşelendirmelerini ve bana, tasa
verecek bir şey işittirmemelerini istemiştim!” dedi.

Ölüm Meleği:

“Ey Süleyman! Sen, ancak, seni
neşelendirecek, içinde sana tasa verici bir şey bulunmayan bir günü yaşamak
istiyorsun!

Halbuki, böyle bir gün, dünyada
yaratılmamıştır.

Rabbının hükmüne razı ol!

Çünki, bu, reddine asla çâre
olmayacak bir hükümdür!” dedi.

Süleyman Aleyhisselâm:

“Öyle ise, emrolunduğun gibi,
vazifeni, yerine getir!” dedi.

Bunun üzerine, Ölüm Meleği;
Süleyman Aleyhisselâmın ruhunu, kendisi ayakta, Asasına dayanmış olduğu halde,
kabz etti. [125]

O zaman, Süleyman Aleyhisselâm,
elli küsur yaşında[126],
elli iki yaşında[127] veya
elli üç yaşında idi. [128]

Ona ve gönderilen bütün
Peygamberlere selâm olsun!

Süleyman Aleyhisselâmın vefat
ettiğini, cinler, şeytanlar, bir yıl anlayamadılar.

Süleyman Aleyhisselâmın dayandığı
Asayı, ağaç kurdunun, içinden yeyip za­yıflattığı ve Süleyman Aleyhisselâm,
yere yıkıldığı zaman, cinler ve şeytanlar, onun vefat ettiğini anladılar. [129]

Bu husus Kur’ân-ı kerimde şöyle
açıklanır:

“Sonra, biz, ona ölüm hükmünü
infaz edince (dayandığı) Asasını, yemekte olan ağaç kurdundan başka bir şey,
bunun ölümünü, onlara göstermedi.

Bu suretle yere kapanıp yıkıldığı
zaman, besbelli oldu ki, eğer, cinler, gaybı bil­miş olsalardı, öyle horlayıcı
bir azab (meşakkatli işler) içinde kalıp durmazlardı. [130]

İlgili Makaleler