Süleyman Aleyhisselâm
Mescid-İ Aksa Ve Sahranın Başlarına
Gelenler: Başa Dön
Kudüs’ün, Buhtunnassar tarafından
zabt ve tahribi sırasında Mescid-i Aksa da, yıkılmış, bir müddet sonra, Fars
krallarından Behmen’in müsaadesiyle yeniden yapılan Beytülmakdis’i, Hirodos
oğulları, Süleyman Aleyhisselâmın yaptığı şekilde ikmal etmişlerdi.
Fakat, Rum krallarından Titoş, onu,
tekrar yıktırmış, yerine, ekin ektirmişti.
Rumların, Hıristiyanlığı kabullerinden
sonra, Konstantin’in Annesi, Haç’ın gömüldüğü çöplükten Haçı çıkarttırarak,
yerine, Kamame Kilisesi diye anılan Kiliseyi yaptırmış (ibn.Haidun-Tarih
d,s.296-297), Yahudilerin Kıblesi olan Sahra’yı da, onların yaptıklarına ceza
olmak üzere, süprüntülük yaptırmak suretiyle akıllarınca ÖC almak İStemİŞ[62],
Sahra, Hz.Ömer’in, Kudüs’ü fethine kadar, böylece, süprüntülük ve çöplük
olarak
kalmıştı.[63]
Hz.Ömer, Peygamberimiz Muhammed
Aleyhisselâmın İsrâ gecesinde Beytül-makdis’e girmiş olduğu yerden girip Davud
Aleyhisselâmın Mihrabında iki rekât Tahiyyetülmescid kıldı.
Ertesi günü, orada sabah namazını
da, Müslümanlara kıldırdı.
Birinci rekâtta Sad sûresini okuyup
secde etti, Müslümanlar da, kendisiyle birlikte secde ettiler.
İkinci rekâtta İsrâ (Benî İsrail)
sûresini okudu.
Sonra, Sahra’ya vardı.
Kâ’bul’ahbar’dan, onun yerini göstermesini istedi.
Kâ’b’ulahbar, arka tarafı işaret
edince, Hz.Ömer: “Sen, Yahûdiye benzedin! Yahudiliğe özendin!” dedi.
Sonra, Sahra’dan, toprakları,
Ridasının ve kaftanının etekleriyle taşımağa başladı. Müslümanlar da,
kendisiyle birlikte böyle yaptılar.[64]
Sahra’nın üzeri, toprak ve
süprüntülerden temizlenince, üzerine, Kır Mescidi tarzında bir Mescid yapıldı.
tmevi Vteüitelef möen» e^iıö
‘D.NDö.tiiTneiiK-, Nıescıtn Vıatam, \$ıesütw \*«8ae>»s >»e Dımaşk Mescidi
hakkında yaptığı gibi, duvarlarını yükseltmek ve sağlamlaştırmak suretiyle,
onun da, imarına himmet edip adını hayırla andırdı.
Hicrî beşinci yüz yılda
Müslümanların, Mısır, Şam ve Hicaz ülkelerindeki hâkimiyetlerinin
zayıflamasından yararlanan Haçlılar, Şam taraflarıyla Kudüs’ü ellerine
geçirince, Sahra Mescidini yıkıp yerine, büyük bir kilise yapmışlar[65],
kubbesinin başına da, altundan, kocaman bir Haç takmışlardı.[66]
Kudüs, böylece, doksan iki yıl,
Hıristiyanların elinde kaldı.[67]
Hicrî beşinci asrın sonlarına
doğru, İslam Mücahidlerinden Salahaddin-i Eyyû-bî, Haçlılarla savaşa savaşa,
Şam taraftarıyla Kudüs’ü, onların ellerinden kurtardı. [68]
Müslümanlar, Sahra kubbesinin
üzerine çıkıp büyük altun Haçı sökerek yere düşürdükleri zaman, Hıristiyanların
üzüntülerinden kopardıkları çığlıklarla, Müslümanların sevinçlerinden
getirdikleri Tekbirlerle yerler sarsıldı [69]
Mescid-i Aksa, içindeki Haçlardan,
Çanlardan, Ruhbanlardan, dolaşan domuzlardan, içindeki, dışındaki bütün pisliklerden
temizlendi. İslâm devrinde olduğu hale getirildi.
Mü’min ve Müslümanlar Mescid-i
Aksâ’nın içine girdiler. Ezanlar, okundu. Kur’ân-ı Kerim tilâvet olundu.
Yerlere sergiler serildi. Direklere kandiller asıldı.[70]
Halebde yapılmış olan Kıymetli Minber de, getirilip yerleştirildi[71]
O güne kadar ziyaretçilere örtülü,
kapalı bulundurulan Sahra da, önce, temiz su ile, sonra da, gül suyu ve miskle
yıkanarak ziyaretçilerin gözleri önüne serildi.[72]
Salahaddin-i Eyyûbî,
Hıristiyanların, Sahra üzerinde yaptıkları ve övündükleri büyük kiliseyi de,
yıktırıp yerine, bugün mevcud olan Sahra Mescidini yaptırdı.[73]
İkinci cuma namazını da,
Müslümanlarla birlikte orada kıldı.
Mescid-i Aksâ’nın imarı için hiç
bir fedakârlıktan geri durmadı.[74]
Allah, ondan razı olsun![75]
Süleyman Aleyhisselâmın Saltanat Ve
Fütuhatı: Başa Dön
Süleyman Aleyhisselâm; kendisinden
başka hiç kimseye lâyık olmayan bir mülk ve saltanat vermesini, Rabb’ından
dilemişti.
Yüce Allah, duasını kabul edip onu
da, kendisine verdi.[76]
İnsanları, cinleri, kuşları ve rüzgârı, ona, uysal kıldı. [77]
Meclisine gitmek üzre, evinden
çıktığı zaman, kuşlar, onun başının üzerinden ayrılmazlar, Meclisine vardığı
zaman da, insanlar ve cinler, kendisine kıyam eder, Serir’ine oturuncaya kadar,
ayakta dururlardı. [78]
Çok savaşçı idi. Savaşmaktan,
oturmağa vakit bulamazdı. [79]
Yer yüzünün ne tarafında bir kral
bulunduğunu, işitse, hemen gidip onu, ye-ner ve kendisine, boyun eğdirirdi.
Savaşa çıkmak istediği zaman,
askerlerine emreder, tahtadan bir ulaştırma Döşeği (Uçağı) yapılır[80],
o tahta Döşeğin üzerine de, kendisinin tahta Serîr’i, yerleştirilirdi.
Savaş erleri, savaş araçlarını ve
savaş hayvanlarını da, bindirdikten sonra, şiddetle esici rüzgâra emreder,
rüzgâr da, bu tahta uçağın altına girip onu, yerden kaldırınca, Süleyman
Aleyhisselâm, nereye gitmek isterse, kendilerini, oraya götürmesini, yumuşak
ve mülayim esen yel’e, emrederdi.
O da, tahta uçağı götürürken, o
kadar yumuşak eserdi ki, üzerinden geçip gittiği tarlanın ekinlerini bile
kımıldatmazdı.
Sebe’ sûresinin on ikinci âyetinde
açıklandığı gibi, rüzgârın sabahı ve akşamı, birer aylık yoldu.’[81]
İbn.İshak (85-151 Hicrî), der ki:
“Bana, Dicle taraflarından bir
konak yerinde konaklayan bir zat, orada, Süleyman Aleyhisselâmın Eshabından,
ya bir cin, ya da, bir insan tarafından yazılmış bir yazı bulduğunu ve o
yazıda:
“Biz, buraya konduk. Hiç bir
şey bina etmedik. Amma, burayı, bina edilmiş bulduk.
Sabahleyin, Istahr’dan hareket
etmiştik.
Biz, buradan da, inşâallah,
akşamleyin kalkıp Şam’da geceleyeceğiz! demiştik.” diye yazılı olduğunu,
anlattı.”[82]
Süleyman Aleyhisselâm, Şam’dan
Irak’a kadar olan yerleri fethetti. Horasan’ı da, bu yerlere kattı. Belh
şehrine indi. Orası, bundan önce kurulmuştu. Oradan dönüp Irak’a indi.
Keyhüsrev, Süleyman Aleyhisselâmın,
Irak toprağına indiğini işitince korktu. Üzüntüsünden, zayıfladı. Çok geçmeden
de, öldü.
Süleyman Aleyhisselâm, Iraktan,
Merv’e ilerledi.
Sonra, Belh’a vardı.
Belh’dan, Türk beldelerine, ansızın
baskın yaptı.
Oradan, Çin beldelerine geçti.
Sonra, doğudan, sağlayarak deniz
sahili yoluyla Kındıhar’a geldi.
Oradan Keşker’e ilerledi.
Sonra, Şam’a döndü, ve Tedmür’e
kavuştu. Orası, kendisinin vatan edindiği yer’di.[83]
Rüzgâr; Allah’ın emriyle, Süleyman
Aleyhisselâmın, istediği yere gidiş ve gelişini sağlamakla kalmaz, aynı
zamanda, herkesin konuştukları şeyleri de, ona, iletir, haber verirdi. [84]
Süleyman Aleyhisselâm, bir gün,
rüzgâra binerek bir ekincinin üzerinden geçip giderken, ekinci başını
kaldırdı. Ona, baktı, ve:
“Dâvûd Hanedanına büyük bir
mülk ve saltanat verilmiştir!” dedi.
Rüzgâr, onun, bu sözünü, Süleyman
Aleyhisselâmın kulağına eriştirince, Süleyman Aleyhisselâm, yere indi ve
ekincinin yanına vardı. Ona:
“Ben, senin söylediğin sözü
işittim ve senin yanına, ancak, güc yetiremeyece-ğin şeyi temenni etme! demek
için indim.
Allah’ın, senden kabul edeceği bir
tek teşbih, Dâvûd Hanedanına verilen şeylerden daha hayırlıdır!” dedi.
Bunun üzerine, ekinci, Süleyman
Aleyhisselâma:
“Sen, benim üzüntümü
giderdiğin gibi, Allah da, senin üzüntünü, gidersin!” dedi. [85]
Süleyman Aleyhisselâm; ordusu ile,
Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca:
“Ey karıncalar! Yuvalarınıza,
giriniz!
Sakın, Süleyman ve ordusu, sizi
-bilmeyerek- kırmasın!” demişti.
Süleyman Aleyhisselâm, onun bu
sözünden, gülercesine gülümsedi de,
“Ey Rabb’im! Bana ve ana ve babama
lütfettiğin nimetine şükretmemi ve (geri kalan ömrüm içinde) Senin razı
olacağın iyi (işler) yapmamı, bana ilham et!
Rahmetinle beni de, (Cennette)
Salih kullarının arasına idhal et!” dedi.
[86]
Rivayete göre: Süleyman
Aleyhisselâm, karıncanın söylediğini, işittince, üzerine, indi ve:
“Onu, bana getiriniz!”
dedi.
Getirdiler.
Süleyman Aleyhisselâm, ona:
“Sen, ne için karıncaları,
sakındırdın?
Benim, zâlim olduğumu mu işittiniz?
Yoksa, benim, adaletli bir
Peygamber olduğumu mu bilemediniz?
Ne için onlara:
“Sizi, Süleyman ve ordusu
kırmasın! dedin?” diye sordu.
Karınca:
“Ey Allah’ın Peygamberi! Sen,
benim sözümdeki (Onlar, bilmeden) kaydını işitmedin mi?
Bununla beraber, benim, can kırma
sözümden maksadım, ancak, kalblerin kırılması idi.
Senin bir şey vermeni temenni edip
fitneye düşmekten, sana bakmakla meşgul olup Allah’ı Teşbih etmekten geri
kalmaktan korktum!” dedi.
Süleyman Aleyhisselâm:
“Bana, öğüt ver!” dedi.
Karınca:
“Babana, Dâvûd isminin ne için
konulduğunu, biliyor musun?” diye sordu.
Süleyman Aleyhisselâm:
“Hayır! Bilmiyorum!”
dedi.
Karınca:
“O, kalb yarasını, tedavi
etsin diye verildi!” dedi.
“Sana, Süleyman isminin ne
için konulduğunu, biliyor musun?” diye sordu.
Karınca:
“Göğsüne selâmet verilinceye
kadar dayanasın ve Baban Davud’a erişmeye müstehak olasın diye
verilmiştir!” dedi.
Sonra da:
“Yüce Allah’ın, sana, rüzgârı,
ne için uysal kıldığını, biliyor musun?” diye sordu.
Süleyman Aleyhisselâm:
“Hayır! Bilmiyorum!”
dedi.
Karınca:
“Dünyanın tümünün, esen, gelip
geçen bir Yel’den ibaret bulunduğunu sana haber vermek için!” dedi.
Süleyman Aleyhisselâm, karıncanın
sözlerine hayrette kalarak gülercesine gülümsedi ve Nemi sûresinin on
dokuzuncu âyetinde açıklanan duasını tekrarladı.[87]
Süleyman Aleyhisselâm, halkı,
yağmur duasına çıkarmıştı.
Orada bir karınca kafasının üzerine
yatıp ayaklarını, semaya kaldırmış ve:
“Ey Allâhım! Ben, Senin
yaratıklarından bir yaratık’ım.
Sen, bizi, yağmurunla sulasan da,
Sen, bizi, kuraklıktan helak etsen de, biz,
Senin rızkından müstağnî
değiliz!” diyordu. Bunun üzerine, Süleyman Aleyhisselâm; halka:
“Geri dönünüz! Siz, sizden
başkasının düasıyla yağmura kavuşturuldunuz!” dedi. [88]
Ölüm Meleği, bir gün, Süleyman
Aleyhisselâmın yanına girip yanında oturanlardan, bir adama, uzun uzun bakmış
durmuştu.
Ölüm Meleği çıkıp gittiği zaman,
adam, Süleyman Aleyhisselâma:
“Kim bu?” diye sordu.
Süleyman Aleyhisselâm:
“Ölüm Meleğidir!” dedi.
Adam:
“Onun, bana, bakışı, sanki,
beni öldürmek istiyor gibiydi!” dedi.
Süleyman Aleyhisselâm ona:
“Peki, şimdi, benim, sana ne
yapmamı istiyorsun?” diye sordu.
Adam:
“Beni, rüzgâra bindirmeni ve
Hindistana bıraktırmanı, istiyorum!” dedi.
Süleyman Aleyhisselâm, rüzgârı
çağırdı. Adamı, onun üzerine bindirip Hindistana bıraktırdı.
Bundan sonra, Ölüm Meleği, Süleyman
Aleyhisselâmın yanına geldi. Süleyman Aleyhisselâm, ona:
“Sen, yanımda oturanlardan,
bir adama, niçin uzun uzun bakmıştın?” diye sordu. Ölüm Meleği:
“Ben, onun ruhunu,
Hindistan’da almakla emrolunduğum halde, kendisinin, senin yanında bulunuşuna
hayret etmiştim.” dedi.[89]