Yıl: 2014

  • Kâne ve kardeşler Arapça Gramer Dersleri

    مَادَامَ – مَازَالَ – كَانَ – صَارَ – لَيْسَ – أَصْبَحَ – أَمْسَى – أَضْحَى – ظَلَّ – بَاتَ

  •  Mazi fiillerinden oluşur ve her birinin muzarisi ve emri de aynı işi yapar. İsim cümlesinin başına gelerek, ismini REF eder ve haberini NASB eder. Şöyle de söylenebilir : İsim cümlesinin başına ( كَانَ ) geldiği zaman, mübtedâ olarak görev yapan kelime, mübtedâ özelliğini kaybeder ve  ” ( كَانَ ) nin ismi ” olarak görev yapar. Çünkü ( كَانَ ) yardımcı fiilinin fâili, tahtında müstetir olan ( هُوَ ) veya ( هِىَ ) zamiridir.
  • Kâideler : (1) Kâne’nin haberinin önüne ( بِ ) harfi gelirse, habere kesinlik kazandırır. (2) Müsned olan haberin, ismine isnadı bu harfler isim ve habere dahil olduktan sonradır, daha önce değil. (3) Kâne ve kardeşleri haberi marife ise, isminin önüne geçebilir. Yani “Haber-i Mukaddem” olur ve cümleye saklı mânalar yükler. Bu saklı mânaları da, sadece o Ayeti Kerimeyi ihyâ etmeye çabalayan anlar, başkası değil.
  • Kâne’nin haberinin âmili, Kâne’dir. Şu şartla Kâne’nin hazf edilmesi câiz’dir. ŞART : İnne’den sonra bir isim ve sonra FA harfi ve fa’dan sonra tekrar bir isim geldiği takdirde, Kâne hazf edilebilir. Bie cümlenin başka bir cümleye illet (sebeb) olduğu yerlerde, Kâne’nin hazf edilmesi vâcib’dir.
  • “Nâkıs Fiiller” olarak anılır ve cümlede saklı olan; hakikatleri veya şahid olunanları veya müşahade edilenleri özetle  kabul edilmesi gereken hükümleri anlatmakta kullanılır, beğen- beğenme, anla-anlama fark etmez..
  • İNNE ve kardeşleri ise, meselâ : iğnenin battığı anda tahsin edilmesi gereken hükümleri bildirir. Şâyet KÂNE’yi yaşarsan, İNNE’nin mânasını öğrenirsin. Aksi halde, inne’nin saklı anlamına şâhidlik yapamazsın anlamı saklıdır. Örnek:
  • 17/36 : ( إِنَّ السَّمْعَ وَ الْبَصَرَ وَ الْفُؤَادَ كُلُ ّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً … ) “… Muhakkak ki kulak ve göz ve gönül bunların hepisinden sorumludur.” Ayet-i Kerimesindeki ( كَانَ ), isim ve haberinde :
  • “Ey kulum! Seven görür oldu sonra Duyan oldu, sonra Hayrette kalan oldu, sonra idrâk eden oldu en sonunda da konuşmaz oldu. Sen bu hakikatlerin hangisine şahitlik ettin”
  • veya  “Sen hiç bu Ayet-i Kerimedeki ( كَانَ ) nin müstetir fâili ( هُوَ ) oldun mu ?” … gibi mânalar saklıdır.
  • Şart edatları olan ( لَوْ – إِنْ ) den sonra bir isim, sonra ( فَ ) harfi, sonra tekrar bir isim geldiğinde, nâkıs fiil ismi ile
  • birlikte hazfedilir. Saklı mâna takdir edilir. Bu durumun dışında, nâkıs fiil ve ismi hazf edilemez. Çünkü cümlede 
  • bir mâna oluşmaz. Mesela; ( كَانَ الْجَوُّ “hava idi”) ifadesinin bir mânası yoktur. Örnek:
  • ( اَلنَّاسُ مَجْزِيُوّنَ بِأَعْمَالِهِمْ إِنْ خَيْراً فَخَيْرٌ وَ إِنْ شَرّاً فَشَرٌّ ) cümlesindeki ( إِنْ خَيْراً فَخَيْرٌ ) ifadesinde, kâne ve ismi
  • hazfedilmiştir. Bu ifade ile saklanan mânalar, takdiren aşağıdaki dört çeşitden biri olabilir.
  • 1. ( إِنْ كَانَ عَمَلُهُ خَيْراً فَجَزَائُهُ خَيْرٌ ) veya 2. ( إِنْ كَانَ عَمَلُهُ خَيْراً فَكَانَ فَجَزَائُهُ خَيْراً )
  • 3. ( إِنْ كَانَ فِي عَمَلِهِ خَيْرٌ فَجَزَائُهُ خَيْرٌ ) veya 4. ( إِنْ كَانَ فِي عَمَلِهِ خَيْرٌ فَكَانَ فَجَزَائُهُ خَيْراً )
  • Nâkıs fiillerin isimleri; müfred, tesniye ve cemi de gelse, fiiller hep müfred gelir. Aksi takdirde, tam fiil vazifesini görürler. Ayrıca, isimler müzekker ise fiiller de müzekkerdir, isimler müennes ise fiiller de müennesdir. Nâkıs fiillerin haberleri, isim cümlesinin haberi gibi; müfred, cümle, şibhi cümle (zarf veya car – mecrur) olarak gelir. Nâkıs fiiller “tam fiil” olarak kullanıldıkları takdirde, fâil alırlar (“bulundu, oldu” anlamlarını veren fiil cümlesi kurarlar).
  • ( كَانَ )‘nin haberi, Kâne’nin isminin sıfatıdır. Bu nedenle Kâne’nin ismi, dâima davranış bilgilerini saklar. Örnek :
  • 7/5 : ( فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا إِلَّا أَنْ قَالُوا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ ) “Azabımız kendilerine geldiğinde : “Bizler gerçekten zâlimlerdik!” demekten başka bir iddiaları olmadı.”
  • Ayet-i Kerimedeki ( دَعْوَاهُمْ  bir idiaları) isim tamlaması, ( كَانَ )’nin ismi ve ( أَنْ قَالُوا  demekten) müevvel masdarı, ( كَانَ )’nin haberi olarak kabul edildiğinde “Azâbı idrâk edinceye kadar, bir iddianın etrafında toplananlarla beraber isyan edenlerden olur (oldu).” anlamı saklıdır. Çünkü isim cümlerindeki hüküm, ( أَنْ قَالُوا  ) haberinde saklıdır.
  • Ayet-i Kerimedeki ( أَنْ قَالُوا  demekten) müevvel masdarı, ( كَانَ )’nin muahhar ismi ve ( دَعْوَاهُمْ  bir idiaları) isim tamlaması, ( كَانَ )’nin mukaddem haberi olarak kabul edildiğinde ise : “Azâbı idrâk ettikten sonra, tövbekâr  ismiyle isimlenenlerden olur (oldu).” anlamı saklıdır. Hüküm ise, ( دَعْوَاهُمْ  bir idiaları) haberinde saklıdır
  • ( كَانَ فِي الْغُرْفَةِ رِجَالٌ “Odada adamlar vardı.”) Harficer veya zarfla başlayan ve “var” anlamını ifade eden cümle parçası, mukaddem haberdir (Kâne’nin haberi: فِي الْغُرْفَةِ ). “Var olan şey” ise, muahhar mübtedadır (Kâne’nin ismi: رِجَالٌ ). Nâkıs fiilllerin ismi ve haberi, tamlama şeklinde gelebilir.
  • ( هُوَ كَانَ سَاجِداً لِلهِ “O Ellah’a secde ederdi.”) İsm-i fâil, ( كَانَ ) nin haberi, geçmişi anlatır ve devamlılık yoktur.
  • ( كَانَ اللهُ عَلِيماً حَكِيماً  “Ellah Teala, bilicidir hikmet sahibidir”) cümlesinde ( كَانَ ) Ellah lafzı ile kullanıldığında anlamı, zamanla sınırlı değildir. Sadece geçmişi anlatmaz, durumu bildirir ve haberin sonsuz devamlılığını gösterir.
  • ( مَا كَانَ الصَّدِيقُ لِيَخُونَ صَدِيقَهُ “Arkadaş, arkadaşına asla ihanet edecek değildir.”) cümlesindeki gibi olumsuz  ( مَا كَانَ ) nin haberi muzari olduğunda başında “esreli bir lam” bulunabilir. Buna inkar lamı denir ve yanında gizli bir ( أَنْ ) olduğu düşünülür. Ayrıca, olumsuz kâne’nin başına zaid ( بِ ) harfi getirilince mâna kuvvetlenmiş olur.
  • Haber Arapça Gramer Dersleri

     

  • HABER
  • Haber, cümlenin ikinci kısmıdır, mübtedânın durumunu bildirir, nekredir ve mânevi âmil ile REF olunmuştur. Şayet, haber cümlenin başına gelmiş ise “Haber-i mukaddem” adını alır.
  • Haber-i mukaddem’de “Ahirette göreceğinizi (dünyada değil) şimdiden size haber veriyorum.” bilgisi saklıdır.
  • Ayet-i Kerimeyi dinleyen isim cümlesindeki hükmü idrak edince; birinci aşamada, “evet, yükümlüğüm” der. İkinci aşamada, “görevlerim şunlardır” der. Üçüncü aşamada, “sorumluyum” der ve hükmün hikmetinin kendisine (idrak ettirilerek, vehbî olarak) öğretileceğini bilir. Çünkü: Hükümde, Lütfu saklıdır. Lütfunda, takdiri saklıdır. Takdirinde ise, hikmeti saklıdır. Örnek : 2/17
  • (… مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي ) Ayet-i Kerimesindeki (… مَثَلُهُمْ ) isim tamlaması, nekre hükmündeki mübtedâdır ve merfudur. Muzaf olarak görev yapan (… مَثَلُْ ) merfu ismi’nin fâili ise, muzafun ileyh olarak görev yapan (… هُمْ ) muttasıl zamiridir ve ancak onların davranışlarına bakarak ibret alır ve hüküm verebiliriz. Bu nedenle sadece merfu isim mübtedâ’dır diyemeyiz. Doğru hükmü verebilmek için gerekli bilgiler de, isim cümlesinin haberinde veya habere bağlı yan cümlelerde bulunur. Bu bilgilere göre verilen hüküm doğrudur ve ancak Ellah Teala’nın lütfu ile bulunur, yani vehbîdir. Doğru hüküm vermek, kesbî değildir. 
  • Önemli notlar :
  • (a) Bir isim cümlesi olan ( اَحْمَدُ حَضَرَ ) “Ahmet geldi.” terkibinde haber olan ( حَضَرَ ), bir fiil cümlesidir ve fâili de, fiilin altındaki ( هُوَ )’dir. ( اَحْمَدُ ) ismi ise, mübtedâ’dır ama fâil değildir. bilgileri saklıdır.
  • (b) Bir isim cümlesi olan ( اَنَا اَزُورُكَ ) “Seni ziyaret ederim.” terkibinde haber olan ( اَزُورُكَ ), bir fiil cümlesidir ve fâili de, fiilin altındaki ( اَنَا )’dir. İsim cümlesinin başındaki ( اَنَا ) zamiri ise, mübtedâ’dır ama fâil değildir.
  • (c) Haber, mübtedâ gibi mârife olunca aralarında i’râb’dan mahalli olmayan ayırma zamiri (zamiru’l fasl) bulunur. ( اَلْعِلْمُ هُوَ الْاَبُ ) “İlim, babadır.” terkibindeki ( هُوَ ) gibi.  İ’râb’dan mahalli olmayan  zamiru’l fasl ( هُوَ )’deki saklı bilgiler ise: Fâil veya mübtedâ olmadığı için, yükümlü değildir. Kendisinden bir şey beklenmeyen ve istenmeyen zamirdir.
  • Şöyle de söylenebilir : Sohbeti yapanın ilminden fayda görülür, sohbetçiden (i’râb’da mahalli olmayandan) fayda görmez ve bir şey de beklenmez, hatta istenmez. Ancak, Onu konuşturandan sessizce istenir. Şayet dinleyen itiraz ederse de sohbetçiye itiraz etmez, sadece onun dile getirdiği ilme itiraz eder anlamları saklıdır.
  • Masdar edatlarından biri isim cümlesinin veya fiil cümlesinin önüne geldiğinde, cümlenin mânasını masdara çevirir. Bu cümleye de “masdar-ı müevvel” denir.
  • Masdar edatlarından ( أَنْ), fiil cümlesini masdara çevirir.
  • Masdar edatlarından  ( أَنَّ ) de, isim cümlesini masdara çevirir.
  • Sarf ilmine göre “masdar-ı müevvel” cümlelerin mânalarında bir değişiklik olmaz. Fakat nahiv ilmine göre ise, önemli mâna değişiklikleri olur ancak bu değişiklikler saklı olarak dinleyenlere hitabeder. Aşağıdaki üç cümlenin Türkçe anlamları aynı olmasına rağmen, sakladıkları bilgiler üçünde de çok farklıdır. Yusuf suresi,15’deki masdar cümlesinin açıklaması aşağıdaki açıklamaya benzer.
  • A. ( يَسُرُ ّنِي صَدْقُكَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan önce ve muhatabına öğüt vermek için kullanılır.
  • B. ( يَسُرُ ّنِي أَنْ تَصْدُقَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “kendisine yalan söylendiğini imâ ederek” şevkatle bir daha böyle yapma diye ikaz için kullanılır. (NOT: Fiil cümlesi masdarlaşmış)
  • C. ( يَسُرُ ّنِي أَنَّكَ صَدْقٌ Doğru olman beni sevindirir.) Burada ( أَنَّ )  nin ismi ve haberi ( أَنَّكَ صَدْقٌ ) olan isim cümlesi, bir fiil cümlesinin fâili durumundadır (NOT: İsim cümlesi masdarlaşmış). Burada fâil, haberdeki hükümden yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur. Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “doğruluğunun mükafatını kazanırsın, adaletin tecellisi kaçınılmazdır.” müjdesi için kullanılır bilgileri saklıdır.
  • Kâide:
  • (a) Mübtedâ ve haberden oluşan isim cümlesi, doğrudan doğruya bir durumu haber verir.
  • (b) Başında ( إِنَّ ) olan isim cümlesi, bir sorunun cevabı olur  ve onu tek bir unsur haline getirir. Şöyle de söylenebilir: Masdarlaşmış isim cümlesi tek başına: mübteda veya haber veya fâil veya naibu fâil veya mefulün bih, veya m.b.gayri sarih (car – mecrur) olabilir. Türkçe’ye “..en, ..an, ..dığı, ..diği, ..düğü, ..duğu” şeklinde tercüme edilir.
  • (c) Mübtedânın başında ( إِنَّ ) ve haberin başında ( لَ ) olan isim cümlesi, bir inkârcının inkârına cevap olur. Şâyet haber başa geçerse, ( لَ ) mübtedânın başında olur ve yine haberdeki kattiyeti ifâde eder.)  
  •  

  • Haberler sakladıkları anlamlar açısından üç gruba ayrılır. Bunlar; beşeri haber, bilimsel haber ve ilahî haberdir. Sakladıkları anlamları şu şekilde özetlenebilir:
  • 1) Beşeri haberde saklı bilgiler: Haber doğru da olabilir, yanlış da. Haberi verene göre; mantıksal süzgeçten geçirildikten sonra araştırılmalı veya hiç dikkate alınmamalı veya doğru kabul edilmelidir. Çünkü; onların konuşmalarına kulak asmamak, insana neşe verir. Önemsiyenlerin ise, neşesi kaçar. Mübtedâ, haberin gereğini kendisi değişik sebeplerle yapamayabilir, ama başkasının yapmasını isteyebilir. Dedikodu şeklindedir. Tiryaki bir kimsenin “sigara sağlığa zararlı, içme” demesi gibi. Bu özelliklerin hiç biri ilâhi haberde bulunmaz.
  • 2) Bilimsel haberde saklı bilgiler: doğruluğu tartışmasız kabul edilen, kanıtsal bir dayanağı olan ve şahitlik derecesinde bir inanç gerektiren haberdir. Mesela “Vücutta kadmiyum birikimi, sinir sistemine zarar verir ve iskeleti deforme eder.” denmesi gibi. Temel bilimlere ait kanunlara bağlıdır. Bir ayetin bilimsel açıklaması da denilebilir.
  • 3) İlahî haberde (ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde) saklı bilgiler: “her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır” öz değişine göre farklı tarifler söylenebilir. Ancak, bir Ayet-i Kerime’ye veya Hadis-i Şerife “doğru” diyerek tasdik etmenin içinde “sen-sensin, bende-benim” in mânası saklıdır. Bu ise “tevhîd edebine” aykırıdır. Şöyle söylenebilir ;
  • a) “inandım, şüphesiz ki…, şahidim” gibi ifadeler kullanılabilir.
  • b) “acaba mânasını doğru mu anladım?, eksik mi anladım?, yanlış mı anladım?” soruları sorulabilir.
  • c) “bu ilâhi haber, kime/kimlere hitap ediyor?” denebilir.
  • d) “bu ilâhi haberi, nakleden hangi edâ ile söyledi?” denebilir.
  • e) “bu ilâhi haber; akla mı, kalbe mi … hitap ediyor?” denebilir.
  • f) “şimdi ne yapacağım, nasıl amel edeceğim, bu ilâhi habere aykırı davranışlarım var mı, bu ilâhi haberin tefsiri nasıl… vb” diye sorulabilir.
  • Misâl : ( مَنْ أَحَبَّ شَيْأً اَكْثَرَ ذِكْرَهُ ) “Kim bir şeyi severse, onu çok anar” Hadis-i şerifini okuyan, duyan ve anlayan için bir çok yükümlülük vardır. Sadece, “Doğru” diye tasdik etmekle de, bu yükümlülüklerini yerine getirmiş olamaz.
  • g) İlahî haberde, genellikle bir çok hüküm saklıdır. Her bir hüküm; muhatabına (1) yükümlülük yükler, (2) görevini tanımlamasını ister ve (3) İLÂHİ tarife (bizim tarifimize değil) uyma sorumluluğu yükler. Sorumluluğunu yerine getirene de getirmeyene de karşılığını verir. Bu özellikler, beşeri haberlerde aranmaz.
  • Misal: Hadis-i Şerif: Hz. Resulullah a.s.v buyurdu ki: “Ellah’tan hakkıyla hayâ edin”  Sahabe-i kirâm: “Ey Ellah’ın Resûlü, elhamdulillah, biz Ellah’tan hayâ ediyoruz.” dediler. Bunun üzerine Hz. Resulullah a.s.v buyurdu ki: “Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Ellah’tan hakkıyla hayâ etmek, kafayı ve içindekileri, mideyi ve taşıdıklarını korumak, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamaktır. (Müevvel masdar ile yapılan isim cümlesidir) Kim ahireti dilerse dünya hayatının süsünü terk eder. Kim söylenenleri yerine getirirse, Ellah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.”  (NOT: Günümüzdeki haya tarifden ne kadar da çok farklı) (Hadislerle İlim ve Hikmet, 1.Cild, sayfa 362)
  • Bir mü’min, bu hadisi şerifden yükümlüyüm demiş ve nasıl ihya edebilirim derdine düşmüş. Yaşadığı şu kıssa, bizlere ulaştırılmış. “Vefat edenleri yanına gidip, meleklerin nasıl davrandıklarını gözlemeye başlamış (basireti açılınca). Bir seferinde mevtânın başındaki meleğe “Başını kokla” nidâsı gelmiş. Melek koklamış ve “KUR’AN KOKUYOR” diye cevap vermiş. Sonra “Karnını kokla” nidâsı gelmiş. Melek mevtânın karnını koklamış ve “ORUÇ KOKUYOR” cevabını vermiş. Sonra da “Ayaklarını kokla” nidâsı gelmiş. Melek mevtânın ayaklarını koklamış ve “TEHECCÜD KOKUYOR” diye cevap vermiş. Bu sefer “O kendisini korumuş, Ellah Teala’da onu korumuş” nidasını duymuş ve hadis-i şerifi nasıl yaşayacağını öğrenmiş. (NOT: Bu misalde anlatılanları tefekkür ederek; isim cümlesi, mübteda, haber hakkında daha detaylı bilgiler edinilebilir ve diğer saklı kaideler bulunabilir.)
  • Sugrâ ve Kubrâ cümleler:
  • ( لَكِنَّا هُوَ اللهُ رَبِّى ) Ayet-i Kerimesini Ibn-i Hişam El-Ensâri (k.s) örnek olarak verir ve şu açıklamaları yapar : Ayet-i Kerimenin takdiri ;
  • ( لَكِنْ اَنَا هُوَ اللهُ رَبِّى ) şeklide bir “Kubrâ cümle”dir ve hakikat ehline hitaptır.
  • ( هُوَ اللهُ رَبِّى ) mübtedası bir isimdir (zamirdir). Haberi ise, hem sugrâ hem de kubrâ olan isim cümlesidir ve tarikat ehline hitaptır (önceki cümleye nazaran, sugrâ cümledir. sonraki cümleye nazaran da kubrâ cümledir).
  • ( اللهُ رَبِّى ) mübteda ve haberi birer isim olan, sugrâ cümledir ve şeriat ehline hitaptır.
  • Naibi Fâil Arapça Gramer Dersleri

     

  • NÂİBU FÂİL
  • Nâibu fâil ; (1) Kişiye – önemini kavrayamadığından dolayı -.unuttuğu veya ihmal ettiği şeyin Hakk Teala tarafından bir vesile ile hatırlatandır. (2) Meçhul fiil cümlesinde fâil zikredilmediği (hazf edildiği) için cümlenin mefulü, fâil yerine geçer ve naibu fâil adını alır. Son harfi, fâil gibi ötre okunur.
  • Nâibu fâil, mânevi bir varlık olabilir:
  • Örnek : Teheccüt namazını kılan, gündüz istesede mantıksız iş yapamaz. Çünkü teheccüd namazının bir mânevi varlığı kişiyi korur. Delili : Gündüz vakti mantıksız iş yapan kişinin, gece teheccüt namazını kılmadığını hatırlamasıdır.
  •  Nâibu fâil, cansız bir varlık olabilir:
  • Kıyamet Suresi,9 ( وَ جُمِعَ الشَّمْسُ وَ الْقَمَرُ ) “Güneş ve ay bir araya getirildi(ği zaman).”
  • Ayeti kerimedeki ( جُمِعَ ) lafzı, mazi fiilin meçhul halidir. ( الشَّمْسُ ) lafzı ise, meçhul fiilin naibi fâili olduğundan lafzi bir zamme ile merfudur.  (الْقَمَرُ) lafzı da matuf olup, matufun aleyhin harekesini almıştır. Bir araya gelme olayının astro-fizik kanunları gereğince meydana geleceğini ve hiç bir şekilde de önlenemiyeceğini bildirir.
  •  Nâibu fâil, bir insan olabilir:
  • 2/4 ( … وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ ) Ayeti kerimesindeki ( أُنْزِلَ ) meçhul mâzi fiilin nâibu fâili, ( هُوَ ) olarak takdir edilen müstetir zamirdir ve “Zâtıma muhatab aldığım  هُوَ  ile sana indirilen …..” anlamı saklıdır.
  • Fail Arapça Gramer Dersleri

     

  • HADİS-İ KUTSÎ nin haber verdiği AKIL’ın kâbiliyetleri, görevleri ve FİİL – FÂİL ilişkisiyle ilgili saklı bilgiler :
  • Akıl ile ilgili Hadis-i Kutsi ile 9/112 arasında bir ilgi olabilir. Düşünme tâlimleri için her bir kâbiliyetin yanına Ayet-i Kerimedeki karşılıkları yazıldı.
  • Hadis-i Kutsî: “Cenâb-ı Hak bütün âlemlerden evvel, her şeyden önce AKL’ı halk etti ve ona;
  • (1) OTUR diye emretti, o da hemen oturdu. – ( وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللَّهِ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ ) “Ellah’ın hudutlarını muhafaza edenler – ve sen o mü’minleri müjdele!”
  • Kâide : ( اَلْ ) Sıfat olan müştâk isimlerin önünde bulunduğu zaman harf-i târif olmaktan çıkar ve ism-i mevsûl olur. Müştâk isim de, şibhi fiil olur.
  • İsm-i mevsûl olarak görev yapan ( اَلْ ) ile birlikte gelen müştâk ismin anlamında, “Okuyuşun mânasına mevsûf olanı seyretip, örnek alın veya ibret alın” bilgisi saklıdır.
  • NOT : Müştâk (türetilmiş) isimler ; ism-i fâil, mübalağalı ism-i fâil, ism-i meful, sıfat-i müşebbehe, ism-i tafdîl, ism-i mensûb, ism-i zaman, ism-i mekân ve ism-i âlet olup, masdardan türerler.
  • (2) Sonra KALK diye fermân etti, o da derhal kıyâm etti. – ( وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ ) “ve kötülükten men edenler”
  • (3) İKBÂL ile işaret etti, o da derhal ikbal etti. – ( الْآمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ ) “İyiliği emir edenler”
  • (4) Sonra İDBÂR ile teklif etti, akıl da o anda idbâr etti. – ( السَّاجِدُونَ ) “Secde edenler”
  • (5) KONUŞMASINA işaret etti, akıl da o saatte konuştu. – ( الرَّاكِعُونَ ) “Rüku edenler”
  • (6) DUYMASINI emretti, akıl itâatle duydu. – ( السَّائِحُونَ ) “Tebliğ için gezenler”
  • (7) NAZAR’LA fermân etti, akıl nazar etti. – ( الْحَامِدُونَ ) “Hamd edenler”
  • (8) İDRÂK ile işaret etti, akıl hemen her şeyi süratle idrâk etti.  ( الْعَابِدُونَ ) “İbadet edenler”
  • (9) İNSİRAF ile emretti, akıl o saatde hemen munsarif oldu. – ( التَّائِبُونَ ) “Tövbe edenler”
  • (NOT-1: “Akl’ın onuncu kâbiliyet olan OKU emri, hem insanlara hemde cinlere Kur’an-ı Kerim ile veriyor. Meleklerde “OKU” kabiliyeti yoktur. Bu nedenle Kur’an-ı Kerimi okuyamazlar ama dinlemeyi çok severler. NOT-2 : ( إِذَا ) edatı ile başlayan Ayet-i Kerimeler de aklın kabiliyetine göre sorumluluk yükler Bakınız : İzâ edatındaki saklı bilgiler paragrafına) 
  • (Açıklama : Munsarif oldunun anlamı, akıl insiraf emriyle ismi fâil edildi (oldu) demektir. Çünkü, ( فَاعِلٌ ) veznindeki ( ا ) Elif, munsarif_ isim olduğu için, ism-i fâilin sonu tenvinlenir. (Elif ile isim olur. Elif çıkartılırsa, kalan harflerden ismi fâil olmaz). Bu nedenle munsarif_isim ( ا ), “İnsiraf ET” ilâhi emrini duyan ve munsarif olunca da hayrette kalan akıl sahibinin geçici ismi’dir. “Yapanı değil, yaptıranı gör” atasözü de, insiraf et emriyle eş anlamlıdır.)
  • Bunun üzerine Ellahü Teala, hayrette kalan akla şöyle hitâb etti: İzz-ü Celâl ve azametim hakkı için ben senden mükerrem ve mahbûb-ı muhterem bir kimse halk etmemişdim. Seni Zâtım için halk ettim. Ben ancak ;
  • (1)  Seninle ma’rûf olurum.
  • (2) seninle ma’bûd olurum.
  • (3) seninle ibâdımı tezyîn ederim.
  • (4) seninle onları tahsîn ederim,
  • (5) seninle dostlarımı ihyâ ederim.
  • (6) seninle muhabbet ederim.
  • (7) seninle inâyet ederim.
  • (8) seninle terbiye ederim.
  • (9) seninle hidâyet ederim.
  • (10) seninle hıtâb-u itâb ederim.” (NOT: “Akl’ın görevleri (hizmet çeşitleri) 10 adettir.” sonucu çıkıyor.)
  • FÂİL – AKIL hakkında derlenen bilgilier :.
  • Türkçede bir tane temel cümle vardır. Arapçada iki tane temel cümle vardır. (1) Fiil cümlesinin öznesine, fâil denir. (2) İsim cümlesinin öznesine, mübtedâ denir. Türkçede bir tane gramer ve bir tane eğitim sistemi vardır. Kur’an-ı Kerim’de dört tane gramer ve dört tane eğitim sistemi vardır.
  • Çünkü Hz. Rasulullah (s.a.v) “Her âyetin ; bir zâhiri, bir bâtıni, bir haddi ve bir matlaı vardır.” diye buyurdu. Bu nedenle dört eğitim sisteminin (Bakınız : ( عِلْمٍ ) dosyasına) her birindeki Fâil tarifi farklıdır. Örnek:
  • A) İlim araz’dır. Ancak, âlim ile bilinir.” hükmüne göre eğitim ve öğretim veren sistemdeki Fâil’in tarifi
  • Fiil cümlesindeki Fiil, isim (varlık) tarafından yapılır ve isnad vardır. Bu isimle isimlelene de, FÂİL denir. Çünkü fâil, fiilin cüz’ü mertebesindedir. Fâil’de asıl olan, fiilini AKLI ile takip etmesidir ve sadece ÖĞRETEN olmasıdır. Örnek : Vâiz veren, “Doğru sözün hesabı var, yalan sözün azâbı var.” ilkesine göre sözlerinden sorumludur. 
  • İsim cümlesindeki Mübtedâ’da ; fiil, ismin üzerine vâki olur ve isnad yoktur. Mübtedâ’da asıl olan, fiilini AKLI ile takip edememesidir ve hem ÖĞRENEN hemde ÖĞRETEN olmasıdır. Fâil gibi sorumlu değildir ama, bir fâile bağlı olmaktan sorumludur.. Şöyle de söylenebilir :
  • (1)  Mübtedâ olarak görev yapan sohbetçi, gâib kimsenin hitabını duyurandır.   Meselâ,  “Elhamdulillâhi Rabbilâlemîn.” diyen kimsenin hâli gibi.  
  •  
  • (2)  Sohbetçi’nin sözleri SILA cümlesi olduğu için, i’râb’da mahalli yoktur ve söylediklerinden sorumlu değildir. Bu nedenle de 2/44 deki kınama, sohbetçiyi kapsamaz ama vâiz’ciyi kapsar.
  • (3) Konuşan, zâhiren fâildir, bâtınen de mübtedâdır. Bu nedenle kişi kendisine, “Konuşurken kiminle birlikteyim?” diye sormalı.
  • (4)  Mübtedâ olabilme çeşitleri altı’dır. Mübtedâ, mutlaka bir fâile bağlı olur. Hiç bir kimse tek başına mübtedâ olamaz, ama kendi fiilinin fâili olabilir.
  • Mübtedâ olabilme çeşitleri :
  •  
  • (a) Ellah Teala ile mübtedâ (Fenâ-fillah hâli), Çünkü Ellahü Teala akıl’a ;  “Seni Zâtım için halk ettim”. diye hitap etmiştir. Sözlerine “Kelâm-ı Kibar denir.
  • (b) Rasulallah (s.a.v.) ile mübtedâ (Fenâ-firrasul hâli,),
  • (c) Mürşid (k.s.) ile mübtedâ (Fenâ-fişşeyh hâli),
  • (d) Başkasının aklıyla mübtedâ, (Aklım bana yeter değip, Mürşid ile çekişme hâli – Velâyet makamına muhalefet etmek), 
  • (e) Şeytanıyla mübtedâ, (Doğruyu ben bilirim değip, Hz.Rasulullah a.s.v ile çekişme hâli – Nübüvvet makamına muhalefet etmek),
  • (f) Nefsiyle mübteda. (Kimse bana karışamaz değip, Ellah Teala ile çekişme hâli – Ayet-i Kerimelere muhalefet etmek – “Sen sensin. Ben de benim” demek gibi.). 
  • Fâil; mâmuldur, merfudur ve fiilde saklı olan hükümleri idrak ettikten sonra;  yaşamakla yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur. Bu nedenle aklı gereğince tanımadan, “Fâil Kavramı” zihnimizde oluşmaz. Çünkü fâil ; insan da olabilir, hayvan da olabilir, bir korku da olabilir, bir tutku (sigara, …. ) da olabilir, bir madde de olabilir, bir sayı da (14, 15 gibi) olabilir, görünmeyen bir varlık da olabilir, ….vb..
  • Mâmul : “Âmil” ismiyle tanımlanan 60 adet kelimenin (isim, sıfat, fiil ve harfin) doğrudan veya vasıtalı olarak tesir ettiği kelimeye, mamul denir.
  • Âmil : Fâilin sıfatının ; görülür, bilinir, sezilir veya anlaşılır hâle getiren kelimelerin genel ismidir ve fiilin sebebleridir. (NOT : Fâilin sıfatı ile kastedilen : (1) Nefsin kalıcı olan ; firavunluk, tâgutluk, nemrutluk ve keyfe düşkünlük vasıflarıdır. (2) Nefsin, şeytana âit olan ; emir altına girmeme, Üstünlük kurma, menfaatini kollama ve kendini beğenme vasıfları ile vasıflanmasıdır. (3) Nefs-i emmârenin değişken olan ; levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, merdiyye ve kâmile sıfatları ile sıfatlanmasıdır.
  • Ayet-i Kerimeler ve yukarıdaki Hadis-i Kudsî’yi tefekkür edildiğinde, AKIL kelimesine lugat mânasından çok daha kapsamlı mânalar yüklendiği görülür. Bu nedenle, “Beşer” ile ilgili Ayet-i Kerime’leri tefekkür ederken aklın buradaki yetenekleri ve görevleri dikkate alınırsa, saklı anlamlar daha kolay bulunur.
  • Örnek-1 : 42/51’de Ellah Teala’nın akıl ile konuşması hakkında bilgi verilmektedir.
  • Örnek-2’de Aklın en alt derecesi hakkında bilgi verilmekte: (.. سَيَقُولُ السُّفَهَآءُ مِنَ النَّاسِ “İnsanlardan sefihler, yakında diyecekler …”) 2/142 ve nuzül sebebini tefekkür edildiğinde: Ayet-i Kerîme’deki emirle ve Hz. Resûlullah a.s’ın uygulamasıyla yetinmeyip, “Onları üzerinde oldukları kıbleden hangi sebeb çevirdi?” diyerek ilâhi emrin ve uygulamasının sebebini soranların, ( السُّفَهَآءُsefihler“) olarak tarif edildiği görülür.
  • Örnek-3 : Al-i İmran 191’de Aklın en üst derecesi hakkında bildi verilmekte: Ayet-i Kerimesinde (…لِاُولِى الْاَلْبَابِ اَلَّذِينَ…) temiz akıl sahiplerinin fiilerini öğretiyor. Ûlûl-Bâb, bir Hadis-i Şerifi tâlim ederek öğrenene denir ve her devirde Hadis-i Şerif ededince Ûlûl-bâb vardır. Ayrıca, ism-i mevsul’den sonra gelen sıla cümlesi nde ; “Temiz akıl sahiplerinin sözlerini hem Ellah Teala ve Resulullah a.s tasdik eder, hem de O’nu dinleyenler tasdik eder” bilgisi saklıdır. Lugatta tarif edilen akıl’da bu özellikler yoktur.
  • ………………………………………………………………………………………
  • FÂİL – MEF’ÛL ilişkisi ve bu ilişkilerin üç temel esasını (1. Fiili yapan, 2.Fiili kabul eden, 3. Fiilin kabul şartları) hakkında derlenen bilgilier :
  • Fâil – Meful ilişkisi,  Dişçi – Hasta ilişkisi gibidir. Burada ilişkiyi başlatan mefuldür. Önce hasta olan kişi ; diş ağırısının sürekliliği, çaresizliği, tek başına ağrısına bir çözüm bulamaması … vb sebebler yüzünden, güvendiği bir Diş doktoruna gitmeye karar verir. Sonra randevu alır ve zamanı gelince dişçi koltuğuna oturur, derdini anlatır. Dişçi’den ne yapılması gerektiğini, ne kadar süreceğini, hangi saatlerde kaç defa geleceğini, kaç para ödeyeceğini …. vb hususlar öğrenir ve cevaplar kendine uygun ise, başlayalım kararını verir.
  • İşte tam bu anda hasta bir Meful olmuştur. Diş doktoru da bir Fâil olmuştur. Hastalığı ve ön görüşmeleri ise, Fiilin kabul şartları olmuştur, daha önce değil. Hasta (meful), diş doktorunun isteklerini aynen yerine getirmeyeye başlar; ne derse aynen yapar, onun işine karışmaz, işini kolaylaştırmaya gayret eder veya kapris yapar veya işi yokuşa sürer, … vb. Diş doktoru (Fâil) de, hizmetini edebine göre icrâ eder, hastası hizmetinden hoşnut olmazsa kendisi adına kötü bir reklâm olacağını bilir, evine ekmek götürmek için hastasının eziyetlerine katlanır, …. vb. Tedavinin bittiği anda ise, hastanın meful görevi ve diş doktorunun da fâil görevi biter ama fâil’in eseri olan tedavi edilmiş diş, mefulde görevine ölünceye kadar devam eder.
  • Kur’an-ı Kerim’deki Fâil – Meful ilişkisi de anlatılanlara kısmen benzer. Aralarındaki farklar ise, Kur’an-ı Kerim’de; hangi zamirin ne zaman fâil olacağı, hangi zamirin ne zaman meful olacağı, fiilin nasıl bir fiil olacağı, fiilin kabul şartları, meful olma ve fâil olma görevlerinin başladığı an ve bittiği an, ezelde takdir edilmiş ve zamanı gelince de adetâ sahneye konmuş bir tiyatro gibidir. Örnek:
  • 27/6’da ( وَإِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْءَانَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ ) “Şüphesiz Kur’an, her şeyi bilen, hikmet sahibi tarafından senin kalbine bırakılıyor.”
  • Ayeti Kerimedeki ( … لَتُلَقَّى …) meçhul fiilinin fâili, müstetir olan elbirliği ile BİR fâil  ‘dir ve görevi, ( كَ ~ ) nin kalbine Kur’an-ı bıraktığı zaman biter. Bu andan sonra “Senin kalbin“, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinden sorumlu bir fâil olur. anlamı saklıdır. 
  • Senin fiillerin” de, Kur’an-ı Kerim’deki sıfatların birer zuhurudur. Bu sıfatlar, sanki senin aslî sıfatların olmuştur ancak emanettir ve soyulup çıkartılabileceği için izâfi sıfat diye tanımlanabilir.
  • B)Âlim araz’dır. Ancak, İlim ile bilinir.” hükmüne göre eğitim ve öğretim sistemindeki Fâil’in tarifi : 
  • Şu cümlelerin hepisi de söylenebilir, Ellah-u âlem:
  • 1) “Fâilin ( … لَتُلَقَّى…) dan öneceki filleri de ve sonraki fiilleri de, kendi fiilleridir ve bunlardan sorumludur.”
  • 2) “Fâilin ( … لَتُلَقَّى …) dan sonraki fiilleri,  müstetir olan elbirliği ile BİR fâil’in  eserleridir (tedavi olan dişin fiilleri gibi.)”
  • 3) “Fâil, ( … لَتُلَقَّى …) dan sonra bir “Kur’an-ı Mubîn” dir ve Kur’an-ı Kerim’i hem aynen yaşayandır, hem eksiksiz öğretendir, hem de eksiksiz başka kalblere akıtandır. Bu nedenle de o kişi, bir “Hüve Cümlesi ( هُوَ هُوَ ) ” olmuştur.”
  • 4) “Fâilin ( … لَتُلَقَّى …) dan sonraki sözleri, Sıla Cümlesi (haberiye olan bir isim cümlesi, fiil cümlesi veya şibh-i cümle) olduğu için, söylediği / yaptığı ilâhi bir hükümün açıklamasıdır.”  ….. vb.
  • Şu iki Hadis-i Şerif, anlatılanlara birer delil olabilir, meâlen: “Kalbime ne bırakıldı ise, Ebu Bekir’in kalbine akıttım.” ve “Kalbime ne bırakıldı ise, Ali’nin kalbine akıttım.”
  • ……………………………………………………………………………………….
  • FÂİL – NÂİBU FÂİL ilişkisi ve ve bu ilişkilerin üç temel esasını (1. Fiili yapan, 2.Fiili kabul eden, 3. Fiilin kabul şartları) hakkında derlenen bilgilier :
  • Fâil – Nâibu Fâil ilişkisi, bebeğe kaşıkla yemeği öğretme ilişkisine benzer. Burada ilişkiyi başlatan fâildir. Annesi, babası, nenesi, ablası .. hangisi müsait ise bir kaç ay boyunca; sabırla, sevgiyle, oyunla, kaş çatarak, … kaşık tutmasını, kaşığa yemek almasını, dökmeden ağzına götürmesini, etrafı kirletmemesini, … vb aşamaları elbirliği ile öğretilir.
  • Bebek, büyüklerin yardımıyla kaşıkla yemeğini yediği için bir nâibu fâildir gibidir. Bebek geçen süre içinde; kaşıkla yemeği bir oyun çeşidi olarak görür, yemeğin neye yaradığını bilmez, kaşığı sallar / atar / rastgele bırakır / hem döker hem de güler, yemeğe muhtaç olduğunu bilmez, niçin kaşık kullandığını bilmez, yaptığı işin edebini bilmez, başka bir şey dikkatini çektiği an yemeği unutup o şeye yönelir, yemek bitince de, “yemeğimi kendim yedim, büyüdüm” edâsındadır, … ve benzeri davranışları hemen herkes gözlemlemiştir. Bütün bunlara rağmen görevliler; aferin yavruma yemeğini kendisi yedi, … diyerek överler, ödüllendirirler, severler.
  • Öğrendikten sonra o bebeğin, nâibu fâilliği son bulur ve yemeğini kendi başına yeme işinde bir fâil olur. Şayet nâibu fâil iken yaptıklarından birini fâil iken tekrar yaparsa; azarı işitir, cezalandırılır, ayıplanır, … vb.
  • Kur’an-ı Kerimdeki fâil tarifi, iş temellidir. Bu nedenle de Görevliler (büyükleri), elbirliği ile BİR fâil anlamındadır. Halbuki konuşulan Arapçadaki fâil tarifi ise, kişi temellidir. Çünkü, “Fâil (özne), bir işi yapana denir” şeklinde tarif edilmektedir.
  • Görevliler de; bebeğin kendi başına kaşıkla yemeği öğrenemiyeceğini bilir, başlangıçta hem bebeğin elini hem de kaşığı tutarak onunla birlikte ağzına götürmek gerektiğini tecrübeyle bilir, bebeğin dikkatini çeken şeyleri saklar, devamlı bebekle konuşarak kaşıktaki yemeği dökmeden ağzına götürme işini tekrar tekrar uygular, yemekten sonra “.. yemeği yedirildi” diyerek (meçhul fiil kullanarak) diğer görevlilere bilgi verir. Görevliler arasında, kendilerine bu görevi verenin Ellah Teala olduğunu bilenler genellikle çok çok azdır. 
  • Örnek : 2/185 ( … شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْءَانُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ
  • “Ramazan ayı ki; Kur’an bu ayda insanlara hidayet için indirildi – gerçekleri açıklamak için – hidayete ulaştırmak için – hak ile batılı ayırandır.” 
  • Ayet-i Kerimesinde; mazi meçhul’ün müfred müzekker sığasında gelen ( … أُنْزِلَ …)   lafzı fiildir ve ( … الْقُرْءَانُ …) lafzı ise, bu fiilin nâibu fâil’i dir. Şefaat yetkisi olan bir isimdir (varlık’tır). Kişi ise, anlatılan bebek gibidir. Ellah Teala, Cebrail (a.s), Hz. Muhammed (s.a.v),  Ramazan Ayı, Kur’an-ı Kerim’in kraatını kişiye öğretenler, fıkıh’ı kişiye öğretenler, dinî eserlerin müellifleri, aile büyükleri, hayırlı arkadaşları, camî görevlileri, câmi cemaati, … ve edebi tâlim ettiren, elbirliği ile BİR fâil dir ve anlatılan görevliler gibidir. Bir Ellah dostu bu hususta “Herkes Ellah Teala’ya çalışır ama, çoğunluğu kendine çalıştığını zanneder.” buyurmuştur.
  • Nâibu fâil olan  ( … الْقُرْءَانُ …)’ı  namazda kıraat eden kişi de, bu isimle isimlenendir ama bebek gibi; isimlendiğini bilmez, çoğunlukla okuduğunun mânasını da bilmez, dili söyler ama dikkati başka şeylerdedir, neye yaradığını bilmez, öğretilenleri tekrar edince de, artık fâil olduğunu zanneder ve “Namazımı kıldım” der hatta gizliden tebrikler bekler, … vb. 
  • Bu Ayet-i Kerime’de ( … الْقُرْءَانُ …) lafzının harfi-tarifli nâibu fâil olarak gelmesinde, “Şiir okuyan bir kişi Şâir ismiyle isimlendirildiği gibi, Kur’an kıraat eden kişi de, NÂS’a hitab eden El-Kur’an ismiyle isimlenir.” bilgisi saklıdır. Ayrıca, Kur’an’ı Kerimin fiillerini öğrenmede NÂS’ın aciz kalacağını, ölünce kadar öğretim ve eğitimine devam etmeye mecbur olduğunu, NÂS makamında kaldığı sürece de bebek gibi bir nâibu fâil olarak kalacağını, … saklı olarak bildirir.
  • Namazda Kur’an-ı Kerimi kıraat edenin ( … الْقُرْءَانُ NÂS’a hitab eden El-Kur’an ismiyle isimlenin) nâibu fâil’liğibilmediğini, bildiği ve anlamadığı, anladığı zaman son bulur. Çünkü bu andan itibaren o artık NÂS değildir, fiilen teslim olmuş bir müslimdir ve kendisi de bir başka NÂS’a tâlim ile öğrettiğinde de mü’mindir (NOT : Mü’min lafzında, mehmûzel-fâ’nın if’âl babı olduğu için “başka bir kişinin imân etmesine vesile olan” anlamı saklıdır.)
  • Şöyle de söylenebilir: NÂS’dan bir kişinin “Hayret ki ne hayret! Meğer ki; bilen de, BEN değilmişim. Anlayan da, BEN değilmişim.” dediği zaman, nâibu fâilliği son bulur. NÂS’ın zâhiri ve bâtıni eğitimi  Elbirliği ile BİR fâil tarafından yapılır. Hz. Mevlâna (k.s)’ın eğitimi, 12 sene ve Hz. Yunus (Rah.) in eğitimi 40 sene sürmüştür. Onlar da başlangıçta birer nâs idiler.
  • ……………………………………………………………………
  • NÂİBU FÂİL – Mef’ûl ilişkisi ve bu ilişkilerin üç temel esası (1. Fiili yapan, 2.Fiili kabul eden, 3. Fiilin kabul şartları) hakkında derlenen bilgilier :
  • Nâibu Fâil – Mef’ûl ilişkisi, bebeğin yemekle ilişkisine benzer. Bebek nâibu fâildir gibidir. O’nun yemeği de, meful gibidir. Bebeğin henüz bir kaç tane ön dişi olduğu için, çiğnenin ne demek olduğunu bilmez, bu nedenle onun yemeği de (meful de), özel bir yemektir. Sadece yutmayı bilir. Püskürterek oyun oynamayı sever. Üstüne – başına – etrafına yemek bulaşmasına aldırmaz. Yemeğin dökülüp israf olunmasından rahatsız olmaz. Yemeğin (meful’ün) bir nimet olduğunu, ona muhtaç olduğunu, kendisi için özel emek harcanarak hazırlandığını bilmez.  Elbirliği ile BİR fâil’de bunları bilmesini, bebekten (nâibu fâil’den) beklenmez ve şefkatle, merhametle tâlime devam eder.
  • 2/185’deki ( … هُدًى …) lafzı mefulün bih’dir. Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetinin hidayeti için, İsm-i Fâil olarak görevlendirilendir.  NASB hâlinde olduğu için yaptığı hizmet; görülür, bilinir, idrak edilir ve şahid olunur. NÂS arasından seçilip ( … هُدًى …) görevine getirilmiştir. 
  • ( … الْقُرْءَانُ … Nâibu fâil’in), mefulü  ( … هُدًى …’i) tâlim ettirmesi ise, 28/14’de açıkladığı gibidir. Ellah Teala ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in, bir mükâfaat olarak ( … هُدًى …)’e, zamanındaki ihtiyaçlara uygun olan ilimi ve hükümü vermesidir. Bu mükâfaat; mânevidir ama fiillerinin eserleri mefulün bih’de ( … هُدًى …)’de ilim ve hükmetme şeklinde; görülür ve bilinir. Çünkü bu Ayet-i Kerime’deki Nâibu fâilin kendisi mânevi, eserleri zâhiridir. Bebeğe kaşıkla yemek tâlim ettirilerek, fâil makamına çıktılması süreci, NÂS’dan birine ilim ve hükümle diğerleri tâlim ettirilerek, rehber makamına çıkartılması süreci gibidir.
  • NOT : Anlatılan benzetmeler, mefulün bih  ile  mefulün bih gayri sarih arasındaki saklı ilişkiyi görebilmek ve bu ilişkideki temel esasları  (1. Fiili yapan, 2.Fiili kabul eden, 3. Fiilin kabul şartları) anlayabilmek için yapıldı.
  • 28/14  ( وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَاسْتَوَى ءَاتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ )  “Vaktaki Mûsâ, aklı tam bir anlayış seviyesine ulaşınca – Biz ona ilim ve hüküm verdik – İşte biz iyilik edenleri böyle mükafaatlandırırız.” Ayet-i Kerimesindeki  ( نَا ) muttasıl fâil zamiri, Elbirliği ile BİR fâil’dir (Ellah Teala, Kur’an-ı Kerim, Hz. Resulullah (s.a.v), Rehberi ve …  )
  • 2/185’deki ( … لِلنَّاسِ …) lafzı mefulün bih gayri sarih‘dir ve (bilmese de) mefule bağlıdır ama meful olan ( … هُدًى …) bu bağlılığı bilir anlamı saklıdır. Çünkü ( … أُنْزِلَ …) fiilinde, “mektubu sahibine ulaştırıp, teslim etme” anlamı da mevcuttur.
  • ………………………………………………………………………………………
  • FÂİL – YANLIŞ DAVRANIŞ ilişkisi ve bu ilişkilerin sonuçları :
  • NEFS, isteklerle harab olur (asli görevini yapamaz hâle gelir) ve âbid’in ibâdeti, âdet’e dönüşür.
  • KALB, hayallerle harab olur ve ârif’in mârifeti, zanna dönüşür.
  • RUH, faydasız işlerle harab olur ve âşık’ın muhabbeti, şikayete dönüşür.
  • SIR, amellere iltifatla harab olur ve muvâhid’in müşahadesi, övünmeye dönüşür.
  • ………………………………………………………………………………………
  • FÂİL – TEVHİD NURU ilişkisi : Tevhid nuru, aşağıdaki beş şeyi terk edende biz-zaruri oluşur. Hz. İbrahim a.s ın kıssaları tefekkür edildiğinde, her bir kıssada sayılan terklerin hepsinin mevcut olduğu görülür. Bu nedenle bunlara “Tevhid’in temel şartları” denebilir.
  • 6.1) Çekişmeyi terk eden, Ellah Teala’nın Rıza’sına uygun olanları yapar.
  • 6.2) Muhalefet edenlere sevgi göstermeyi terk ()58/22) edende, Ellah Teala’nın sevgisi doğar.
  • 6.3) Sebebleri terk eden, sebebleri yaratan Ellah Teala’nın irâdesini müşahade eder.
  • 6.4) Kendi tercihini terk eden, Ellah Teala ve Rasulullah a.s.v ın emirlerini yapar.
  • 6.5) Yalnız iş yapmayı terk eden, Ellah Teala’nın rahmet ve merhametine şâhidlik eder. Çünkü, Rahmet’i günah işlemeyi engeller. Merhamet’i, lüzümsuz iş yapmayı engeller.
  • Bu terkleri yaşayan  hem şu Ayeti Kerimeyi ihyâ eder, hem de tevhid makamında fâil ve mübtedâ olmanın mânalarını anlatabilir.
  • 6/162 ( قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ) “De ki (Yâ İbrâhim) Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Ellah içindir.”
  •  
  • Mübteda Arapça Gramer Dersleri

     

  • İsim Cümlesi, Mübtedâ ve Haber Hakkında derlenen bilgiler
  •  
  • İSİM CÜMLESİ
  • İsim cümlesi, bir isim ile başlar. “Mübtedâ” ve “Haber” adı verilen iki unsurdan meydana gelir. Her ikisinin de son harfi, mânevi âmil ile merfûdur (REF halinde) ve bu nedenle de mamuldur. İsim cümlesindeki manevi âmilde, delil ile isnat vardır. Şöyle de söylenebilir:
  • 1) Delil (Burhan), Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdeki apaçık haberlerdir. Bu haberler dinleyene doğru yolu gösterir, bilinmeyeni kesfettirir ve bilineni ispat eder. Aklın görevi ise, bu haberlerdeki hikmetleri (emirleri ve hükümleri ve lütufları ve takdirleri ve niçin sorusunun cevaplarını) izah etmektir. (NOT : Din adına akıl ile hüküm getirmek delil değil, felsefe olur.)
  • 2) İsnad, bir haberi Ayet-i Kerimeye veya Hadis-i Şerife ; nisbet etmek, dayandırmak, bir şeyi yaptı demektir. Bir şeyin, bir şeye isnadı için kurulan isim cümlesinde bir manevi âmil saklıdır. Şâyet yapmadığı veya söylemediği bir şeyi, yaptı veya söyledi demek iftirâdır. Tersine de gizlemek denir.
  • 3) İsim cümlesindeki manevi âmil; ESMÂ’dan (İlâhi isimlerden) bir kaçına ait saklı bir mânalardır. Şöyle de söylenebilir : Kur’an-ı Kerim’deki isim cümlesinde “Ellah Teala’nın Esmâ’sını mübteda’da seyret” ikazı saklıdır.
  • Örnek-1: Yasin suresi, 38. ayet-i kerime bir isim cümlesidir ve olaydaki “Zâlike” işaret ismi ise mübtedadır, yani mübtedâ’nın şâhidlik yaptığı olaydaki Esmâ’yı dile getirmesidir. 
  • Örnek-2: Fil Suresi bir kıssayı anlatır. Ellah Teala bu olaydaki; ebrehe’nin, bir fil’in, bir ordunun, ebabil kuşlarının ve taşların fiilerinden bahseder. Bu olaya şahitlik edenlerin anlattıklarını da göz önüne alarak düşünün ve isimlerim (Esma-ül Hüsna) hakkında marifet sahibi olun. İlmimi, irademi, kudretimi, ….vb Esmâ’nın tecellisini, mübtedalarda seyredin imâsını yapar.
  • Örnek-3 : İmam-ı Mâturidî’ye göre Besmele-i Şerife, mübtedası hazf edilmiş (gizlemiş) isim cümlesinin haberidir. Haber’de, hüküm (emir = mânevi âmil) saklıdır. Yani, Mânevi âmil olan O’nun ismi ile mübtedâ olunur, tek başına değil. Çünkü mübtedâ olmak vehbidir, kesbî değildir. “Bizimle râbıtalı olarak konuştu” veya “Râbıtalı olarak hizmet ederek …. ” dememiz gibi. İrade ile Fâil olunur ama mübtedâ olunamaz.
  • 4) İsim cümlesinde saklı olan manevi âmil; sadece kalb ile (manevi beş duyu ile) bilinen bir mânadır, söyleyenin tat alması vesile olur fakat lisan ile anlatılamaz. Çünkü kelimeler yetersiz kalır. Bu nedenle, isim cümlesi tefsir edilemez, sadece yaşanır.
  • 5) Delilini (ilgili ayet-i kerime, hadisi şerif veya temel bilimlerdeki kanunları) bilmediği bir konuda isim cümlesi kuranın sözünde manevi âmil bulunmaz. Bu nedenle de dinleyene iç sıkıntısı verir, sözünün de bir etkisi olmaz.
  • 6) Kelâm-ı Kibar da isim cümlesidir ve “Her doğru sözün hesabı vardır, her yalan sözün azabı vardır” ilkesine göre söylenendir.  “Kelâm- Kibar” lafzı, üç şarta hâiz olan bir isim cümledir. Bu şartlar : (1) Kelâm’den sonra mütekellimin susmasının sahih olması, (2) Muhatabın bir beklentisinin kalmaması, (3) İsnâd olmasıdır.
  • MÜBTEDÂ
  • (1) Mübtedâ kendisine bir haber isnad edildiği halde lafzî âmillerden soyulmuş olan isimdir, müsnedün ileyhdir, öznedir ve fâil’dir.
  • (2) Mübtedâ zahiri REF edici olduğu halde nefi harflerinden sonra gelen isimdir ve müsnedün ileyh’dir. Örnek : “O kedi değil, aslandır.” terkibindeki gibi.
  • (3) Mübtedâ istifham elifinden sonra gelen isimdir ve müsnedün ileyh’dir.
  • (4) Mübtedâ kendisinde sıfat mânası bulunan isimdir ve müsned (yüklem, haber)’dir.
  • (5) Mübtedâ cümlenin birinci kısmıdır, şayet cümlenin sonunda ise “mübteda-i muahhar” ismini alır,
  • (6) Mübtedâ marife isim veya isim yerine geçen fiil olabilir.
  • (7) Mübtedâ haberdeki açık emirleri veya saklı hükümleri  yaşamakla yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur.
  • (8) Hâl sahibi, mânada mübtedâdır.
  • Açıklama : ………
  • Müsned, fiil veya isimdir. İsnad edilmiş, nisbet edilmiş olandır. Haber (yüklem) gibi. Müsnedün iley, sadece isimdir. Kendine isnat edilendir. fâil (özne) gibi.
  • Sıfat olan mübtedâ müsned olur ve bir fâili REF eder ve o fâil haber yerine kâim olur. Yani, sıfat olan mübtedâ’dan sonra gelen kelime veya cümle haber olmaz.
  • Örnek 2/7 ( وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ … ) Ayeti Kerimesinde ( عَذَابٌ عَظِيمٌ … ) sıfat tamlamasındaki ( عَذَابٌ … ) mübtedâ-i muahhar, merfu ve mevsuf’dur. ( عَظِيمٌ … ) ise, sıfattır. ( … وَلَهُمْ … onlar için vardır) Car-mecrurdan oluşan şibhi cümle, haber-i mukaddem’dir ve  REF mahallindedir.
  • Azab, sıfattır. Azabı yaşayan da mevsuf olduğundan, “Mübtedâ olan azabın şiddetini ve eserlerini onlarda gözlemleyebilirsiniz,” veya “Mübtedâ olan azabın, onları hangi çeşit davranışlara yöneltiğini görebilirsiniz” gibi anlamları saklar.
  • …..açıklama sonu …..
  • Mübtedâ, görevini imâ eden (saklı olarak bildiren) bir isim ile isimlenmiş VARLIK’dır ve sadece belirtilen görevi ifâ edene giydirilen bir cübbe gibidir. Çünkü, Aklın fiiline NEVÂ, Kalbin fiiline AMEL denir.
  • AMEL’in özelliğini şu Hadis-i Şerif’den anlıyoruz : “… Ellah, o amelin cübbesini sırtına giydirir. (1) Kulun halinden anlaşılır, (2) O amelin tesiri kendinde görülür.” NEVÂ’da ise bu özellik yoktur. Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretlerinden : “Kendinize dünyada iken ahiret için bir elbise hazırlayın. Ahirete çıplak gitmeyin. Kefenleri toprak çürütür.”
  • Surelerin başlarındaki Besmele-i Şerife, harfi cer ile başladığı için bir şibhi cümledir. Şibhi cümle (a) mübtedası saklı isim cümlesi olabilir,    (b) fiili ve fâili saklı, fiil cümlesinin mefulü olabilir. Delilleri:
  • Hud suresi, 41 (… وَ قَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَيهَا وَ مُرْسَيهَا ) “Dedi ki: Ellah’ın ismiyle gemiye binin ve dururken de ve giderken de besmele çekin….” Ayeti Kerimesinde, fiil cümlesinin mefulüdür.
  • Neml suresi, 30 ( وَ إِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ …)  (Gerçekten o mektub “Rahmân ve Rahîm olan Ellah’ın ismiyle başlarım” ifadesi ile yazılmış.) Ayeti Kerimesinde, isim cümlesinin haberidir.
  • Besmele-i Şerife (1, Fâtihâ/1), mübtedası saklı bir isim cümlesidir. Mübtedanın mânevi âmil ile merfu (REF halinde) olması nedeniyle, okuma hâlinin kendinde saklı olması ve bu hâlinin başkası tarafından fark edilmemesi gerekir. Bu nedenle de namazda besmeleyi gizli okur (Hanefi mezhebinde).
  • Namazda besmeleyi sessiz okuyan, nasıl okuduğunu (gafletle mi, mânasını bilerek mi, sevinçle mi, üzüntüyle mi …vb) sadece kendisi çok iyi bilir ama onu seyreden bilemez. İsim cümlesi olarak okumak, hikmet ehlinin Ellah Teala’ya hitap şeklidir.
  • Hadis-i Şerif-1: “Yemin ederim ki namaz kılan Rabbi ile fısıldaşır.”
  •  
  • Hadis-i Şerif-2: “Ey Ellah’ım ebedi olarak günahları terk etmek için, bana RAHMET eyle. Lüzumsuz işleri terk etmek için, bana MERHANET eyle. …” birlikte tefekkür edilirse, huzura kabul edilen musallinin her rekattaki “fısıldayış hâli” aynı olmayabilir.
  • Hayat-üs Sahabe’de Hz. Rasulullah a.s.v’ın namazdaki tahiyyat duasını öğrettikten sonra, her bir sahabeyi ayrı ayrı karşısına alarak okuttuğunu ve bu uygulamayı Ayet-i Kerimeler de yapmadığını öğrendiğim zaman, bunun hikmetini araştırmaya başladım. Seneler sonra şu sohbetti dinledim. Özetle ;
  • “Hz. Rasulullah a.s.v. mirâca çıkıp, tahiyyatın birinci cümlesini söyledikten sonra, Ellah Teala, Peygamberimizin Zatına selam söyler. O da “… aleynâ …” diyerek, çoğul olarak karşılık verir. Ellah Teala, niçin çoğul kullandığını sorar. O da “Ümmetimin ruhları ile birlikte geldiğini” söyler. Ruhlarımız, bu kıssa’yı yaşadı ve aralarındaki tüm konuşmaları da dinledi. 
  • HABER
  • Haber, cümlenin ikinci kısmıdır, mübtedânın durumunu bildirir, nekredir ve mânevi âmil ile REF olunmuştur. Şayet, haber cümlenin başına gelmiş ise “Haber-i mukaddem” adını alır.
  • Haber-i mukaddem’de “Ahirette göreceğinizi (dünyada değil) şimdiden size haber veriyorum.” bilgisi saklıdır.
  • Ayet-i Kerimeyi dinleyen isim cümlesindeki hükmü idrak edince; birinci aşamada, “evet, yükümlüğüm” der. İkinci aşamada, “görevlerim şunlardır” der. Üçüncü aşamada, “sorumluyum” der ve hükmün hikmetinin kendisine (idrak ettirilerek, vehbî olarak) öğretileceğini bilir. Çünkü: Hükümde, Lütfu saklıdır. Lütfunda, takdiri saklıdır. Takdirinde ise, hikmeti saklıdır. Örnek : 2/17
  • (… مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي ) Ayet-i Kerimesindeki (… مَثَلُهُمْ ) isim tamlaması, nekre hükmündeki mübtedâdır ve merfudur. Muzaf olarak görev yapan (… مَثَلُْ ) merfu ismi’nin fâili ise, muzafun ileyh olarak görev yapan (… هُمْ ) muttasıl zamiridir ve ancak onların davranışlarına bakarak ibret alır ve hüküm verebiliriz. Bu nedenle sadece merfu isim mübtedâ’dır diyemeyiz. Doğru hükmü verebilmek için gerekli bilgiler de, isim cümlesinin haberinde veya habere bağlı yan cümlelerde bulunur. Bu bilgilere göre verilen hüküm doğrudur ve ancak Ellah Teala’nın lütfu ile bulunur, yani vehbîdir. Doğru hüküm vermek, kesbî değildir. 
  • Önemli notlar :
  • (a) Bir isim cümlesi olan ( اَحْمَدُ حَضَرَ ) “Ahmet geldi.” terkibinde haber olan ( حَضَرَ ), bir fiil cümlesidir ve fâili de, fiilin altındaki ( هُوَ )’dir. ( اَحْمَدُ ) ismi ise, mübtedâ’dır ama fâil değildir. bilgileri saklıdır.
  • (b) Bir isim cümlesi olan ( اَنَا اَزُورُكَ ) “Seni ziyaret ederim.” terkibinde haber olan ( اَزُورُكَ ), bir fiil cümlesidir ve fâili de, fiilin altındaki ( اَنَا )’dir. İsim cümlesinin başındaki ( اَنَا ) zamiri ise, mübtedâ’dır ama fâil değildir.
  • (c) Haber, mübtedâ gibi mârife olunca aralarında i’râb’dan mahalli olmayan ayırma zamiri (zamiru’l fasl) bulunur. ( اَلْعِلْمُ هُوَ الْاَبُ ) “İlim, babadır.” terkibindeki ( هُوَ ) gibi.  İ’râb’dan mahalli olmayan  zamiru’l fasl ( هُوَ )’deki saklı bilgiler ise: Fâil veya mübtedâ olmadığı için, yükümlü değildir. Kendisinden bir şey beklenmeyen ve istenmeyen zamirdir.
  • Şöyle de söylenebilir : Sohbeti yapanın ilminden fayda görülür, sohbetçiden (i’râb’da mahalli olmayandan) fayda görmez ve bir şey de beklenmez, hatta istenmez. Ancak, Onu konuşturandan sessizce istenir. Şayet dinleyen itiraz ederse de sohbetçiye itiraz etmez, sadece onun dile getirdiği ilme itiraz eder anlamları saklıdır.
  • Masdar edatlarından biri isim cümlesinin veya fiil cümlesinin önüne geldiğinde, cümlenin mânasını masdara çevirir. Bu cümleye de “masdar-ı müevvel” denir.
  • Masdar edatlarından ( أَنْ), fiil cümlesini masdara çevirir.
  • Masdar edatlarından  ( أَنَّ ) de, isim cümlesini masdara çevirir.
  • Sarf ilmine göre “masdar-ı müevvel” cümlelerin mânalarında bir değişiklik olmaz. Fakat nahiv ilmine göre ise, önemli mâna değişiklikleri olur ancak bu değişiklikler saklı olarak dinleyenlere hitabeder. Aşağıdaki üç cümlenin Türkçe anlamları aynı olmasına rağmen, sakladıkları bilgiler üçünde de çok farklıdır. Yusuf suresi,15’deki masdar cümlesinin açıklaması aşağıdaki açıklamaya benzer.
  • A. ( يَسُرُ ّنِي صَدْقُكَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan önce ve muhatabına öğüt vermek için kullanılır.
  • B. ( يَسُرُ ّنِي أَنْ تَصْدُقَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “kendisine yalan söylendiğini imâ ederek” şevkatle bir daha böyle yapma diye ikaz için kullanılır. (NOT: Fiil cümlesi masdarlaşmış)
  • C. ( يَسُرُ ّنِي أَنَّكَ صَدْقٌ Doğru olman beni sevindirir.) Burada ( أَنَّ )  nin ismi ve haberi ( أَنَّكَ صَدْقٌ ) olan isim cümlesi, bir fiil cümlesinin fâili durumundadır (NOT: İsim cümlesi masdarlaşmış). Burada fâil, haberdeki hükümden yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur. Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “doğruluğunun mükafatını kazanırsın, adaletin tecellisi kaçınılmazdır.” müjdesi için kullanılır bilgileri saklıdır.
  • Kâide:
  • (a) Mübtedâ ve haberden oluşan isim cümlesi, doğrudan doğruya bir durumu haber verir.
  • (b) Başında ( إِنَّ ) olan isim cümlesi, bir sorunun cevabı olur  ve onu tek bir unsur haline getirir. Şöyle de söylenebilir: Masdarlaşmış isim cümlesi tek başına: mübteda veya haber veya fâil veya naibu fâil veya mefulün bih, veya m.b.gayri sarih (car – mecrur) olabilir. Türkçe’ye “..en, ..an, ..dığı, ..diği, ..düğü, ..duğu” şeklinde tercüme edilir.
  • (c) Mübtedânın başında ( إِنَّ ) ve haberin başında ( لَ ) olan isim cümlesi, bir inkârcının inkârına cevap olur. Şâyet haber başa geçerse, ( لَ ) mübtedânın başında olur ve yine haberdeki kattiyeti ifâde eder.)  
  •  

  • Haberler sakladıkları anlamlar açısından üç gruba ayrılır. Bunlar; beşeri haber, bilimsel haber ve ilahî haberdir. Sakladıkları anlamları şu şekilde özetlenebilir:
  • 1) Beşeri haberde saklı bilgiler: Haber doğru da olabilir, yanlış da. Haberi verene göre; mantıksal süzgeçten geçirildikten sonra araştırılmalı veya hiç dikkate alınmamalı veya doğru kabul edilmelidir. Çünkü; onların konuşmalarına kulak asmamak, insana neşe verir. Önemsiyenlerin ise, neşesi kaçar. Mübtedâ, haberin gereğini kendisi değişik sebeplerle yapamayabilir, ama başkasının yapmasını isteyebilir. Dedikodu şeklindedir. Tiryaki bir kimsenin “sigara sağlığa zararlı, içme” demesi gibi. Bu özelliklerin hiç biri ilâhi haberde bulunmaz.
  • 2) Bilimsel haberde saklı bilgiler: doğruluğu tartışmasız kabul edilen, kanıtsal bir dayanağı olan ve şahitlik derecesinde bir inanç gerektiren haberdir. Mesela “Vücutta kadmiyum birikimi, sinir sistemine zarar verir ve iskeleti deforme eder.” denmesi gibi. Temel bilimlere ait kanunlara bağlıdır. Bir ayetin bilimsel açıklaması da denilebilir.
  • 3) İlahî haberde (ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde) saklı bilgiler: “her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır” öz değişine göre farklı tarifler söylenebilir. Ancak, bir Ayet-i Kerime’ye veya Hadis-i Şerife “doğru” diyerek tasdik etmenin içinde “sen-sensin, bende-benim” in mânası saklıdır. Bu ise “tevhîd edebine” aykırıdır. Şöyle söylenebilir ;
  • a) “inandım, şüphesiz ki…, şahidim” gibi ifadeler kullanılabilir.
  • b) “acaba mânasını doğru mu anladım?, eksik mi anladım?, yanlış mı anladım?” soruları sorulabilir.
  • c) “bu ilâhi haber, kime/kimlere hitap ediyor?” denebilir.
  • d) “bu ilâhi haberi, nakleden hangi edâ ile söyledi?” denebilir.
  • e) “bu ilâhi haber; akla mı, kalbe mi … hitap ediyor?” denebilir.
  • f) “şimdi ne yapacağım, nasıl amel edeceğim, bu ilâhi habere aykırı davranışlarım var mı, bu ilâhi haberin tefsiri nasıl… vb” diye sorulabilir.
  • Misâl : ( مَنْ أَحَبَّ شَيْأً اَكْثَرَ ذِكْرَهُ ) “Kim bir şeyi severse, onu çok anar” Hadis-i şerifini okuyan, duyan ve anlayan için bir çok yükümlülük vardır. Sadece, “Doğru” diye tasdik etmekle de, bu yükümlülüklerini yerine getirmiş olamaz.
  • g) İlahî haberde, genellikle bir çok hüküm saklıdır. Her bir hüküm; muhatabına (1) yükümlülük yükler, (2) görevini tanımlamasını ister ve (3) İLÂHİ tarife (bizim tarifimize değil) uyma sorumluluğu yükler. Sorumluluğunu yerine getirene de getirmeyene de karşılığını verir. Bu özellikler, beşeri haberlerde aranmaz.
  • Misal: Hadis-i Şerif: Hz. Resulullah a.s.v buyurdu ki: “Ellah’tan hakkıyla hayâ edin”  Sahabe-i kirâm: “Ey Ellah’ın Resûlü, elhamdulillah, biz Ellah’tan hayâ ediyoruz.” dediler. Bunun üzerine Hz. Resulullah a.s.v buyurdu ki: “Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Ellah’tan hakkıyla hayâ etmek, kafayı ve içindekileri, mideyi ve taşıdıklarını korumak, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamaktır. (Müevvel masdar ile yapılan isim cümlesidir) Kim ahireti dilerse dünya hayatının süsünü terk eder. Kim söylenenleri yerine getirirse, Ellah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.”  (NOT: Günümüzdeki haya tarifden ne kadar da çok farklı) (Hadislerle İlim ve Hikmet, 1.Cild, sayfa 362)
  • Bir mü’min, bu hadisi şerifden yükümlüyüm demiş ve nasıl ihya edebilirim derdine düşmüş. Yaşadığı şu kıssa, bizlere ulaştırılmış. “Vefat edenleri yanına gidip, meleklerin nasıl davrandıklarını gözlemeye başlamış (basireti açılınca). Bir seferinde mevtânın başındaki meleğe “Başını kokla” nidâsı gelmiş. Melek koklamış ve “KUR’AN KOKUYOR” diye cevap vermiş. Sonra “Karnını kokla” nidâsı gelmiş. Melek mevtânın karnını koklamış ve “ORUÇ KOKUYOR” cevabını vermiş. Sonra da “Ayaklarını kokla” nidâsı gelmiş. Melek mevtânın ayaklarını koklamış ve “TEHECCÜD KOKUYOR” diye cevap vermiş. Bu sefer “O kendisini korumuş, Ellah Teala’da onu korumuş” nidasını duymuş ve hadis-i şerifi nasıl yaşayacağını öğrenmiş. (NOT: Bu misalde anlatılanları tefekkür ederek; isim cümlesi, mübteda, haber hakkında daha detaylı bilgiler edinilebilir ve diğer saklı kaideler bulunabilir.)
  • Sugrâ ve Kubrâ cümleler:
  • ( لَكِنَّا هُوَ اللهُ رَبِّى ) Ayet-i Kerimesini Ibn-i Hişam El-Ensâri (k.s) örnek olarak verir ve şu açıklamaları yapar : Ayet-i Kerimenin takdiri ;
  • ( لَكِنْ اَنَا هُوَ اللهُ رَبِّى ) şeklide bir “Kubrâ cümle”dir ve hakikat ehline hitaptır.
  • ( هُوَ اللهُ رَبِّى ) mübtedası bir isimdir (zamirdir). Haberi ise, hem sugrâ hem de kubrâ olan isim cümlesidir ve tarikat ehline hitaptır (önceki cümleye nazaran, sugrâ cümledir. sonraki cümleye nazaran da kubrâ cümledir).
  • ( اللهُ رَبِّى ) mübteda ve haberi birer isim olan, sugrâ cümledir ve şeriat ehline hitaptır.
  • Amiller ve Mamuller

     Mâmul ve Âmil tanımları aşağıdaki bilgileri zımnen saklar ( ضِمْنٌ  Açıkça söylenmeyip, dolaylı olarak anlatılan maksad.) :

     

    1) Mâmul, ilâhi programda kendilerine takdir edilen görevleri yapanlara denir ve yaptıran ise saklıdır.

    2) Mâmul, ilâhi nizamın tesisinde çalışanlara denir ve çalıştıran ise saklıdır.

    3) Mâmul, ilâhi hukuk’un icrasında kullanılanlara denir ve kullanan ise saklıdır.

    4) Mâmul, memur gibidir. Ne zaman, nerede, neyi, nasıl yapacağını bilir. Niçin’i ise, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif’lerden öğrenir.

     

    Örnek, 2/66 : ( فَجَعَلْنَاهَا نَكَالًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهَا وَمَا خَلْفَهَا وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ ) “Bunu önündekilere (onu görenlere) ve

    arkasındakilere (sonrakilere) ibret verici, caydırıcı ve önleyici özelliği olan şiddetli bir ceza, takva sahiplerine de bir nasihat yaptık.”

     

    Ayet-i Kerimedeki ( … جَعَلْنَاهَا … “onu yaptık”) lafzındaki ( نَا ) muttasıl zamiri fâil olup, REF mahallindedir. ( هَا ) muttasıl zamiri birinci

    mef’ûlün bih olup,  NASB mahallindedir ve 2/65’de bildirilen aşağıdaki kıssanın zamiridir.

     

    2/65 : ( وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ “İçinizden cumartesi günü hususunda haddi aşan

    kimseleri, bu yüzden de kendilerine “Aşağılık maymunlar olun!” dediğimizi elbette bilmektesiniz.”)

     

    ( … نَكَالًا … “ibret verici, caydırıcı ve önleyici özelliği olan şiddetli bir ceza. Bu özellikleri olmayan cezaya nekâl denmez.”) ikinci

    mef’ûlün bih olup, mansub’dur.

     

    ( … مَوْعِظَةً … “bir nasihat”) lafzı, ( … نَكَالًا … )’e mâtuf olduğu için mansun’dur ve mevsuf’dur. Sıfatı ise, ( لِلْمُتَّقِينَ … “takva

    sahiplerine”) şibh-i cümlesidir. Çünkü, nekre kelimeden sonra gelen bölüm, o kelimenin sıfatı olur.

     

    NOT: Bu kıssa tefekkür edilirse, yukarıda sıralanan dört saklı bilginin doğruluğu ve eksikleri tesbit edilebilir.

    1. Hiç bir zaman mâmul olmayanlar  

    1) Kelimeler bir cümlede kullanılmadıkları zaman, mamul veya âmil olamazlar.

    2) Harflerde muktezi (lüzumlu, gerekli) i’rab bulumadığı için, mamul olamazlar.

    3) Mebnî kelimeler, mamul olamazlar.

    4) Emri Hazır, Basralılara göre mamul olamaz.

    5) Fasıl zamiri, (bazı âlimlere göre) harf hükmündedir ve mamul olamaz.

    1) Birincisi, Muzari fiil. Muzaraat harfleri, kelimenin mureb ve mamul olmasına sebebtir.

    2) İkincisi, bütün isimler. Ayrıca;

    2.1) İsim fiiller, mübteda olarak mahallen merfudur, fâilleri ise haber yerine geçer veya masdariyyet (mefulu mutlak olmak) üzere mahallen mensub olurlar.

    2.2) Fasıl zamiri, (bazı âlimlere göre) isim hükmündedir fakat, i’rabdan mahalli yoktur.

    2.3) Sıfatın önüne gelen “lâm” (bazı âlimlere göre) isimdir fakat, i’rabdan mahalli yoktur.

    2.4) Sıfatın önüne gelen “lâm” (bazı âlimlere göre) ism-i mevsuldür. Ancak i’rab kendisinde olmayıp, sonra gelen kelimededir. Çünkü lâm’ın sonrası fiiliyattan, ismiyyete intikal etmiştir. Bu nedenle lâm’ın i’rabı, sonra gelene verilir.

    3. İkinci kısım yerine geçince mâmul olanlar

    1) Masdariyyet اَنْ ninden sonra gelen mazi fiil, mahallen mensubtur ve bunu matuf’u da nasb halindedir.

    2) Cezm harflerinden sonra gelen şart / ceza olarak gelen mazi fiil, mahallen meczumdur. Ancak bu i’rab, matufda belli olur, matufun ileyh’de belli olmaz.

    3) Cezm harflerinden sonra mazi fiil ceza olarak gelirse ve başında “fe” harfi yoksa, mahallen mensub olur. Eğer “fe” harfi varsa, mahallen mensub olmaz.

    4) Fiil cümlesi (Lafzen veya mânen bir fiilden ve onun fâilinden oluşan terkip)

    5) İsim cümlesi (Mübteda ve haberden veya âmil olan bir harfin isminden ( قَاءِمٌ ayakta olucu. gibi) ve onun haberinden oluşan terkip)

    6) Cümlenin lafzı, kavlin mâkulu, masdar mânasında olan cümle ve kendisine bir şey izafe edilen cümle, “müfred isim” olarak kabul edilir. Bu nedenle de her görev yerinde i’rabı olur.

    7) Müfred isim olarak kabul edilmeyen cümle, beş yerde mamul olur. Bunlar: haber, meful, fe veya izâ ile beraber cezm eden harfleden birinin şartının cevabı olduğunda ve tâbi olan cümleler.

     

  • İşaret İsimleri Esmaul İşara Arapça Gramer Dersleri

     

    İşaret Zamirleri

    1) Yakın İçin Kullanılan İşaret İsimleri

    Çoğul

    هٰؤُلَاءِ

    هٰؤُلَاءِ

    İkil

    هٰذَانِ ، هٰذَيْنِ

    هٰتَانِ ، هٰتَيْنِ

    Tekil

    هٰذَا

    هٰذِهِ

     

    Müzekker

     

    Müennes

     

    2) Orta Uzaklık İçin Kullanılan İşaret İsimleri

    Çoğul

    أُولٰىِٔكَ

    أُولٰىِٔكَ

    İkil

    ذَانِكَ ، ذَيْنِكَ

    تَانِكَ ، تَيْنِكَ

    Tekil

    ذَاكَ

    تَاكَ

     

    Müzekker

     

    Müennes

     

    3) Uzak İçin Kullanılan İşaret İsimleri

    Çoğul

    أُولٰىِٔكَ

    أُولٰىِٔكَ

    İkil

    ذَانِكَ ، ذَيْنِكَ

    تَانِكَ ، تَيْنِكَ

    Tekil

    ذٰلِكَ

    تِلْكَ

     

    Müzekker

     

    Müennes

     

    هذا (Hâzâ) Bu. Müzekker isimlerin gösterilmesinde kullanılır. (İkili : ھذانِ, nasb hali : ھذَيْنِ)

    ھَذَا قَلَمٌ : Bu kalemdir.

    ھَذَا ثَوُرٌ : Bu bir öküzdür.

    هذه (Hâzihi) Bu. Müennes isimlerin gösterilmesinde kullanılır. (İkili : ھاتانِ, nasb hali : ھتَيْنِ)

    ھَذِهِ مَدْرَسَةٌ : Bu okuldur.

    ھَذِهِ بَقَرَةٌ : Bu inekdir.

    ھؤُلاء (Hâulâi) Bunlar (Hâzâ ve Hâzihi’nin çoğuludur. Müzekker ve müennes ortak kullanılır.)

    مَنْ ھٰؤُلَاءِ الأَوْلَادُ؟ أَھُمْ أَبْنَاؤُكَ؟ -لَا، ھُمْ أَبْنَاءُ أَخِي : Bunlar kimin çocuklarıdır? Onlar senin oğulların mı? Hayır, onlar erkek kardeşimin oğullarıdır.

     

    ذلك (Zâlike) O (Uzakta olan birşey için bu, şu yerine kullanılır). Müzekker isimlerin gösterilmesinde kullanılır. (İkili : ذَانِكَ, nasb hali : ذَيْنِكَ)

    مَا ذٰلِكَ؟ : O nedir?

    ذٰلِكَ نَجْمٌ : O yıldızdır.

    ھذا مَسْجِدٌ وذٰلِكَ بيتٌ : Bu camidir ve o evdir.

    أَذٰلِكَ كَلْبٌ؟ : O köpek midir?

    مَنْ ھٰذَا وَمَنْ ذٰلِكَ؟ : Bu kimdir ve o kimdir?

    ھٰذَا مُدَرِّسٌ وذٰلِكَ إِمَامٌ : Bu öğretmendir ve o imamdır.

    ھذانِ مُدَرِّسانِ، وذَانِكَ طَالِبانِ : Bu ikisi öğretmendir ve o ikisi ise öğrencidir.

    اِفْتَحْ ذَيْنِكَ البَابَيْنِ وَتَيْنِكَ النَافِذَتَيْنِ : O iki kapıyı ve o iki pencereyi aç.

    تلك (Tilke) O (Uzakta olan birşey için bu, şu yerine kullanılır). Müennes isimlerin gösterilmesinde kullanılır. (İkili : تَانِكَ, nasb hali : تَيْنِكَ)

    ھٰذِهِ مِنْ الھِنْدِ وَتِلْكَ مِنْ اليَابَانِ : O Hindistanlıdır ve O Japonyalıdır.

    ھاتانِ طَبِيبَتانِ، وتَانِكَ مُمَرِّضَتَانِ : Bu ikisi doktordur ve o ikisi ise hemşiredir.

    مَنْ يَسْكُنُ فِي تَيْنِكَ الفِلَّتَيْنِ؟ : O iki villada kim oturuyor?

    أولىٔك (Ulâike) Onlar (Zâlike ve Tilke’nın çoğuludur. Müzekker ve müennes ortak kullanılır.)

    مَنْ أَولٰىِٔكَ الرِجَالُ الطِوَالُ؟ : O uzun boylu adamlar kimdir?

    ھٰؤُلَاءِ أَطِبَّاءُ وأُولٰىِٔكَ مُھَنْدِسُونَ : Bunlar doktordurlar ve onlar mühendistirler.

     

    ذاك (Zâke) Şu (Bu ile O arasındaki ifadeler için kullanılır.)

    ھٰذَا مَكْتَبُ المُدَرِّسِ وَذَاكَ كُرْسِيُّهُ : Bu öğretmenin masasıdır ve şu da onun sandalyesidir.

     

     

    İşaret Zamirleri İle İlgili Bazı Durumlar

    ‘ذَلِكَ ، تِلْكَ ، أُولىِٔكَ’ zamirlerinin sonundaki ‘كَ’ bazı durumlarda ‘كَ ، كُمْ ، كُنَّ’ ile değişebilir;

    ذَلِكُمْ القَلَمُ صَغِيرٌ : (Size söylüyorum, işaret ediyorum); O kalem küçüktür.

    ذَنِكُنَّ الوَلَمَانِ صَغِيرَانِ : (Bayanlar size söylüyorum); Şu iki kalem küçüktür.

    أُولَىِٔكِ الرِجَالُ مُعَلِّمُونَ : (Bayan sana söylüyorum); O adamlar öğretmendir.

    لِمَنْ ذَلِكَ البَيْتُ يا بِلالُ؟

    لِمَنْ ذَلِكُمْ البَيْتُ يا إِخْوَانُ؟

    لِمَنْ ذَلِكِ البَيْتُ يا مَرْيَمُ؟

    لِمَنْ ذَلِكُنَّ البَيْتُ يا أَخَوَاتُ؟

    (Bu çeşit kullanım zorunlu değildir, isteğe bağlıdır. Ancak Kuran-ı Kerim’de bu tarz kullanım mevcuttur.)

     

    İşaret zamirlerinin sıfat olarak kullanılması;

    سَيَّارَةُ المُدِيرِ ھذه جَمِيلَةٌ : Müdürün bu arabası güzeldir.

    لِمَنْ جَوَازُ السَفَرِ ھذا؟ : Bu pasaport kimin?

    أَرِنِي سَاعَتُكَ ھذه : Bana şu saatini göster.

     

    Ayrıştırıcı zamir kullanımı (mübteda ve haber arasında);

    ھذا رَجُلٌ : Bu bir adamdır.

    ھذا الرَجُلُ : Bu adamdır. Bu cümle “Bu adam” şeklinde anlaşılıp, cümle eksik kaldı, devamı gelecek şeklinde yanlış anlaşılmaya neden olmaması için şu şekilde de yazılabilir;

    ھذا ھو الرَجُلُ : Bu adamdır.

    Bu tür kullanım zorunlu değildir.

    ھذه ھي السَيَّارَةُ : Bu arabadır.

    ھؤلاء ھنَّ المُسْلِمَاتُ : Bunlar Müslüman bayanlardır.

     

    Osmanlıca Lügat’daki ( إسم إشارت ) İşaret isimlerinin tarifi: Kendisiyle muayyen bir şeye işâret olunan kelime. Bu, şu, o gibi.

    • Dilbilgisi Kitaplarından derlenen ( أَسْمَاءُ الْإِشَارَةِ ) İşâret İsimleri’nin tanımı ve özellikleri:
    • Türkçe’de yakın bir şeyi göstermek için bu, az ötedekini göstermek için şu, uzaktakini göstermek için kullanılan o kelimeleri işâret sıfatlarıdır. 
    • Arabça’da işâret etmek için kullanılan kelimeye ( أَسْمَاءُ الْإِشَارَةِ ) işâret ismi denir ve bunlar, Asıl İşâret İsmi önüne / sonuna harfler ve kelimeler getirilerek türetilir. Kendisine işâret olunan (gösterilen) şeye de ( اَلْمُشَارُ إِلَيْهِ ) müşârun ileyh denir.
    • İşâret isimleri mâna bakımından birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Cemî’de mühenneslik, müzekkerlik farkı yoktur. Sadece tesniyeleri murab’dır, bu nedenle de tesniyenin (iki kişinin / iki şeyin) hâlleri cümlede; merfû, mansûb, mecrûr oluşuna göre değişir. Diğerleri mebnî’dir. Her cansız çoğul, tek bir mühennes hükmünde olduğundan, insana işaret olunmadığı taktirde cemî yerine müfred mühennes işâret ismi kullanılır. Harf-i cer, işâret isimlerinin önüne konur.
    • A) Asıl İşâret İsim’leri aşağıdaki tabloda verilmektedir.
    • اَلْجَمْعُ اَلتَّثْنِيَةُ اَلمُفْرَدُ  
       اُولاَءِ    أُولَى ذَانِ   ذَيْنِ  ذَا اَلْمُذَكَّرُ
       اُولاَءِ    أُولَى تَانَ   تَيْنِ  ذِهِ   ذِى   ذِهِى  
         تَا  تِى    تِهِى    تِهِ   
      اَلْمُؤَنَّثُ
    • Asıl işâret ismi’nin (müfred / tesniye / cemî) önüneişte anlamını veren hâu’t tenbih ( هَا ) harfi getirilince yakındaki müzekkeri işâret eder: İşte bu ( هَذَا )  ve  İşte bu ikisi-merfu ( هَذَانِ ) ve  İşte bu ikisi-mansub ( هَذَيْنِ ) ve  İşte bunlar ( هَوُلاَءِ ) NOT: HÊ harflerindeki uzatma işareti konulamadı. Okurken HE’nin iki ses okunması gerekir.
    • Asıl işâret ismi’nin (müfred / tesniye / cemî) sonuna,  kâfu’l hitâb ( كَ ) harfi getirilince orta uzaklıktaki müzekkeri işâret eder: O / Şu ( ذَاكَ )  ve  O / Şu ikisi-merfu ( ذَانِكَ ) ve  O / Şu ikisi-mansub ( ذَيْنِكَ ) ve  Onlar / Şunlar ( أُولَئِكَ ) NOT-1: Cemideki LE harflerinin uzatma işareti konulamadı. Okurken LE’nin iki ses okunması gerekir. NOT-2: “Kâfu’l hitâb ( كَ ) harfi, aynı zamanda bir hitab zamiri olup, konuştuğumuz kişiyi veya kişileri belirtmek ve tayin etmek için kullanılır, ayrıca bir anlamı yoktur.” bilgisi, ilgili Ayet-i Kerimelerle incelenmeli.
    • Asıl işâret ismi’nin (müfred / tesniye / cemî) sonuna,  uzaklık harfi denen lâmu’l-bu’d ( لِ ) ve kâfu’l hitâb ( كَ ) harfi getirilince uzaktaki müzekkeri işâret eder: O / Şu, ( ذَلِكَ )  ve  tesniyelerde (şu ikisi, o ikisi) ve cemî’de (şunlar, onlar), orta uzaklıktaki müzekkeri işâret eden isimler kullanılır. NOT: Müfred’deki ZE harflerinin uzatma işareti konulamadı. Okurken ZE’nin iki ses okunması gerekir.
    • Asıl işâret ismi’nin (müfred / tesniye / cemî) önüne,  hâu’t tenbih ( هَا ) harfi ve sonuna müenneslik ( هِ ) harfi  getirilince yakındaki müennesi işâret eder: Bu ( هَذِهِ )  ve  Bu ikisi-merfu ( هَاتَانِ ) ve  Bu ikisi-mansub ( هَاتَيْنِ ) ve  Cemî’si için, yakın müzekkeri işâret eden isim gibidir.
    • Asıl işâret ismi’nin (müfred / tesniye / cemî) sonuna,  kâfu’l hitâb ( كَ ) harfi getirilince orta uzaklıktaki müennesi işâret eder: Şu ( تَاكَ  تِيكَ )  ve  Şu ikisi-merfu ( تَانِكَ ) ve  Şu ikisi-mansub ( تَيْنِكَ ) ve  Cemî’si için, orta uzaklıktaki müzekkeri işâret eden isimi gibidir.
    • Asıl işâret ismi’nin (müfred / tesniye / cemî) sonuna,  lâmu’l-bu’d ( لْ ) ve kâfu’l hitâb ( كَ ) harfi getirilince uzaktaki müennesi işâret eder: O ( تِلْكَ )  ve   Tesniye ve Cemî’sinde, orta uzaklıktaki müzekkeri işâret eden isimler gibidir. Ancak, akılsızların cemî’sinde ( تِلْكَ )  kullanılır.
    • B) Mekân İşâret İsim’leri Yakındaki bir mekânı işâret etmek (yer göstermek) için ( هُنَا ) kullanılır. Bu işâret ismi sadece, gerçek anlamda maddi bir mekân için kullanılır, diğerleri ise; hem mekân için, hem de başkası için kullanılabilir. Orta uzaklıktaki bir mekânı işaret etmek için ( هُنَاكَ ) ve uzaktaki bir mekânı işâret etmek için ( هُنَالِكَ ) ve ( ثَمَّ ) isimleri kullanılır. 
    • Örnek: 7/119’de; ( فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ ) “(Firavun ve kavmi) Böylece orada mağlup oldular (onlara gâlib gelindi) – küçük düşerek geriye döndüler”
    • Kâide: Mekân ism-i işâretleri, zarf-u mekân’dır (mefulün fih’dir) ve (Zamirler gibi) sıfat veya mevsûf olmazlar.
    • C) Müşârun İleyh (İşâret edilen, gösterilen) ise, işâret isimlerinden sonra gelen ( اَلْ )’lı isimdir.
    • Kâide: İşâret isminden sonra isimde ( اَلْ ) takısı yoksa müşârun iley olmaz, haber olur.
    • Kâide: İşâret isminden önce gelen ( اَلْ )’lı isim, alem (özel isim) ve izâfetle mariflenmiş isim (isim tamlaması) müşârun iley olmaz, mevsuf olur. İşâret isimleri de (mevsuf’a) sıfat olur.
    • Kâide: İşâret isminden sonra gelen müşârun ileyh müfredse ism-i işâret de müfredtir. Tesniye ce cemî için de bu kâide uygulanır. Ancak, gayr-ı akıl cemî müşârun ileyh için, müfred müennes ism-i işâret kullanılır. 
    • Kâide: Müşârun ileyhler, işâret isimlerinden bedel veya atf-ı beyan olurlar (Bazı nahiv kitablarında: Müşârun ileyh müştâk ise sıfat, câmid ise bedel veya atf-ı beyandır.)
    • D) İşâret İsimlerinin Kullanılışı: 
    • 1) İşâret isimleri harf-i tarifli ( اَلْ ) isimden önce gelirse, önüne geldiği ismi işaret eder. Harf-i tarifli isim de, müşârun ileyh olur.
    • 2) İşâret isimleri harf-i tarifli ( اَلْ ) isimden sonra gelirse, yine harf-i tarifli ismi işâret eder, ancak bu durumda sıfat olur. İsimse mevûf olur.
    • 3) İşâret isimleri nekre isimden önce gelirse, işâret ismi mübteda ve nekre isimse haber olur.
    • 4) İşâret isimleri alem (özel isim) isimden önce gelirse, işâret ismi mübteda ve özel isimse haber olur.
    • 5) İşâret isimleri özel isimden sonra gelirse, işâret ismi sıfat ve özel isimse mevsûf olur.
    • 6) İşâret isimleri isim tamlamasından (izâfet terkibinden) önce gelirse, işâret ismi mübteda ve nekre isim tamlaması haber olur.
    • 7) İşâret isimleri ( اَلْ )’lı olan muzafun ileyhden önce ( isim tamlamasının ortasında ) gelirse, işâret ismi yeni isim tamlamasının muzafun ileyhi olur  ve ( اَلْ )’lı isim müşârun ileyh olur. Bu durumda işâret ismi, müşârun ileyhi işâret eder.
    • 8) İşâret isimleri ( اَلْ )’lı olan muzafun ileyhden sonra ( isim tamlamasından sonra ) gelirse, işâret ismi muzâfı belirten işâret sıfatı olur ve muzâfsa mevsûf olur.
    • E) İşâret İsimlerinin Kullanılışına örnek Ayeti Kerimeler:  (NOT: Henüz 20 adet görevi olduğu tesbit edildi. Diğerleri araştırılıyor.)
    • 1. Fâil : ( جَاءَ هَذَا ) “Bu geldi.” Örnek: ….
    • 2. Nâibu fâil : ( كُتِبَ هَذَا ) “Bu yazıldı.” Örnek: 7/119’de; ( فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِرِينَ ) “(Firavun ve kavmi) Böylece orada mağlup oldular (onlara gâlib gelindi) – küçük düşerek geriye döndüler” 
    • 3. Mübteda : ( هَذَا رَجُلٌ ) “Bu adamdır.” Örnek: 2/5’de; ( أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ) “İşte onlar (şunlar) Rablerinden gelen hidayet üzeredirler – ve işte onlar (şunlar) felaha erenlerdir.” (Mübteda  ( أُولَئِكَ ) ve Fasıl zamiri  ( هُمُ ) ve Haber  ( الْمُفْلِحُونَ ) dir)
    • 4. Haber : ( اَلرَّجُلُ هُوَ هَذَا ) “Adam budur.” Örnek: ….
    • 5. Mefulün bih : ( رَاَيْتُ هَذَا ) “Bunu gördüm.” Örnek: ….
    • 6. Mefulün fih : ( جِئْتُ هَذَا اللَّيْلَ ) “Bu gece geldim.” Örnek: ….
    • 7. Mefulün mutlak : ( ضَرَبْتُهُ ذَلِكَ الضَّرْبَ ) “Onu bu şekilde (böyle) dövdüm.” Örnek: ….
    • 8. Mefulün leh : ( فَرَّ لِهَذَا ) “Bunun için kaçtı.” Örnek: ….
    • 9. Müstenâ : ( مَا جَاءَ أَحَدٌ إلاَّ هَذَا ) “Bundan başka hiç kimse gelmedi.” Örnek: ….
    • 10. Te’kîd : ( جَاءَ هَذَا هَذَا ) “Bu, bu geldi.” Örnek: ….
    • 11. Muzafun ileyh : ( قَرَأْتُ كِتَابَ هَذَا ) “Bunun kitabını okudum.” Örnek: ….
    • 12. Harficer ile mecrur : ( سَلَّمْتُ عَلَى هَذَا ) “Buna selam söyledim.” Örnek: 6/53’de ( وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا أَهَؤُلَاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ )  “İşte böylece bazısını bazısı ile ihtihan ettik ki – “İşte Ellah’ın aramızda lütfuna layık gördüğü kimseler bunlar mı?” demesinler – Ellah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” Harfice ile mecrur ( كَذَلِكَ )
    • 13. Sıfat : ( أَعْجَبَتْنِى الْحَدِيقَةُ هَذِهِ ) “Bu bahçe hoşuma gitti.” Örnek: ….
    • 14. İnne’nin İsmi: ( ) Örnek: 6/153’de ( وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ )”Gerçekten bu benim doğru yolumdur – ona tâbi olun – başka yollara tâbi olmayın – O’nun yolundan sizi ayırıp parçalamasınlar – böylece O size bunları vasiyet etti – olur ki sakınırsınız” İnne’nin ismi ( … أَنَّ هَذَا … ) olarak gelmiş.
    • 15. İşâret ismi (Kelime için): ( ) Örnek: 2/2’de  ( ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ) “Bu kitab ki onun içindekilerde şüphe yoktur – Takva sahipleri için hidâyettir.” 
    • 16. İşâret ismi (Kıssa için): ( ) Örnek: 7/203’de  ( هَذَا بَصَائِرُ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ … ) “… Bunlar Rabbinizden gelen gerçeği gösteren hüccetlerdir – iman eden kavim için hidayet ve rahmettir”
    • Buradaki ( … هَذَا … ) önceki kıssa (Ezelde takdir edilen ve zamanı gelince de aynen yaşanan olayları cümlelerle özetleyen bir oluşum‘un lakabıdır diye tarif edilebilir.) için, Atf-ı beyan (Bedelü’l mutâbık) dır. Bu nedenle işte bu  anlamını veren ( … هَذَا … ) işâret ismi, bunlar diye çoğul olarak tercüme edilir. Aynı zamanda da kendisinden sonra gelen masdar-isim cümlesiyle diğer yan cümleleri işâret eder.
    • 17. Mübde’l minh (Kendisinden bedel yapılan): ( ) Örnek: … 
    • 18. Bedelü’l mutâbık (Atf-ı beyan): ( ) Örnek ve açıklaması 16.cı sırada verildi
    • 19. Mekân işâret ismi: Örnek: 2/115’de; ( وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ … ) “… Doğu da batı da Ellah’ındır – imdi nereye yönelirseniz – Ellah’ın veçhi oradadır – Muhakkak Ellah’ın ilmi çok geniş ve her şeyi bilir.” 
    • NOT: ( فَثَمَّ ) deki ( فَ ) atf-ı nesak’ında  “bu oluşum‘un unsurları (sebebleri) önceki cümlelerde verildi ve ( فَ )’den sonraki cümle de, sonuç’tur ama kesbî değil, vehbî bir lütufdur” bilgisi saklıdır.
    • Bu nedenle işaret edilen maddi bir mekân değildir, ama, maddeden de ayrı bir mekân değildir. Sanki aynaya bakan bir kimsenin “ayna’nın sırrı”nda kendisini görmesi, aynanın sırrını görememesi olgusunun tersi gibidir. 
    • Şöyle de söylenebilir: “Aynaya bakan bir kimsenin ayna’nın sırrı’nı görmesi (yani  فَثَمَّ ‘nin müşârun ileyh’ini görmesi), ama kendisini görememesi gibidir” Bu Ayeti kerimeye  ve oluşuma şâhidler yetiştirilmesi için 1400 sene önce Seyr-i Sülük mekteblerinin temelleri atılmış.
    • Bir kişi ayna’daki görüntüsüne hitaben, aklından (sessizce) bir şeyler geçirse, görüntüsünün hiç bir tepki vermediğini görür ve onun kendi görüntüsü olduğunu bilir. Fakat aynı kişi (  فَثَمَّ ‘nin müşârun ileyh)’ine hitaben aklından (sessizce) bir şeyler geçirse, O’ndan öyle bir tepki alır ki, hem O’nun bir görüntü olmadığına şâhid olur, hem de “Keşke bir ot olarak yaratılsaydım da, beni çiğneğe çiğneğe parçalayıp yok etselerdi …” der durur.
    • 20. Muzâf (nekre isim): ( ) Örnek: 6/102 ( ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ ) “İşte Rabbiniz Ellah budur – O’ndan başka ilâh yoktur – O her şeyi yaratandır – O halde O’na kulluk edin – O her şeyin üzerine vekildir.” Ayet-i Kerimesindeki  ( … ذَلِكُمُ ) deki muzaf, muzafun ileyh ile marife olmuştur. Buradaki muzaf’ın marifeliği, “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” cümlesindeki marifelik gibidir. Bu olgu, Nahiv kitablarında “Muzaf’ın mârifeliği, muzafun ileyh’in mârifeliyine eşittir veya ondan biraz azdır” şeklinde anlatılmıştır.
      • İbn’i Hâcib’in (Osman bin Ömer el’Kürdî k.s) Tarifi ve “Kâfiye” den derlenenler:
      • Birinci cümle: ( أَسْمَاءُ الْإِشَارَةِ مَا وُضِعَ لِمُشَارٍ إِلَيْهِ ) “İsm-i işâretler öyle bir isimlerdir ki, onlardan her biri müşârun ileyh’e vaz edilmişlerdir.”
      • Müşârun ileyh  uzuvlarla işâret edilen mânadır. Şöyle de tanımlanmış: Uzuvlarla olan, maddi işâretle gösterilen mânaya vaz edilmişler. Çünkü hakiki anlamda işâret dendiğinde, maddi işâret akla gelir. O bakımdan gâib zamirler ve benzerleri (ahd için gelen lam-ı tarifle tariflenmiş isimler, gibi) itiraz olarak gelmezler. Çünkü onlar mânalarına zihni bir işâretle işâret ederler. Maddi işâretle etmezler.
      • 6/102 “İşte Rabbiniz Ellah budur – O’ndan başka ilâh yoktur – O her şeyi yaratandır – O halde O’na kulluk edin – O her şeyin üzerine vekildir.” Ayet-i Kerimesindeki  ( … ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ ) gibi maddi bir işâretle gösterilemiyenler hakkında kullanılmalarına gelince, mecaza hamledilir.
      • İkinci cümle: ( …  وَ هِىَ ذَا لِلْمُذَكَّرِ وَ لِمَثَنَّاهُ ذَانِ وَ ذَيْنِ     وَ لِجَمْعِهِمَا أُولاَءِ مَدّاً أَوْ قَصْراً وَ يَلْحَقُهَا) “İsm-i işâretler; müzekker müfret için ( ذَا ) ve müzekkerin merfu tesniyesi için ( ذَانِ ) ve müzekkerin mansub – mecrur tesniyesi için ( ذَيْنِ ) kullanılır …. cemî müzekker ve cemî müennes için ise;
      • (a) elifi memdûde (başa gelen elif) ile okunduğunda  ( اُولاَءِ ) ve
      • (b) elifi maksûra (sona katılan ى ) ile okunduğunda ( أُولَى ) kullanılır.
      • NOT-1: luhuk, sona katılmak ve duhul ise, başa gelmek anlamına gelir. Ancak burada sadece katılmak anlamında kullanılmış.
      • NOT-2: sona katılan ى , bir şahıstan kinâye olan zamirdir.
      • NOT-3: Kinâye:  Maksadı dolayısıyla anlatılan söz, üstü örtülü dokunaklı söz, açıktan olmayıp, hakiki mânayı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
      • Burada ( هِىَ ) sözü mübtedadır ve ( ذَا ) sözü ve sonrası, hepsi bir hâl ile (REF veya NASB veya CERR hâlleriyle) kayıtlanarak kendisine atfedilenlerle birlikte onun haberidir. Yani işâret isimlerinin hâli, haberin mübtedaya nisbetinden anlaşılan fiil mânasıdır. İşâret isimlerinin mebni kılınmalarının nedeni, harfe benzemeleridir. 
      • İşâret İsimlerindeki Saklı Bilgiler:
      • 1) Kur’an-ı Kerim’deki MARİFE isimlerde Zikredilen ismin fiilerini öğrenerek, o ismin var olduğunu bilin yani, onu var olduğuna şâhitlik edecek derecede (şüphesiz olarak) bilin ikazı saklıdır. Marife isimler, FIKIH ile ilgilidir :
      •  
      • Marife isim MASDAR ise, fıkıhtaki akâidi bildirir.
      • Marife isim ZAMİR ise, muhatabı bildirir.
      • Marife isim İŞÂRET İSMİ ise, örnek alınacak işâret edeni (Hz. Rasulullah a.s.v’ın vârisi’ni) bildirir.
      • Kur’an-ı Kerim’deki muttasıl zamirlerin her birinin muhatabları farklıdır. Örnek ;
      • Ellah Teala’yı bilenler, ( نَا ~  ) muttasıl zamirinin bir cüzüdür ve ( نَا ~  )’nın geçtiği tüm Ayeti Kerimelerin muhatabıdır.
      • ( كُمْ ~ ) ‘un muhatabı ise, Ellah Teala’nın var olduğunu bilenlerdir. Ellah Teala ( كُمْ ~ ) muttasıl zamirinin geçtiği Ayet-i Kerimelerle; İman edenlerin, Ellah Teala’nın VAR olduğunu nasıl bileceklerini ve başkasına nasıl bildireceklerini, nelere inanacakları, neler yapacakları, neleri terk edecekleri,  …. vb hususları kapsar.
      • Ayrıca, “Emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil münker” amelini nasıl yapacaklarını, kimi örnek alacaklarını tâlim ettirir. Örnek: 6/90 – 106 arasındaki Ayeti kerimeler.  
      • Bu nedenlerle 6/102 Ayet-i Kerimesindeki ( … ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبُّكُمْ ) cümlesi yukarıda söylendiği gibi, mecaza hamledilmez. Bu Kelâm, Ellah Teala’nın İman edenlere bir işâretidir. Ancak Bu işâreti görünür ve idrak edilir kılan kıssa değişebilir.
      • Örnek: Hz. Mûsâ a.s’a olduğu gibi, bir DOSTU’nın (Hz. Hızır a.s’ın) dilinden de yapar veya bir ağaçtan da yapar, Hz. Süleyman a.s’a olduğu gibi, bir karıncadan da yapar, …. vb gibi.
      • Delâilü’l Hayrât’da geçen ( … اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى صَاحِبِ الْإِشَارَاتِ … ) “Ey Ellah’ım işâretler sâhibine salâvat getir, rahmetini ihsan eyle.” Hadis-i şerifi de, işâret isimleri ile Hz. Rasulullah a.s.v arasında bir ilişkinin olduğunu bildirir. 
      • 2) Cümlede, 20 veya daha fazla görevi olan işâret isimlerini sadece bu, şu, … anlamlarıyla sınırlanıdıramayız. her bir görevindeki saklı bilgiler neler olabilir? Ayrıca, müfred müzekker için 1 adet, müfred mühennes için 7 adet sığa olmasındaki saklı bilgiler neler olabilir?
      • Her işâret ismini, bir işâret edeni (mütekellimi) ve bir de bu işârete muhatab olanı vardır. Nahiv kitabında 42 sığa listelenmiş.

       

    •  

     

  • Zamir Nedir ? Tarifleri Nelerdir ?

     

  • Kur’an-ı Kerim’deki zamirler, kendi zamirimin idrâk makamını ve Ayet-i Kerimelerdeki sorumluluklarımı saklı olarak bildirir. Bu bilgiler ile sözlerimi ve işlerimi ölçerek, sorumluluklarımı yerine getirip – getirmediğimi tesbit edebilirim.
  • ……………
  • (1) Osmanlıca lügat’a göre zamir : Bir şeyi gizlemek, İç, Niyet, Vicdan, Kalb dir. Gavs Seyyid Abdulbâki (k.s) nin “Niyetinizi sık sık kontrol edin.” emrinde kendi zamirinize (kalbinize) ârif olun ikazı saklıdır. Çünkü,
  • Hz. Ali (k.a.v), “Kişinin zamiri, ağızından kaçan sözlerden ve yüzünün ifadesinden anlaşılır.” Kelâm-ı Kibarı ile de zamirin, kelime anlamı verdi.
  • Hukuk’daki anlamı: Bir şeyin iç yüzü, Gramer anlamı: Mütekellim, muhatap, ve gaib’e delâlet eden ve bunların makamına kâim olan rumuzat harfleri ve harf terkiplerinin her biri. Hüve (o), Ente (sen), Ene (ben) … gibi ismin yerine tutan kelimedir.
  • Zamirde vasfiyyet mânası yoktur. Sıfat ve mevsuf olmazlar. Zamir bir mefhuma değil, Zat’ın kendisine delalet eder. (Mefhum: Sözden çıkartılan mâna, ifâde, anlaşılan şey)
  • ……………
  • (2) Arapça lügata göre zamir: Sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelmesi nedeniyle ( اَلضَّمِيرُ ) Zamir, varlığı fiilleriyle bilinen (marife olan) vicdan, gizlenmiş sır. demektir.
  • ……………
  • (3) Sarf ilmine göre zamir; söz söyleyen şahsa mütekellim ( أَنَا ) denir. Hazır olup (gözle görülüp) kendisine söylenen şahsa muhâtab ( أَنْتَ ) denir. ve kendisinden bahsedilirken hazır olmayan şahsa da gâib هُوَ ) denir.
  • ……………
  • (4) Nahiv ilmine göre zamir; kendisini anlatana mütekellim ( أَنَا ) denir. Kendisine hitab edilene muhâtab ( أَنْتَ ) denir. ve önceden lafzen – mânen – hükmen zikri geçene gâib هُوَ ) denir. 
  • ……………
  • (5) Tasavvuf kitaplarına göre zamir; “nefs-i nâtık / konuşan nefis” veya “Nur’u Muhammedi” veya “Ete, kemiğe büründüm. Yunus diye göründüm” veya “Bir ben vardır, benden içeri” veya “O’nu bilmeye, bulmaya, olmaya geldik” veya “O’nu; ilmen yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bilmekle yükümlüyüz” veya “Her kişide bulunmayan bir emanet” veya “Vatan hasreti çeken” veya سِرْأَةٌ    sir’eti insan olan veya mess edilmemiş nefs” özdeğişleriyle varlığı anlatılanın ismidir
  • Gavs-ı Âzam Seyyid Abdulhakîm (k.s) hazretleri,  “Ey gönül ölmez misin ? Öleni görmez misin ? Saçlarına ak düştü. Tövbeye gelmez misin ?” dizileri ile zamir’e hitap eder.
  • Esmâ ile zamir arasındaki ilişki : “Zamir’in mahkûm olduğu Esmâ  ile, kendi arasında vâsıta yoktur. Aynen, gölge ile kendi arasında vâsıta olmadığı gibi.” şeklinde bildirilmiş.
  • ……………
  • (6) İbn’i Hâcib k.s göre zamir (Osman Bin Ömer el’Kürdî, Hicrî, 646)  :
  • ( اَلْمُضْمَرُ مَا وُضِعَ لِمُتَكَلِّمٍ أَوْ مُخَاطَبٍ أَوْ غَائِبٍ تَقَدََّمَ ذِكْرُهُ لَفْظًا أَوْ مَعْنًى أَوْ حُكْمًا ) “Zamir ; mütekellim için veya muhatab için veya lafzen – mânen – hükmen zikri geçen gâib için konuldu.” Bu târif ile ilgili derlenen bilgiler : 
  • (a) Zamir tarifinde geçen ( تَقَدَّمَ ) Tefa’ul BAB’ından ve kökü, 1.BAB (kesbî olarak) ve 4.BAB’dan (Vehbî olarak) gelen ( قدم ) dir. Tefa’ul BAB’ına sokulan fiilin Tekellüf’le oluştuğunu anlatır. 1.BAB, buradaki eylemlerin bedenen (akıl, göz, kulak, dil-dudak, eller, ayaklar ile) yapıldığı hk’da bilgi saklar.  4.BAB ise, eylemleri oluşturan Esmâül Hüsnâ hakkında bilgi saklar.
  • Oluşmak kelimesindeki saklı anlam, şöyle bir misal ile açıklanabilir: Çorba pişirmek için; (1) Tencere, (2) Mercimek, (3) Su, (4) Ateş’e ve (5) Ahçıya ihtiyaç vardır. Şayet, lâzım unsurlardan herhangi biri eksik olursa çorba pişirilemez.
  • Bunun gibi, ( تَقَدَّمَ ) nin oluşması için lâzım unsurlar’ın mevcudiyeti gerekir. Aksi halde kişinin hükmen zamiri ve mânen zamiri oluşmaz. Dolayısıyla asli görevini yapabilme kabiliyeti kazanamaz. “Beş yaşındaki deveye yük vurulmaz” denmesi gibi.
  • Zamiri oluşturan lâzım unsurların kaç adet olduğu, neler olduğu ve nasıl kazanılacağı, nasıl muhafaza edileceği, niçin önemli olduğu …. vb soruların cevapları 62/2 Ayeti Kerime’sinde açıklanmıştır.
  • (… هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ ) “O ki sizin içinizden ümmi bir peygamber gönderdi – Onlara Ellah’ın ayetlerini okuyor – Onları temizliyor – Onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor – Halbuki bundan önce açık bir sapıklık içinde idiler.”
  • Bu nedenle  ( تَقَدَّمَ ) mazi fiilinde “Tekellüf ile ahlâklanmasını tamamlamış olan; mütekellim, muhatab ve gâib kişileri kastediyorum. Ahlâklanmasını tamamlamış olmayanları bu tarife dahil etmiyorum” bilgisi saklıdır. (Tekellüf: Bir şeyi zorla veya itina göstererek veya sonuca kademe kademe ve çabalamayla ulaşılacağını bildirmek / yapmak.) 
  • (b) Hükmen gâib‘e örnek, Zamiru’l fasl ve Zamiru’ş Şân’dır ve geçmişdeki (önceki) bir konuşmayı veya bir olayı hatırlatıp, düşündürür.
  • Gâib zamiri müzekker olduğu zaman, şan zamiri diye isimlendirilir, müennes olduğu zaman kıssa zamiri diye isimlendirilir ve kendisinden sonra gelen cümle ile tefsir edilir. Şan ve kıssa zamiri ; hem muttasıl olur, hem de munfasıl olur. Muttasıl olduğu zaman ise, âmillerin gerektirdiği duruma göre (a) müstetir olur, (b) bâriz olur.
  • Munfasıl olan şan zamirine örnek terkib : ( هُوَ زَيْدٌ قَائِمٌ )
  • Müstetir Muttasıl olan şan zamirine örnek terkib : ( كَانَ زَيْدٌ قَائِمٌ )
  • Bâriz Muttasıl şan zamirine örnek terkib : ( إِنَّهُ زَيْدٌ قَائِمٌ )
  • (c) Mânen gâib‘e örnek 5/8  : ( اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى )  “Adâlet gösterin. O takvaya daha yakın olandır.” Ayeti Kerimesinde zikredilen ( هُوَ ) merfu munfasıl gâib zamirin mercii ( اعْدِلُوا )   kelimesinden anlaşılan ( عَدْل )   masdarına dönmektir. Sanki ( عَدْل )  mânen önce zikredilmiş gibidir. Ayrıca, sonucunu bildiğin ama nasıl olduğunu anlayamadığın olay hk’da düşünme tâlimi yap ikazı saklıdır. 
  • ……………
  • (7) Kur’an-ı Kerim’deki zamirler hk’da derlenenler ;
  • (a) Muhâtab almadığı kişiler, sadece lafzen ( لَفْظَاً ) zamirdir. Nübüvvet emirlerine itaatsizlik olarak özetlenen Zulüm ile Velâyet emirlerine itaatsizlik olarak özetlenen Ma’siyet işleyenler de, tevbe edinceye kadar “lafzen ( لَفْظَاً ) zamir” olurlar ama mânen ve hükmen zamir olamazlar.
  • (TARİF: Kendini ve başkasını şeriatın dışındaki alanlarda bedenen ve aklen, yorana ve üzene ZALİM, yaptığı işe de Zulüm denir.
  • (TARİF ve açıklama: Ma’siyet; rehbere itiraz veya baş kaldırma veya itaatsizliğe denir ve çok çeşitlidir.  Ma’siyet’e devam eden önce ona ülfet peyda eder, sonra mübtelası olur sonra da terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Hz. Ali k.a.v bu konuda şöyle buyurmuştur: “Ma’siyetin dünyadaki cezası; ibadetin zevkinden mahrum olmak, ma’îşet sıkıntısı çekmek ve helâlden zevk almayıp, helâli bozan şeylerden zevk almaktır.” 
  • (b) Muhâtab aldığı kişiler, hem lafzen, hemde hükmen ( حُكْماً ) zamirdir. Hükmen zamir, kişinin daimi hâli olmayıp, geçicidir. Zâlimin, zülmu anındaki durumunu anlatır. Tevbe (Önce pişmanlık, sonra O’nunla beraber tövbe, sonra da terk) ile zâlim olmaktan (sanki sıyrılıp) çıkar.
  • Örnek 2/44 : ( وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ …) “Sizler kitabı tekrarlayarak okuyorsunuz – Akıl etmeyecek misiniz?” Bu Ayet-i Kerime’deki ( أَنْتُمْ ) zamiri, bir “hükmen ( حُكْماً ) zamir” olup, Ellah Teala’nın 2/40’da muhatab olarak alıdığı; ( بَنِي إِسْرَائِيلَ ) lakablını giyinerek bir isim tamlaması olup, NÂS’a va’z edenlerdir.
  • (c) Övdükleri ise; hem lafzen, hem hükmen, hemde hissen ( مَعْنًى ) zamirdir.
  • ……………
  • Kişinin namazdaki hâli kendi zamiri hk’da bilgi verir. Şöyle ki :
  • (a) Ayet-i Kerimeleri mânasını bilmeden kıraat eden, sadece lafzen zamirdir. Hükmen ve hissen zamir değildir.
  • (b) Ayet-i Kerimeleri mânasını bilmeden kıraat ederken ağlayan, lafzen ve hissen zamirdir, ama hükmen zamir değildir.
  • (c) Ayet-i Kerimeleri Ellah Teala’yı görüyor gibi mânasını bilerek kıraat eden, lafzen ve hükmen zamirdir, ama hissen zamir değildir. Hz. Bilâl (r.a), Fâtiha-i Şerifeden sonra Ellah Teala’yı öven ayetleri okuduğunu söyledi.
  • (d) Ayet-i Kerimeleri tilâvet eden,  lafzenhükmen hissen zamirdir. Örnek : 19/58 “Onlara Rahmân’ın ayetleri tilâvet edildiği vakit – ağlayarak secdeye kapanırlardı.”
  • ……………
  • (8) Hadis-i Şerife göre zamirin idrâk makamları:
  • “İlim üç esasa dayanır. Aramızda Hakk’ı konuşan kitap, uygulamada olan sünnet ve bilmiyorum demek.” Hadis-i Şerifi ve “Her ayetin bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi, bir matlai vardır.” Hadis-i Şerifi ve 36/69 birlikte tefekkür edilirse şu bilgiler yazılabilir :  
  • Âlimlerimiz idrâk makamlarını “Yâsin” kelimesinin i’râbında saklı olarak bildirmişler (Açıklama, tıklayın ) Özetle :
  • Zamir, üç idrâk makamını geçtikten sonra Aramızda Hakk’ı konuşan kitap makamında (dördüncü idrâk makamında) Esmâ-i Nebî’nin vârisi olarak görev yapar. İdrâk makamları sırasıyla; 
  • 1.idrâk makamı : ( أَتْلُ يآسِنَ ) “Yâsin’e tâbi olurum / Yâsin tâbi ol” makamı, “Ey Nâs!” makamıdır. Nâs ile ilgili Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerdeki emir ve yasaklardan sorumluyum diyen ve çabalayanların makamıdır. “İlim arazdır. Ancak, Âlim ile var olabilir.” hükmüne göre eğitim görürler.
  • ( يَاأَيُّهَا النَّاسُ )  “Ey Nâs!” Ellah Teala’nın muhatab alıp hitap ettiği ilk mânevi makama çıkmış olan kişilerdir. Örnek : 22/1 ve 5
  • Zamirin “Yâsin’e tâbi olurum / Yâsin tâbi ol” makamındaki tarifi ; 
  • (a) Sarf ilmindeki tarifidir. Arapça – Türçe Lügatları, Ayet-i Kerime’lerdeki kelimelerin anlamlarını öğrenmek için yeterlidir.
  • (b) “Sen sensin. Ben de benim.” temellidir ve kişiyi, benliğe götürür.
  • Zamirin “Yâsin’e tâbi olurum  / Yâsin tâbi ol” makamındaki İman’nın tarifi çok çeşitlidir. Örnek-1 : Altmış sene önce bana “Âmentü yü ezbere bilen ve bunlarda şüphesi olmayan mü’mindir.” demişlerdi. Örnek-2 : Bir ibret olması için internette dolaşan bir felsefi iman tarifi.
  • 2.idrâk makamı : ( أَقْسِمُ بِيَاسِينِ ) “Yâsin’e kasem ederim” makamı, “Ey İman edenler!” makamıdır. Mü’min ile ilgili Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerdeki emir ve yasaklardan sorumluyum diyen ve çabalayanların makamıdır.
  • İlim arazdır. Ancak, Âlim ile var olabilir.” hükmüne göre eğitim görürler ve bütün sarf kâideleri, nahiv kâideleri, şer’i eserler ve tasavvufi eserler bu esasa göre yazılır ve tariflenir.
  • Araz : Kendi başına boşlukta yer tutmayan ve var oluşu, ancak kendisini taşıyan bir varlıkla hissedilebilen şey’dir.
  • Zamirin bu idrâk makamındaki tarifi, Nahiv ilmindeki tarifidir. Burada da Arapça – Türçe Lügatları Ayet-i Kerime’lerdeki kelimelerin anlamlarını öğrenmek için yeterlidir. Zamirin bu kademedeki tarifi “Önce kişiyi, sonra yaptığı işi ölç.” temellidir ve kişiyi, gizli kibre götürür.
  • Zamirin bu idrâk makamındaki İman tarifi Hz. Ömer Fâruk (r.a)’nın rivayet ettiği Hadis-i Şerifteki iman tarifi, buraya konuldu. Edu’d Derdâ (r.a) şöyle  der : “İman bir gömlek gibidir. İnsan onu bazan giyer, bazı zamanlar üzerinden çıkarır.
  • 3.idrâk makamı : ( هذه يسن ) “İşte bu Yâsin’dir” makamı, “Ey müttakîler!” makamıdır. Müttaki ile ilgili Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerdeki emir ve yasaklardan sorumluyum diyen ve çabalayanların makamıdır. “Âlim arazdır. Ancak, İlim ile var olabilir.” hükmüne göre eğitim görürler.
  • Enes bin Mâlik (r.a)’ın naklettiği şu Hadis-i Şerif  “Âlim arazdır. Ancak, İlim ile var olabilir.” hükmünü bildirmektedir :
  • Hz. Rasûlullah’a (s.a.v)   bir adam geldi. “Yâ Rasûlullah! Hangi amel daha üstündür?” diye sordu. Hz. Rasûlullah (s.a.v) : “Ellah’ın ilmi ve onun ahkâmı.” buyurdu. Adam gittikten sonra, tekrar döndü geldi. “Yâ Rasûlullah! Ben size ilimden değil, amelden sordum.” dedi. Hz. Rasûlullah (s.a.v) cevaben : “Amelin azı da çoğu da, ilim ile faydalıdır. Cehl ile, sana amelin çoğu da azı da fayda vermez.” buyurdu.
  • Zamirin “İşte bu Yâsin” makamındaki tarifi ;
  • a) ÖNCEKendi sözünü ölç. Kendi işini ölç.” temellidir ve kişiyi, haddini bilmeye götürür. Delili  : 5/105
  • ( … يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ )
  • Ey iman edenler! Siz nefsinize bakın – siz hidayet üzerindeyken delâlete gidenler, size bir zarar veremezler – hepinizin dönüşü Ellah’a dır. – size neler yaptığınızı haber verecektir.”
  • b) SONRAEy zâlim nefsim! O’nu izle. O’na uy.” temellidir ve kişiyi, Ellah’ın var olduğunu bilmeye götürür. Hz. Ali k.a.v 42, Eş-Şûrâ hk’da “Bizi sevenler ( حم ) harflerinin anlamını bilir.” buyurdu. Bu nedenle de “Ehl-i Beytin zamir tarifi” diye de anılabilir.  Delili :
  • 21/105 ( أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ …) “Yemin olsun ki, Biz Tevrat’tan sonra Zebur’da da yazdık : – Şüphesiz ki, yeryüzüne sâlihler vâris olacak. diye.”
  • Zamirin “İşte bu Yâsin” makamındaki İman’nın tarifini Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretleri şu şekilde yapmıştır : “İman, şu olsaydı, şu olmasaydı gibi düşünceleri atarak, kalbi Ellah zikrine bağlamaktan ibârettir.
  • Şu olsaydı – şu olmasaydı arzusu kalbi devamlı meşgul eder ve Mevlâyı zikretmeyi engeller.” Bu tarife göre, kalbin devamlı olarak (24 saat) Ellah, Ellah, Ellah, …. diye zikretmesi, o kalbe nakşolmuş iman’nın apaçık göstergesidir ve o kalbin sahibinde şüpheler, acabalar yoktur.
  • c) Zamirin İşte bu Yâsin’dir makamında ise, “Âlim arazdır. Ancak, İlim ile var olabilir.” hükmü esas alınır. Bu esasa göre de;
  • (*) Ellah Teala, mütekellim-i ezelidir ve Hz. Rasulullah (s.a.v) de, mütekellimdir. başkası değil.
  • (*) Kur’an-ı Kerim, ilim’dir. Diğerleri açıklamalarıdır (şerh’idir, bilgilerdir).
  • (*) Dinleyen, muhatab’dır. başkası değil.
  • (*) Ellah Teala, Kur’an-ı Kerimdeki oniki muttasıl zamir sığası ve oniki munfasıl zamir sığasıya muhatabına kendini yaşatarak anlatır. Yani önce yaşarsın, sonra da idrâk edersin. Halk arasında “Baba olduktan sonra mânasını idrâk edersin. daha önce değil.” dememiz gibi. Muhatabına, bilenin ve anlayanın kendisi olmadığını tâlim ettirerek öğretir.
  • d) ( مُتَكَلِّم ) “mütekellim” kelimesinin anlamı :Hâli, davranışları ve kelimeleriyle (yazarak / söyleyerek) Hakkı anlatan kişiye, mütekellim vahde ( أَنَا ) denir. Başkasına değil.”  Bu tarif, أَنَا  Zamirinin İşte bu Yâsin kademedeki tarifidir.
  • e) ( مُخَاطَبٍ ) “Muhatab” kelimesinin anlamı, 6/36 : ( إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الَّذِينَ يَسْمَعُونَ ) “Ancak dinleyen kimseler icabet eder.” Ayet-i Kerimesine göre; “Mütekellim vahde’nin sözünü dinleyip icabet edene, muhâtab denir. Başkasına değil.” Bu tarif,  أَنْتَ  Zamirinin İşte bu Yâsin kademedeki tarifidir. 
  • f) ( غَائِب ) “Gâib” kelimesinin anlamını tesbit için ( هُوَ ) zamirinin bir tarifi yapılamadı. Çünkü Gâib kelimesi, ism-i fâil kalıbında gelmekte ve “Ellah Teala bir yarattığını bir daha yaratmaz” hükmü vardır. Sadece bir kaç hatırlatma aşağıda verildi.  
  • Hz. Ebubekir Sıddık (r.a) : “Yâ ilâhi, seni idrak etmekten aciz olduğumu idrak ettim.” buyurdu.
  • Muhiddin Rabi (k.s): “Kuvvet, ( هُوَ ) nin Lâzım-ı gayrı mufârikidir. Şöyle de söylenebilir: Ellah Teala, kulunun isteği doğrultusunda kuvveti kullanandır. (Mufârik: İf’al BAB’ının ism-i mefulüdür. Bu BAB’da: Fâil, mefule tâbi olarak iş yapar bilgisi saklıdır.)”  
  • Râbia Edeviyye (k.s): “Mâşukum! Sen bana tecelli edince, ben seni göremem ki. Sen tecelli ettiğin vakit, ben sende yok olurum. Yine seni, senin gözünle görürüm.”
  • ( هُوَ ), isim cümlesinin mübtedasıdır. Örnek: 2/91’de ( … وَهُوَ الْحَقُّ … ), Ayet-i Kerimesinde “Haberi yaşayarak / yaşatarak beyan edendir” anlamı saklıdır. 
  • 4.idrâk makamı :  ( قُرْءَانٌ مُبِينٌ ) “Kur’an-ı Mubîn” makamı,  Esmâ-i Nebî’nin ve vârisininmakamıdır. “Her şey arazdır. O tefsir-i sırrı Kur’an’dır. Cümle müşkül onunla âsandır.” hükmüne göre eğitim görülür. Ayrıca aşk makamı ve Hakk’ı konuşan kitap makamı da denebilir.
  • Şöyle de söylenebilir : Zamirin Kur’an-ı Mubîn makamında, “Her şey arazdır. Buna ancak Fakr ahlâkı ile ahlâklanan, şâhidlik edilebilir.” hükmü esas alınır. Bu esasa göre de;
  • Fakr ahlâkının anlamını Kur’an-ı Kerim’e / Kur’an-ı Mübîn’e âşık olan ve sadece mâşuk’unu dinleyen – anlayan -susan ve gözyaşı ile tövbe eden anlayabilir. Ellahu Âlem. Delili ;
  • 7/204 ( … وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْءَانُ  ) “Kur’an okunduğu vakit – hemen O’nu dinleyin – ve anlamaya çalışın – umulur ki siz merhamet olunursunuz.”
  • 7/205 ( … وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ  ) “ve Rabbini zikret – kendi içinden gelerek, yalvararak, ve korkarak – cehri sözden daha az – sabahları ve akşamları zikret – ve gâfillerden olma.”  
  • Zamirin “Kur’an-ı Mubîn” makamındaki tarifi, “Ey zâlim nefsim! İnsiraf et.” temellidir ve kişiyi, Ellah’ı bilmeye (mârifetullah’a) götürür.  Delili :
  • 6/75 ( وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنِينَ )  “İbrâhim’e semâların ve arzın mülkünün ihtişâmını, böylece gösteriyorduk – Yakîn sahiblerinden olsun.”
  • Ayrıca; “Kur’an, Ali ile beraber. Ali, Kur’an ile beraber” Hadis-i Şerifi ve Hz. Ali k.a.v‘nin meâlen “Konuşanı, konuştuğu anda tanırız. Susanı ise, “O Gün” tanırız” şeklindeki açıklaması zamirin bu makamdaki tarifiyle ilgilidir.
  • Mütekellim (söyleyen, konuşan, birinci şahıs), dâima Hz. Rasulullah (s.a.v) dir. Ellah Teala ise, Mütekellim-i ezelî‘dir. 10/16 daki ( لبث ) fiili sadece 4.BAB’dan gelir ve “Ayet okuyana hitap eder” kâidesi vardır. 
  • Muhatab, dâima dinleyip anlayan ve uygulayandır. Duyup da anlamayan veya anladığı halde uygulamayan ise, muhatab olamaz. Meselâ, söylediğimizi yapmayana “Sen beni dinlemiyorsun.” dememiz gibi. Gâib de, dâima hakkında bahsedilendir
  • Bu durum sadece Kur’an-ı Kerim için geçerlidir ve hiç bir Ayet-i Kerimede değişmez, asıldır. Cümlede ise, kıyâsidir. Yani aynı kişi konuşurken mütekellim, dinlerken (duyup yapan) muhatab ve hakkında söz edilirken gâib olur.
  • “Kur’an-ı Mubîn” makamındaki iman’ın tarifi, 4.BAB dan gelen 4/13 ( ءَامِنُوا ) “Ellah Teala ile ve Rasulü ile ve Kitab ile her an ve her yerde güvende olanlar” dır. NUR’dur. Lutfedilen bir sıfattır ve çalışılarak kazanılmaz. Bu nur sayesinde Yüce Ellah’ın kayyûmiyetî ( yarattıklarını koruyup yönettiğini) müşâhede eder. Devamlı O’nun tarafından gözetildiğini ve himaye edildiğini görür. Bu himaye devam etsin diye hep O’na nazar eder. Böyle olunca artık nefs (vasıfları) ve heva (vasıflanmaları) onda etkili olamaz.” NOT : Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) isimlerinden birisi de Seyyidunâ Kayyîm (Ümmetini koruyup, yöneten) dir.
  • Zamirin Kur’an-ı Mubîn makamının anlaşılması, tariflenmesi ve O’na ârif olunabilmesi için; 
  • (a) Kelâm’dan başka hiç bir şeyle ilgilenmeden, çok uzun bir süre düşünme tâlimlerinin yapılması gerekir.
  • (b) Hz. Ali (k.a.v)’nin Hz. Resûlullah (a.s.v)’a uyup, O’nu 23 sene izlediği gibi kendisinin de Mürşid’ine uyması ve O’nu izlemesi gerekir.
  • (c) Kur’an-ı Mubîn makamına kadar öğrendiği tüm bilgileri âdeta unuttuktan sonra, lütfedilen yeni bir ilimle Kelâm’ı yeniden (sil – baştan); tezekkür, tefekkür, tedebbür ve muhabbet ile tâlim etmesi gerekir.
  • (Kelâm : Kelâm-ı Kadîm olan Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Kudsî, Hadis-i Şerif ve Kelâm-ı Kibar olan, Ellah dostlarının sözlerini kapsar.)
  • Örnek-1 : Şems-i Tebîzî (k.s), Mevlâna hazretlerinin (k.s)’nin bütün kitablarını bir havuza atmış, sonra ilmini kalblerine akıtmıştır. Tıpkı şu Hadis-i Şerif’deki gibi  meâlen: “Ellah Teala kalbime ne koyduysa, Ali’nin kalbine akıttım.” Lütfedilen bu ilim ile de Kelâm’-ı Kadîm’i yeniden (sil – baştan); tezekkür, tefekkür, tedebbür ve muhabbet ile tâlim etmeye başlamış.
  • Örnek-2 : Şah-ı Nakşibent (k.s) : “Kâmil mürşidler, usta avcılara benzerler. Onlar, vahşi canavarlara dönüşmüş insanları tuzağa düşürüp yakalarlar, sonra onları terbiye edip ehlileştirirler.”
  • Ayrıca, zamirin Kur’an-ı Mubîn makamında ZAMAN‘nın olmaması, Ayet-i Kerimelerdeki mazi fiil cümleleri ile muzari fiil cümlelerini bir referans noktasına göre mânalandırmayı zorunlu kılar. Bir Ayet-i Kerime’deki emri idrâk ettiğimiz ânı referans noktası (VAKİT, Oluş ânı) olarak kabul edip; bu oluş ânından önceki fiillerimizi mâzi fiil ile, sonrakilerini de muzâri fiil ile ve sıfatlarımızı da masdar ile karşılaştırmalı olarak düşünme tâlimleriyle kendimizi gözlemleriz.  
  • Tasavvuf kitablarında rasladığım zamirin Kur’an-ı Mubîn makamındaki tarifleri çok çeşitli. Bunlardan biri : Vücud, cûdi ilâhi. Hayat, bahşi kerîm. Nefes, atiyeyi rahmet. Kelâm, fazlı kadîm. Beden, binâi hudâ. Ruh, nefhayı tekrim. Kuvâ, vedia-i kudret. Havas, sun-i hatim. Bu kâr-ı hanede bilsem ki neyim. Nem var benim.
  • ……………
  • 5.idrâk makamı :  Esmâ-i İlâhi, adaleti tesis etmekle görevli isimler (sıfat, mevsûf ve zuhuru olan fiiller) 5.idrâk makamındaki zamirdir.
  • Delil-1 : İbn’i Hâcib (r.a)’nın zamir tarifinde geçen ( وُضِعَ ) meçhul mazi fiili, Kur’an-ı Kerim’de 18/49 ve 39/ 69 ( …وَ وُضِعَ الْكِتَابُ ) Ayet-i Kerimesi: Adaleti vaz’ etmek maksadıyla nâibu fâil olarak görevlendirilen marife_kitab konuldu anlamındadır.
  • Delil-2 : Delâilü’l-Haytrât’daki, ( اَسْئَلُكَ وَ بِحَقِّ اْلاِسْمِ الَّذِى وَضَعْتَهُ عَلَى اْلاَرْضِ فَاسْتَقَرََّتْ ) “Yeryüzüne koyduğunda onu sabit kılan ismin hatırına senden istiyorum.” Salavat-ı Şerifi.
  • Delil-3 : Delâilü’l-Haytrât’daki bir Salavat-ı Şerifede, خَلَقَ fiilinin anlamını açıklayan kısmı : ” … Ey sözü Hak olan ve  وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Sizi ve yaptıklarınızı Ellah yarattı.37/96” meâlindeki âyette (bize) buyuran Ellahım! Ellah’ın hiçbir kulundan, hiçbir söz, fiil, hareket ve hareketsizlik meydana gelmez. Ancak O’nun ilmi, kazâ ve kaderinde olması gerektiği şekilde nasıl geçiyorsa, o şekilde meydana gelebilir ….”
  • Kur’an-ı Kerim‘deki muttasıl zamirlerin taşıdıkları anlamlar da, Sarf ve Nahiv dekinden farklıdır. Şöyle ki :
  • Kur’an-ı Kerim’deki  ( كَ ~ ) nin çoğulu, ( كُمْ ~) değildir. Çünkü üç tane ( كَ ~) aynı zamanda bir araya gelmez. Farklı zaman dilimlerinde gelen ( كَ ~ ) leri anlatırken de, ( هُمْ ~) gelir. 19/58’deki gibi.
  • ……………
  • İdrâk edemeyen zamirin üç makamı vardır : 
  • Ellah Teala bu kişileri ; muhatab almaz, onlara hitap etmez ve namaz kılmaya niyet etmelerine izin vermez. Çünkü namaza niyet, Ellah Teala’nın iznine bağlıdır. Namaz kılmak ise, Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) emrine bağlıdır.
  • (1) Nefsini İlâh edinenin makamı : Kendi zamirinin yine kendi nefsi tarafından hapsedildiği makamdır. Örnek : “Nefsini İlâh edineni gördün mü?” 
  • (2) Saptırılanın makamı : Kendi zamirini Ellah Teala ile Hz. Rasulullah (s.a.v) in emir ve yasaklarına aykırı olarak, başkasının hizmetine verenlerin makamıdır. Örnek : 7/38, “… Rabbimiz işte bunlar bizi saptırdılar – onlara ateşten iki kat azâb ver …” diyerek ahirette pişmanlıklarını bildirecek olanlar gibi.
  •  
  • (3) Kalbi mühürlenenin makamı : Örnek :2/6,7 “Muhakkak ki o kâfirleri uyarsan da, uyarmasan da müsavidir, iman etmezler. Ellah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinin üzerine de perde çekmiştir ve onlar için azîm bir azâb vardır.”
  • Örnek : Hz. Mevlâna (k.s) : “Nice insanlar gördüm, üstünde elbise yoktu. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yoktu.” Kelam-ı Kibarı bu gerçeği anlatır.
  • ……………
  • MUNFASIL Zamirler Arapça Gramer Dersleri


  • Munfasıl (ayrı) zamirler, merfu ve mansub olarak görev yapar ve mecrur olarak görev yapmaz.
  • Munfasıl zamir, başka bir kelimeye onun bir cüzü olacak şekilde muhtaç olmaz. Bilâkis ismi zâhir gibidir, âmili ile beraber de gelebilir veya gelmemiş de olabilir. Munfasıl zamir, fiil ve davranışları sergileyen zamirdir. Söz söyleyen munfasıl zamir değildir. “Aynası iştir kişinin lâfa bakılmaz.” atasözü ile işâret edilendir.
  • Merfû Munfasıl (ayrı) Zamirler
    اَلْجَمْعُ اَلتَّثْنِيَةُ اَلْمُفْرَدُ    
             
    هُمْ هُمَا هُوَ اَلْمُذَكَّرُ اَلْغَائِبُ
    onlar o ikisi o
    هُنَّ هُمَا هِىَ اَلْمُؤَنَّثُ
         
    أَنْتُمْ أَنْتُمَا أَنْتَ اَلْمُذَكَّرُ اَلْمُخَاطَبُ
    siz ikiniz sen
    أَنْتُنَّ أَنْتُمَا أَنْتِ اَلْمُؤَنَّثُ
         
    نَحْنُ نَحْنُ أَنَا اَلْمُتَكَلِّمُ
    biz ikimiz ben
  •  
  •   
    • .
    • Mansub Munfasıl Zamirler
      اَلْجَمْعُ اَلتَّثْنِيَةُ اَلْمُفْرَدُ    
               
      إِيَّاهُمْ إِيَّاهُمَا إِيَّاهُ اَلْمُذَكَّرُ اَلْغَائِبُ
      onları ikisini onu
      إِيَّاهُنَّ إِيَّاهُمَا إِيَّاهَا اَلْمُؤَنَّثُ
           
      إِيَّاكُمْ إِيَّاكُمَا إِيَّاكَ اَلْمُذَكَّرُ اَلْمُخَاطَبُ
      sizi ikinizi seni
      إِيَّاكُنَّ إِيَّاكُمَا إِيَّاكِ اَلْمُؤَنَّثُ
           
      إِيَّانَا إِيَّاىَ اَلْمُتَكَلِّمُ  
      ikimizi beni  

     

  • Dördüncü Nevi Zamir: Merfu Munfasıl Zamir cümlede ; mübteda, haber, ma’tuf, ma’tufun aleyh, müstesnâ, te’kid, müstetir zamir, fasıl zamiri, şan zamiri ve kıssa zamiri olarak görev yapar.
  • Müstetir (gizli) zamir; fâil, nâib-i fâil ve Kâne’nin ismi olarak gelir, merfudur. Zamiru’l Fasl ve Zamiru’ş Şân (kıssa) merfudur.
  • Zamiru’l fasl : Bir görüşe göre Zamiru’l fasl, mübtedadır ve kendisinden sonra gelen de onun haberidir. Diğer görüşe göre: Zamiru’l faslın i’rabtan mahalli yoktur.
  • Zamiru’l faslın gelme şartı: (a) Haber marife ise, gelir. (b) Haber bir sıfat ise, gelir. (c) Haber olarak mı geldi? yoksa sıfat olarak mı geldi? sorusuru düşündürtmek için, gelir. (d)  kendisinden sonra gelen cümle ( أَفْعَلَ مِنْ كَذَا )  cinsinden ise, gelir.
  • Zamiru’ş Şân : Gâib zamiridir ve bir cümleye tekaddüm eder. Cümlenin önünde gelen gâib zamir, müzekker olduğunda Şân Zamiri diye isimlendirilir ve müennes olduğunda ise Kıssa zamiri diye isimlendirilir. Şân zamiri, kendisinden sonra zikredilen cümle ile tefsir edilir.
  • Açıklama :
  • Şan ve kıssa hem muttasıl olur, hem de munfasıl olur. Muttasıl olduğu zaman ise, âmillerin gerektirdiği duruma göre (a) müstetir olur, (b) bâriz olur. Yani üç çeşittir:
  • (haber + mübteda + هُوَ) gibiyse merfu munfasıl, Şân zamiri olur. Örnek terkib : ( هُوَ زَيْدٌ قَائِمٌ )
  • (haber + mübteda + كَانَ) gibiyse merfu müstetir, Şân zamiri olur. “Takdir edilen âmilin” gerektirdiği duruma “huve veya hiye” dir.  Örnek terkib : ( كَانَ زَيْدٌ قَائِمٌ)
  • (haber + mübteda + إِنَّهُ ) gibiyse merfu muttasıl, Şân zamiri olur. Örnek terkib : ( إِنَّهُ زَيْدٌ قَائِمٌ )
  • … Açıklama sonu …
  • Örnekler:
  • Fiillerini bildirmekle sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu isim cümlelerinde; ( هُوَ ) Merfu munfasıl zamiri kullanılıyor: 
  • Buhari : ( هُوَ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ) “O Ellah’ın elçisi Muhammed (s.a.v)”
  • Fiillerini bilmekle sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu isim cümlelerinde; ( أَنْتَ ) Merfu munfasıl zamiri kullanılıyor: 
  • Müsned : ( أَنْتَ مَعَ مَنْ أَحْبَبْتَ ) “Sen sevdiğinle berabersin.”
  • Bildiğim kadar fiillerden sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu isim cümlelerinde; ( أَنَا ) Merfu munfasıl zamiri kullanılıyor: 
  • Buhari : ( هَا أَنَا ذَا ) “İşte! Ben oyum.”
  • Beşinci Nevi Zamir: Mansûb Munfasıl Zamir; Mefulün bih, müstenâ olur ve muhatab sıgaları (iyyake …) tahzîr (sakındırma) yapmakta kullanılır.
  • Örnekler:
  • Fiillerin sünnete uygun olarak nasıl yapılacağını öğretmekle sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu isim cümlelerinde;  ( إِيَّاهُ ) Mansûb munfasıl zamiri kullanılıyor: 
  • 2/172 : (  إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ ) “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz – Ellah’a şükrediniz – Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız.”
  • Fiillerin sünnete uygun olarak nasıl yapılacağını öğrenmekle sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu isim cümlelerinde;  ( إِيَّاكَ ) Mansûb munfasıl  zamiri kullanılıyor: 
  • 1/5 : ( إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ) “Yalnızca sana ibadet ederiz ve yalnızca Sen’den yardım dileriz.”
  • Fiilleri sünnete uygun olarak ifâ etmekle sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu isim cümlelerinde;  ( إِيَّاىَ ) Mansûb munfasıl  zamiri kullanılıyor: 
  • Müslim : ( إِيَّاكِ يَا رَسُولِ اللهِ ؟ قَالَ وَإِيَّايَ ) “Ya sana Rasulullah ? – “Bana da” buyurdu.”
  • Munfasıl (ayrı) zamir,  başka bir kelimeye onun bir cüzü olacak şekilde muhtaç olmayan zamirdir ve ism-i zâhir gibidir ama ism-i zâhir değildir. Çünkü ism-i zâhir; hem munfasıl zamir, hem muttasıl zamir, hem de âmili hakkında bilgiler saklar. Kur’an-ı Kerimdeki “Hz. İsâ, Hz.Yahya a.s. …” ile diğer varlıkları isimlendiren Ellah Teala’dır.
  • Muttasıl zamir kullanmak esastır. Ancak bitişik zamir getirilmesi özürlendiği takdirde, munfasıl zamir getirilir. Aksi halde câiz olmaz. Kâne ve kardeşlerinin haberi zamir olduğunda tercih edilen durum: zamirin munfasıl  olmasıdır.
  • Muttasıl Zamir Getirilmesinin Özürlenme Şartları 6 adettir: 
  • (1) Zamirin âmili üzerine takdim edilmesi ile muttasıl zamir getirilmesi özürlenmiş olur. Çünkü âmilin üzereine tekaddüm edilirse, âmiline bitişmesi mümkün olmaz. Muttasıl olması için âmilinden sonra gelmesi lâzımdır. Bu şarta örnek olarak şu  Ayet-i Kerime verilebilir. / mi?: 2/35
  • ( وَقُلْنَا يَاآدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ  )
  • “Yâ Âdem dedik! – sen ve zevcen cennete yerleşin – ve ikiniz orada istediğiniz yerden bol bol yeyin – ve şu ağaca yaklaşmayın – sonra zalimlerden olursunuz.”
  • Ayet-i Kerimesindeki ( كَ ) muttasıl zamirinin âmili, ( زَوْجُ ) dir. Yukarıdaki tarife göre, Âdem ismine ait ( كَ ) muttasıl zamiri,  bitiştiği âmiline (eşine) onun bir cüzü olacak şekilde muhtaç olan zamirdir. Âdem ismine ait ( أَنْتَ ) munfasıl zamiri ise,  bir âmile onun bir cüzü olacak şekilde muhtaç olmayan zamirdir. ( أَنْتَ وَزَوْجُكَ ) lafzında ise, ( أَنْتَ )’ye  kıdem verilip, âmiline takdim edildiği için öne alınmış anlamı var denilebilir 2/30-34 arasındaki Ayet-i Kerimelerden Âdem olan ile eşi arasındaki kıdem farkı : Âdem olan, Esmâ’yı hem yaşamakla, hemde muhatabına bildirmekle sorumludur. Eşi ise, sadece yaşamakla sorumludur. 
  • Şayet âmili üzerine takdim etmek bu anlatılan ise, muttasıl zamir getirilmesinin özürlenme sebebi de : ( كَ) muttasıl zamiri,  Esmâ’nın  anlamını eşine gereğince bildiremiyeceği için sorumluluğunda özürlenmiş olur. Çünkü Akıl, kalb gibi değildir. Şöyle de söylenebilir: ( كَ ), Esmâ’yı yaşayarak idrâk ettiği derecede bilir ama ( أَنْتَ ) bildiklerinin  %100’ünü bildiremez (anlatamaz). Bu nedenle de, Ellah Teala’ya hitap eden dâima ( أَنْتَ سُبْحَانَكَ  ) der ve “Ey Ellah’ım! Seni hem bilmekte aciz kaldım, hem de tâlim ettirdiğin Esmâ’yı bildirmekte aciz kaldım.” anlamı saklıdır. Munfasıl ( أَنْتَ  ) zamirinde saklı olan bu anlam, Zamirin beşinci kademedeki tarifidir Ayrıca bu Ayet-i Kerimede: Her bir varlığın isminde, (munfasıl zamiri + muttasıl zamirleri + âmili) hakkında bilgiler saklıdır anlamı çıkıyor. 
  • (2) Bir maksat için vâki olan bir fasıl sebebi ile muttasıl zamir getirilmesi özürlenmiş olur. Yani fâsıla olmadığı zaman maksat hasıl olmaz. (Fasıl zamiri olması, özürlenme sebebidir).  
  • Örenek 2/5’de; ( وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  …) “İşte  onlar felaha erenlerdir.” Ayeti Kerimesinde  ( أُولَئِكَ) Mübteda’dır.  ( هُمُ) Fasıl zamiri’dir.  ( الْمُفْلِحُونَ ) ise, hem haber’dir hem de sıfat’tır. Çünkü ( الْمُفْلِحُونَ ) olmanın mânasını, sadece sıfatlananların bilir, mevsuf âniden sıfatlanamaz. Bir eğitim ve terbiye sürecini yaşaması zorunludur ve bu fâsıla nedeniyle de, muttasıl zamir getirilmesi özürlenmiş ve ( هُمُ) munfasıl zamiri gelmiştir.
  • (3) Âmilin hazf edilmesi ile muttasıl zamir getirilmesi özürlenmiş olur. Âmil hazf edilince, zamir bitişecek bir şey bulamaz. Bu şarta örnek olarak şu Ayet-i Kerime verilebilir. / mi?: 36/69
  • ( إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْءَانٌ مُبِينٌ) “O‘nun getirdiği sadece bir zikir ve ifâdeleri açık bir Kur’ân’dır.” 
  • Ayet-i Kerimesindeki ( إِنْ) şart edatı olarak görevli ise, kendisinden sonra gelen ve âmil olan şart fiili hazfedilmiştir. Çünkü kâidelere göre; (a) Şart edatı olan ( إِنْ)  isimlerden önce hiç gelmez, dâima fiillerden önce gelir. (b) Bazen ( إِنْ) den sonra gelen şart fiili hazfedilebilir. (c) Fiil malûm ise, yerine fâil kalır ve fiil meçhûl ise, yerine nâib-ü fâil kalır. Bu durumda ( إِنْ) şart edatı ile ( هُوَ) munfasıl zamir arasında malûm mu yoksa meçhul mu olduğu saklanmış bir fiil vardır. Dolayısıyla da ( هُوَ) ya fâildir yada nâibu fâildir. Âmilinin hazf edilmesinden doğan bu belirsizlik, bitişik zamir getirilmesini özürlemiş olabilir
  • Bu kâidelere göre ( إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَ قُرْءَانٌ مُبِينٌ ) cümlesinin anlamı “Kur’an-ı Mubîn olması sebebiyle, ( هُوَ) sadece bir zikirdir ve âmili de (fiillerinin sebebleri de) mânevidir.” Bu nedenle de, buradaki ( هُوَ )’ye, “Hüve Cümlesi   هُوَ هُوَ” denir. (Kâide: Atf-ı nesak olarak görev yapan ( وَ), bir mâna döngüsünün varlığını saklı olarak bildirir.)
  • (4) Âmilinin mânevi olmasıyla muttasıl zamir getirilmesi özürlenmiş olur. Çünkü lafzın, mânaya bitişmesi imkansızdır. Bu şarta örnek olarak şu Ayet-i Kerime verilebilir.: 40/13
  • ( هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ ءَايَاتِهِ  ) “Size ayetlerini gösteren O‘dur – semâdan size rızık indirir – O’na yönelenden başkası düşünmez.”
  • Bu Ayet-i Kerimede ( هُوَ ) munfasıl zamirini açıklayan sıla cümlelerindeki fiillerde saklı olan hükümler mânevi olduğu için, ( هُوَ)’nin âmilleri mânevidir. Bu nedenle de bitişik zamir getirilmesi özürlenmiştir.
  • (5) Âmil bir harf ve mamulü olan zamir de merfu ise muttasıl zamir getirilmesi özürlenmiş olur. Bu şarta örnek olarak şu Ayet-i Kerime verilebilir. 36/77 
  • ( فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ …) “Şimdi o açıkça bir mücadeleci kesildi.” Ayet-i kerimesinde;  isim cümlesinde mübtedâ olan ( هُوَ) den önce âmil olup, sürpriz edatı olarak görev yapan ( إِذَا ) geldiği için, bitişik zamir getirilmesi özürlenmiş oldu. (NOT: Sürpriz edatı olarak görev yapan ( إِذَا ) bir harf; (a) Kendisinden sonra devamlı isim cümlesi gelir, (b) Bir işin veya olayın ansızın meydana geldiğini bildirir.  ( إِذْ ) in kullanılış şekline benzer. (c) Bu edat, bildiğimiz veya öğle sandığımız bir durumun tam tersi ile karşılaşırsak “meğer” anlamını ifade eder)
  • (6) Zamirin ait olduğu şeylerden başkası üzerine câri olan bir sıfata, müsnedün ileyh olması ile bitişik zamir getirilmesi özürlenmiş olur. (NOT: Müsnedün ileyh : mübtedadır veya fâildir veya kendisine isnad edilendir.)
  • Bu şarta örnek olarak şu Ayet-i Kerime verilebilir.: 85/21 ( بَلْ هُوَ قُرْءَانٌ مَجِيدٌ ) “Bilakis, O Kur’an’dır Mecîd’dir” Ayet-i Kerimesinde üç farklı i’râb durumu mevcut galiba. Bunlar:
  • Haber-2 (sıfat) + Haber-1 + Mübtedâ (munfasıl Zamir) Durumu : ( هُوَ) mübtedâ, ( قُرْءَانٌ) haber-1 ve ( مَجِيدٌ ) haber-2 (sıfat)’dır. Sıfatı ikinci haber olarak alması durumunda, bitişik zamir getirilmesi özürlenmiş olur. Şöyle de söylenebilir: ( هُوَ) munfasıl zamiri, Kur’an üzerine câri olan Mecîd sıfatına mübtedâ olmuştur ve bu nedenle de bitişik zamir getirilmesi özürlenmiştir.  Saklı bilgi: ( هُوَ) munfasıl zamirine iki haber ile, iki sorumluluk yüklendiği durumunda, ( هُوَ) tarifi : Hem Kur’anın hükümlerini yerine getiren, hem de Kur’an’ın Şânını-Yüceliğini (Mecîd sıfatını) tanıtacak hizmetleri yapmakla yükümlü olandır. olabilir. Ancak bu ikisini hakkıyla yapılamıyacağı için (özür hâli nedeniyle) munfasıl zamir gelmiştir. Bu durumda Ayet-i Kerimenin meâli : “Bilakis, O Kur’an’dır Mecîd’dir” olur.
  • Haber (sıfat tamlaması) + Mübtedâ (munfasıl Zamir) Durumu :  ( هُوَ) mübtedâ ve sıfat tamlaması olan ( قُرْءَانٌ مَجِيدٌ) haberdir. Şöyle de söylenebilir: ( هُوَ) munfasıl zamirine sıfat tamlaması olan bir haber ile, bir sorumluluk yüklendiği durumunda, ( هُوَ) tarifi : Sadece Mecîd Kur’an’ı yaşamakla yükümlü olandır. denilir. Hz. Resulullah (a.s.v), Hz. Ömer (r.a)’nın Kur’an’dan başka bir kitap (kağıt tomarı) okumasını yazaklamış ve “Kur’an sana yeter” buyurmuş ve benzer bir ikazı, başka bir sahabeye yapmamıştır. Hz. Ömer (r.a) KADI olarak görev yaptığı sürece de, bir dava ile ilgili kararını vermeden önce de, Hz. Resulullah (a.sv)’e danışmıştır. Bu nedenle, muttasıl zamirin özürlenmesi, belki yanlış yaparım korkusundan kaynaklanan bir özürlenmedir. denilebilir. Bu durumda Ayet-i Kerimenin meâli : “Bilakis, O, bir Mecîd Kur’an’dır” olur.
  • Haber + Mübtedâ + Şan Zamiri Durumu :  ( هُوَ) şan zamiri olarak görev yaptığı için, muttasıl zamir getirilmesi özürlenmiş olur ve  ( قُرْءَانٌ) mübtedâdır ve ( مَجِيدٌ ) ise, haberdir. “Şan zamirinin mânası, kendisinden sonra gelen isim cümlesidir” kâidesine göre Ayet-i Kerimenin meâli : “Bilakis, O’dur. Kur’an, Mecîd’dir” olur. Bu nedenle de,  “Kur’an-ı Kerim’den yükümlüğüm” diyenler, O’nun Şân’ını yüceltmekle de yükümlüdür bilgisi saklıdır.
  • Muahhar mübtedâ + Haber-i mukaddem + Âid Zamiri  Durumu :   Örnek : 
  • 51/10 ve 11’de ( قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ    الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ ) “Kahrolsun yalancılar. – Onlar ki cehalet içinde bulunan gafillerdir.” Burada ( هُمْ) Âid zamiri olarak görev yaptığı için,  muttasıl zamir getirilmesi özürlenmiş olur. Sıla bir isim cümlesi olup, muahhar mübtedası ( سَاهُونَ) ve mukaddem haberi şibh-i cümle olan ( فِي غَمْرَةٍ) dir. Buna göre sıla’nın açıklaması “Cahiller, gafildir.” olup, apacık bir hüküm ortaya koyar. (Açıklama :  ( فِي  ) harficeri,  bir mânevi oluşumu birdirir. Yani ( غَمْرَةٍ ), tek bir vasıf olamaz çünkü masdar kalıbında gelmiştir. Oluşuma Misal : Bir çorba pişirmek oluşumdur. Tencere, su, mercimek ve ateş gerekir. Bir tanesi eksik olursa, çorba pişmez. gibi)
  • MUTTASIL Zamir Arapça Gramer Dersleri

     

  • Muttasıl (bitişik) zamirler cümlede; merfu, mansub ve mecrur olarak görev yaptığı için üç nevi’dir.
  • Muttasıl zamir asıl’dır. (a) Ma-kabli (önceki, geçmişteki, üstteki) itibariyle zamirdir ve kendisine (asıl’a) yönelten bir kelimeye veya cümleye muhtaçtır. Bu kelime veya cümle gizli de olabilir. (b) Kendisinden önce gelen âmiline bitiştiği için ona muhtaç olup, onun cüzü gibidir.  (c) Muttasıl olmaya bir mâni bulunduğunda zamir, munfasıl olarak gelir. (d) Muttasıl zamirler, munfasıl merfu zamirle te’kid edilir ( قُمْتُ أَنَا )  “Ben (başkası değil), ben kalktım” gibi.
  • Merfû Muttasıl Zamirler
    (Fâil zamirlerdir ve fiille birleşir)
    Mansub ve Mecrûr Muttasıl Zamirler
    (Meful zamirlerdir ve isimle birleşir)
    Cemî Tesniye Müfred     Cemî Tesniye Müfred    
    وُا اَ اَلْمُذَكَّرُ اَلْغَائِبُ هُمْ ~ هُمَا ~ هُ ~ اَلْمُذَكَّرُ اَلْغَائِبُ
    onlar ikisi o   onların ikisinin onun  
    نَ  ْ~ تَا تْ اَلْمُؤَنَّثُ هُنَّ ~ هُمَا ~ هَا ~ اَلْمُؤَنَّثُ
                       
    تُمْ تُمَا تَ اَلْمُذَكَّرُ اَلْمُخَاطَبُ كُمْ ~ كُمَا ~ كَ ~ اَلْمُذَكَّرُ اَلْمُخَاطَبُ
    siz ikiniz sen   sizin ikinizin senin  
    تُنَّ تُمَا تِ اَلْمُؤَنَّثُ كُنَّ ~ كُمَا ~ كِ ~ اَلْمُؤَنَّثُ
                       
    نَا نَا تُ اَلْمُتَكَلِّمُ نَا ~ نَا ~   اَلْمُتَكَلِّمُ
    biz ikimiz ben bizim ikimizin benim
  • Birinci Nevi Merfu Muttasıl  Zamir : 
  • 1. Muttasıl zamirin bitiştiği fiil, ma’lum ise fâil olur ve merfu’dur.
  • 2. Muttasıl zamirin bitiştiği fiil, meçhul ise nâibu fâil olur ve merfu’dur.
  • 3. Muttasıl zamirin bitiştiği fiil,  كَانَ  ve benzerlerinden  ise isim olur ve merfu’dur.
  • 4. Sadece merfu muttası zamir altı yerde müstetir olur ve merfudur : (1) Gâib olan mâzide, (2) Gâibe olan mâzide, (3) Mutlak olduğu halde mütekellim için olan muzaride, (4) Müfred müzekker muhatab olan muzaride, (5) Müfred müzekker gâib için olan muzaride, (6) Mutlak olduğu halde sıfat olan isimde, ancak bunların ism-i zâhire (nüfus kütüğündeki isme) isnad edilmemeleri gerekir.
  • Kâide: Fâil durumunda olan gâib cemi müzekker zamirini ( وُا ), meful zamire bağlarken cemî alameti olan vav ve elifin, elifi düşer ( وَجَدَوُهُ Onu buldular) gibi.
  • Kâide: ( تُمْ ) fâil zamirine, bir başka meful zamirin bitişmesi halinde -geçiş- MİM’e eklenen vâv ile yapılır. ( وَجَدْتُمُوهُ  Onu buldunuz) gibi.
  • Örnekler:
  • Sıfatlarını bildirmekle sorumlu değilim” bilgisi saklı olduğundan; mazi, muzari ve emr-i gâib’deki,  gâib müzekker müfred için zamir harfi yoktur. 
  • Mazi : 7/107 : ( فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ ) “Asâsını (yere) bırakıverdi – o vakit asâ açıkça görünen bir ejderha oldu.”
  • Muzari : 6/3 : (  يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ ) “Semâlarda ve arzda var olan O Ellah’tır – açık ve gizli yaptığınız şeyleri bilir – ne kazandığınızı da bilir.”
  • Sıfatlarını bilmekle sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu; mazi muhatab müzekker müfred‘inde  ( تَ ) merfu muttasıl zamiri kullanılıyor: 
  • Mazi : 18/76 : (  قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنِّي عُذْرًا ) “Dedi: Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, beminle arkadaşlık yapma – gerçekten tarafımdan son söze ulaştın.”
  • Muzari : 11/91 : ( قَالُوا يَاشُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِمَّا تَقُولُ  ) “Dediler ki : Ya Şuayb! Biz söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz – gerçekten biz seni içimizde zayıflardan görüyoruz – velev senin aşiretin olmasaydı seni recm ederdik – ve senin bizim üzerimizde bir üstünlüğün yok.”
  • Emir : 3/43 : (  وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ ) “Ey Meryem! Rabbine ta itaat ile kulluk yap – secdeye kapan – rüku edenlerle rüku et.”
  • İkinci Nevi Zamir: Mansûb Muttasıl Zamir : 
  • 1. Fiilin sonuna bitişen (muttasıl) zamir mefulün bih olur ve mansub’dur.
  • 2. İnne’nin ismi ( إِنَّ  ve benzerlerinin sonuna bitişen (muttasıl) zamir isim olur ve mansub’dur.
  • 3. Bazen iki mansub muttasıl zamir birleşebilir. 
  • Örnekler:
  • Hizmetden (fiiller zincirinden) sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu fiilin gâib müzekker müfred‘inde ( هُ ) mansûb muttasıl zamiri kullanılıyor.
  • 12/14 : ( قَالُوا لَئِنْ أَكَلَهُ  ) “Dediler ki : Yemin olsun kurt onu yerse – ve biz soylu bir cemaatken – şüphesiz o zaman biz hüsrana düşenlerden oluruz.”
  • Kendi işimin zâhiri edebinden sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu fiilin muhatab müzekker müfred‘inde ( كَ ) mansûb muttasıl zamiri kullanılıyor.  
  • Ebu Davud : ( مَنْ أَمَرَكِ بِهَذَا ) “Böyle (yapmanı) sana kim emretti?”
  • Kendi işimin bâtıni edebinden sorumluyum” bilgisinin saklı olduğu fiilin mütekellim vahde vezninde ( ي ) mansûb muttasıl zamiri kullanılıyor.
  • Tirmizi : ( وَانْصُرْنِي عَلَى مَنْ يَظْلِمُنِي ) “Bana zulmedenlere karşı bana yardım et!”
  • Üçüncü Nevi Zamir: Mecrur Muttasıl Zamir:
  • 1. İsmin sonuna bitişen (muttasıl) zamir, oluşan isim tamlamasının muzafun ileyhi olur ve mecrur’dur. Buradaki muttasıl zamir, hem o ismin kime ait olduğunu bildirir, hem de o ismin (muzaf’ın) fâilidir. Sonuna zamir alan isim, belirli hale geldiği (marife olduğu) için harfi tarif almaz.
  • 2. Harficere bitişen zamir de, isim olur ve mecrur’dur.
  • Kâide: Zamirle birleşen isimler, harfi cerden sonra geldikleri takdirde, isimler ESRE olsa da, zamirlerin harekesi değişmez. Sadece gâib’deki “he” ses uyumundan dolayı ( هِ ~ ) olur.
  • Kâide: ( ل ) harfi ceri, isimle birleşirse ( لِ ) olarak ESRE ile bağlanır ve  ( لِخاَلِدٍ Hâlid için / Hâlid’in / Hâlid’in var / Hâlid’e ait.) anlamlarını kapsar.
  • Kâide: Mütekellim yâ’sı hariç olmak üzere diğer zamirlerle birleşirse ( لَ ) olarak ÜSTÜN hareke ile bağlanır.
  • Kâide: Cümlenin başına gelirse, mülkiyet (var mânası) ifade eder. ( لَهُمْ كِتَابٌ Onların bir kitabı var) gibi.
  • Kâide: Mütekellim Yâ’sı sâkindir ancak Kâfirun Suresi, 6’da fethalı okunur :  وَ لِىَ دِينِى   “Benim dinim de banadır”.  Yâ’nın fethalı okunmasından dolayı “Yaşantımla apaçık ortaya koyduğum, görülen ve bilinen bir dînim var” anlamı saklıdır.
  • Muttasıl (bitişik) zamir,  bitiştiği âmiline onun bir cüzü olacak şekilde muhtaç olan zamirdir. Şöyle de söylenebilir: Muttasıl zamir, kendisinden önce olan (gelen) âmiline bitiştiği için ona muhtaç olup, onun cüzü gibidir.
  • Bu tarifteki saklı bilgilerin kısmen anlatılabileceği bir örnek: “Yâ Rabbî … / Ey Rabbim …” hitabındaki hazf edilmiş ( ي  نى ~ ) “Mütekellim vahde Ye’si“, Rabb ismine bitiştiği için;
  • (1) Muttasıl zamirinin âmili, Rabb’dır.
  • (2) Muttasıl zamiri, âmili olan Rabb’a muhtaçtır.
  • (3) Muttasıl zamirini, Rabb’ı terbiye eder ama, “Ene” munfasıl zamirini terbiye etmez.
  • (4) Muttasıl zamiri, Rabb’ının terbiyesinden hoşnuttur.
  • (5) Muttasıl zamiri, önce Rabb’ın var olduğunu bilir, sonra Rabb’ı bilir.
  • (6) Muttasıl zamiri, namazda Rabbi ile fısıldaşandır.
  • (7) Muttasıl zamiri, Kur’an-ı Kerim okurken Rabbi ile sohbet edendir.
  • (8) Muttasıl zamiri, terbiye sürecinin sonunda; Rabb’ı ile alâkalı olan her şeyi bilir, yani kâinatın ve ölüm sonrasının hem maddi yönünü hem de mânevi yönünü bilir. Buradaki biliş, damlaların birleşe – birleşe bir deniz oluşturma süreçine benzer.
  • (9) Muttasıl zamiri, çok şükür bir Rabb’im var diyendir.
  • (10) Muttasıl zamiri, Rabb’ini hayranlıkla veya hayretle izleyendir.
  • (11) Muttasıl zamiri, Rabb’inin ayetlerini (Kur’an-ı Kerim’i) hem okuyan, hem dinleyen, hem yaşayan, hem de başkalarına örnek olandır….. saymakla bitmez ki
  • .
  • Kur’an-ı Kerim’deki muttasıl zamirlerin, Sarf-Nahiv’deki tarifinden çok farklı ve ilginç bir özelliği daha var. Bu özelliğine belki, “Muttasıl zamirdeki görme çeşitleri” denilenilir.  
  • Örnek-1 : İbrâ – him‘in görmesi, öğle bir görme ki ; kundaktaki çocuğunu ve eşini, otu -suyu -barınağı olmayan çıplak bir araziye bırakıp geri dönen Hz. İbrahim a.s’ın görmesidir.  
  • Üsdat Necip Fazıl (rahmetullahi aleyh) bir şiirinde bu görmeyi şu cümlelerle açıklıyor: İsrâ … gece gitmek … Kur’an’da ismi  ||  Bir yolculuk … İsrâ  ||   Zamandan mekândan âzattır cismi  ||  ilâhi ibrâ … ||  || Seven, sevilenle buluşmak diler; || En mahrem meclis … || “Geceleyin beni alıp gittiler.” || Ne güzel hadis!.. ||  || Çıktı, çıktı … âhenk âhenk merdiven … || Her katta bir iş … || Döndürüp yıldızlar üstünde düven || Kat kat yükseliş … 
  • Örnek-2 : ( وَ جُمِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِى فِي الصَّلاَةِ    “Gözümün aydınlığı namazda kılındı.”)  Hadis-i Şerifiyle de; nasıl bir görme? ve dosdoğru namazın nasıl oluşur? soruların cevabını saklı olarak verir. 
  • Örnek-3 : Ümmet-i Muhammed’in, diğer ümmetlerin üzerine şâhid olması; müslümanların, bir  ( كَ ~ ) önderliğinde, ( كُمْ ~) olarak “Kur’an-ı Mubîn” makamına kadar kemâle ulaşacağını saklı olarak bildirir.
  • Örnek-4 : Harficer ( ل ); muttasıl zamirlerle üstün alarak birleşip, cümlenin başına geldiğinde de ( لَهُ  ) “onun / onun var / ona ait / onun için” anlamlarını verir ve Üstün’den dolayı, “bu duruma Ellah Teala da şâhiddir, kulları da” anlamı saklıdır. Ancak mütekellim ( ي ) ile esre alarak birleşir ve cümlenin başına geldiğinde ( لِي ) “benim / benim var / bana ait /benim için” anlamlarını vermez. (Fakat, sarf kâidesine göre bu anlamları verir) Çünkü bu görme kademesini ifşâ eden muttasıl mütekellim ( ي ) zamiri ve esre harekesinden dolayı “Ellah Teala’nın, bana hizmet etmesi için elime ulaştırdığı ve hesabını da soracağı bu şeyanlamını verir.
  • Önceki sayfa Sonraki sayfa