Metruk Hadisin Hükmü:
Metruk hadisler çok zayıftır; hiçbir şekilde
itibar edilemez.
[1]
[1]
Talat Koçyiğit, Mücteba Uğur, İ. Hakkı Ünal, İmam-Hatib Liseleri İçin Hadis
Usulü, 12. sınıf: 16.
Metruk hadisler çok zayıftır; hiçbir şekilde
itibar edilemez.
[1]
[1]
Talat Koçyiğit, Mücteba Uğur, İ. Hakkı Ünal, İmam-Hatib Liseleri İçin Hadis
Usulü, 12. sınıf: 16.
Vazgeçilmiş, terkedilmiş, kullanılmaz,
yalancılıkla itham edilen râvilerin bilinen kurallara muhalif olarak rivayet
ettikleri ve bu rivayetlerinde münferid (yalnız) kaldıkları hadis. Râvinin
hadiste yalanı görülmemiş olsa bile, diğer konuşmalarında yalancılıkla tanınan,
fasıklığı açık olan veya vehim ve gaflet sahibi bir kimse olması, rivayet ettiği
hadisin metruk sayılması için yeterlidir.[1]
Şedîdü’z-za’f denen ittihâm bi’l-kizb, fuhş-i
galat (kesretu’l galat, fartu’l-gatlet), gulâtu-ş-şîa ve hatta fısk gibi bir
sebeple mecrûh olan râvinin tek başına rivâyet ettiği hadîse metrûk denir. İbnu
Hacer: “Sadece Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında yalan ithamı
değil, insanlarla konuşmasında yalan söylemesi de râvinin terki için yeterli bir
sebeptir” der.
[2]
Metruk hadise Matruh hadis de denir.[3]
İbni Hacer, metruk hadisi, cerh sebeplerinde
ikinci sırada zikreder.[4]
Suyütî, hadisinde muhalefeti bulunmayıp sadece kizb ile itham olunan, galatı,
gaflet ve fıskıyla tanınan râvinin rivayet ettiği hadise metruk demektedir. İbn
Hacer’in ise sadece kizb ile itham edilip teferrud eden raviyi metrûk saydığı[5]
göz önünde bulundurulursa, İbn Hacer’in münker’in içerisinde değerlendirdiği
hadisleri Suyutî’nin metruk hadislerden kabul ettiği anlaşılmaktadır.
Münekkidlerin, ravilerin cerhinde kullandıkları
“metrukül-hadis” tabiri, hadisi terkedilen râvileri belirtmek için kullanılır.
Bu tabir, yalan hadis uyduranlardan bir derece sonra gelir ve “muttehemun bil-kizb”
ile aynı seviyede değerlendirilir.[6]
Metruk hadise misal olarak, Sadaka b. Musa ed-Dakîk’in;
senediyle merfu olarak rivayet ettiği; “Ne bir hilekâr ne bir cimri ve ne de
eli altında bulundurduklarına kötü muamele yapan hiçbir kimse Cennet’e
giremeyecektir” hadisi gösterilir. Çünkü bu hadisi bu tarik ile Sadaka’dan
başkası rivâyet etmemiştir. Ayrıca hem sadaka hem de şeyhi Ferkad b. Yakub, Za’f
ile itham edilmiş kimselerdirler.[7]
Metruk hadislerin, rivayeti makbul olan
ravilerin rivayetleriyle bir ilgisi yoktur; yani onlara benzer veya aykırı olmak
gibi bir durum söz konusu değildir.
[8]
[1]
İbn Ali et-Tehanevî, Keşşâfu Istılahâti’l-Funûn, İstanbul 1984, I, 169;
Suphi es-Salih, Hadis İlimleri ve Hadis İstilahları, Terc. Yaşar Kandemir,
Ankara 1981, I74.
[2]
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/128.
[3]
İsmail Lütfi Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Yayınları: 137.
[4]
İbn Hacer el-Askalânî, Nuhbetül-Fiker Şerhi, İstanbul 1306, 44-45.
[5]
a.g.e., aynı yer.
[6]
Talat Koçyiğit, Hadis İstılahları, Ankara 1980, 221.
[7]
Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercemesi, Mukaddimesi: 126; Ömer Tellioğlu,
Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/167.
[8]
Talat Koçyiğit, Mücteba Uğur, İ. Hakkı Ünal, İmam-Hatib Liseleri İçin Hadis
Usulü, 12. sınıf: 15.
Rasulullah adına yalan uydurmak (kizb) ile
cerhedilmiş ravinin rivayetine denir. Bu, aslında hadis değildir. Ona, Hadis
diye uydurulmuş söz demek daha doğrudur. Buna hadis denmesi, onu uyduranların
zannı ve iddiasına göredir. Bu konu, fevkalade önem arzettiği için, zayıf hadis
çeşitlerinin sonunda ayrıca geniş olarak işleyeceğiz. Bu sebeple burada bu
kadarla yetiniyoruz.[1]
Metain-i aşere denilen ravileri tenkid
noktalarından birinin veya bir kaçının bulunması sebebiyle zayıf kabul edilen
hadisler on çeşittir. Bunlar: Mevzu, Metruk, Münker, Muallel, Müdrec, Maklub,
Muztarib, Şâz, Musahhaf, Muharref.
[1]
Tedlis, muhaddisler tarafından şiddetle tenkid
edilmiştir. Ancak şiddetli tenkidlerin daha çok isnad tedlisi üzerinde
toplandığını belirtmek gerekir. İslam alimlerinin ittifaka yakın büyük çoğunluğu
isnadında tedlis olan hadislerin reddi gerektiği görüşündedir. İmam Şafii
“Tedlis, yalanın kardeşidir” demiştir.
Tedlis çeşitlerinden biri olan ravinin hadis
rivayet ettiği şeyhini herkesçe bilinen isim ve künyesiyle değil, bilinmeyen bir
isim veya künye ile zikretmesinden ibaret şuyuh tedlisi, hadis alimlerine göre
mekruhtur. Aslında bir ravi, şeyhini bilinmeyen bir isimle söylemekle onu
cehaletu’r-ravi (ravinin bilinmeyişi) gibi tenkit konusu altına sokmaktadır;
çünkü bir muhaddis tanınmış isimden başka isimle söylenen şeyhin kim olduğunu
kestiremezse hadisini terkeder.
[1]
[1]
Talat Koçyiğit, Mücteba Uğur, İ. Hakkı Ünal, İmam-Hatib Liseleri İçin Hadis
Usulü, 12. sınıf: 15.
Râvi, “Haddesena”, “semi’tu” veya “haddesenî”
dedikten sonra sükût eder ve bir miktar durduktan sonra bir isim söyler, mesela
A’meş der. Aslında A’meş’den hadîs dinlememiştir, ama bu suretle dinlemiş
zannını uyandırır. Buna da “tedlîsu’s-Sükût” denmiştir.[1]
Râvi bâzan: Haddesenâ fülan ve fülan diyerek iki
ismi beraberce zikreder. Ama aslında ikinci râviden hadîs dinlememiştir. Buna
tedlîsü’l-atf denmiştir.[1]
Râvinin, durumunu gizlemek istediği şeyhini hâiz
olmadığı yüksek vasıflarla anması veya bilinen künyesinden başka bir isimle
zikretmesidir. Meselâ râvi: “Haddesanâ el-Âllâmetü’s-sebtü (Sağlam allâme bize
haber verdi) veya “Haddesenâ’l-hâfızu’d-dâbitu” (Zabtı kuvvetli hâfız bize haber
verdi) diyerek şeyhini kasteder.[1]
Muhaddis, rivâyetine dikkatleri çekmek için
şeyhinin ma’ruf olan isim, künye, lakab, nisbet gibi evsafını kullanmayıp,
herkesçe bilinmeyen bir vasfını kullanır. Verilen misal şöyle: Kıraat
imamlarından Ebu Bekr İbnu Mücâhid: “Haddesena Abdullah İbnu ebi Abdillah” der.
Ebu Abdillah’dan murâdı Sünen sahibi Ebu Davûd’un oğlu Hafız Ebu Bekr İbnu ebî
Davûd’dur. Ama böyle bir rivayette Ebu Abdullah’la Ebu Bekr İbnu Ebi Davûd’un
kastedildiği anlaşılamaz.
Râvi, bunu, şeyhi zayıf olduğu için hakkında:
“Zayıflardan rivâyet ediyor” dedirtmemek için yapmışsa tedlîsu’s-şüyuh’un en
fenasıdır. Bazılarınca bu, râvi hakkında cerh sebebi ise de bazıları cerhi
gerektirmeyeceği kanaatini izhâr etmiştir.
Râvi, bazan da; şeyhi yaşça kendisinden küçük
olduğu için bunu gizlemek maksadıyla bu tarz tedlîse başvurur.
Râvi, bazan, meşâyihi miktarca fazla göstermek
kasdıyla aynı şeyhin herkesce bilinmeyen isim, künye, lakab ve nisbetlerini
zikreder.
Râvi, bazan da, ilim seyahatine gitmiş zannını
uyandırmak için, “Bana falan kişi Haleb sokağında rivayet etti” der. Muhatabında
Haleb’e gitmiş zannını uyandırır. Halbuki, bu, Kahire’deki bir sokağın ismidir.
Keza: “Bana falanca Mâverâünnehr’de rivayet etti” der, nehir sözüyle kasteddiği
Dicle’dir. Buna tedlîsü’l-bilâd dahi denmiş ise de tedlîsu’ş-Şuyûh’dan
addedilmiştir.Bu çeşit davranışlara, çoğu kere latife yapmak arzusuyla
başvurulmuştur.[2]
Râvinin, hadisini makbul ve sahîh göstermek için
sened de bulunan -fakat kendi şeyhi olmayan- birini zayıf veya kendinden daha
küçük olduğu için atlayarak, hadisi sadece sika raviler rivayet etmiş gibi
göstermesine denir. Tedlis’in en kötü çeşidi, büyük ölçüde bir aldatma mevcut
olduğu için, tesviye tedlisidir.[1]
Bazı münekkidler, Sahihayn râvilerinden tedlîs
yaptığı söylenenlerin bu hareketine, mürsel-i hafî demenin daha uygun olacağı
kanaatindedir. Bunlar tedlis ile mürsel-i hafi’yi çok hassâs bir şekilde
birbirlerinden ayırırlar.
Buna göre tedlîs, mülâki olduğu bilinen kimseden
rivâyet edenler hakkında kullanılır. Birbirinin muâsırı olup mülâki oldukları
bilinmeyenler hakkında mürsel-i hafi tâbiri kullanılır.[2]
Hatîb el-Bağdâdî, müdelles ile mürseli şu
sözleriyle birbirinden kesin olarak ayırmaktadır; “Râvi, hadisi tedlis yaptığı
şeyhten işitmediğini söylerse durum açıkça anlaşılır ve bu sûretle hadîs
müdelles olmaktan çıkarak mürsel olur. Mürsilin işitmediği bir kimseden işitmiş,
görüşmediği bir şahıs ile de görüşmüş zannını uyandırmasıyla hadîs mürsel olmaz.
Fakat anlattığımız tedlîs, müdellisin kimden tedlîs yaptığını açıklamadığı için,
muhakkak ki mürsellik manâsını da taşımaktadır. Müdellesi mürselden ayıran
taraf, ravinin hadis duymadığı kimseden duymuş gibi göstermesidir. Burada işini
gevşek tutan müdellistir. Şu hâle göre bu tedlîsin mürsel manâsını ihtivâ etmesi
gerekir. Mürsel hadis ise tedlîs manâsını ihtivâ etmez; zirâ mürsilini,
duymadığı kimseyi duymuş gibi göstermesi gerekmez. İşte bunun içindir ki âlimler
müdellisleri ayıpladıkları halde mürsilleri ayıplamazlar.”[3]
Bütün çeşitleriyle müdelles hadisin, zayıf
hadisler grubuna girmesinin sebebi gayet açıktır. Çünkü râvilerinin sika yani
hadis rivâyet yönünden güvenilir oldukları sâbit değildir.[4]
Bir râvinin, karşılaşıp görüştüğü kimseden
işitmediği bir şeyi veya muasırı olduğu halde karşılaşmadığı bir kimseden
işitmiş gibi bir şey rivayet edecek olursa, bu rivâyete müdelles hadîs denir. Bu
işi yapana müdellis, bu davranışa da tedlîs denir.
Tedlîs kelime olarak Deles: kökünden gelir,
kararma, gölgelenme demektir. Tedlis satılan malın kusurunu müşterinin gözünden
gizlemek, ayıbı örtmek mânâsına gelir. Istılah olarak, hadîsin senedinde yer
alan bir râvinin ismini -hadis ilminin mütehassıslarından başkasının
anlayamayacağı bir tarzda- iskat ederek, dinleyen üzerinde sema yoluyla almış
intibâını verecek tarzda hadîsi rivayet etmesidir.
Kısacası, Istılah olarak tedlis, rivâyet edilen
hadiste mevcut bir kusuru gizlemek için başvurulan bâzı hîlelerin müşterek
adıdır. Tedlîs zayıflardan vâkî olduğu gibi bazı sikalar da yapmıştır.[5]
Râvi, rivâyetini makbûl ve sahîh göstermek için
senette bulunan, şeyhi dışındaki bir kimseyi zayıf veya kendisinden küçük olduğu
için rivâyet sırasında atlamasıdır. Böylece rivâyeti, sâdece sika râvilerden
müteşekkil bir senedle rivâyet etmiş olur. Bu tedlîse teşviye tedlisi dendiği
gibi güzelleştirme mânâsında tecvîd de denmiştir. Tecvîd tabirini daha çok
kudema kullanmıştır. Tesniye tabirini de ilk defa İbnu’l-Kattân’ın kullandığı
belirtilir.
Usûl kitaplarının kaydettiği misallerden biri
şöyle: “Heysem İbnu Hârice der ki: Ben Velid İbnu Müslim’e: “Sen Evzâî’nin
hadîslerini berbat ettin” dedim. “Nasıl?” diye sordu. Dedim ki: “Sen ani’l-Evzaî
an Nâfi”, keza “ani’l-Evzâî aniz-Zührî”, keza “ani’l-Evzâî an Yahya İbnu Saîd”
diyerek rivayet ediyorsun. Halbuki senden başkaları Evzâ’î ile Nafi’nin arasına
Abdullah İbnu Âmir el-Eslemî’yi, Evzâî ile Zührî’nin arasına İbrahim İbnu
Mürre’yi idhâl ediyorlar”. Bunun üzerine: “Evzâ’î’yi ben, bu gibilerinden
rivâyet edebilecek mertebeden yüksek gösteriyorum. Fena mı?” cevabını verdi. Ben
de:
“Bu adamlar zayıflardan aldıkları ve Evzâ’î
kendilerinden münker hadisler rivâyet ettiği halde sen o râvileri iskat ile o
hadisleri Evzâî, sikattan rivayet etmiş gibi gösterirsen, Evzâî’nin kendisi için
zaif denmez mi? dedim. Lakin o, sözüme hiç aldırmadı”.
A’meş ile Süfyan-ı Sevrî’nin de ara sıra bunu
yaptığını Hatîb nakletmektedir.
Her hal-u kârda bu tedlîs, tedlîslerin en
kötüsüdür. Her çeşit ciddî aldatmalara açık bir rivâyet tarzıdır.[6]
[1]
Suphî es-Sâlih, a.g.e., s. 144.
[2]
Suphî Sâlih, a.g.e., s. 148-149.
[3]
Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fi ilmi’r-rivâye, Haydarâbâd Dâiretu’l-maarifi’l
Osmâniyye, 1357 s. 357.
[4]
Sabahaddin Yıldırım, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/124.
[5]
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/ 116-117.
[6]
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/118-119.
Râvinin muâsırı olup görüştüğü fakat hadîs
almadığı veya muâsırı olduğu halde görüşmediği kimseden hadis işittiğini
zannettirecek şekilde rivâyet ettiği hadistir. Bunun misâli Ali b. Haşrem’in şu
sözüdür: Süfyan b. Uyeyne’nin yanında bulunuyorduk. Süfyân, “kâle’z-Zühriyyü
hakeza”: “Zühri şöyle söyledi.” diyerek rivayete başladı. Ona, “Zührî’den bunu
işittin mi?” diye sorulduğunda; “Hayır, bunu Zührî’den Ma’mer duymuş, bana da
ondan duyan Abdurrezzak söyledi” demiştir.[1]
Gerçekten Süfyân, Zührî’nin muâsırı olup onunla
görüşmüştür; fakat ondan hadîs almadığı için semâ’ı sâbit değildir. Süfyân,
Abdurrezzak’tan; Abdurrezzâk, Mamer’den; o da Zührî’den hadîs almıştır. Buradaki
tedlîs, Süfyân’ın iki şeyhini de atlayarak hadisi doğrudan Zührî’den duyduğunu
zannettirecek bir tarzda rivâyet etmesidir.[2]
Tedlis’in en çirkini ve yalana yakın olan kısmı
budur. Şu’be: “Tedlîs yapmaktansa, zina yapmak bence ehvendir ve tedlîs yalanın
kardeşidir” demiştir. Şafiî, isnadda bir defa dahî tedlîs yaptığını bildiği
kimsenin hadisini almazdı. Fakat bu mevzuda âlimlerin kanaati şudur: Tedlîs
yaptığı söylenenlerin rivâyetinde semâ lafzını açık bir şekilde kullananların
rivâyeti kabul edilir. Bunun aksine sözü mübhem ve tedlis ihtimâli mevcut olan
râvî’nin rivâyeti reddedilir.[3]
Hâkim, bu tür tedlîs’in çok yapıldığı
memleketlerle, rivâyetlerinde böylesi yalan bilinmeyen şehirler üzerinde bir
araştırma yapmış; netîcede imâmları tedlîs yapmayan şehirler olarak: “Hicâz,
Haremeyn, Mısır Avâlî (Medîne civârındaki köyler), Horasan, İsfahan, İran,
Hûcistan ve Maverâun-nehîr halkını tesbit etmiş; en çok tedlîs yapan
muhaddislerin de Kûfeliler ile Basralılar olduğunu söylemiştir. Bağdatlılardan
ise Ebû Bekr Muhammed b. Süleymân el-Bağdâdî el-Vâsıtî’ye gelinceye kadar kimse
tedlîs yapmamıştır. Oraya tedlîs’i ilk defa sokan bu zât olmuştur.”[4]
Hadîsçiler arasında en ziyâde görülen şekli
olup, yukarda belirtildiği gibi kişinin, karşılaştığı şeyhten işitmediği bir
rivâyeti sanki işitmiş intibaını verecek bir tarzda “Falanca söyledi ki (Kâle
fülanun…) veya “Fülandan… (an fülânin) veya “falanca demişti ki (Enne
fülânen kâle) veya benzer bir tâbirle rivâyet eder. Hadîsin durumunu
güzelleştirmek için senetten şeyhini iskat edebileceği gibi zayıf veya küçük
olan şeyhin şeyhi vs. başkalarını da iskat edebilir. Bu ikinci durumda yani
müdellis senetten çıkarılan râvinin muasırı değilse bu rivâyet, tedlîs değil
irsâl-i celi veya ta’lik’dir.
Hâkim’in Ma’rifetu Ulumi’l Hadîs’te kaydettiği
örneğe göre: “Ali İbnu Haşrem şöyle der: “Süfyan İbnu Uyeyne’nin yanındaydık.
Süfyan: “Zührî dedi ki…” diyerek ondan bir hadîs rivâyet etti. Süfyan’a: “Bunu
Zührî’den şahsen işittiniz mi? diye sorulunca şu cevabı verdi:”
– Hayır! Bunu Zührî’den Ma’mer işitmiş, ondan da
Abdurrezzak işitmiş, ben de Abdurrazzek’tan işittim”.
Aslında Süfyan ile Zührî muâsırdır ve
görüşmüşler de. Ancak ondan hadîs almışlığı yok. Süfyan Abdurrezzak’tan,
Abdurrezzak Mamer’den, o da Zührî’den hadîs almıştır. Burada, görüldüğü üzere
Süfyan, iki şeyhini atlayarak hadîsi doğrudan Zührî’den rivâyet ederek tedlîste
bulunmuştur.
Âlimler, tedlîsin en kötüsü olarak isnadda
yapılan tedlîsi zikrederler. Çünkü, burada aldatma ihtimali kuvvetlidir.
Şu’be’nin bu yüzden: “Tedlîs yapmak benim nazarımda zina yapmaktan daha büyük
bir cürümdür” dediği rivâyet edilir.
İsnad’da yapılan tedlîs, ihticaca elverişli
olmayan rivâyeti, elverişli hale soktuğu için, müdellis, bu davranışıyla sika
bile olsa kendisini lekelemiş olmaktadır. Şu’be “tedlîs yalanın kardeşidir” der.
Bu sebeple bir kısım muhaddis ve fukaha, müdellisi mecruh addetmiş, tek bir
hadîste bile olsun tedlîs yaptığı takdirde ebediyyen terkedilmesi gerektiğine
hükmetmiştir.
Ancak, mürsel hadîsle ameli câiz görenler
müdellisin rivâyetini makbûl addetmişlerdir.
Ancak müdellis olmakla beraber hazfettiği
(çıkardığı) rivâyetleri de sika olanların -ve mesela Süfyan İbnu Uyeyne’nin-
müdelles rivâyetlerini, mürselle ihticâc etmeyi reddedenler de kabul etmektedir.
İbnu Abdilberr hadîs imamlarının Süfyan İbnu Uyeyne’nin tedlîslerini kabûl
etmekte ittifak ettiklerini belirtir. Çünkü Süfyan’ın müdellesleri İbnu Cüreyc,
Ma’mer İbnu Râşid ve emsâli sikalardandır. Bu, tıpkı Tâbiîn’in büyükleri
tarafından yapılan irsaller gibidir. Süfyan da yalnız sikattan irsal yapmış gibi
olmaktadır.
Bir sika, sikadan ve gayr-ı sikadan rivâyet
yapıyorsa, bunun semâyı ifade eden haddesenâ, ahbarenâ, semi’tu gibi sigalarla
yaptıkları rivâyet kabûl edilmiştir. Nitekim Sahîheyn ve diğer mûteber
kitaplarda A’meş, Katâde, Süfyan-ı Sevrî, Süfyan İbnu Üyeyne, Hüşeym, Velîd İbnu
Müslim ve emsallerinden müdelles olarak yapılan çok sayıdaki rivâyet mevcuttur.
Cumhura göre, tedlîs -makbûl olmasa da- haram da değildir. Râvi adl ve zâbıt
olduktan semâını da başka rivâyet verileriyle söyledikten sonra onun müdelles
rivayetinin de sıhhatine hükmetmekten başka çare yok.
Bazıları da şöyle demiştir: Müdellis zayıf
râviyi gizlemek için tedlîs yapmışsa bu haramdır, râvi cerhedilir. Bu maksadla
tedlîs yapmadı ise, bunda bir mahzûr yoktur.[5]
[1]
İbn Kesîr, Ihtisâru Ulumi’l-hadîs.
[2]
Suphî es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadîs Istılahları, Terc. M. Yaşar
Kandemir, Ankara 1981, s. 142.
[3]
Suphî es-Sâlih, a.g.e., s. 142.
[4]
Hâkim, Ma’rifetu Ulûmi’l-hadîs, Nşr. Seyyid Muazzam Hüseyin, Beyrut 1980 s.
111.
[5]
İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/117-118.