Salih (a.s.) Hayatı
ALTINCI
BÖLÜM
SALİH
(A.S.)
A.
Semud Kavmi Ve Vatanı
B.
Semûd Kavminin Dînî Durumu
C.
Hz. Salih (A.S.)’In Peygamber Olarak Görevlendirilmesi
D.
Semûd Müşrikleri Mucize İstiyor
E.
Hz. Salih (A.S.)’I Öldürme Plânı – Semûd Kavminin Helaki
F.
İnananların Kurtuluşu
G.
Salih (A.S.) Kıssasından Bâzı Mesajlar
1.
Bu Kıssa Sağlıklı Düşünenler İçin Çarpıcı Bir İbret Tablosudur
2.
Mucize İsteyip Sonra da İnkâr Edenlerin Sonu Helak Olmuştur
3.
Mü’minler İsraftan Kaçınmak Zorundadırlar
ALTINCI BÖLÜM
SALİH (A.S.)
A. Semud Kavmi Ve Vatanı
Semûd kavmi, Birinci
Âd kavminin bakâyâsıdır; dolayısıyla İkinci Âd diye de isimlendirilir. Bu
husus, biraz sonra meallerini vereceğimiz âyetlerden de açık bir şekilde
anlaşılmaktadır. Semûd, Birinci Âd kavmi gibi, Arabistan’da yaşamış meşhur kavimlerden
biridir. Hz. Salih (a.s.)[1] ve
kavmi Semûd’un, İbrahim (a.s.)’dan önce yaşadığı hususunda görüş birliği
vardır. Tarihçiler, kavme ismini veren Semûd’u, Hz. Nuh (a.s.)’m dördüncü
batından torunu olarak kaydederler. Buna göre Semûd’un soy kütüğü şöyledir:
Semûd b. Câbir (bazı rivayetlerde Âmir veya Âd) b. İrem b. Sâm b. Nuh.
Hz. Salih (a.s.)’m soy
kütüğü ise şöyledir: Salih b. Ubeyd b. Asef b. Mâşih b. Ubeyd b. Cader (Hazer)
b. Semûd.
İslâmın zuhurundan
önceki dönemde Câhiliye Arapları, Semûd kavmi hakkında pek çok hikâye
biliyorlardı. Nitekim, Câhiliye devri Arap şiirinde ve bu dönemden günümüze
ulaşan hutbelerde, bu kavmin ismine çok sık rastlanmaktadır. Bu kavim hakkında
Asur’da ortaya çıkarılan kitabelerde de bilgi verilmiştir. Yine, kadîm Yunan,
Mısır ve Roma tarihçi ve coğrafyacıları, eserlerinde, bu kavim ve ondan kalan
harabelerden söz etmişlerdir. Roma tarihçilerine göre, Semûd kavminden bâzı
kişiler, Roma ordusu saflarında, Nabatîler’e karşı savaşmışlardır.[2] M.Ö.
715 yılına ait Sargon kitabesi, Semûd halkını, Âsurlular’ın egemenliği altında
bulunan Doğu ve Orta Arabistan toplumlarından biri olarak tanıtmaktadır.[3]
Kur’ân-ı Kerim’de,
Semûd kavminin vadilerde kayaları oymak suretiyle edindikleri sağlam evler ve
köşklerde oturdukları açıklanmış; ancak yaşadıkları bölge, vâdî veya şehir ismi
zikre-dilmemiştir. Bu konuda Fecr sûresinin dokuzuncu âyetinde şöyle
denilmektedir:
“Vadide kayaları
oyarak evler yapan Semûd kavmine? “
İslâm tarihçileri ve
müfessirler, âyette geçen ancak ismi zikredilmeyen vâdînin, Kuzey
Arabistan’daki Vâdilkurâ olduğunda görüş birliği etmişlerdir. Buna göre Semûd
kavmi, Arabistan yarımadasının kuzey-batı kısmında yer alan Vâdilkurâ bölgesinde
yaşamıştır. Ahkâf bölgesinde yaşamış olan Birinci Âd kavminin helakinden sonra
onlardan sağ kalanlar, bir süre Hadramevt civarında oturmuşlar, ardından
Vâdilkurâ ve civarına giderek bölgeyi imar edip medenî bir hâle
getirmişlerdir. Rivayete göre o dönemde insanların ömrü çok uzundu ve evler daha
yapanların sağlıklarında eskiyip yıkılıyordu. Bu yüzden onlar, daha sağlam
binalar yapmak için çözüm aradılar ve neticede, kayaları oyarak evler
edindiler. Mühendislik alanında oldukça ilerlediler ve kalıntıları günümüze
ulaşan muhteşem kaya evler inşâ ettiler. Selefleri olan Birinci Âd kavminin
yüksek sü-tunlu binalar yapmasına karşılık Semûd toplumu, dağ ve kayaları oyma
sanatını geliştirerek, Hindistan’da Ellorave Ajanta mağaralarında olduğu gibi,
dağları oymak suretiyle muhteşem bina ve köşkler yaptılar. Büyük binalarla
süslenen şehirleri, vadilerde ve dağ zirvelerinde oyulmuş, birer sanat şaheseri
mağaraları vardı. Semûd kavminin bu binalarının kalıntılarının önemli bir kısmı
günümüze kadar gelmiştir. Bu kalıntılar, Semûd kavminin merkezi Hıcr şehrinin
bakiyesi olan bir köyün civarındadır.
Semûd kavminin
ulaştığı lüks ve refah, Hz. Salih (a.s.)’ın nasihatleri arasında şöyle izah
edilmiştir:
“Siz burada güven
içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bahçelerde, çeşme başlarında? Ekinler
ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla evler
yontuyorsunuz. Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”[4]
“Dağlarda, güven
içinde olacak evler yontuyorlardı.![5]
Bu âyetlerden
anlaşıldığı üzere, Vâdilkurâ, önemli bir medeniyet merkezi idi. Dağlar içinde
kayalardan oyulan meskenler birer sanat hârikasını andırıyordu. Nitekim taştan
inşâ edilmiş bu taş evlerden zamanına ulaşanları gördüğünü söyleyen coğrafyacı
İstahrî, izlenimlerini şöyle aktarmıştır:
“Semûd kavminin
bu evleri, bizim evlerimiz gibi teşkilâtı hâvi ve dağlar misâli yüksektir.
Uzaktan bakıldığında bu meskenler, birbirine bitişik sanılır. Fakat biraz
ortalarına varılınca, bunlardan her birinin birbirinden ayn birer kâşane olduğu
görülür. Etrafları dolaşüabilir. Fakat yukarısına kadar çıkmakta çok güçlük
çekilir.[6]
Hicri sekizinci asırda
Mekke’ye giderken oraya uğrayan ünlü Seyyah İbn Battüta ise, kızıl renkli
dağlara oyulmuş Semûd evlerini gördüğünü, onlardaki resimlerin renginin kısa
bir süre önce boyanmışçasma parlak olduğunu ve evlerin içinde çürümüş insan
kemiklerinin bulunduğunu bildirmektedir.[7]
İslâmiyet’in zuhuru
sırasında Hicaz’dan Suriye’ye giden ticâret kervanları, Semûd kavminin bu
metruk yurdunun içinden geçiyorlardı. İbn İshak’m, senetsiz olarak naklettiği
bir rivayette anlatıldığına göre, Rasülullaîı (s.a.v.), Tebük seferi yolculuğu
esnasında, Hıcr’da konaklamıştı. Ashab-ı kiram, oradaki kuyudan su içmek
istediklerinde buna izin vermedi. Bu kuyunun suyundan abdest almalarını da
yasakladı; hatta ondan alınmış su ile yoğrulan hamurların hayvanlara
yedirilmesini emretti. Buradan bir şey yememelerini ve geceleyin herhangi bir
ihtiyaçlarım gidermek için dışarı çıkmaları gerektiğinde, yanlarına bir
arkadaş almadan tek başına çıkmamalarını söyledi.[8]
Ayrıca, azaba uğratılmış bu günahkâr ve şerli kavmin harabelerine girmelerini
yasaklamış, “Onların başına gelen felâketin bir benzerinin sizin başınıza
da gelmesinden korkuyorum; onların yurduna girmeyiniz.” demişti.[9]
Zührî’den nakledilen
bir rivayete göre ise, Rasülullah (s.a.v.), Semûd’un merkezi Hıcr’dan geçerken,
elbisesiyle yüzünü örtmüş ve binitini hızlandırmıştı. Semûd kavminin başına
gelenlerin ashabının başına gelmesinden korktuğunu söyleyerek, onlara,
kendilerine zulmetmiş insanlardan kalan evlere girmemelerini emretmişti.[10]
Semûd milletinin
başkenti, hâlen Medine-Tebük kara ve tren yolu üzerinde bir istasyon olup,
“el-Ulâ” adını taşıyan şehre bir kaç km. uzaklıktadır. Buranın eski
adı, “el-Hıcr” diğer bir adı da Hz. Salih (a.s.)’a nisbetle
“Medâinü Sâlih”dir. Bol su kaynakları ve yeşil bahçelere sahip
el-Ulâ’nm zıddına terkedilmiş bir yurt durumunda olan Hıcr’da Semûd kuyusu
olarak isimlendirilen-bir kuyu hâlâ mevcuttur.
Semûd kavminin
vâdilerdeki kayalıklarda oydukları taş evlerden bugüne ulaşanlar dahi geniş
bir alana yayılmış bulunmaktadır. Hicaz’ın kuzeyinde, Râbiğ’den Ukbâ’ya,
Medine ile Hayber’den Teymâ ve Tebük’e kadar uzanan geniş bölgede, bu kavme ait
pek çok harabe mevcuttur. Mevdûdî, Semûd kavminin Hıcr adını taşıyan başkenti
ölü şehirden kalan harabelere bakarak, nüfusu hakkında kabaca bir tahminde
bulunmuş, yaklaşık 500 bin civarında bir nüfusa sahip olabileceğini
söylemiştir. Bölgeyi 1959 yılında gezdiğini söyleyen Mevdûdî, Hıcr merkez
olmak üzere, yaklaşık 300 x 100 mil ebâdmdaki geniş bölgenin, şiddetli bir
deprem sonucu parçalanmış tepelerden meydana gelen bir arazi görünümünde
olduğunu belirtir.[11]
B. Semûd Kavminin Dînî Durumu
Hz. Hûd (a.s.) ile
ilgili bölümde anlatıldığı gibi, Âd kavminin helakinden sonra, sadece Hz. Hûd
(a.s.) ve ona iman edenler kurtulmuştu. Hayatta kalan bu insanların nesilleri,
bir süre hak din üzere devam ettiler. Ancak zamanla hak yoldan çıkarak, Allah’ın
dışında kendilerine başka ilâhlar edinmeye başladılar. Nuh ve Hûd kavimlerinde
olduğu gibi insanlar, elleriyle putlar yaparak onlara tapmaya koyuldular.
Giderek tümüyle putperest bir toplum hâline gelen Semûd, Vedd, Cedd, Hedd,
Semş, Menâf,
Menât ve Lât
isimlerini taşıyan putlara tapıyordu.[12]
İlâhî dinlerden uzaklaşan bütün toplumlarda olduğu gibi, Semûd kavminde de
ahlâk ve adalet ortadan kalkmış, yeryüzünü zulüm ve kötülükler kaplamıştı.
Gelir dengesi iyice bozulmuş, zengin sınıf arasında kayalarda oyulmuş muhteşem
köşkler yapmak, yiyecek ve içecek maddelerine aşın düşkünlük ve zorbalık çok
yayılmıştı. [13]