Peygamberler Tarihi M.Asım Köksal

Şemûyel Aleyhisselâm

 

Tâbût’un Geri Gelişi Ve Tâlût’un
Hükümdarlığının Gerçeklenişi:
    Başa Dön

 

Âmâlıklar; İsrail oğullarını
hezimete uğratmış, ellerinden, Tâbût’u alıp[83] Filis­tin
kariyelerinden bir kariyeye[84],
Ürdün’e[85]
götürmüşler, içinde, taptıkları put bulunan puthânedek[86]
en büyük putun[87]
ayağının[88]
altına koymuşlardı. [89]

Bu put, Amâlikaların putlarının en
büyüğü olup altundan yapılmıştı. [90]
Böylece, put, yukarıda, Tâbut ta, alta konulmuş bulunuyordu. [91]
Ertesi günü, sabaha çıkılınca, put, altta, Tâbut ise, üstte durmakta idi.

Hemen, putu, alttan alıp Tâbût’u,
alta, putun ayaklarını da, Tâbutun üzerine koydular.

Fakat, ertesi günü, sabaha çıkınca,
pufun eli ve ayakları kırılmış ve Tâbût’un altına atılmış bulundu!

Birbirlerine:

“İsrail oğullarının İlâhına
hiç bir şeyin karşı koyamayacağını anladınız değil mi?” dediler.

Tâbût’u, puthâneden çıkarıp
kariyelerinin bir köşesine koydular. Bu sefer, oradaki halk ta, boyun ağrısına
tutuldular, [92] ve: “Bu da, ne?!”
dediler. [93]

İsrail oğulları esirlerinden orada
bulunan ve Peygamberlerin oğulları soyun­dan gelen[94]
bir kadın:

“Bu Tâbut, aranızda kaldıkça,
hoşlanmadığınız şeylerin başınıza geldiğini, görür durursunuz!

Onu, kariyenizden çıkarınız!”
dedi. [95]

Amalıkalar:

“Sen, yalan söylüyorsun!”
dediler.

Kadın:

“Sözümün doğruluğuna alâmet:
hiç bir vakit sapana koşulmamış olan ve bu­zağıları da, yanında bulunan iki
inek getirirsiniz.

Onları, bir arabaya koştuktan
sonra, Tâbutu, arabaya koyarsınız, Buzağıları, geride bırakıp İnekleri,
sürersiniz.

Onlar, Tâbutu götürürler. Sizin
arazinizden çıkıp İsrail oğullarının arazisine va­rınca, boyunduruklarını
kırarak dönüp buzağılarının yanına gelirler!” dedi.

Amalıkalar, böyle yaptılar.

İnekler, onların arazisinden çıkıp
İsrail oğullarının arazisine varınca, boyundu­ruklarını kırdılar.

Arabayı ve arabanın üzerindeki
Tâbutu, İsrail oğullarının biçilmiş ekinlikleri için­de bırakarak buzağılarının
yanına geldiler. [96]

Rivayete göre: inekler; İsrail
oğullarının biçilmiş ekinliklerine kadar dört Melek tarafından sürülüp
götürülmüştü. [97]

Melekler; Tâbût’u, yüklenip halkın
gözleri önünde, yer’le gök arasında, Tâlût’-un evine kadar taşıdılar. [98]

Onun hükümdarlığı, böylece
kararlaştı ve gerçekleşti. [99]

 

Kral Tâlût’un Câlût İle Çarpışmağa
Gidişi:
    Başa Dön

 

Yaşlı, yaşlılığından, Hasta,
hastalığından, Âmâ, âmâlığından,

Özürlü de, özründen dolayı
olmadıkça, hiç kimse geride kalmamak üzere, Tâ-lût’un askerleriyle birlikte
Beyt-i Makdis’ten çıkıp Câlût ile savaşmağa gitmesi, Yüce Allah tarafından
Şemuyel Aleyhisselâma emredildiği ve Tâbût’u da, gör­dükleri zaman, İsrail
oğulları;

“Bize, Tâbut, gelmiş olunca,
o, bu hususta, hiç kuşkusuz, yardım eder!” dedi­ler ve savaşmağa
seğirttiler.

Tâlût:

“Binasını, yapıp bitirmeyen
bina yapıcısı adam,

Ticaretle uğraşan tüccar,

Üzerinde borç bulunan adam,

Nişanlanmış ve henüz evlenmemiş
adam… bana, gerekmez!

Böyleleri, benimle birlikte
gitmesin!

Bana, kalbi, her şeyden boşalmış,
ferah gençlerden başkası tâbi’ olmasın!” dedi.

Bu şart üzere[100],
yâni: yaşlılar, hastalar, özürlüler ve sanatı icâbı, geri kalan­lar dışında,
hiç kimse geri kalmaksızın[101]‘,
seksen bin kişi toplandı. [102]

Çok sıcak bir günde yola çıktılar. [103]

İsrail oğulları, kendileriyle
düşmanları arasında su azlığından şikâyet ettiler. [104]

“Biz, susuzluğa, dayanamayız!

Bize, bir ırmak akıtması için, Yüce
Allah’a düa et!” dediler. [105]

Şemuyel Aleyhiselâm, Rabb’ine dua
etti.

Yüce Allah, onlar için, bir ırmak
akıttı. [106]

Bu ırmak: Filistin ırmağı[107],
yâhud Ürdün[108], ya
da, Ürdünle Filistin arasın­daki tatlı sulu Edma[109],
yâhud Ürdün’deki Sehm ırmağı idi. [110]

Amalıkların hükümdarı Câlût;
vücudca, insanların en irisi, en güçlü ve en ce­saretlisi olup askerlerinin
önünde yürürdü.

Adamları, ancak, onun, düşmanını
yenmesinden sonra, yanında toplanırdı. [111]

İsrail oğulları; Câlût’a ve
ordusuna bakınca:

“Bu gün, bizim, Câlûta ve
ordusuna dayanacak gücümüz yoktur!” dediler. [112]

Tâlût, Şemuyel Aleyhisselâmın
emriyle[113],
İsrail oğullarına:

“Şüphesiz ki, Allah, sizi, bir
ırmakla imtihan edicidir.

İşte, kim, ondan (kana kana)
içerse, benden değildir.

Kim, onu, tatmazsa, artık, o,
bendendir.

Eliyle, bir avuç alanlar, başka,
(onlara, o kadarına müsâade var) dedi.

Derken (ırmağa varır varmaz)
içlerinden birazı, müstesna olmak üzere ondan, bol bol içtiler.

Nihayet, o (Tâlût) ve maiyetindeki
Mü’minler, vaktâ ki, onu (ırmağı) geçtiler.

(Beri yanda kalan, ırmağı
geçemeyenler):

“Bu gün, bizim, Câlût’a ve
ordusuna karşı (duracak) takatimiz yoktur!” dediler.

Âhirette, muhakkak, Allâha
kavuşacaklarını bilenler (ve itâatla ırmağı geçenler) ise:

“Nice az bir cemâat, daha çok
cemaata -Allâhın izniyle- galebe etmiştir. Allah, sabr (ve sebat) edenlerle
beraberdir!” dediler. Onlar, Câlût ile askerlerine karşı çıktıkları zaman:

“Ey Rabbimiz! Üzerimize
(yağmur gibi) sabr yağdır! Ayaklarımıza, sebat ver! Bu kâfirler güruhuna karşı,
bize yardım et!” dediler. [114]

Tâlût’un askerlerinden pek çoğu,
Câlûtla karşılaşmaktan korktukları için, ırmak­tan içtiler.

Ancak, su içmeyenler, Tâlûtla
birlikte ırmağı geçtiler. [115]
Irmağın suyundan, avuçta değil de, kanasıya içenler, susadılar. Avuçları ile
içenler ise, suya kandılar ve susamadılar. [116]

Irmağı geçip Câlût ve onun ordusu
ile çarpışanların sayısı, Eshab-ı Bedr’in sa­yısı kadar, üç yüz on küsurdu. [117]

Câlût ve askerleri; Tâlûtla ve
askerleriyle karşılaşıp[118]
birbirleriyle çarpışma­ya hazırlandıkları zaman[119],
Câlût, Tâlût’a:

“Benim kavmim ve senin kavmin,
ne için öldürülsün? Ya sen, karşıma çık, be­nimle çarpış! Ya da, istediğin 
kimse, karşıma çıkıp benimle çarpışsın!

Eğer, ben, seni öldürürsem, senin
mülk ve saltanatın, benim olsun!

Eğer, sen, beni öldürürsen, benim
mülk ve saltanatım, senin olsun!” diye ha­ber gönderdi. [120]

Bu teklif, Tâlût’a, çok ağır geldi. [121]

Ordusunun içinde nida ettirerek[122]:

“Kim, Câlût’u, öldürürse,
kızımı, onunla evlendireceğim! [123]

Mülk ve saltanatımın[124]
ve servetimin[125]
yarısını, kendisine bırakacağım! [126]

Mülkümde onun Mührünü de, geçerli
kılacağım!” dedi. [127]

Câlût’la çarpışmaktan korkarak hiç
bir kimse Tâlût’un dâvetine icabet etmedi.

Bunun üzerine, Tâlût, Şemûyel
Aleyhisselâma başvurup onun bu hususta, Al­lah’a düa etmesini istedi. [128]

Yüce Allah, Şemûyel Aleyhisselâma:

“Allah; Câlût’u, filanın
oğullarından filanın eliyle öldürecektir!

Câlût’u, öldürecek olanın alâmeti
de şu yağ boynuzu, onun başına konulunca, içindeki yağ kaynayacaktır! [129]

İsa’nın oğlu, Câlût’u, öldürecek
kimsedir!’

Ben, onu, senden sonra, Halîfe
yapacağım..

O, davar çobanıdır.

İsa’ya, söyle: oğullarını, sana,
birer birer göstersin!” diye Vahy etti.

Bunun üzerine, Şemûyel
Aleyhisselâm, İsa’yı çağırıp kendisine:

“Oğullarını, bana getirip
göster! [130]

Yüce Allah, oğullarının içinden
birisinin eliyle Câlût’u öldüreceğini, bana Vahy etti!” dedi.

İşa:

“Olur ey Allah’ın
Peygamberi!” diyerek[131],
oğullarından, her biri direğe ben­zeyen on ikisini getirip Şemûyel
Aleyhisselâma gösterdi.

İçlerinde en boylu boslu, güzel
yüzlü ve görünüşte, en üstünü ve hoşa gider olanı da, bulunuyordu.

Yağ boynuzu, birer birer onların
başları üzerine konulduğu halde, hiç bir şey görülmedi. [132]

Bunun üzerine, Yüce Allah, Şemûyel
Aleyhisselâma;

Allah’ın, insanları suretlerine,
görünüşlerine göre değil, kalblerinin iyiliğine ve

düzgünlüğüne göre, üstün tuttuğunu,
Vahy ile bildirdi. [133]
Şemûyel Aleyhisselâm, İsa’ya:

“Senin, bunlardan başka, oğlun
var mı?” diye sordu. [134] İşa:

“Yoktur!” dedi. [135]
Şemûyel Aleyhisselâm:

“Yâ Rab! İşa, kendisinin,
başka oğlu bulunmadığını söylüyor!” dedi. Yüce Allah:

“Yalan söylüyor o!”
buyurdu. Şemûyel Aleyhisselâm, İsa’ya:

“Rabb’im, senin, yalan
söylediğini, bunlardan başka, bir oğlun daha bulundu­ğunu, bana haber
verdi!” dedi. [136]

İşa:

“Ey Allah’ın Peygamberi!
Doğrudur! Benim, Dâvud adında bir oğlum daha vardır.

Fakat, halkın, onun kısa
boyluluğunu ve çelimsizliğini, görmesinden utandı­ğım için, koyunlarımı
güttürmek üzere, kendisini, geride bıraktım!” dedi.

Şemûyel Aleyhisselâm:

“Nerededir o?” diye
sordu.

İşa:

“Filan vadinin filan yerinde[137],
filan dağın, filan yerindedir.” dedi. [138]

Şemûyel Aleyhisselâm, hemen, o
tarafa doğru gitti ve onu, oradaki vadide buldu.

Kendisinin, vadide akan sel
sularına ve su biriken çukurlara davarları düşür­memek için, ikişer ikişer
taşıyıp geçirmeğe çalıştığını görünce[139]:

“İşte, hiç şüphesiz, budur o! [140]

Hayvanlara, böyle acırsa, o,
insanlara, daha çok acır!” dedi.

Yağ boynuzunu, onun başına koyunca,
içindeki yağ, kaynamağa başladı. [141]

Demir Tennûr’un içine girince de,
vücudu, onu, doldurdu! [142]

Şemûyel Aleyhisselâm; Allah
tarafından, kendisine verilen Yağ Boynuzu ile de­mirden yapılmış Tennûr’u,
Tâlût’a gönderdi. [143]

Câlût’u, öldürecek olan adamınızın
başına, Yağ boynuzu, konulunca, içindeki yağ, kaynayacak, o, yağdan başına
sürünecek, süründüğü yağ, yüzüne akma­yacaktır.

Yağ boynuzu, aynı zamanda, onun
başında bir Tac şeklini alacaktır. Kendisinin vücudu da, Tennûr’un içine
girince, onu, dolduracaktır!” dedi.

Tâlût; İsrail oğullarını, birer
birer çağırıp başlarına Yağ boynuzunu koymak ve vücudlarına da, Tennûr’u ölçmek
suretiyle deneme yaptı ise de, onlardan, hiç birine uygun gelmedi. [144]

Tâlût; böylece, denemeyi yapıp
boşaldıktan sonra, Dâvûd Aleyhisselâmın ba­basına:

“Senin oğullarından,
görmediğimiz, geride kalmış olan, var mı?” diye sordu. Dâvûd
Aleyhisselâmın babası: “Evet! Vardır. Oğlum Dâvûd kaldı. Kendisi, bize
yiyecek getirir.” dedi. [145]

İlgili Makaleler