Kuşatma Hz. Muhammedin Hayatı

41548

 

60    KUŞATMA

 

Kureyş ordusunun Akik
ovasına yaklaştığı haberi ulaş­tığında hendek bitmek üzereydi; hendeğin yapımı
toplam altı gün sürmüştü. Kureyş ordusu şehrin güney batısından yaklaşıyor,
Gatafan ve diğer Necd kabileleri doğudan Uhud’a doğru ilerliyorlardı. Vahanın
dış bölümlerindeki bütün evler boşaltılmış ve bu evlerin sakinleri barınaklara
yerleştirilmişti. Peygamber (s.a.v.) kadınların ve çocukla­rın, kalelerin
yüksek odalarından birine yerleştirilmesini emretti. Daha sonra kendisi de
adamlarıyla birlikte -yak­laşık üç bin kişi- seçtikleri yerde kamp kurdu.
Kırmızı de­riden yapılmış olan çadırı Sel’ dağının eteklerine kurul­muştu. Aişe
(r.), Ümmü Seleme (r.) ve Zeyneb (r.) sıray­la onunla birlikte olmak için
çadıra geliyorlardı,

Mekke ordusu ve
müttefikleri Uhud yakınında ayrı ay­rı kamp kurdular. Kureyşliler, ekinlerin
hasat edilmiş ol­duğunu görünce hayal kırıklığına uğradılar. Develeri Akik
ovasının akasya yapraklanyla yetinmek zorundaydı. O sı­rada Gatafan’ın develeri
de ovanın Uhud yakınındaki ça­lılıklarda yetişen temarikslerîe karınlarını
doyuruyorlardı. Fakat İki ordu da getirdikleri yem dışında atlarına yedi­recek
bir şey bulamıyorlardı. Bu nedenle mümkün olduğu kadar çabuk düşmanı
yenmeliydiler. Bu amaçla iki ordu birleşti ve şehre doğru ilerlemeye başladı.
Ebu Süfyan ge­nel başkandı. Fakat her kabile lideri sırayla savaş sırasın­da
orduyu yönetme görevini yüklenecekti. Halici ve îkrime yine «süvarilere kumanda
ediyorlardı ve Amr, Halid’in bölüğünde idi. Yaklaştıklarında düşmanın şehrin
dışında kamp kurmuş olduğunu görünce cesaretleri daha da art­tı. Düşmanın
kalelerde mevzilenmesinden korkuyorlardı; fakat açıklıkta sayıca onlardan fazla
oldukları için onları kolayca yenebilirlerdi. Fakat biraz daha
yaklaştıklarında, karşı tarafa sıralanmış okçularla aralarında geniş ve de­rin
bir hendeğin olduğunu görünce çok şaşırdılar. Atları oraya zorlukla
ulaşabilirdi; oraya ulaştıktan sonra da on­ları daha zor olan karşıya geçme
problemi bekleyecekti. Şimdiden, başlayan ok yağmuru düşmanın saldın alanına
girdiklerini gösteriyordu. Bu nedenle biraz geri çekildiler.

Günün geri kalan kısmı
istişare ile geçti. Sonunda düş­manın büyük bir bölümü, başka yerleri savunmak
zorun­da bırakarak şehrin kuzeyinden uzaklaştırmaya karar ver­diler. Eğer
hendeğin etrafında düşman askeri bulunmazsa karşıya geçmek zor olmayacaktı.
Akıllarına, Medine’ye gü-ney-doğudan yapılacak olan saldırılan kale şeklindeki
ev­leriyle koruyan Beni Kurayza yahudileri geldi. Beni Na-dir’den Huyay, orduya
katılmak üzere Hayber’den gel­mişti Ebu Süfyan’a, Beni Kurayza yahudilerini
Muhanv med (s.a.v.)’le yaptıklan anlaşmayı bozmaya ikna edebi­leceğini
söyleyerek onlara, elçi olarak gitmek istediğini be­lirtti. Onlar, yardıma ikna
edilebilirse şehir iki taraftan saldırıya maruz kalacaktı. Ebu Süfyan onun
Önerisini ka­bul etti ve vakit kaybetmeden yola çıkmasını söyledi.

Beni Kurayzahlar,
Huyay’dan korkarlardı. Onu uğur­suz ve kendi kabilesini felakete sürükleyen
kötü bir adam olarak görürlerdi. İzin verirlerse Beni Kurayza’ya da ken­di
kabilesine yaptığını yapacaktı. Ondan korkmalannm asıl sebebi de karşı kovulmaz
bir ruh gücünün olmasıydı. Hu­yay, eğer birşeyi isterse tüm karşı koyanlan
bastırır ve amacına ulaşıncaya dek ne kendisine, ne de karşısındaki­lere rahat
vermezdi. Şimdi Beni Kurayza’nın şefi Ka’b îbn Efted’e -Peygamber (s.a.v.)’le
anlaşma yapan lider- gitmiş ve kim olduğunu söyleyip kapısıut çalıyordu. Ka’b,
ilk ön­ce kapıyı açmayı reddetti. «Bırak da içeri gireyim!» dedi

Huyay. Onun ne
istediğini çok iyi bilen Ka’b: «Sen bırak! Ben Muhammed’le bir anlaşma yaptım
ve onu bozmaya­cağım» dedi. Huyay: «İçeri gireyim de konuşalım» dedi. «Hayır»
dedi Ka’b. Fakat Huyay onu, yemeğini kendisi ile paylaşmak istemediği için
kendisini içeri almamakla suç­ladı Bu Ka’b’ı o kadar sinirlendirdi ki kapıyı
açtı. Huyay şöyle dedi: «Ey Ka’b, sana her zaman sürecek olan bir za­fer ve
köpüren deniz gibi bir güç getirdim. Sana liderle­riyle birlikte Kureyş, Kinane
ve Gatafan’ı, bin kişisi atlı ve on bin kişilik bir ordu getirdim. Onlar bana,
Muham-med Cs.a.v.) ve taraftarlarının kökünü kazıyıncaya kadar rahat
etmeyeceklerine dair ant verdiler. Bu defa Muham-med Cs.a.v.) kaçamayacak».
Ka’b: «Tanrıya andolsun ki, sen bana her zaman utanç getirdin, içinde şimşek ve
gök gürültüsünden başka birşey olmayan yağmursuz bir bu­lut. Yazıklar olsun
sana ey Huyay. Beni olduğum gibi bı­rak.» dedi. Huyay ondaki bu yumuşamayı
farketti ve gü­zel konuşmasıyla eğer yeni din ortadan kalkarsa ne ka­dar
avantajları olacağını anlatmaya başladı. Sonunda Al­lah adına şöyle bir yemin
etti: «Eğer Kureyş ve Gatafan Muhammed (s.a.v.)’i öldürmeden yurtlarına
dönerlerse, ben de seninle birlikte kalende oturup, kaderimi bekleye­ceğim.» Bu
Ka’b’ı, İslam’ın yaşamasının mümkün olmaya­cağı konusunda ikna etti. Daha sonra
Peygamber (s.a.v.)’-le halkı arasında yapılan anlaşmayı bozacağını söyledi.
Huyay, anlaşma metnini görmek istedi; okuduktan sonra metnin yazılı olduğu
kâğıdı ikiye yırttı. Ka’b da kabile-sindekilere neler olduğunu haber vermeye
gitti. Onlar. «Eğer sen Öldürülürsen, Huyay’m da seninle birlikte öldü­rülmesinin
ne gibi bir avantajı olabilir» dediler. İlk anda kararma karşı çıkan çok oldu.
Suriye’den Peygamber (s.a.vJ’in gelişini karşılamak üzere gelen yaşlı yahudi
İbn el-Heyyeban, Beni Kurayza’hlann arasındaydı. O Peygam­ber s.a.v.)’İ tarif
etmiş ve gelmesinin yakın olduğunu ha­ber vermişti. Çok azının yahudi olmayan
bir Peygamber (s.a.v.) ‘e ilgi duymaya yatkın olmasına rağmen, çoğu Mu­hammed   (s.a.vJ’in tarif edilen kişi olduğunu
hissediyordu. Yine aralarında, yahudi olsun olmasın bir Peygamber (s.a.v.)’e
karşı çıkmanın ne kadar önemli olduğunu kav­rayabilecek yeteneğe sahip olmayan
çok az kişi vardı. Ço­ğunluğa gelince, onlar politik bir anlaşmayı bozmaya kar­şıydılar.
Fakat birkaç münafığın, Huyay’ın söylediklerini doğrulayan haberler
getirmesinden ve kendilerinden bir­kaç kişinin de gidip Kureyş ordusunu kendi
gözleriyle gör­mesinden sonra genel görüş Kureyş ve müttefikleri tara­fına
doğru kaymaya başladı. Gerçekten de hendeğin öte­sindeki ovanın göz
alabildiğine atlar ve adamlarla dolu olduğunu görmek insanı ürkütüyordu.

O sırada Halid ve
îkrime geçilip geçilemeyeceğini an­lamak, üzere belirli bir uzaklıktan hendeği
inceliyorlardı. Ümitsizlik içinde: «Nasıl bir tuzak bu!» dediler. «Araplar
hiçbir zaman böyle bir yol denememişlerdir. Aralarında mutlaka bir îran’li
var». Ümitlerinin aksine hendek çok iyi kazılmıştı. Sadece diğerlerine göre
biraz dar olan küçük bir alan kalmıştı. Orası da sıkı bir şekilde korunuyordu.
Orayı geçmek İçin giriştikleri bir iki çaba başarısızlıkla sonuç­landı. Atları
hiç hendek görmemişti, bu nedenle hendeğe yaklaşınca, ürküyorlardı. Belki onlan
ahştırabilirierdi, fa-kat şimdilik savaş sadece karşılıklı ok atışları şeklinde
de­vam ediyordu.

Beni Kurayza’nın
anlaşmayı bozması haberi gizli kal­madı. Münafıklardan çoğu hangi tarafı tutaç
akların a ka­rar veremedikleri için iki tarafın sırlarını birbirlerine açık
lıyorlardı. Ömer (r.) Ashabtan yahudilerin ihanetini ha­ber alan ilk kişi oldu.
Bunu duyar duymaz hemen Ebu Be­kir (r,)le birlikte çadırında oturan Peygamber
(s.a.v.)’in ya­nma gitti «Ey Allah’ın Rasulü» dedi, -Beni Kurayza’nın bi­zimle
olan anlaşmasını bozduğunu ve bize karşı savaş açtı­ğını duydum». Peygamber
Cs.a.v.)’in üzgün olduğu farkedili-yordu. Zübeyr’i meselenin aslını öğrenmek
üzere gönder­di Daha sonra Ensar’m kendilerini dışlanmış hissetmeme­si için Zvb
ve Hazreçli iki Sa’d’ı, Useyd’le birlikte çağırdı. Onlara haberleri verdikten
sonra şöyle dedi; «Gidin ve işin aslını öğrenin. Eğer duyduklarımız yanlışsa
bunu açıkça söyleyin. Eğer doğru ise bunu bana imalı bir şekilde söyleyin ki
anlayabileyim». Onlar Zübeyr’den hemen son­ra Kurayza kalelerine ulaştılar ve
g, “ekten de yahudile.. rin anlaşmayı bozmuş olduğunu gördüler. Yahudileri
çok geç olmadan hatalarını tamire ve anlaşmaya bağlılığa ça­ğırdılar. Fakat
onların cevabı şu oldu: «Allah’ın Rasulü de kim? Muhammed’le aramızda ne bir
antlaşma ne de bir karar birliği var». Üzüntü içinde onlara Beni Nadir ve Be­ni
Kaynuka yahudilerinin başına gelenleri hatırlattılar. Ka’b ve diğerleri o anda,
onları dinleyemeyecek denli Ku-reyş in zaferinden emindiler. Elçiler
konuşmalarının boşu­na olduğunu anlayınca Peygamber (s.a.v.)’in yanına dön­düler.
Ona: «Adal ve Kare» dediler. Bunlar Hubeyb ve ar­kadaşlarını HudayFa teslim
eden iki kabilenin isimleri idi. Peygamber (s.a.v.) onların ne demek istediğini
anladı ve = «Allahu Ekber, ey müslümanlar, cesur olun»  dedi.

Artık hendeğin
yanındaki mevzilerden askerlerin bir kısmını çekip şehrin içinde bir mevzi
kurmak gerekiyordu. Daha sonra Huyay’ın, Kureyş ve Gatafan’ı biner kişilik bi­rer
ordu kurup bir gece vakti şehrin kuzeyindeki Kuray­za kalelerine saldırmaya,
oradan da şehrin içerlerine ge­çip, müslümanların kadın ve çocuklarını
kaçırmaya teşvik ettiği haberi geldi. Çeşitli sebepler yüzünden kararlaştırı­lan
gece hep tehir edildi ve proje hiçbir zaman uygulana­madı. Fakat Peygamber
(s.a.v.), bunu haber alır almaz Zeyci’i yüz kişilik atlı bir grupla şehrin
sokaklarında dolaşmak ve gece boyunca sesli tekbir getirmekle görevlen­dirdi.
Böylece düşman şehirde büyük bir ordunun olduğu­nu zannedecekti.

Hendeğin kenarında
kurulan kampta atlara ihtiyaç yoktu, fakat çok sayıda adama ihtiyaç vardı. Yüz
kişinin eksilmesiyle, hendekte kalanların herbiri artık daha uzun saatler
gözcülük ediyordu. Günler geçiyor ve akınlar da­ha da sıklaşıyordu. Halid ve
îkrime süvari birlikleriyle hen­dekte beliren bir anlık yorgunluk ve ihmalden
dahi yarar­lanmak istiyorlardı. Fakat sadece bir kez hendeği aşma­yı
başarabildiler. İkrime, birden bire hendeğin en dar kismuıdaki korumanın
zayıfladığım gördü ve üç kişi ile bir­likte atını karşı tarafa sürdü. Fakat
dördüncü adam hen­deği atlar atlamaz Ali tr.) ve adamları hendeğin dar olan
bölgesini korumaya geldiler ve hendek bir kez daha acıla­maz hale geldi.
Böylece dört Kureyşli’nin de yolu kesilmiş oldu. İçlerinden biri, Amr, teke tek
karşılaşma yapmak İs­tediğini bağırarak belirtti Ona karşı Ali (r.) çıktığında.
onu kabul etmedi ve: «Senin gibi birini öldürmekten hoş­lanmam. Senin baban
yakın bir arkadaşımdı. Geri dön, sen daha çocuksun» ûedi. Fakat Ali (r.) ısrar
etti. Amr bine­ğinden indi ve iki adam birbirlerine yaklaştılar. Etrafları­nı
bir toz bulutu kapladı. Karşılaşmanın ne şekilde geliş­tiğini diğerleri
göremiyordu. Bir müddet sonra Ali (r.)’nin tekbir getiren sesini duydular ve
Amr’ın ya öldüğünü ya da ölmek üzere olduğunu anladılar. O sırada îkrime ve ar­kadaşları
bir anlık dalgınlıktan yararlanıp hendeği geç­mek için atlarını sürdüler. Fakat
Mahzum’lu Nevfel hen­deği atlayamadı ve atıyla birlikte hendeğe yuvarlandı. Etraftakiler
onu taşlamaya koyuldular. Fakat O: «Ey Arap­lar, ölüm bundan daha İyi» diye
bağırdı. Bunun üzerine yanma indiler ve onu Öldürdüler.

Her ne kadar başansız
da olsa hendeğin aşılması, bu­nun mümkün olduğunu gösteriyordu. Bunun üzerine
Ku-reyş ordusu ertesi gün henüz güneş yükselmeden hende­ğin çeşitli noktalarına
bir dizi saldın düzenledi. Peygam­ber (s.a.v.î, mü’minlere cesaret verdi ve
sabrederlerse, uzun süre beklemenin verdiği yorgunluğa rağmen vadedilen za
ferin kendilerinin olacağını müjdeledi. Kamp yerinin seçi­mi isabetli olmuştu.
Çünkü Sel’ dağının Ötesine doğru uza­nan yüzeyde kendilerine yakın olan kısım,
uzak olan kı­sımdan daha yüksekti. Gün boyunca düşman onlara ulaş­mak için
tekrar tekrar akın etti, fakat hiçbir şey ele geçi-remediler. Fiili savaş çok
sınırlıydı. îki taraftan da zayiat yoktu. Fakat Sa’d îbn Mu’az (bir ok kolundan
yara lamış ve derin bir yarık açmıştı. Küreye ve Gatafan ordu­larının da
atlarının çoğu yaralanmıştı

Öğle namazı vakti
geldi, fakat bir tek asker bile hendeğin, yanından, ayrılmamalıydı. Namaz vakti
geçmek üze­re iken Peygamber (s.a.v.)’in yakınmdakiler ona şöyle de­diler : «Ey
Allah’ın Rasulü, biz namaz kılmadık». Bu bili­nen bir durumdu, fakat onları çok
etkilemişti. Çünkü İs­lam’ın ilk günlerinden beri hiç böyle bir durum ortaya
çık­mamıştı. Allah’ın Rasulünün de onlara katılması onları biraz teselli etti.
Peygamber (s.a.v.) : «Ben de kılmadım de­mişti, ikindi namazı vakti geldi ve
güneşin batmasıyla va­kit geçti. Fakat güneş battıktan sonra bile düşman
atakları devam ediyordu. Karanlık tamamen bastırınca artık iki düşman ordusu
kamp yerlerine döndüler. Düşman ordu­ları gözden kaybolur Kaybolmaz Peygamber
(s.a.v.), Useyd ve bir grup askeri hendeğin kenarında bırakıp hendekten
ayrıldı. Hendekte kalan bu grup dışındakilerin başına ge­çip vakti geçmiş olan
dört namazı da arka arkaya kıldır­dı. O akşam geç saatlerde Halid, hendeği
korunmasız bul­ma umuduyla küçük bir atlı grubuyla tekrar ortaya çıktı. Fakat
Useyd ve adamları ok atışlarıyla onları geride tut­mayı başardılar.

Vahiy, o zorlu günleri
şöyle nitelendiriyor «Hani onlar, sîze hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gel­mişlerdi;
gözler de kaymış, yürekler hançereye gehp dayanmıştı le siz Allah hakında da
(birtakım) zanlarda bulunuyordunuz, işte ora­da, imsn etmekte olanlar,
denemeden geçirilmiş re şiddetli bir sarsıntıya 
uğratılmışlardı» (Ahzab :  
10-11).

Herkes böyle kaç gün
daha dayanabileceklerini düşü­nüyordu. Yiyecekleri tükenmeye yüz tutmuş ve
geceler de çok soğuk geçmeye başlamıştı. Açlık, soğuk ve uykusuz­luktan imanı
zayıf alanlar da münafıklara katılacak hale gelmişlerdi. Münafıklar sürekli
olarak, böyle güçlü bir düş­mana sadece bir hendekle karşı koyulamayacağını,
şehir duvarları gerisine çekilmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Fa­kat bu
zorluklarla gerçek mü’minlerin imanı güçleniyor­du. Onlar, tüm kabileler
kendilerine karşı birleştiklerinde şöyle dedikleri için Allah onları Kur’an’da
övmüştü

«Müminler (düşman)
birliklerini gördükleri zaman ise (kor­kuya kapılmadan) dediler ki: Bu Allah’ın
ve Rasulunün bize va-detttği şeydir; Allah ve Rasulü doğru söylemiştir.»

Vahiy şunları da
ekliyordu :

«Ve (Bu), yalnızca onların
imanlarını ve teslimiyetlerini ar­tırmış oldu.» (Ahzab: 22).

Onlar, Peygamber
(s.a.v.)’e bir-iki yıl önce vahyolunan bir âyetin gerçekleştiğini belirterek
böyle diyorlardı:

«Yoksa sizden önce
gelip geçenlerin hali, başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandtntz?
Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine
sarsıldılar ki, öyle ki Pey­gamber, beraberindeki mü’minlere: «Allah’ın yardımı
ne zaman?» diyordu. Dikkat edin, kuşkusuz Allah’ın yardımı pek yakındır.» (Bakara:
214).

Peygamber fs.a.v.)
adamlarının dayanma-gücünün so­nuna geldiğini biliyordu. Fakat O, düşmanın da
gün geç tikçe aynı zorlukları yaşayacağının farkındaydı. Bu ne­denle Gatafan
kabilelerinden iki kola, eğer savaş alanını terkederlerse Medine’deki hurma hasadının
üçte birini on­lara vereceğini bildiren bir haber gönderdi. Onlar: «Hur­maların
yarısını ver» diye haber gönderdiler. Fakat Pey­gamber (s.a.v.) üçte bir
teklifinden geri dönmedi. Gata-fanlilar da bunu kabul ettiler. Bunun üzerine
Peygamber (s.a.v.) Osman (r.)’i Gatafan kabileleriyle barış anlaşması imzalamak
üzere gönderdi. Daha sonra biri Evs’in, biri Haz-rec’in lideri olan iki Sa’d’i
çadırına çağırdı ve onlara plâ­nından bahsetti. Onlar: «Ey Allah’ın Rasulü, bu
senin-fik­rin mi yoksa bunu sana Allah mı emretti? Yoksa bu se­nin bizim
adımıza yaptığın bir şey mi?» diye sordular. Pey­gamber; «Bunu sizin adınıza
yapıyorum. Allah’a andol-sun, eğer Arapların size saldırdığım, her tarafınızı
kuşat­tığını ve bununla onların gücünü kırabileceğimi bilmeseydim bunu
yapmazdım» dedi. Fakat yaralanan Sa’d tbn Mu-az ona şöyle dedi: «Ey Allah’ın
Rasulü, bizler bu adam­larla birlikte Allah’ın yanında başka ilahlara
tapıyorduk. Allah’a gerçekten ibadet etmiyor ve onu tanımıyorduk. O zaman bile
onlar, misafir oldukları zaman ve satın aldık­ları hariç bir tek hurmamızı
yiyemezlerdi. Şimdi ise Allah bize İslam’ı bahşetti, bizi hidayete ulaştırdı.
Bizi seninle ve İslam’la güçlendirdi. Böyle olduğu halde onlara malla­rımızı mı
verelim? Tanrıya andolsun, Allah bizimle onla­rın arasını buluncaya kadar
onlara kılıçtan başka birşey vermeyiz». Peygamber (s.a.v.) ; «Senin dediğin
gibi olsun» dedi. Bunun üzerine Sa’d deri parçasını ve kalemi Osman’­dan aldı.
Yazılanlara şaşırarak: «Bırakın ne yapacaklarsa yapsınlar!» dedi[1].

Şimdi geçersiz hale
gelen bu anlaşma Fezare ve Mür-re kabilelerinin liderleriyle yapılmıştı.
Kureyş’in Gatafan’h üçüncü müttefiki ise, Ebu Süfyan ve Süheyl’in müslüman-ları
Bedir’deki ikinci karşılaşmadan vazgeçirmesine karşı­lık rüşvet teklif
ettikleri Nuaym’ın kabilesi Aşça’ idi. Me­dine’de kaldığı sürece gördükleri onu
çok etkilemişti. Şim­di ise karışık duygular içinde bu kez de Mekke’lilerin ya­nında
yer almak üzere kabilesi ile birlikte savaş alanına gelmişti. Yeni dinin
takipçileıine duyduğu saygı, kendile­rinin üç katı bir orduya bu kadar
dayandıklarını gördü­ğünde daha da arttı. Bir müddet sonra kendisinin: «Allah
İslam’ı kalbime düşürdü» diye nitelediği zaman geldi. O gece -iki Gatafan
kabilesiyle Peygamber’in yaptığı anlaş­manın feshedildiği gece- şehre gîtti.
Oradan da ordunun kamp kurduğu yere gitti ve Peygamber (s.a.v.)’i görmek
istediğini söyledi. Peygamber (s.a.v.) : «Seni buraya geti­ren ne, ey Nuaym?»
diye sordu. O: «Buraya, senin sözüne inandığımı açıklamaya ve gerçeği
getirdiğine şehadet et­meye geldim. Ey Allah’ın Rasulü, bana ne emredersen
emret. Senin emrettiklerinin hepsini yapmaya hazırım. Halkım ve diğerleri benim
müslüman olduğumu bilmiyorlar» dedi. Peygamber s.a.v.) : «Tüm gücünle onlan
birbi­rine düşürmeye çalış» dedi. Nuaym yalan söylemek için izin istedi. Bunun
üzerine Peygamber (s.a.v,) : «Onları biz­den uzaklaştırmak için ne söylersen
söyle. Çünkü savaş hiledir[2] dedi.

Nuaym tekrar şehre
döndü ve Beni Kurayza yerleşim bölgesine gitti. Yahudiler onu eski bir arkadaş
olarak mi­safir ettiler, onun için yemek ve içki hazırladılar. O: «Ben bunun
için gelmedim» dedi «Sizin güvenliğinizden duydu­ğum korkuyu ve buna karşı
alınması gereken tedbirler ko­nusunda tavsiyemi haber vermek üzere geldim».
Daha sonra, Gatafan ve Kureyş’in eğer müslümanlan yok ede­cek bir zafer
kazanamazlarsa yahudileri Muhammed (s.a.v)’in insafına bırakıp kaçacaklarım
anlatmaya koyul­du. Bu nedenle yahudiler de, Kureyşliler önemli adamla­rından
birkaçını, onları bırakıp kaçmayacaklarına dair re­hin verinceye kadar Kureyş için
bir ok bile atmamalıydılar. Onun temas ettiği konularda aynı korkuları besleyen
yahudiler tavsiyesini hemen kabul ettiler. Bunun üzerine onun söylediklerini
aynen yapmaya karar verdiler. Ne Kureyşlilere, ne de Gatafanhlara bu fikrin
Nuaym’dan çıktı­ğını haber vermemeye de söz verdiler.

Daha sonra Nuaym, bir
zamanlar arkadaşı olan Ebu Süfyan’a gitti. Ona ve yanındaki diğer Kureyş
liderlerine, eğer haber aldıkları kişinin kim olduğunu söylememeye yemin
ederlerse onlara verilecek önemli bir haberi oldu­ğunu söyledi. Oradakiler
yemin edince şöyle dedi  «Yahu­diler,
Muhammed (s.av.)’le yaptıkları anlaşmaya tekrar döndüler ve ona şöyle haber
gönderdiler: «Yaptığımıza piş­man olduk. Eğer Kureyş ve Gatafan liderlerinden
bir kıs mmı rehin alıp öldürmek üzere sana versek, bu seni mem­nun eder mi?
Sonra da geri kalanlara karşı senin yanın­da savaşırız? «Muhammed Cs.a.v.) de
buna razı oldu. Eğer yahudiler sizden adamlarınızdan bir kısmını rehin ister
lerse, vermeyin». Nuaym daha sonra kendi kabilesine ve diğer Gatafan
kabilelerine gidip Kureyşlilere söyledikleri­nin aynısını tekrarladı.

İstişare ettikten
sonra iki ordunun liderleri şimdilik Huyay’a birşey söylememeye ve Nuaym’m
söylediğinin doğ­ru olup olmadığını denemeye karar verdiler. îkrime’yi bir
mesajla Beni Kurayza’ya gönderdiler. Mesaj şuydu: «Artık Muhammed’i tamamen
ortadan kaldırmak üzere yarın sa­vaşmaya hazır olun». Onlar şu cevabı verdiler:
«Yarın Cu­martesi, siz ileri gelenlerinizden birkaç kişiyi bize rehin olarak
vermedikçe, Muhammed’e karşı hiçbir şekilde sa­vaşmayız. Çünkü biz, eğer savaş
kötü giderse sizin bizi burada yalnız bırakıp memleketinize kaçacağınızdan kor­kuyoruz.
Ona tek başımıza karşı koyamayız». Bu mesaj Kureyş ve Gatafan kabilelerine
ulaştığında: «Tanrıya andolsun Nuaym’ın söyledikleri doğru» dediler. Beni Kurayza’lılara
bir tek adam bile vermeyeceklerini ve ertesi gün savaşmaları gerektiğini
bildiren bir haber gönderdiler. Be­ni Kurayza’lıların cevabı ise, rehineler
kendilerine teslim edilmedikçe bir tek ok bile atmayacaklarını bildirmek ol­du.

O zaman Ebu Süfyan,
Huyay’a gitti ve : «Bize vadetti-ğin yardım nerede? Onlar bizi aldattılar,
şimdi de bizi ele vermeye çalışıyorlar» -dedi. Huyay i «Tevrat’a andolsun ki,
hayır» dedi. «Bugün cumartesi, biz cumartesi yasağına kar­şı gelmeyiz. Fakat
onlar pazar günü, Muhammed ve ar­kadaşlarına karşı ateş gibi saldırırlar». İşte
o zaman Ebu Süfyan, yahudilerin rehinelerle ilgili fikrini Huyay’a söy­ledi.
Huyay’ın yüzündeki ifade birden bire değişmişti. Bu­nun, onun suçluluğuna
delalet ettiğini anlayan Ebu Süf­yan: «Lâfa andolsun ki, bu senin ihanetinden
başka bir şey değil, senin ve onların. Çünkü ben seni de halkının ihanetine
katılmış sayıyorum.» dedi. «Hayır» diye karşı çıktı Huyay, «Sina dağında
Musa’ya indirilen Tevrat’a an­dolsun ki, ben hain değilim». Fakat Ebu Süfyan
ikna ol­mamıştı. Hayatını kaybetmekten korkan Huyay, kampı terketti ve
Kurayza’lıların yerleşim bölgesine gitti.

Kureyşliler ve Necd
kabilesinin ilişkilerine gelince, Nuaym’ın bir şey yapmasına gerek kalmamıştı.
Yaklaşık olarak İki hafta geçmiş ve hiçbir şey elde edilememişti. îki ordunun
da yiyecek stoklan tükeniyordu. Bu sırada ya aç­lıktan, ya aldığı yaralardan
veya her ikisinden gün geç­tikçe daha çok sayıda at ölüyordu. Birkaç da deve
Ölmüş­tü. Kureyş, Gatafan ve diğer bedevi kabilelerinin en iyi ihtimalle
isteksizce ittifaka .devam ettiklerini anlamakta gecikmedi. Onlar bu kampanyaya
yeni dine düşmanlıkla­rından çok, ganimet elde etmek için katılmışlardı. Fakat
geçen süre içinde ganimet elde etme ümitleri yok oldu, tki ordu arasındaki
birbirine duyulan güvensizlik gittikçe ar­tıyordu. Zaten bu sefer başından beri
hata ve başarısızlık doluydu.

Üç günden beri
Peygamber (s.a.v.) her namazın arka­sından şu duayı tekrarlıyordu: «Attahim, Ey
kitabı indiren ve Seri’ul Hısâb (çabuk hesap görücü) olan! Düşmanları bizden
uzaklaştır. Onların korkup kaçmasını sağla.»[3].
Her-şey hallolduktan sonra da şu âyet nazil olmuştu:

iman edenler, Allah’ın
sizin üzerinizdeki nimetini hatır-tayın. Hani size ordular yönelip-gelmişti.
böylece biz de onların üzerine, bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular
göndermiştik.» (Ahzab : 9).

Günlerce hava
olağanüstü soğuk ve nemli olmaya de­vam etmişti. Şimdi İse doğudan gelen sert
bir rüzgâr, her­kesin sığmaklara çekilmeye zorlayan bir yağmur getirmiş­ti.
Gece olunca ovayı fırtına kapladı. Rüzgâr fırtına ve bo­raya dönüşmüştü. İki
düşman kampında da bir tek sağ­lam çadır bile kalmamıştı. Tüm çadırlar
yakılmış, kamp ateşleri sönmüş, insanlar yerde birbirlerine sarılmış ısın­maya
çalışıyorlardı.

Müslümanların kampı rüzgârdan
biraz korunuyordu; çadırlarından hiçbiri yıkılmamıştı. Fakat fırtınanın etkisi
y-

le insanlar büyük bir
üzüntüye ve daha önce hiç düşün­medikleri kadar büyük bir zayıflığa kapıldılar.
Peygamber (s.a.v.), gece geç saatlere kadar dua etti. Daha sonra ken­di
çadırına yakın olan adamların arasına gitti. Bunlardan biri olan Yemân’m oğlu
Huzeyfe (r.) sonraki yıllarda Pey­gamber (s.a.v.)’in nasıl yanlarına gelip
şöyle dediğini an­lattı : «Hanginiz düşmanın yanma gidip, onların durumu
hakkında bilgi edindikten sonra geri dönecek? Kim bu söy­lediklerimi yaparsa
onun Cennette arkadaşım olması için Allah’a dua edeceğim». Fakat oradakilerden
hiç cevap gel­medi. Huzeyfe: «Hepimiz o kadar cesaretimizi kaybetmiş, o kadar
acıkmış ve üşümüştük ki hiç birimizin ayağa kal­kacak hali yoktu» dedi. Hiç
kimsenin gönüllü olarak bu görevi almak istemediği açığa çıkınca. Peygamber
(s.a.v.), Huzeyfe’yi çağırdı. Huzeyfe (r.) de diğerlerinden ayrılıp hemen ayağa
kalktı. Huzeyfe: «İsmim onun ağzından çı­kar çıkmaz ayağa kalkmaktan başka bir
şey yapamadım» dedi. Peygamber ts.a.v.) : «Sen git» dedi, «düşmanın ara­sına
gir ve ne durumda olduklarını gözle. Bize geri döne­ne kadar başka birşey
yapma». Huzeyfe şöyle anlattı: «Bu­nun üzerine gittim. Rüzgâr ve Allah’ın
orduları onları pe­rişan ederken düşmanın araşma girdim». Huzeyfe (r.î, ye­re
çömelmiş KureyşÜlor arasından nasıl geçip liderlerinin oturduğu yere ulaştığını
anlattı. Geceyi soğuktan uyuşmuş bir şekilde geçirdiler. Şafakla birlikte
rüzgâr hızını azalt­maya başladığında Ebu Süfyan yüksek sesle bağırdı: »Ey
Kureyşliler, atlarımız ve develerimiz ölüyor. Beni Kuray-zalılar bize ihanet
etti ve bizi ele vermek üzere oldukları­nı haber aldık. Şimdi de gördüğünüz
gibi rüzgâr bizi mah­vediyor. Artık bu yeri terkedelim, ben gidiyorum». Bu söz­leri
söyledikten sonra devesinin yanına gitti ve devesine bindi. O kadar ani bir
kararla deveye binmişti ki devesi­nin kösteğini çözmeyi unutmuştu. Bunu ancak
deveyi üç ayağı üzerinde kalkmaya zorladığı an farketti. O sırada İkrime ona
şöyle dedi: «Sen bu insanların başı v© lide­risin. Bizden o kadar çabuk
ayrılıp, adamlarını geride mi bırakacaksın?» Bunun üzerine utanan Ebu Süfyan,
çoğu kamp yerini terkedinceye kadar bekledi. Daha sonra geri kalanları iki yüz
atlı ile birlikte Halid ve Amr’ın getirme­sine karar vererek kendisi de yola
çıktı. Ordunun yola ha­zırlanmasını beklerlerken Halid şöyle dedi: «Şimdi her
akıllı adam Muhammed yalan söylemediğini an­ladı». Fakat Ebu Süfyan  sözünü keserek: «Herkes­ten çok senin, böyle
demeye hakkın yok» dedi. Halid «Ni­çin?» diye sordu. Ebu Süfyan : «Çünkü
Muhammed (s.a.v.), senin babanın şerefini iki paralık etti, kabilenin şefi Ebu
Cehil’i de öldürttü» dedi.

Huzeyfe , geri dönüş
emrini duyar duymaz hemen Gatafan kabilelerinin kampına doğru yola çıktı. Fakat
kamp yerini boş buldu. Çünkü soğuk onların da dayan­ma gücünü kırmış ve geri
dönmelerine neden olmuştu. Bu­nun üzerine Huzeyfe, Peygamber (s.a.v.)’in yanma
dön­dü. O sırada Peygamber (s.a.v.), soğuğa karşı, hanımların­dan birine ait
olan örtüye bürünmüş bir halde namaz kı­lıyordu. Huzeyfe: «Beni gördüğünde»
dedi, «Beni yanma doğru çekti ve ayak dibine oturttu. Örtünün bir ucunu da bana
uzattı». Daha sonra benimle birlikte örtünün için­de oturdu, secde yaptı ve
tekrar oturdu. Namazı bitirip selam verdikten sonra ona haberleri ulaştırdım.»[4]

Bilâl sabah ezanını
okudu: namazı kıldıklarında, sa­bahın ilk ışıklarıyla birlikte hendeğin
ötesindeki ovanın bomboş olduğunu gördüler. Peygamber (s.a.v.) herkesin evine
dönebileceğini söyledi’. Bunun üzerine çoğu hızla şeh­re doğru yola koyuldular.
Daha sonra düşmanın araları­na casus sokmasından veya Beni Kurayza’lılarin
hendeğin korunmasız olduğunu Kureyşlilere haber verip, onların da geri
gelmesinden korkarak Cabir ve Ömer’in oğlu Abdullah (r.)’i ayrılan
arkadaşlarını geri çağırmak üzere gönderdi, ikisi de onların arkalarından
gitti. Güçlerinin yettiği kadar yüksek sesle bağırdılar, fakat hiç kimse se­se
başını çevirmedi. Cabir, Beni Harise’yi yol boyunca iz­ledi, evlerinin önüne
geldiklerinde yine bağırdı, fakat kimse ona cevap vermedi. -İkisi de”
sonunda Peygamber (s.a.v.)’in yanma döndüklerinde ona başaramadıklarını haber
verdiler. Bunu duyan Peygamber s.a.v.) güldü ve onu korumak üzere yanında kalan
arkadaşlarıyla birlikte şehre doğru yola koyuldu.

 

61.   BENÎ KURAYZA

 

Dinlenmek için sadece
birkaç saatleri vardı. Çünkü öğle namazından hemen sonra Cebrail, Peygamber
(s.a.v.)’e gelmişti. Çok güzel giyinmişti. Sarığı gümüş ve altın işle­meliydi.
Gümüş ve altın İşlemeli bir örtü de onu getiren katırın semerine örtülmüştü, «Ey
Allah’ın Rasulü, teslim mi oluyorsun?» dedi. «Melekler teslim olmadılar.
Düşmanı kovalamaktan şimdi döndüm. Ey Muhammed Cs.a.v.), ger­çekten yüce Allah
sana Beni Kurayza’ya karşı çıkmanı em­rediyor. Ben şimdiden onların yanına
gidiyorum. Belki on­ları korkutabilirim.[5].

Peygamber (s.a.v.),
Beni Kurayza yerleşim bölgesine ulaşana kadar kimsenin ikindi namazı
kılmamasını em­retti. Sancak Ali (rJ’ye verilmişti. Hendekte, Kureys. ve
müttefiklerine karşı çıkan aynı üçbin kişi güneş daha bat­madan tüm Kurayza kalelerini
kuşatmıştı.

Kuşatma yirmibeş gece
sürdü. Yirmi beş günün sonun­da yahudiler, Peygamber (s.a.v.)’e Ebu Lübabe ile
görüş­mek istedikleri haberini gönderdiler. Beni Nadir gibi on­lar da uzun
süreden beri Evs’in müttefiki idiler. Ebu Luba-be de bu ittifakı sağlayan
önemli liderlerden biriydi. Pey­gamber (s.a.v.) ona, Beni Kurayzalılara
gitmesini emretti. Ebu Lübabe oraya vardığında ağlayan çocuk ve kadınlar­la
karşılaştı. Bu, onun hain düşmana karşı duyduğu kini yumuşattı. Adamlar,
Muhammed fs.a.v.)’e teslim olup ol­mamaları konusundaki fikrini sorunca O:
«Evet» dedi. Ay­nı zamanda elini boğazına dokundurarak, teslimiyetten ölümü
kasdettiğini ima etti. Bu jest teslimiyet fikrine ay­kırıydı ve kuşatmanın daha
da uzamasına sebep olabilir­di. Daha Önce Peygamber (s.a.v.) bir hurma ağacını
ve­layeti altındaki bir yetime vermesini teklif etmiş, kendisi de bunu
reddetmişti. Zaten bu hareketinden dolayı büyük bir suçluluk duyuyordu. Bu
jesti yaptıktan hemen sonra duyduğu suçluluk daha da arttı[6].
«Daha ayaklarımı yerin­den oynatmamıştım ki, Allah’ın Rasulüne ihanet ettiğimin
farkına vardım» dedi. Ebu Lübabe’nin yüzünün rengi de­ğişti ve şu âyeti okudu:
«Biz Allah’a ait (kullar) iz ve şüp­hesiz O’na dönücüleriz.» (Bakara: 156i.
Ka’b: «Sana ne oldu?» diye sordu. Ebu Lübabe: «Allah’a ve Rasulüne iha­net
ettim» dedi. Üst kattan aşağı indiğinde sakalını tuttu, gözyaşlarıyla
sırılsıklam olmuştu. Geldiği kapıdan çıkıp, kendisinden haber bekleyen diğer
Evs’Iilerle karşılaşmaya dayanamayacağını hissetti. Bu nedenle kalenin arka
kapı­sından çıkıp şehre doğru yola koyuldu. Doğruca Mescid’e gitti. Kendisini
Mescid’in direklerinden birine bağlayıp şöy­le dedi: «Allah yaptığım şeyi
affedinceye kadar burada bağlı kalacağım».

Peygamber (s.a.v.)
onun gelip haber getirmesini bek­liyordu. Neler olduğunu duyunca şöyle dedi:
«Eğer bana gelseydi, onu affetmesi için Allah’a dua ederdim. Fakat onun bu
yaptığını gördükten sonra, Allah ona merhamet edinceye kadar onu bırakamam»[7].

Ebu Lübabe, on ya da
onbeş gün o direkte bağlı kaldı. Her namazdan önce veya gerektiğinde kızı gelip
onu çö­züyor ve namazını bitirdikten sonra tekrar aynı yere bağ­lıyordu. Bu
durumdan duyduğu üzüntü, kuşatmanın hâlâ sürdiğü gecelerden birinde gördüğü bîr
rüya ile biraz ha­fifledi. Rüyasında kendisini yapışkan çamurdan bir batak­ça)lığa
gömülmüş görüyordu. Neredeyse bataklığın saldığı pis kokudan, ölmek üzere iken
akan bir pınar görüyor ve pınarda yıkanıyor. Etrafındaki. koku da güzelleşiyor.
E bu Lübahe (rJ uyandığında Ebu Bekir’e gidip bu rüyanın ne anlama gelebileceğini
sordu. Ebu Bekir, (r.) ona, vücu­dunun ruhunu temsil ettiğini, ilk önce ruhunu
baskı altı­na alan kötü bir olay yaşayacağını, fakat bundan sonra kurtulacağını
söyledi. Ebu Lübabe direkte bağlı olduğu sürece bu kurtuluşun ümidiyle yaşadı.

Benî Kurayza’ya
gelince, Ka’b onlara, nasıl olsa hep­si Muhamed’in (s.a.v.) Peygamber olduğuna
inandığına göre onun dinine girip mallarını ve hayatlarını kurtarmayı teklif
etti. Fakat onlar ölümün bundan daha iyi olduğunu ve Tevrat’tan ve Musa’nın
kanunlarından (namus) başka bir şey istemediklerini söylediler. Bunun üzerine
Ka’b onlara başka çözüm yollan Önerdi, fakat hepsi kabul edilmeyecek
nitelikteydi. Kuşatmanın başından beri Beni Kurayzahların kalelerinde kalmakta
olan Beni Hedl’den Kurayza’nın er­kek kardeşi Hedl’in soyundan gelenler üç genç
adam Ka’b’m öne sürdüğü ilk teklife taraftardılar. Gençliklerin­de, kendi
aralarında yaşamaya gelen Suriye’li yahudi İbn el-Heyeban’ı tanımışlardı. Şimdi
onun beklenen Pey­gamber (s.a.v.)’le ilgili söylediklerini tekrarlıyorlardı
«Onun vakti geldi. Ey yahudiler, ona ilk ulaşan sizler olun. Çünkü O kendisine
karşı çıkanları Öldürmek ve kadm ve çocuklarını esir almak üzere gönderilecek.
Bu durumun sizi ondan uzaklaştırmasına izin vermeyin.» Fakat gençlere verilen
tek cevap: »Biz.Tevrat’tan vazgeçme­yiz.» oldu. Bunun üzerine üç genç o gece
Kurayza kale lerinden kaçıp, Müslüman kampına sığındılar. Müslüman olmak
istediklerini söyleyip Peygamber’e (s.a.v.) biat et­tiler. Beni Kurayzalılardan
ise sadece iki kişi onların yo­lundan gitti. Bunlardan biri, Amr îbn Su’da’,
zaten başın­dan beri Peygamber (s.a.v.) ‘le yapılan anlaşmayı bozmaya karşıydı
ve resmen kendisinin buna karşı olduğunu açık­lamıştı. Şimdi ise eğer Müslüman
olmayacaklarsa, Pey­gamber  (s.a.v.)’e
haraç veya vergi ödeyebilecekleri fikrini ortaya attı. «Ama, onun bu teklifi
kabul edip etmeye­ceğini bilmiyorum.» dedi. Buna karşılık yahudiler, Arap­lara
haraç ödemektense ölmeyi yeğleyeceklerini söylediler. Bunun üzerine kaleden
yalnız başına ayrıldı; kuşatma çemberini Müslüman olarak geçti ve o geceyi
Medine’deki Mescid’de geçirdi. Fakat o geceden sonra bir daha onu gö­ren
olmadı. Bugüne kadar onun nereye gittiği ve nerede öl­düğü Öğrenilememiştir.
-Peygamber (s.a.v.) onun hakkın­da: «O, inancı nedeniyle Allah’ın koruduğu bir
adamdır» derdi. Müslüman olan diğer adam ise Rifâ’a îbn Semey’al’di. O gece
yahudi kalelerinden kaçmış, askerlerin arasından gizlice geçip, Hazreç’in Beni
en-Neccar kolundan bir adamla evlenen Peygamber (s.a.vj’in teyzesi Selma binti
Kays’m yanına sığınmıştı. Rifâ’a onun evinde Müs­lüman olmuştur.

Ertesi gün, Ebu
Lübabe’nin uyarısına rağmen Benî Kurayza’lılar kalelerinin kapılarını açtılar
ve Peygamber (s.a.v.)’in adaletine teslim oldular. Adamlar elleri arkala­rına
bağlı bir şekilde kendileri için kampın bir tarafında ayrılan yere doğru
gittiler. Diğer bir tarafa da kadınları ve çocukları topladılar. Peygamber
(s.a.v.) kadın ve çocuk­ları koruma görevini. Beni Kaynuka’nın eski lideri olan
Abdullah Ibn Selâm’a verdi. Silahlar, giyecekler ve ev eş­yaları kalelerden
getirilip bir yere yığıldı. Şarap ve maya­lanmış hurma suyu kavanozları teker
teker açıldı ve bo­şaltıldı.        
.   

Evs kabileleri
Peygamber (s.a.v.)’e bu eski müttefikle­rine de, Hazreç’in müttefiki olan
Kaynuka’hlara gösterdiği yumuşaklığı göstermesini rica eden bir haber
gönderdiler. Peygamber (s.a.v.). «Ey Evsliler, eğer onlar hakkındaki kararı
sizden birine bırakırsam bu sizi tatmin eder mi[8]»
dedi. Onlar da bu fikri kabul ettiler. Bunun üzerine Pey­gamber (s.av.) onları
yaraları henüz iyileşmemiş olan ve Mescid’de bir çadırda tedavi gören liderleri
Sa’d Ibn Mu-hz (r.)’a gönderdi. Peygamber (s.a.v.), onu daha sık ziyaret
odübümek için mescide yerleştirmişti. Rudeyfe adında­ki Eşlem’1 i bir kadın da
Sa’d’ın yarasını    tedavi ediyordu.

Kabilesinden birkaç
adam Sa’d’in yanına gittiler. Onu bir katıra bindirip kampa gittiler. Yolda
ona: «Müttefiklerimi­ze iyi davran, çünkü Allah’ın Rasulü seni onlara müsama­halı
davranman için kararı sana bıraktı.» Fakat Sa’d çok adaletli bir adamdı; Ömer
gibi o da Bedir esirlerini öldür­me taraftarıydı ve onların bu görüşü vahiy
tarafından des­teklenmişti. Bedir’de fidye karşılığı serbest bırakılanların
çoğu Uhud’da ve Hendek’te geri gelip onlara karşı savaş­mışlardı. Bu son
savaşta ise istilaya gelenlerin asıl gücü, sürgün edilen Beni Nadir’in
yardımlarından kaynaklanı­yordu. Eğer onlar sürgüne gönderilmek yerine
öldürülmüş olsalardı, Kureyş ordusu yarıya iner ve Beni Kurayza’Iılar da
anlaşmaya sadık kalırlardı. Bundan başka Sa’d (r.) kriz anında Beni Kureyza’ya
gönderilen elçilerden biriydi ve onların Müslümanların yenileceğine
inandıklarında na­sıl ihanet ettiklerini gözleri ile görmüştü. Eğer onlar hak­kında
sert bir karar alırsa bütün Evs’liler onu suçlayacak­tı. Fakat Sa’d (r.) bu tür
düşüncelere zaten Önem vermez­di. Yakında öleceğini hissettiği bu seferki
kararında ise bu tür kaygılar ondan tamamen uzaktı. Kabilesinden adam­ların
sözlerine kısaca şu karşılığı verdi: «Artık Sa’d’m, Al­lah katında, hiçbir
suçlunun suçuna önem vermeme zama­nı gelmiştir.»

Sa’d, güçlü yapılı,
yakışıklı ve heybetli bir adamdı. O kampa geldiğinde Peygamber (s.a.vJ:
«Başkanınıza saygı için ayağa kalkın» dedi. Onlar da ayağa kalktılar ve şöyle
dediler: «Ey Amr’ın babası, Allah’ın Rasulü seni mütte­fiklerimiz hakkında
karar vermek üzere görevlendirdi.-Sa’d (r.): «Peki, benim kararımın onlar
üzerindeki son hü­küm olacağına Allah’a yemin edip, O’na ahit verir misi­niz?»
dedi. «Evet» dediler. Sa’d Peygamber (s.a.v.)’e doğru bir göz atıp, adını
anmaksızın: «Bu, buradaki herkes için mi geçerli?» dedi. Peygamber  «Evet- dedi. «O hal­de» dedi Sa’d, «ben
erkeklerin Öldürülmesi, mallarm dağı­tılması, kadın Ve çocukların esir
alınmasına hüküm veriyorum»[9] Peygamber
(s.a.v.) ona: -Sen, yedi kat yüksek se­mada Allah’ın verdiği hükmün, aynısını
verdin» dedi.

Kadınlar ve çocuklar
şehre götürülüp yerleştirildiler. Erkekler ise kampta kaldılar ve geceyi Tevrat
okuyup bir­birlerine sabır ve dayanıklılık tavsiye ederek geçirdiler.
Sabahleyin Peygamber Is.a.v.) pazar yerinde dar, fakat uzun ve derin hendekler
açılmasını emretti. Toplam yedi-yuz kişi olan adamlar bazı kaynaklara göre
yediyüzden fazla, bazılarına göre ise daha az küçük gruplar halinde
gönderildiler. Her grup kendi mezarı olacak olan’ çukurun başına dfzildi. Daha
sonra Ali ve Zübeyr gibi Ashabın genç­leri hepsini birer kılıç darbesi ile
öldürdüler.

Huyay pazar yerine
doğru gönderildiğinde Peygam­ber (s.a.v.)’e döndü ve ona şöyle dedi: *Sana
karşı geldi­ğim için Kendimi suçlamıyorum. Allah’ı terkeden, aynı şekilde
terkedilecektir.» Daha sonra yahudilere dönerek: «Allah’ın emri yanlış olmaz,
bu Allah’ın kitabında Israil-oğullanna gönderdiği bir karar, bir hüküm ve
katliamdır» dedi. Çukurların yanına oturdu ve başı kesildi.

Son Öldürülenin başı
bir meşale ile kesildi. Daha sonra Zabir İbn Bata adındaki yaşlı yahudi,
hakkında karar ve­rilemediği için kadın ve çocukların olduğu eve yerleştirildi.
Ertesi sabah erkeklerin öldürüldüğü haberini alan kadın­lar, tüm şehri ağıt
sesleri ile ayağa kaldırdılar. Fakat yaşlı Zabır onları teskin etti ve şöyle
dedi: «Sessiz olun! Siz dün­ya kuruldu kurulalı îsraüoğullanndan esir alman ilk
ka-dinlar mısınız? Eğer erkekleriniz iyi olsaydı, sizi bu du­rumdan
kurtarırlardı. Siz kendinizi yahudi dinine verin, çünkü bu din üzere ölüp,
ahirette bu din üzere tekrar di-rilmeliyiz.»

Zabir en azılı İslâm
düşmanlarından biriydi ve çoğu kişiyi Peygamber (s.a.vJ’e karşı gelmeye o
teşvik etmişti. Fakat iç savaşlar sırasında, Sabit İbn Kays adındaki Haz-reç’li
bir adamın hayatını kurtarmıştı. Sabit bu borcunu ödeme amacıyla Peygamber
Cs.a.v.)’den Zabir’in yaşama­sına izin vermesini rica etti. Peygamber (s.a.v.);
«O se­nin» dedi. Fakat Sabit, Zabir’e bu durumu anlatınca O «Kansız ve çocuksuz
yaşlı bir adam hayatta ne yapar?» dedi. Bunun üzerine Sabit tekrar Peygamber
(s.a.v.) ‘e git­ti. O da ona Zabir’in karısını ve çocuklarını verdi. Fakat
Zabir bu kez de: «Hicaz’da hiç bir varlığı olmayan bir aile neyle geçinir?»
dedi. Sabit yine Peygamber (s.a.v.)’e gitti. Peygamber (s.a.v.) de ona Zabir’in
zırh ve silahlan dışın­daki bütün mallarını verdi. Fakat tüm arkadaşlarının Öl­dürülmüş
olması Zabir’i meşgul eden bir düşünce haline geldi. Sabit’e: «Senden olan
hakkıma dayanarak, Allah adı­na, senden beni de arkadaşlarımın yanına
göndermeni is­tiyorum. Onlar gittikten sonra benim için hayatın bir an­lamı
yok» dedi, İlk önceleri Sabit bunu kabul etmedi, fa­kat onun çok ciddi olduğunu
görünce onu da infaz yeri­ne götürdü ve Zübeyr (r.) onun başını kesti. Karısı,
ço­cukları serbest bırakıldı ve malları Sabit’in velayeti altın­da onlara iade
edildi.

Diğer kadın ve
çocuklar ise, mallarla birlikte kuşat­mada görev alan askerlere dağıtıldı. Bu
esirlerin çoğunu Hayber’deki soydaşları Beni Nadir, fidye verip kurtardılar.
Peygamber (s.a.v.)’e hisse olarak Reyhane adında, Na-dir’li Zeyd’in kızı olan
ve Kurayza’lı biri ile evlenmiş olan bir yahudi kadm düştü. Reyhane çok güzel
bir kadındı ve beş yıl sonra ölene dek Peygamber (s.a.v.)’in cariyesi ola­rak
kaldı. Peygamber {s.a.v.) ilk önceleri onu, Rifa’a’nm sığındığı teyzesi
Selma’nm yanma yerleştirdi. Reyhane ilk önceleri İslâm’a karşıydı, fakat Rifa’a
ve Beni Hedl’den Müslüman olan üç genç ona İslam’ı anlattılar. Bundan kı­sa bir
süre sonra üç gençten biri olan Se’lebe Peygamber (s.a.v.)’e geldi ve
Reyhane’nin Müslüman olduğu haberini verdi. Bunun üzerine Peygamber
(s.a.v.)  çok sevindi. Peygamber (s.a.v.)
ona gitti ve onu serbest bırakıp evlenme teklif etti. Fakat Reyhane (r.): «Ey
Allah’ın Rasulü, beni kendi himayende bırak; bu benim için de, senin için de
daha kolay»  dedi.

 

 



[1] I. I. 676.

[2] I. I. 681, W. 480-1.

 

[3] I. S, H/l, 53; W. 487.

[4] I. I, 683-4, W. 488-90.

 

[5] I. I. 684

[6] Bkz. Bölüm: 48

[7] W. 5ğ7.

 

[8] I. I. 136

[9] Sad’ın karan tamamen onların ihanet suçuna
dayanıyordu. Fakat bu karar, yahudi kanunlarında varolan, ihanetle suçlanmasa
bile kuşatılan bir şehir halkının öldürülmesi kanunu­na uyuyo/du -Rabbimz Alah,
size onu verdiğinde, oradaki Kıtım erkeklori kılıçtan, geçirin: fakat
kadınları, küçükleri, hayvanları ve âhirdeki bütün herşeyi kendinize alın.»
(Eski ^hit, Bes’r.ci Kitap: 20:12).