Tebuk Hz. Muhammedin Hayatı

43148

 

79.   TEBUK

 

Huneyn savaşından kısa
bir süre sonra İmparator Herakliyus Kudüs’e giden Kutsal yolu tekrar inşa
ettirdi. Bu Kur’anda önceden haber verilen ve *O gün mü’min-ler
sevineceklerdir» (Rum, 4) diye ifade edilen Bizanslıla­rın İranlılara karşı
kesin zaferini noktalıyordu. İranlıların Suriye’den ve Mısır’dan askerlerini
çekmek zorunda kal­maları da bir sevinç kaynağıydı. Fakat Suriye’de bir tehli­kenin
yerini diğeri almıştı. îslâm devletinin sadece bu ta­raftan bir tehlike ile
karşı karşıya olduğu söylenebilirdi. Medine’de Herakliyus’un Medine’ye karşı
uzun bir sefer düzenlemek üzere ordusuna bir yıllık avans verdiği söy­lentileri
dolaşıyordu. Bunun yanısıra Bizanslıların güney­de Belke’ya kadar geldikleri ve
Lehm, Cudam, Gassan ve *Amile kabilelerini ele geçirdikleri söyleniyordu. Bu
haber­ler bir bakıma abartma, bir bakıma da gerçeğin tam ter­si idi.
Herakliyus’un îran seferi sırasında rüyasında kendi­sini İslâm’a çağırmak için
mektup yazan adamla özdeşleş­tirdiği «sünnetli bir adamın» Suriye krallığını
ele geçirili­şini gördüğü henüz herkesçe bilinmiyordu. Gördüğü rüya öylesine
etkili ve açıktı ki Herakliyus’un güneye doğru ya­yılmasını engelledi ve bir dereceye
kadar Suriye’yi savun­masına neden oldu. Herakliyus Kudüs’ten Humus’a çekil­mişti.
Orada, tüm bu bölgenin fethedileceğinden emin ola­rak generallerine, kuzeydeki
diğer bölgelere yayılmaması şartıyla Suriye bölgesini Peygamber (s.a.v.)’e
veren bir an­laşma yapmayı önerdi. Generallerin bu fikre çok şaşırmalan ve
kesinlikle karşı çıkmaları onun bu plânı yürürlük­ten* kaldırmasına neden oldu.
Fakat Herakliyus gördüğü rüyayı hiçbir zaman unutmadı.

Aynı şekilde Peygamber
(s.a.v.) de Allah’ın İslâm or­dularına Suriye kapılarını açacağından emindi. Ya
zama­nının geldiğini düşünerek ya da kaçınılmaz kuzey seferi için ordularına
deneyim kazandırmak için Biaznslılara kar­şı bir sefer düzenleyeceklerini
açıkladı. Daha sonra şimdi­ye kadar kumanda ettiği en büyük ve en iyi
silahlarla do­nanmış bir ordu kurmaya başladı. O zamana kadar, bu tür
durumlarda asıl amacını gizli tutmak ve hazırlıkları müm­kün olduğu kadar gizli
yapmak adetiydi. Fakat bu kez giz­lilik yoktur. Mekke’ye ve diğer müttefik
kabilelere Suriye seferi için silahlı ve binekli adamlar göndermeleri için
ha-ber gönderildi.

M.S. 630 yılının Ocak
ayının başlarıydı. Mevsim her za­man sıcak olurdu, fakat o yıl bir kuraklık
olmuştu ve ısı her zamankinden daha yüksekti. Aynı zamanda olgun ve taze meyve
yeme zamanıydı. Bu iki durum sefere katılma­mak için ilk sebep teşkil ediyordu.
Üçüncü neden ise im­paratorluk lejyonlarının dehşet verici şöhretiydi. Münafık­lar
ve Müslümanlardan az samimi olanlar Peygamber fs. a.vj’e gelip çeşitli nedenler
öne sürerek sefere gitmemek için izin istediler. Bedevilerin çoğu da böyle
yaptı. Geride kalanlar içinde dört salih imanlı kişi de vardı: Ka’b îbn Malık,
Hazreç’ten_iki kişi ve Evs’ten bir adam. Bunlar ev­de kalmak için kesin bir
karar almamışlar ve Özürler Öne sürmemişlerdi. O mevsimde Medine’den ayrılmak
onlara o kadar sevimsiz gelmişti ki, hazırlık yapmaya başlayama-mışlar ve bu
işi bugünden yarma ertelenmişlerdi. Uyandık­larında ise vakit çok geçti ve
birlikler gitmişti. Fakat ço­ğunluk hızla hazırlığa koyulmuşlar ve zenginler
daha faz­la para yardımı yapma konusunda yarışmışlardı. Osman tek başına onbin
adama alet ve binek sağladı. Böyle oldu­ğu halde gitmek isteyen herkese yetecek
kadar binsk ve alet yoktu. O sırada inen bir âyet (Tevbe: 92) Peygamber
(s.a.v.)’in binek ve alet    
sağlayamadığı için istemeyerek geri çevirdiği, bunun üzerine ağlamaya
başlayan «yedi ağ­layan kişiyi —beş fakir Ensar ve Muzeyne ile Gatafan dan iki
bedevi hafızalara işliyordu.

Bütün bedevi
müttefikler de katıldıktan sonra ordu, onbini atlı, otuz bin kişiye
yaklaşmıştı. Şehrin dışına bir kamp kurulmuş ve herkes hazır olup Peygamber
(s.a.v.) de yola çıkıp kumandayı ele alana kadar Ebu Bekirin yö­netimine
verilmişti.

Peygamber (s.a.v.)
Ali’ (r.)’yi. ailesine bakmak üzere Medine’de bırakmıştı. Fakat münafıklar
Peygamber’in onu bir fazlalık olarak gördüğü ve gözünün önünden uzak tu­tarak
ondan kurtulduğu söylentisini yaydılar. Bunu duyan Ali (r.) o kadar üzülmüştü
ki zırhını giydi, silahlarını ku­şandı ve ona katılmak için yalvarmaya
niyetlenerek Pey­gamber (s.a.v.) e ilk konaklardan birinde yetişti. Ona in­sanların
neler konuştuklarını anlattı. O da: «Yalan söylü­yorlar. Geride bıraktıklarım
için orada kalmanı emrediyo­rum. Geri dön ve beni hem kendi ailende, hem de
benim ailemde temsil et. Ey Ali, benden sonra Peygamber gelme­mesinden başka,
senin bana, Musa’nın Harun’a yakınlığı gibi yakın olmandan memnun değil misin?»[1] dedi.

Kuzeye doğru
ilerlerken birgün sabah namazında Peygamber (s.a.v.) abdest almakta gecikti.
Adamlar saf­lara dizilmişlerdi; namaz kılmadan önce güneşin doğma­sından
korkana dek onu beklediler. Daha sonra Abdurrah-man îbn Avf (r.)’m imamlık
yapmasına karar verildi Peygamber (s.a.v.) geldiğinde hemen hemen birinci
rekatı bitirmişlerdi. Abdurrahman (r.) tam geri çekilecekken Peygamber (s.a.v.)
onu yerinde kalması için itti ve ken­disi de cemaate katıldı. Cemaat, namazı
bitirip selâm ve­rince Peygamber (s.a.v.) ayağa kalktı ve kaçırdığı rekatı
kıldı. Bitirdikten sonra: «îyi yaptınız, çünkü hiçbir Pey­gamber ümmetinden
takva sahibi binnin arkasında namaz kılmadıkça ölmez*[2] dedi.

O sırada Medine’de,
yaklaşık olarak ordu yola çıktık­tan on gün sonra, geride kalan dört mü’minden
biri olan Hazreç’li Ebu Hayseme (r.) çok sıcak bir günde bahçesin­deki
ağaçların gölgesine gitti. Orada iki kulübe vardı. Ha­nımlarının, ikisi
kulübeye de su serpmiş olduğunu gördü. İkisinin de kendisi için yemek
hazırlamış ve içmesi için toprak testilerde su soğutulmuştu. Kulübelerden
birisinin kapı eşiğinde ayakta durdu ve: «Allah’ın Rasulü güneşin sıcağı
altında, sıcak rüzgarlarla kavrulmuş. Ebu Hayse­me ise serin bir gölgelikte
onun için kendi evinde yemek ve hanımları hazırlanmış!» dedi. Daha sonra
hanımlarına dönerek: «Vallahi, Allah’ın Rasulü’ne yetişmeden ikinizin de
kulübesine girmeyeceğim. Bu nedenle benim için erzak hazırlayın» dedi.
Hanımları onun için erzak hazırladılar. Ebu Hayseme devesini semerleyerek hızla
ordunun arka­sından yola çıktı.

Medine’de Kudüs’e
giden yolun hemen hemen tam or­tasında Peygamber (s.a.v.) bir gece: «İnşallah
yarın Tebûk akarsuyuna ulaşacaksınız. Güneş kızana kadar oraya
varamayacaksınız. Ona ulaşan kimse ben gelinceye kadar suya dokunmasın» dedi.
Fakat oraya ilk varan iki kişi kay­naktan içtiler. Ordunun büyük bir kısmı
geldiğinde bir kaç damla su kalmıştı. Peygamber (s.a.v.) bu- iki kişiyi sert
bir dille azarladı ve birkaç kişiye çukurlarda bulabildikleri kadar suyu
toplayıp eski bir deri parçasına doldurmaları­nı söyledi. Yeteri kadar su
toplandığında kabın içinde el­lerini ve yüzünü yıkayıp kaynağın ağzını kapatan
kayanın üstüne serpti ve ellerini onun üstünden geçirerek Allah’ın dilediği
şekilde dua etti. Daha sonra gökgürültüsü gibi bir sesle birlikte su fışkırdı.
Bütün adamlar ihtiyaçlarını kar­şıladıktan sonra bile hâlâ su akıyordu.
Peygamber (s.a.v.), yanında duran Mu’az [3]döndü
ve: *Ey Mu’az, belki sen bu yerin bahçelerle dolu bir vadi olduğunu görene
kadar ya­şayacaksın» dedi. Gerçekten de söylediği gibi oldu.

Peygamber (s.a.v.)
ordu ile yola çıkmayı kaçıran dört mü’minin hatası üzerine üzülmüş ve hayal
kırıklığına uğ

ramıştı. Tebûk’e
ulaştıktan birkaç gün sonra onlara yeti­şen Hayseme için de daha önceden
üzülmüştü. Yalnız yol­cunun yaklaştığı görüldüğünde, henüz yüz hatları belirgin
olmamasına rağmen Peygamber (s.a.v.) dua eder gibi: «Ebu Hayseme olsa!» dedi.
Adam onlara yaklaşıp selâm verdi­ğinde de: «Yazıklar olsun sana Ebu Hayseme!»
dedi. Fakat neler olduğunu dinledikten sonra onu affetti.

Ordu Tebûk’te yirmi
gün kaldı. Bizans’tan gelen tehli­ke söylentilerinin gerçek olmadığı ortaya
çıkmıştı. Diğ^r taraftan bu Suriye’nin fethi için uygun bir zaman da de­ğildi,
Fakat o günlerde Peygamber {s.a.v.} Akabe körfe­zinde ve doğudaki sahillerde
yaşayan hristiyan ve yahudi kabileleriyîe bir barış anlaşması yaptı. Yıllık
haraç karşı­lığında onlara îslâm devletinin himayesi vadediliyordu. Daha sonra
Peygamber (s.a.v.) Haüd (r.)’i yirmisi atlı dörtyüz kişiyle Tebûk’ün
kuzey-doğusundaki Dumat el-Cendel’e göndererek ordunun geri kalan kısmıyla
birlikte Medine’ye döndü. Bu Önemli kale Suriye’ye giden yollar­dan birinin ve
Medine’den Irak’a giden yolun üzerindeydi. Buranın hristiyan yöneticisi
Ukeydir, Halid (r.î tarafın­dan yenilip esir edilince çok şaşırmıştı. Halid,
onu Medi­ne’ye götürdü. Ukeydir (r.), Medine’de Peygamber  s.a v’e biat ederek Müslüman oldu.

 

80    TEBÛK’TEN SONRA

 

Bedir’den dönüş gibi,
Tebûk’ten dönüş de üzüntülü olmuştu: yokluğu sırasında Peygamber (s.a.v.) ‘in
.kızların­dan biri daha, Ümmü Gülsüm (r.) ölmüştü. Bu sefer kızı­nın kocası da
Medine’de değildi. Peygamber (s.a.v.) onun mezarı başında dua etti ve Osman (r.)
‘a eğer bekâr bir kı­zı daha olsaydı kendisine vereceğini söyledi.

Sefere katılmayan
münafıklar teker teker Peygam­ber (s.a.v.)’e gittiler ve özürlerini beyan
ettiler. Peygam­ber (s.a.v.) onları, Allah’ın gizli düşünceleri bildiğini söy­leyerek
uyarmasına rağmen, özürlerini kabul etti. Fakat geride kalan üç mü’mine, Allah’onlar
hakkında hüküm verinceye kadar kendisinden uzak durmalarını ve diğer mü’minîere
de bu üç kişiyle konuşmamalarını söyledi. Bu üç kişi Elli gün boyuûGa
tttpEumdışı biı» hayat sürdüler; fakat ellinci gün sabah namazından sonra
Peygamber (s.a.v.) mescidde Allah’ın onları affettiğini ilân etti. Bu ko­nu da
nazil olan ayetler şöyleydi:

«(Savaştan) Geri
bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı), öyle kî, bütün genişliğine rağmen yeryüzü
onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti. Ve
O’nun dışında (yine) Al­lah’tan başka bir sığınacak olmadığını İyice anladılar.
Sonra tev-be etsinler diye onların tevbezlni kabul et’i. Şüphesiz Allah (yal­nızca)
O tevbelerî kabul edendir.» (Tevbe: 118).

Cemaat sevince boğuldu
ve birçoğu güzel haberi onla­ra vermek için mescidden aceleyle çıktılar.
İçlerinden en gençleri olan Ka’b İbn Malik (r.) şehrin dışında kendisine tek
kişilik bir çadır kurmuştu. Daha sonraki yıllarda, yak­laşan bir atm ayak
seslerini ve «Ey Ka’b, müjde» diye bir bağırma duyduğunu ve nasıl hemen secdeye
kapandığını anlatırdı. Bu iyi haberin affedilme haberinden başka bir şey
olamayacağından emindi. Ka’b daha sonra mescide git­ti. -Peygamber (s.a.v.)’e
selâm verdiğimde» dedi, «yüzü sevinçten parlıyordu. Bana: «Annenden doğduğundan
beri geçirdiğin en güzel gün için sevin» dedi. «Ey Allah’ın Rasu-lü, bu senden
mi, yoksa Allah’tan mı?» diye sordum. «Ha­yır Allah’tan» diye cevap verdi.
Allah’ın Rasulü sevinçli bir haberden memnun olduğunda yüzü ay gibi parlardı».

Havazin’in lideri
Malik (r.) Müslüman olduğundan be­ri boş durmuyordu. Beni Sakîf hâlâ Taif’e
girilmez diye kendileriyle övünebilirlerdi; fakat şimdi tüm yönlerden uzak ve
geniş Müslüman topluluklarıyla sarılmışlardı ve gönderdikleri her kervan
yağmalanabilirdi. Hatta deve ve koyunları bile Malik’in adamları alır diye
otlamaya dışarı çıkaramıyorlardı. Yanısıra Malik’in adamları ellerine dü­şen
Sakif’iiler, putperestlikten vazgeçmedikçe serbest bı­rakmayacaklarını ve öldüreceklerini
ilân etmişlerdi. Birkaç ay sonra Taif’liler Peygambere (s.a.v.) İslâm’ı kabul
ede­ceklerini bildiren, buna karşılık halkın, mallarının ve top­raklarının
güvenlikte olmasını isteyen bir anlaşma yap­mak üzere bir delege göndermekten
başka seçenekleri ol­madığına karar verdiler.

Tebük’ten Ramazan’ın
başında dönülmüştü. Aynı ay içinde Taiften delegeler Medine’ye geldi. Delegeler
konuk­severce karşılandılar ve onlar için mescidin yakınma bir çadır kuruldu.
Eğer Müslüman olurlarsa yerleşim bölge­lerinin îslâm devletinin koruması
altında olmasına karar verildi. Fakat Peygamber (s.a.v.î onların ba^ı
isteklerini kabul etmedi. Delegeler Lafın üç yıl kadar tahrip edilme­di den
durmasını istediler. Peygamber (s.a.v.} bu isteği geri çevirince iki yıla, sonra
bir yıla indirdiler, en sonunda bir ay mühlet istediler. Peygamber Cs.a.v.)
buna da hayır de­di Daha sonra ona putlarını kendi elleriyle tahrip etmeme­leri
ve hergun beş vakit namaz kılmamaları için yalvardı­lar. Onlara: «Namaz olmayan
dinde hayır yoktur» diyerek namaz kılmaları gerektiğini söyledi. Fakat
putlarını kendi elleriyle tahrip etmemeleri konusundaki önerilerini kabul etti.
Urve’nin yeğeni Muğire’ye delegeler ile birlikte gitme­sini ve Mekke’den
kendisine yardım etmek üzere Ebu Süf-yan’ı alıp Lat’ı tahrip etmesini emretti.

Müslüman olduktan
sonra delegeler Ramazan’ın geri kalanını Medine’de oruç tutarak geçirdiler ve
daha sonra Taife döndüler. Ebu Süfyan gruba Mekke’de katıldı, fakat putu kıran,
tek elli Muğire idi. Muğire’nin kabilesi, Urve ile aynı kaderi paylaşmasından
korkarak onun için bazı koruma önlemleri almışlardı. Fakat kınlan put için
feryat eden kadın seslerinden başka bir müdahale olmadı.

Şehrin teslim olmasına
en çok üzülen iki kişi, ne şeh­rin vatandaşı ne de Lat’m bağlılarmdandı.
Peygamber (s. a. y.) Mekke üzerine yürüdüğünde, Hanzala’nm babası Ebu Amir ve
ciritçi Vahşi, kendilerine yenilmez bir şehir olarak görünen Taife
sığınmışlardı. Fakat şimdi nereye sı­ğınabileceklerdi? Ebu Amir, Suriye’ye
kaçtı ve orada ken­di kendine ettiği bedduayı yerine getirerek «yalnız ve yu­vasız
bir sürgün» olarak öldü[4].
Sakîf li bir adam Peygam­ber (s.a.v.)’in Müslüman olan hiç kimseyi
öldürmediğini söylediğinde Vahşi hâlâ nereye gidebileceğini düşünüyor­du.
Vahşi, bunun üzerine Medine’ye gitti, Peygamber (s.a. v ) ‘e gidip kelime-i
şehadet getirdi. O, böyle yaparken mü’-m inlerden biri onu Hamza’yı öldüren
köle olduğunu anladı ve: «Ey Allah’ın Rasulü, bu Vahşi» dedi. «Olsun» dedi Pey­gamber
(s.a.v.), «Çünkü bir kişinin İslâm’a girmesi benim içm bin kâfiri öldürmekten
daha iyidir». Daha sonra gözle­ri, önündeki siyah yüzde gezindi:    «Gerçekten sen Vahşi misin?» diye sordu. Adam
doğrulaymca: -Otur ve Hamzayı nasıl öldürdüğünü bana anlat» dedi. Adam
anlatmayı bitirdiğinde Peygamber ,(s.a.v.): Yazıklar olsun, yüzünü benden uzak
tut, bırak da sana bir daha bakmayayım»[5] dedi.

Ebu Amtr’in kuzeni îbn
Ubey’e gelince, Tebûk’ten bir ay sonra hastalandı ve birkaç hafta sonra ölmek
üzere ol­duğu anlaşıldı. Eski kaynaklar, onun nasıl öldüğü (mü’min olarak mı,
münafık olarak mı) konusunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat Peygamber
(s.a.v.î’in onun başın­da cenaze namazı kıldığı ve kabri başında dua ettiği ko­nusunda
hepsi aynı fikirdedirler. Bir kaynağa göre Ömer (r.), Peygamber (s.a.v.î namaz
için yerini aldığında onun yanına gitmiş ve bir münafığa bu kadar lütufta
bulunma­ması için ona karşı çıkmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona gülüm­seyerek şu
cevabı verdi: «Ömer, arkama geç. Bana bir se­çenek verildi, ben de seçtim.
Bana:

«Sen, ister onlar İçin
bağışlanma dile ya da istersen onlar tçin bağışlama dileme. Onlar için yetmiş
kere bağışlama di’:sen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz» (Tevbe: 5)   ,

denildi. Eğer yetmiş
defadan fazla bağışlanma dilediğimde Allah’ın onları bağışlayacağını bilsem dualarımın
sayısını artırırdım»[6]. Daha
sonra namazı kıldırdı, tabutun yanında mezarlığa kadar yürüdü ve mezarın
başında durdu. Bun­dan kısa bir süre sonra münafıklar hakkında, şu ayet na­zil

«Onlardan ölen bitinin
namazım hiçbir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar Allah’a ve
Rasulüne (karşı) küfre sap­tılar ve fasıklar olarak öldüler.» (Tevbe: 84).
Fakat başka kaynaklara göre[7] bu
âyet Tebûk’ten dön­dükten hemen sonra nazil olan vahyin bir bölümü idi. Bu âyet
İbn Ubey’e uygulanamazdı, çünkü Peygamber onu hastalığı sırasında ziyaret etmiş
ve Ölümün yakınlığının onu değiştirdiğini görmüştü. İbn Ubey, Peygamber
(s.a.v.) -den öldüğünde kefenlenmek için bir elbisesini ve kabre kadar
tabutunun yanında gitmesini istemiş, O da bunu kabul etmişti. Daha sonra da:
«Ey Allah’ın Resulü, ümit ederim ki tabutumun yanında dua eder ve günahlarımın
affı için Allah’tan bağışlanmamı dilersin» demişti. Pey­gamber (s.a.v.) yine
kabul etmiş ve O Öldükten sonra da sözünü yerine getirmişti. Tüm bu olaylar
sırasında ölen adamın oğlu Abdullah da vardı.

Peygamber (s.a.v.)’e
elçiler gönderen tek kabile Saklf değildi. «Heyetler yılı» olarak anılan
Hicret’in bu dokuzun­cu yılında Medine’ye Arabistan’ın her tarafından daha bir
çok elçiler geldi. Bunlar arasında Yemen’in çeşitli bölgele­rinden gelen
elçiler ve putperestliği bırakıp Müslüman ol­duklarını duyuran dört Himyerli
Prensin mektupları da vardı. Peygamber (s.a.v.) onlara samimiyetle cevap verdi;
onlara İslâm’ın emirlerini haber verdi. «Dinine bağlı olan bir yahudi veya bir
hristiyanın dininden döndörülmeyece-ğini, fakat cizye (haraç) ödeyip, Allah’ın
Rasulü’nûn hi­mayesi altında olacağını»[8]
belirterek yahudi, hristiyan ve Müslümanlardan vergi toplamak üzere göndereceği
elçile­re iyi davranmalarını emretti. Dinsel ayrılıklarla ilgili ola­rak   nazil
olan bir âyette şöyle denilfyordu.:

«Sizden her biriniz
için bîr şeriat ve bir ydl yöntem kıldık. Eğer Allah[9]
dileseydi, sizi bir tek ümmetten kılardı; ancak (bu) si­ze verdikleriyle sizi
denemesi İçindir. Artik hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır.  Hakkında    
anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir» (Maide: 48).

Gelen heyetlerin
hepsinden sonuç alınamıyordu. Bı’r Ma’un’daki katliamdan sorumlu olan Amir İbn
Tufeyl şim­di Beni Amir’in başına gelmiş ve kabilesinin baskıları so­nucunda
Medine’ye gelmek zorunda kalmıştı. Fakat cahil bir adamdı. İslâm’a karşılık
Peygamber (s.a.v)’den kendi­sini halifesi olarak ilân etmesini istedi.
Peygamber (s.a-v.). «O ne senin içindir ne de kabilen içindir» dedi. «O halde»,
dedi Amir, «Sen şehirlileri yönet, bana da göçebeleri ver… «Hayır» dedi.
Peygamber (s.a.v.); «fakat sana süvarilerin idaresini veriyorum, çünkü sen
atlardan anlayan bir adam­sın.» Bedevi lider için bu yeterli değildi. Hor
görerek; «Bir-şeyim olmayacak mı yani?» dedi. Geriye dönerek: «Her ta­rafı sana
karşı atlılar ve yayalarla dolduracağım» dedi. O gittikten sonra Peygamber
(s.a.v.) dua etti. «Allah’ım, Be­ni Amir’e hidayet ver ve Tufeyl’in oğlu
Amir’in şerrinden İslâm’ı kurtar.» Amir yolda bir saldırıya uğradı ve eve varmadan
öldü. Kabilesi yeni bir temsilci kurulu gönder­di ve anlaşma yapıldı. Şair
Labîd (r.) de elçilerden biriydi ve Müslüman olmuştu. Bundan sonra şairliği
bırakmak is­tediği söyleniyordu. «Buna karşılık ‘ Allah bana Kur’an’ı verdi»
demişti. Fakat yine de yeteneklerini dinin hizmetin­de   kullanarak Ölünceye dek şiir yazmaya devam
etti.

Hac zamanı
yaklaşıyordu. Peygamber (s.a.v.) hacılarla ilgilenme görevini Ebu Bekir (r.)’e
verdi. Ebu Bekir (r.) Medine’den üçyüz kişiyle yola çıktı. Fakat onlar
gittikten kısa bir süre sonra, Müslüman ve müşrik Mekke’ye giden tüm hacıların
duyması gereken önemli bir âyet nazil oldu. Peygamber (s.a.v.) «Bana benim
ailemden birinden başka­sı temsilci olamaz» dedi ve Ali (r.) ‘e tüm hızıyla
gidip hacı­lara yetişmesini söyledi, inen âyetleri Mina’da okuyacak ve o yıldan
sonra Kâ’be’ye çıplak girilemeyeceğini ve put­perestlerin son defa Haç
yaptıklarını ilân edecekti.

Ali Cr.) yetiştiğinde
Ebu Bekir (r), topluluğa kuman­da etmek üzere mi geldiğini sordu. Ali (r.) onun
kumandası altında olacağını söyledi ve birlikte yola çıktılar. Na­mazları Ebu
Bekir kıldırdı ve hutbeleri de o okudu. Bay­ram günü, tüm hacılar kurbanlarını
kesmek üzere Mina vadisinde toplandıklarında Ali (r.) ilahî mesajı açıkladı.
Mesajın konusu, putperestlere serbestçe gidip gelme için dört ay mühlet
verildiği, bu süreden sonra Allah’ın ve Ra-sulü’nün onlara, karşı bir
sorumlulukları    olmayacağıydı.

Onlara savaş ilan
edilmişti. Bundan sonra görüldükleri yerde öldürülecek ya da esir alınacaklardı[10]. İki
istisna ya­pılmıştı Peygamber (s.a.v.)’le özel anlaşması olan ve bu an­laşmaya
uyanlar anlaşma süresi bitinceye etek güvenlikte olacaklardı, eğer bir
putperest himaye isterse ona himaye verilecek, îsîâm ona tebliğ edildikten
sonra emin bir yere yerleştirilecekti. Putperestlerin çıkarılmasıyla sadece
tica­retlerinin durgunlaşacağını değil değerli hediyelerden de mahrum
kalacaklarını zanneden yeni Müslüman olan Mekke’lilere hitaben yeni bir âyet
nazil olmuştu:

«Ey iman edenler,
müşrikler ancak pisliktirler; öyleyse bu yıl­larından sonra artık Mesciâ-i
Harama yaklaşmasmlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız. Allah dilerse
sizi kendi fazlından zengin kılar. Hiç şüphesiz Allah bilendir, hüküm ve hikmet
sahibi olandır.» (Tevbe: 25).

Peygamber (s.a.v.)
Hicret’ten sonra onuncu yıl olan ertesi yıl hemen hemen tümünü evde geçirdi.
İbrahim, yü­rümeye başlamıştı ve henüz Konuşmaya başlıyordu. Ha­san (r.) ve
Hüseyin (r.)’in, Zeyneb Cr.) adında bir kızkar-deşleri olmuştu ve Fatıma (r.)
dördüncü bir çocuk bekli­yordu. Ailenin diğer yakınları arasında Cafer (r.)’in
üç oğlu vardı. Cafer’in ölümünden sonra Esma (r.) ile evlen­diği için bu üç
çocuk Ebu Bekir (r.)’in üvey oğullan olu-

yordu. Esma (r.) da
bir bebek bekliyordu. Peygamber (s.a. v). Esma’nm kardeşi Ümmü’1-Fadl (r.)’ı çok
severdi. Mek­ke’de iken sık sık onu ziyaret etmek adetiydi. Abbas (r.)
Medine’ye yerleştiğinden beri yine sık sık ziyaret ediyordu. En büyük oğulları
Fadl fr.) olgunlaşmış ve Peygamber (s. a.v.) tarafından sevildiğini gösteren
birçok olayla karşı­laşmıştı. Bunlardan biri de, Peygamber (s.a.v.)’in Meymu-ne
(r.)’de kaldığı zamanlar, yeğeni Fadl (r.)’ı onunla-bir­likte kalmaya davet
etmesiydi.

Delegeler bir önceki
yıl gibi gelmeye devam ediyordu Bunlardan biri, Peygamberle (s a.v) anlaşma
yapmak isteyen Necran hris Uyanların d andı. Onlar Bizans yönetimin-deydiler ve
geçmişte Konstantinapol’den birçok yardım gör­müşlerdi. Altmış itişi olan
delegeleri Peygamber (s a.v.) Mescid’de kabul etti. Onların dua etme vakti
geldiğinde Peygamber (s.av.) onların doğuya dönerek dua etmelerine izin verdi.

Kaldıkları sürece
yapılan görüşmelerde birçok ilkelere değinildi, isa’nın kişiliği hakkında
Peygamber (s.a.v)’le arasında birçok anlaşmazlıklar çıktı. Bunun üzerine şu
âyetler nazil oldu-

«Şüphesiz, Allah
ka’ında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı[11],
sonra da «ol» demesiyle o he­men oluverdi. Gerçek, Rabbindendir. öyleyse
kuşkuya kapılanlar­dan olma. Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun
hakkında seninle «çekişip-tartışmalcra girişirlerse» de ki: «Gelin oğullarımı­zı
ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve ken­dinizi
çağıralım, sonra kcrşthkh lanctleşelim de Allah’ın lanetini ya­lan söylemekte
olanların üs’üne kılalım.» (Al-i Imran: 59-61}.

Peygamber (s.a.v.) bu
âyetleri hristiyanlara okudu ve onları kendisi ve ailesi ile buluşup âyette
Önerilen şekilde

anlaşmazlığı çözmeye
davet etti. Onlar düşüneceklerini söylediler, ertesi gün Peygamber (s.a.v.)’e
geldiklerinde, Ali (r.)’nin, Fatıma lr.)’nın ve iki oğullarının yanında ol­duğunu
gördüler. Peygamber (s.a.v.) büyük bir aba giy­miş ve hepsini de içine alacak
şekilde yaymıştı. Bu neden­le bu beş kişiye, «ehl-i aba» denirdi. Hristiyanlara
gelince, anlaşmazlığı artık daha fazla devam ettiremeyeceklerini anladılar.
Peygamber (s.a.v.î onlara, vergi vermeleri karşı­lığında kendilerinin,
kiliselerinin ve tüm diğer mallarının İslâm devletinin koruması altında
olacağını vadeden bir anlaşma yaptı.

Bu yılın ilk aylarında
süren neşeli mutluluk İbrahim’­in hastalanmasıyla birlikte sona erdi. Bir süre
sonra onun uzun süre yaşamayacağı ortaya çıktı. Onu annesi Mariye (r.) ve
teyzesi SirînCr.) tedavi ediyorlardı. Peygamber (s. a.v.) onu sık sık ziyaret
ed’yordu ve ölürken yanındaydı. Çocuk son nefesini verdiği ide kucağına aldı ve
gözlerin­den yaşlar boşandı. Onun yas ve feryadları yasaklaması, ölüm
sonrasındaki tüm üzüntü belirtilerini de yasaklamış olduğu anlaşılıyordu. Bu
yanlış anlama hâlâ bazı zihinleri meşgul ediyordu. Abdurrahman İbn. Avf (r.):
«Ey Allah’ın Rasulü, sen bunu ağlamasını kastederek yasaklama­dın mı?
Müslümanlar seni ağlarken görürlerse onlar da ağ­larlar» dedi. Peygamber
(s.a.v.) yine ağlamaya devam etti ve konuşabilecek hale geldiğinde: «Ben bunu
yasaklama­dım. Bunlar acıma ve merhamet belirtileridir. Merhametli olmayana merhamet
olunmaz. Ey ibrahim, eğer tekrar bu­luşma va’di olmasa, bu herkesin geçmek
zorunda olduğu bir yol olmasa ve son gelenimizin ilk gidene yetişeceğini bil­in
eşek, senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok üzülüyoruz, ey
İbrahim. Göz ağlar, kalb hüzünlenir, Allah’ın gücüne gidecek birşey
söylemiyoruz» [12]dedi.

İbrahim’in Cennette
olduğunu söyleyerek Mariye (r.) ve Şirin (r.)’i teselli etti. Onları bir müddet
yalnız bıraka tıktan sonra Abbas (r.) ve Fadl (r.) ile birlikte döndü, îki yaşlı
adam oturmug onu seyrederken genç adaın cenazeyi yıkadı. Daha sonra, cenaze
mezarlıktaki küçük mezarına kondu. Üsame (r.) ve Fadl Cr.) çocuğu mezara
uzattıktan sonra Peygamber Cs.a.v.) cenaze namazını kıldırdı ve kab­rin başında
oğlu için dua etti. Mezara toprak atıldığında hâlâ mezarın başındaydı. Daha.
sonra bir kırba su getirme­lerini ve mezarın üstüne serpmelerini emretti.
Atılan toprağın yüzeyinde dengesizlik vardı, buna işaret ederek: Sizden biriniz
birşey yaptığında, onu mükemmel yapsın» dedi. Toprağı eli ile düzelterek
yaptığı iş için «Bu ne iyilik ne de zarar verdi, fakat hüzünlenenin gönlünü
ferahlattı»[13] dedi.

Peygamber (s.a.v.)
birçok kez, yaptığı her dünyevi işte kişinin mükemmeli araması gerektiğini
vurgulamıştır. Bir­çok sözü de bu amacın dünyevi olmadığını ve uhrevi ol­duğunu
belirtir. Ali, Peygamberin (s.a.v.) bu konudaki tu­tumunun şu sözlerle
özetlenebileceğini söylemiştir: «Her za­man yaşayacakmış gibi bu dünya için,
yarın ölecekmiş gi­bi ahiret için çalış.» Her zaman ayrılmaya hazır olmak, her
zaman uhrevi olmaktır. Peygamber (s.a.v.): «Bu dünyada bir garip veya bir yolcu
gibi ol»[14] demiştir.

İbrahim’in öldüğü gün,
cenaze gömüldükten sonra bir güneş tutulması olmuştu. Bazıları bunu Peygamber
(s.a. v’Jin üzüntüsüne bağladılar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): «Ay ve
güneş Allah’ın işaret ayetlerindendir. Onla­rın ışığı hiçbir insanın ölümü için
kesilmez. Onların tutul­duğunu görürseniz, aydmlanmcaya kadar dua edin.»[15]
dedi.

 

81.   DERECELER

 

Yeni dine girme
sırasında insanları yönlendiren ruh­sal dürtüler artık çok zayıflamıştı. Bu
nedenle şu âyet nazil oldu-

«Bedeviler* dedi ki:
«iman ettik» De ki: «Siz iman etmedi­niz, ancak ‘islâm (müslüman veya teslim)
olduk’ deyin. îman he­nüz kalblerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve
Rasulüne itaat ederseniz, O, sizin emellerinizden hiçbirini eksiltmez.»
(Hucurat: 14)

Bu âyet iman etmeden
teslim olmayı -en aşağı derece olarak kabul ederek İslâm hiyerarşisini
tamamlıyordu. Da­ha yüksek dereceler, Hudeybiye anlaşmasından birkaç ay önce
Peygamber (s.a.v.)’e nazil olan Nur Sûresinin konu­sunu  daha doğrusu konularından birini teşkil
ediyor­du. Kur’an’da nur, iman anlamına gelir ve aşağıda bu nu­run
(aydınlanmanın) dört derecesi belirtilmiştir:

«Allah, göklerin ve
yerin nurudur. O’nun nurunun misali, için­de çerağ bulunan bir kandil gibidir;
çerağ bir sırça içerisindedir; sırça sanki incimsi bir yıldızdır ki. doğuya da
battya da ait olma­yan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç
ki) nere­deyse ateş ona dokunmasa da yağı tştk verir. (Bu) Nur üstüne nur­dur.
Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip-ilettr. Allah insanlar için
örnekler vermektedir. Allah, herşeyi bilendir.» (Nur: 35)

En alt derecede,
aydınlatılan fakat kendisi ışık saçma­yan kandil vardır. Daha sonra sırça
gelir, onun üstünde de kutlu zeytin ağacı yer alır. Bu sembollerin anılması
insana. «Allah insanlara örnekler verir» diye başlayan ve sebebi­ni belirterek:
«belki düşünürler» (Haşr: 21) diye biten baş­ka ayetleri hatırlatıyor. Nur
ayetinin tümü insanı düşün­meye çağırır. Fakat derecelere gelince Kur’an bu
konuyu burada imalı bir şekilde anlatır. Halbuki ilk nazil olan ayetlerde
imanın dereceleri daha açık bir şekilde anlaşıl­mıştır. Bunlardan birinde
(Vakıa: 7-40) insanlar üç gruba ayrılmıştır, «Ashabı Meymene» (ahirette amel
defteri sağ­dan verilen ya da sağ yanda olanlar), «Ashab-ı Meş’eme» (ahirette
defterleri soldan verilenler, ya da sol yanda olan­lar) ve «Yarışıp öne geçmiş
öncüler.» «Ashab-ı Meymene» kurtulanlar, «Ashab-ı Meş’eme» de
cezalandırılanlar. «Ön­cüler ise en üst derecededirler ve onlara Allah’ın
Kulları[16]
denilir.. Baş melekleri diğer meleklerden ayırmak için kul­lanılan Allah’a
yaklaştırılmış (mukarrebûn) deyimi bun­lar İçin kullanılır. İlk nazil olan
sûrelerden bazılarında mü’min kategorisinde, «öncüler»le (sabikûn) «Ashab-ı Mey­mene»
arasında yeralan «iyiler» (ebrârl diye bir sınıftan da bahsedilir. Bu üçü arasındaki
ilişki Kur’an’m bu üç grubun Cennette ki durumlarıyla ilgili anlattıklarından
çıkarılabilir. Ashab-ı Meymene»ye içmek için «saf su» ve­rilirken, en yüce
kaynaklar sadece «öncülerde verilir. «İyi­lerde ise, onların «Öncüler» in ayak
izlerine uyanlar olduğu­nu belirtir, bir şekilde iki farklı kaynağın karışımı
verilir (insan: 5), (Mutaffifin: 27).

Üstünlük derecelerine
Kur’an’da kalbten bahsederken de değinilir. Kur’an çoğunluktan bahsederken:

«Gerçek şu ki, gözler
kâr olmaz, ancak sinelerdeki kalbler kö­relir» (Hac. 46).

der. Diğer taraftan
Peygamber (s.a.v.) tüm diğer Peygam­berler gibi, kalbinin devamh uyanık
olduğunu, yani kalb gözünün açık olduğunu söylemiştir. Kur’an bunun belli öl­çülerde
başkaları tarafından da paylaşılabileceğini belir­tir, çünkü bazen sadece
«temiz akıl sahipleri»ne (ulü’l-el-bab)  
(Yusuf:  ili, Ra’d: 19)  hitap eder.

Peygamber (s.a.v.)’in
Ebu Bekir hakkında şöyle söyle­diği rivayet edilir: «O sizi çok oruç tutmakla
ve çok na­maz kılmakla geçmedi, fakat o sizi kalbinde sabit olan bir şey
sayesinde geçti.»[17]

Peygamber (s.a.v.) sık
sık Ashabdan bazılarının diğer­lerinden üstün olduğunu belirtirdi. Mekke’nin
fethi sırasın­da Peygamber (s.a.v.)’in yanında Halid kendisini azarla­yan
Abdurrahman îbn Avf’a sinirlenip karşı çıkınca Pey­gamber (s.a.v.):
«Arkadaşlarıma (Ashabıma) nazik dav­ran Halid, çünkü senin Uhud dağı
büyüklüğünde altının olsa ve bunu Allah yolunda harcasan, yine de arkadaşla­rımdan
hiçbirinin faziletine ulaşamazsın»[18]
dedi.

Kur’an’a göre bir
derece ile diğeri arasındaki fark ahi-rette, bu dünyadakinden daha büyüktür:

«Onlardan bir kısmım
bir kısmına nasıl üstün tuttuğumuzu gör. Muhakkak ahiret dereceler bakımından
daha büyüktür, üstün­lük bakımından da daha büyüktür» (tsra: 21).

Peygamber (s.a.v.) de
şöyle demiştir: «Cennet ehli ken­di üstlerindeki yüce yerin, şimdi en parlak
gezegeni (ve-nüs) doğu veya batı ufkunda gördükleri yükseklik kadar yukarıda
olduğunu görecekler»[19]
İnsanlar arasındaki eşitsizlikler onun öğretme şekline de yansımıştır,
öğrettikle­rinin bazılarını sadece anlayabileceklerini umduğu belirli bazı
kişilere hasretmiştir. Ebu Hureyre: «Hafızama Rasu-lullah (s.a.v.)’tan
öğrendiğim iki tür bilgi depoladun. Bir kısmını açıkladım; eğer diğer kısmını
da açıklarsam bu gırtlağı kesersiniz»[20]
diyerek boğazına işaret etmiştir.

Mekke ve Huneyn
zaferlerinden sonra dönüş yolculuğu sırasında Peygamber (s.a.v.)
arkadaşlarından bazılarına-«Küçük cihaddan, büyük cihada dönüyoruz» dedi.
İçlerin­den biri: «Ey Allah’ın Rasulü, büyük cihad nedir? diye so­runca: «Nefse
karşı cihad»[21]cevabını verdi. însan
nefsi iki bölüme ayrılmıştır. Onun aşağı bölümü hakkında Kur’an:

«Gerçekten nefis var
gücüyle kötülüğü emredendir» (Yusuf: 53) der. Şuur da denen iyi bölümüne de:

«Kendini kınayıp duran
nefis» (Kıyamet: 2).

adını verir. îşte alçak
nefse karşı ruhun yardımıyla cihadı yüklenen bu kısmıdır.

En sonunda da savaşı
sona ermiş ve artık içinde bir ayrılık taşımayan «mutmain (tatmin olmuş) nefis»
vardır. *Öncüler»in (sabikûn), «Allah’ın kullananın ve «Allah’a yaklaştırılmış
olanlardın (mukarrebûn) nefisleri işte böy­ledir. Kur’an bu kemâle ermiş olan
nefse şöyle hitap eder:

«Ey mutmain (tatmin
olmuş) nefis. Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön[22] .
Artık kullarımın arasına gir. Cenne­time gir.» (Fecr: 27-30).

Bu lütuflardaki ikili
doğa, Kur’an’ın kutsanmış nefis için verdiği iki Cennet va’dini ve Peygamber
(s.a.v.)’in kendi nihai durumunu anlatmak için söylediği «Rabbimle

ve Cennetle buluşma»
sözünü hatırlatıyor. «Mutmain ne­fis- için, «Cennetime gir» sözü -Rabbimle
buluşma» sözü­ne tekabül ediyor; «Kullarımın arasına gir sözü de «Cen­net» e
tekabül eder. Yüksek Cennet (Cennet ‘ül-a’la), yani •Rabbimle buluşma»
Rıdvan’dan başka birşey değildir. Aşa­ğıdaki âyet bu sıralarda nazil olmuştu:

«Alîah, mü’min
erkeklere ve mü’min kadınlara İçinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan
cennetler ve And cennetle­rinde güzel meskenler vadetmiştir. Allah’tan olan
hoşnutluk (Rıd­van) ise en büyüktür. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ da
budur.» (Tevbe- 72).

Peygamber (s.a.v.) bu
dünyada iken ulaşılabilecek en yüksek dereceden de bahsetmiştir. Kutsi
hadislerden bi­rinde şöyle denir: «Kulum gönüllü (nafile) ibadetieriyle bana
yaklaşmayı ben onu sevinceye kadar devam ettirir; ben onu sevdiğimde, onun
duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum»[23].

Gönüllü ibadetlerin en
başında «Allah’ı anmak veya Allah’ı çağırmak» anlamına gelebilecek olan zikr
Allah gelir. İlk inen âyetlerden birinde Peygamber (s.a.v.) şöyle bir emirle
karşılaşmıştı:

«Rabbinin ismini
zikret ve her şeyden kendini çekerek yal­nızca O’na yönel» (Müzentmit: S).

Daha sonraları nazil
olan bir âyette de şöyle deniyor, du:

«Hiç şüphe yok namaz,
çirkince-utanmazltklardan ve kötülük­lerden vazgeçirir. Allah’ı zikretmek ise
muhakkak en büyüktür» (Ankebût:  45).

Kalb ve kalbin
körlüğüyle ilgili olarak Peygamber (s.a.v.): «Herşeyin pasını silen bir cilası
vardır, kalbin ci­lası ise Allah’ı zikretmektir»[24],
demiştir.    Mahşer gününde

Allah katında kimin en
yüksek dereceye sahip olacağı so­rulduğunda ise «Allah’ı en çok zikreden kadın
ve erkekler» cevabını vermiştir. Bunların, Allah yolunda savaşanlardan da
yüksek bir derecede olup olmadıkları sorulduğunda ise cevabı şu olmuştur:

«Kişi müşrik ve
putperestlere karşı kılıcı kana bulanıp kırılıncaya kadar savaşsa bile, Allah’ı
zikretmek ondan daha yüksek bir dereceye sahip olacaktır»[25].

 

82.    GELECEK

 

Peygamber (s.a.v.):
«Ümmetimin en iyisi benim dönemimdedir-, sonra onlardan sonrakiler daha sonra
onlardan sonrakiler gelir»[26] dedi
ve kendi çağında yaşayan ümmeti­nin, yani Ashabının çokluğuna sevindi.
Bir’keresinde asha­bından on kişiye uğradı ve onları Cennetle müjdeledi. Bun­lar;
Ebu Bekir, Osman, Ali, Abdurrahman îbn Avf, Ebu Ubeyde, Talha, Zübeyr, Zühre’îi
Sa’d ve Hanif olan Zeyd1-in oğlu Sa’ld idi. Onlardan önce diğer bazı kimseleri
de cennetle müjdelemişti. Hadis kitapları onun bu on kişi ile ilgili
övgülerinden ve bunlardan başka kimselere de cen­netle ilgili verdiği
haberlerden bahseder, örneğin bir ha­diste: «Cennet şu üç kişiyi arzular: «Ali,
Amnıâr[27] ve
Selman»[28]
buyurulur. Peygamber (s.a.v.) Fatuna (r.) ya da şöyle demiştir: «Sen, îmran’ın
kızı Meryem hariç, Cennet­teki kadınların en üstünüsün»[29]. Ali
(rj’nin Peygamber (s. a.v.)’den aldığı hikmeti gelecek nesillere ulaştıracak
olan en önemli ileticilerden biri olacağına işaret ederek onun hakkında; «Ben
bilginin şehriyim, Ali de onun kapısı»[30].
Umuma, hitaben de: «Benim Ashabım yıldızlar gibidirler; hangisini izlerseniz
hidayet bulursunuz»[31]
demiştir.

Tebûk’ten döndükten
sonra adamlar kendi aralarında artık savaşın bittiğini düşünerek konuşmuşlardı.
Onuncu yıl boyunca çeşitli delegelerin gelmeye devam etmesiyle bu düşünce o
denli yerleşti ki, mü’minlerin çoğu silah ve zırhlarını satmaya başladılar.
Fakat Peygamber (s.a.v.) bunu duyunca,, böyle yapmalarını yasakladı ve: «Ümme­timden
bir bölümü, Deccal gelinceye kadar hak için savaş­maya devam edecek» dedi.
Bunun yamsıra: «Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız»[32] ve
«Ken­disinden sonra daha kötüsü gelmeyecek olan hiçbir za­man olmaz»[33] da
demiştir. O insanları, ümmetinin bozulma sonucunda hristiyan ve yahudilerj
izlemeye başlayacağını söyleyerek uyarmıştır: «Siz, onları adım adım zira’
zira’ izleyeceksiniz, öyle ki eğer onları zehirli bir kertenkele çukuruna
girseler, siz yine onların peşinden gideceksiniz[34]
Kıyametten önce insanlığın genelde yaşayacağı en büyük düşüşü de ifade
ediyordu: «İslâm garip olarak başladı, yi­ne garip olacaktır»[35].
Yine de Allah’ın onları bırakmayaca­ğım vadetmekten geri kalmamıştır: «Allah,
bu ümmete her-yüzyılın başında dinini yenileyecek birini gönderecektir»[36]. Bir
başka sefer Ashabdan bazıları Peygamber (s.a.v.}’in «Ey kardeşlerim!» diye
birkaç kez bağırdığını duymuşlar­dı. *Ey Allah’ın Easulü, biz senin kardeşlerin
değilmiyiz1?-diye sorduklarında: «Sizler benim arkadaş lanınsınız. Fa­kat benim
kardeşlerim henüz gelmeyenler arasındadırlar  Başka rivayetlerde de: «Son günlerde gelecek
olanlardır» cevabını vermişti. Konuşma tarzı büyük ruhsal öneme sa­hip olan
kişilerden bahsettiğini gösteriyordu.

Son günlerin çok kötü
olmasına rağmen o günlerde, doğru yolu bulmuş anlamına gelen Mehdi adında bir
hali­fenin çıkacağını da haber vermiştir; «Mehdi benim ümme­timden çıkacak,
geniş alınlı ve uzun burunlu olacak. Da­ha önceden kötülük ve zulümle dolu olan
dünyayı doğru­luk ve adaletle dolduracak. Yedi yıl hükmedecek.»[37].

En sonunda Mehdi’den
sonra veya onun hükmünün son yıllarda Deccal gelecek, «sağ gözü üzüm gibi, tüm
ışığı gitmiş kör bir adam»[38].
Yeryüzünde büyük tahribat yapa­cak ve anlattığı yalanlarla da daha da çok
insanı kendi tarafına çekecek. Fakat ona karşı savaşan bir grup mü’min
bulunacak. «Onlar savaşmak için dayanırken» dedi Peygam­ber, (s.a.v.) «namaz
kılmak için saflara dizildiklerinde Meryem oğlu İsa gökten inecek ve onlara
imamlık yapa­cak. Allah’ın düşmanı, İsa’yı görünce, tuzun suda eridiği gibi
eriyecek. Eğer bırakılsa hiç kaîmaymcaya kadar erir; fakat Allah, onu tsa’nm
eline düşürecek. İsa (a.s.) da onun kanını mızrağının ucunda insanlara
gösterecek» [39].

Peygamber (s.a.v.}
aynı zamanda kıyametin yaklaştı­ğını gösteren birçok işaretleri de haber
vermiştir. Bunlar­dan biri insanların çok yüksdk binalar inşa etmesidir.
Ömer’in oğlu Abdullah (r.Vın babasından rivayet ettiği bir hadiste bu
belirtiler daha açık bir şekilde anlaşılmıştır:

Ömer anlatıyor: «Günün
birinde, Resulullah (s.a.v.)’in yanında bulunduğumuz sırada elbibesi bembeyaz,
saçları simsiyah üzerinde yolculuk belirtileri görülmeyen ve böyle iken hiç
birimizce tanınmayan bir kimse geldi.   
Nihayet

Kur’an’da açıkça sözü
edilmeyen ve islam “bilginleri arasın­da çeşitli biçimlerde ve görüşlerde
ele alınan bu konuya iliş­kin daha geniş bilgi için bakınız: Muhammed
Hamidullah, İslam Peygamberi, Cilt I. Sayfa 681-696, İstanbul 1980; Ebul Âlâ.
el Mevdudi, islam’da îhya Hareketleri, s. 46-48, Ankara, 1967; Avni tlhan,
Mehdilik, İzmir, 1978   (İNSAN Y.)

Peygamber (s.a.v)’in
yanma oturdu. Dizlerini dizlerine da­yadı, her iki avucunu iki uyluğu üzerine
koyup: «Ya Muhammed, İslâm nedir? Bana söyle« dedi. RasuluIIah (s.a.v.) «İslâm
Allah’tan başka hiç bir ilah olmadığına ve Muham-med’in Allah’ın Rasulü
olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan’da oruç
tutman ve yoluna gücün yeterse Beyt’i hac etmendir» dedi. O: «Doğru
söylüyorsun» dedi. Biz hem soruyor hem de doğ­ruluyor diye onun haline
şaşırdık. Ondan sonra «îman ne~ dir? Bana söyle» dedi. RasuluIIah (s.a.v.):
«Allah’a, melek­lerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe iman
etmendir. Bir de hayır ve şer kadere iman etmendir» dedi. O; «Doğru
söylüyorsun» dedi. Ve: «İhsan nedir?» diye sor­du. RasuluIIah (s.a.v.);
«Allah’a sanki görüyormuş gibi iba­det etmendir. Çünkü sen O’nu görmüyorsan da
O seni gö­rüyor» dedi. O yine: «Doğru söylüyorsun» dedi ve «Saat’İ (Kıyameti
veya ne zaman kopacağını) bana haber ver» diye devam etti. Resulullah (s.a.v.):
«Bu konuda sorulanın sorandan daha fazla bilgisi yoktur» diye cevap verdi. O:
«öyle ise emarelerini (belirtilerini) bildir» dedi. Rasu­luIIah (s.a.v.) cevap
olarak. «Cariyenin kendi sahibini do­ğurması’[40] ve
yalın ayak, sırtı çıplak, fakir koyun çobanları­nın hangimizin kurduğu bina
daha yüksek diye yanşa çıktıklarını görmendir» dedi. Bundan sonra o kimse
gitti, o gittikten sonra bir sure kaldım! sonra Peygamber (s.a.v.) «Ya Ömer,
soranın kim olduğunu biliyor musun?» diye sordu. «Allah ve Rasulü daha iyi
bilir» dedim. Peygamber (s.a.v.) «O Cibril idi. Size dininizi öğretmek için
geldi de­di»[41].

 

83.   VEDA HACCÎ

 

Peygamber (s.a.v.)
Medine’de iken Ramazan ayında, ayın ortalarında Mescid’de on günlük bir
inzivaya çekil­meyi ütikaf) adet haline getirmişti, arkadaşlarından bazı­ları
da ona katılırlardı. Fakat o yıl kararlaştırılan on gün­den başka bir on gün
daha mescidde kaldılar. Yani Rama-zan’m son yirmi gününü itikafta geçirdiler.
Her Rama-zan’da Cebrail gelir ve hafızasında vahiyden bir bölümün silinip
silinmediğini anlamak için onu kontrol ederdi. Bu yıl Peygamber (s.a.v.) Katıma
(r.)’ya gizlice henüz başka­larına söylenmemesi gereken bir sır verdi: «Her yıl
bir kez Cebrail bana Kur’an’ı okur ben de ona okurum: fakat bu yıl bana iki kez
okudu. Zamanımın geldiğini düşünüyo­rum»[42].

Şevval ayı geçti;
yılın onbirinci ayında Medine’de, Hac’da Peygamber (s.a.v.)’in önderlik edeceği
haberi ya­yıldı. Bu haberler çöl kabilelerine de ulaştırıldı ve her adı­mında
Peygamber (s.a.v.)’le olmak için vahaya her taraf­tan akın akın insanlar gelmeye
başladı. Bu Hac, yüzyıllar­dan beri yapılan haclara hiç benzemeyecekti:
hacıların tü­mü bir tek Allah’a inanan kimseler olacak ve hiçbir putpe­rest
putperestçe ibadetleriyle Kutsal Ev’i kirletmeyecekti. Ayın sona ermesine beş
gün kala Peygamber (s.a.v.) otuz-bin kadın ve erkeğin başında Medine’den yola
çıktı. Pey­gamber (s.a.v.)’in hanımlarının hepsi, Abdurrahman İbn Avf (r.) ve
Osman îbn Affan (r.) tarafından yedilen deve­lerin üstündeydi. Ebu Bekir CrJ’in
yanında hanımı Esma (r.) da vardı. îlk konaklardan birinde Esma, Muhammed adını
verdikleri bir erkek çocuğu doğurdu. Ebu Bekir (r.) onu Medine’ye geri
göndermek istiyordu, fakat Peygam­ber (s.a.v.) ona, hanımına gusül abdesti
almasını, Hac için niyet etmesini söyledikten sonra birlikte planlandığı şekilde
hacca gitmelerini söyledi.

Medine’den ayrılışın
onuncu gününün akşamı Pey­gamber (s.a.v.) Mekke’yi fethetmeye giderken
geçtikleri bir geçide ulaştı. Orada bir gece geçirdikten sonra ertesi sabah
Vadi’ye inmeye başladılar. Peygamber (s.a.v.) Kâ’-be’yi gördüğünde devesinin
ipini sol eline alarak sağ elini yukarı kaldırıp açtı ve dua etti: «Allah’ım,
bu Evin insan­lardan gördüğü saygı lütuf, bağlılık ve rahmeti artır!»[43]
Mescide girdi, tavaf ettikten sonra İbrahim makamın­da namaz kıldı. Daha sonra
Safa’ya giderek Safa ile Mer-ve arasında yedi kez gidip geldi: Yanındakiler her
yerde yaptığı duaların tam sözlerini hazıfalannda saklamak içm çaba sarf
ediyorlardı.

Daha sonra Mescid’e
girerek, önce de olduğu gibi anah­tarlarını koruyan Abdu’l-Dar’dan Osman (r.)’ı
ve Usame (r.) ile Bilâl (r.)’i yanma alarak Kâ’beye girdi. Fakat o ak­şam
Aişe’yi çadırında ziyafet ettiğinde Aişe onun üzgün olduğunu farketti. Sebebini
sorduğunda: «Bugün birşey yaptım, keşke yapmasaydım. Kâ’be’ye girdim, Ümmetim­den
bazıları» dedi gelecekteki Müslümanları kastederek, «içeri giremeyebilirler ve
bu nedenle nefislerinde huzursuz­luk hissedebilirler. Biz sadece onu tavaf
etmekle emrolunduk, içine girmekle değil»[44]
dedi.

Ümmü Hani (r.)’nin
kendi evinde kalması için tüm ıs­rarlarına rağmen Peygamber (s.a.v.} Mekke’deki
evler­den hiçbirinde kalmayı kabul etmedi. Yeni ayın sekizinci gününde tüm
hacılarla birlikte Mina’ya gitti. Geceyi orada ge­çirdikten sonra, sabahleyin
Haram bölgenin hemen dışın­da, Mekke’nin onüç mil doğusunda geniş bir vadi olan
Arafe’ye gitti. Arafe, Taif’e giden yol üzerindeydi ve kuzey ve doğudan Taif
dağlarıyla çevrilmişti. Fakat bunların hep­sinden ayrı her tarafı vadi
tarafından çevrelenmiş ve vadi ile aynı adı taşıyan, bazen de Rahmet dağı
denilen bir dağ vardı. Her ne kadar aşağılara kadar yayılıyorsa da ha­cıların
makamı bu dağ idi. O gün Peygamber (s.a.v.) bu te­pede vakfe yaptı.

Mekke’lilerden
bazıları onun çok ileri gittiğini söyleye­rek şaşkınlıklarını belirttiler.
Çünkü diğer hacılar Arafe’ye gittikleri halde Kureyç’liler: «Biz Allah’ın
ümmetiyiz» diye­rek haram bölgede kalmayı alışkanlık haline getirmişlerdi.
Fakat Peygamber (s.a.v.) İbrahim’in Arafe’de geçirilen gü­nü haccm
gereklerinden biri olarak emrettiğini ve Kureyş-lilerin onun uygulamasını
terkettiklerini söylemişti. Pey­gamber (s.a.v.) o gün hac geleneğîifden
bahsetti ve dudak­larından sık sık «İbrahim’in mirası» kelimeleri döküldü.

Peygamber (s.a.v.) tüm
kabilelere, artık bundan son­ra tüm İslâm toplumunda kan davalarının sona
erdiğini her insanın mal ve canının dokunulmaz olduğunu duyur­mak için gür bir
sesi olan Safvan’m kardeşi Rebia’yı tel­lal olarak görevlendirdi ve ona şöyle
bağırmasını emretti: «Allah’ın Rasulü soruyor: Bu ay ne ayıdır?» Herkes ses­sizdi,
Peygamber (s.a.v.) cevap verdi: «Haram ay.» Sonra sordu: «Bu belde neresidir?»
Yine kimse cevap vermedi, o da: «Haram belde» dedi. Daha sonra: «Bugün nedir?»
diye sordu. Yine cevap veren kendisi oldu: «Büyük Hac günü.» Daha sonra Rebia,
Peygamber (s.a.v.)’in öğrettiği şekilde şöyle bağırdı: «Gerçekten Allah,
Rabbinize kavuşuncaya kadar kanlarınızı ve mallarınızı birbirinize haram kılmış­tır.
Nasıl ki bu gününüz, bu beldeniz ve bu ayınız haram ise.»

Güneş en yüksek
noktasma ulaştığında Peygamber (s.a.v.) Allah’a hamddan sonra şu sözlerle
başlayan bir hutbe okudu: «Ey   insanlar,
beni dinleyin, çünkü bilmiyo-rum, belki de sizinle bu yıldan sonra bir daha
buluşama-yacağım.» Daha sonra onları birbirlerine iyi davranma­ları konusunda
uyardı ve onlara haranı ve helâl olan şeylerden bahsetti. En sonunda şöyle
dedi: «Size sımsıkı sarıldığında sizi sapıklıktan kurtaracak bir emanet bı­rakıyorum:
Allah’ın kitabı ve Peygamber’in sünneti. Ey in­sanlar, sözlerimi dinleyin ve
anlayın» Daha sonra onlara Kur’an’m son âyetlerini oluşturan ve henüz nazil
olan bir pasaj okudu:

«Bugün size dininizi
kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak islâm’ı
seçip-beğendim. Kim «Şiddetli bir açltkta kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı
karşıya kalırsa —günaha eğilim, göstermeksizin (bu haram saydıklarımızdan ye­tecek
kadar yiyebilir): Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir» (Maide: 3).

Hutbesini bir soru ile
bitirdi: «Ey insanlar, risaletimi tebliğ ettim mi?» Binlerce ağızdan yükselen
Allahümme ne’am (Allahım, evet) sesleri gök gürültüsü gibi tüm vadi­yi doldurdu.
Peygamber (s.a.v.) işaret parmağını göğe kaldırarak:  «Allahım, şahid ol.»  dedi.

Daha sonra namazlar
kılındı ve Arife gününün geri kalan kısmı dua ve tefekkürle geçirildi. Fakat
güneş batar batmaz Peygamber (s.a.v.) yanına Üsame (r.) ‘yi alarak tepeden
aşağıya inmeye başladı ve tüm hacılarla birlikte Mekke’ye doğru vadiyi aştılar.
Bu noktada hızlı ilerlemek gelenekti; fakat aşırı hareketleri görünce Peygamber
(s a. v.): «Yavaş! Yavaş! Sessiz olun! Aranızdaki güçlüler za­yıfları
gözetsin!» diye bağırdı. Geceyi Haram bölge sınırla­rı içinde olan Müzdelife’de
geçirdiler ve oradan Mina va­disinde, Akabe’de üç sütunla temsil edilen Şeytanı
taşla­mak için küçük çakıl taşları topladılar. Şevde, Peygamber (s.a.v.)’den
etraf sakinken Müzdelife’den ayrılma izni is­tedi. Kadınların    çoğuna   
nazaran iri yapılı ve    ağır
oldugu için sıcaktan ve yolculuk sıkıntılardan çok rahatsız oluyordu. Bu
nedenle kalabalık ulaşmadan önce şeytan taş­lamak görevini bitirmek istiyordu.
Bunun üzerine Peygam­ber (s.a.vJ onu Ümmü Süleym ile birlikte Abbas’m oğulla­rından
biri olan Abdullah’la gönderdi.

Peygamber (s.a.v.)
kendisi sabah namazını Müzdelife’-de kıldı ve daha sonra arkasında deve
sırtında yol alan Fadl olduğu halde hacıları Akabe’ye götürdü. Onikİ yıl ön­ce
bu yerde ve bu günde altı Hazreç’li gelmiş ve ona biat etmişlerdi. Bu da
Birinci ve İkinci Akabe biatlarımn ze­minini hazırlamıştı. Taşlamadan sonra
hayvanlar kurban edildi ve Peygamber (s.a.v.) başını traş etmesi için bir arîam
çağırdı. Hacılar, onun saçından bir tutam alabilmek ümidiyle etrafına
toplandılar. Ebu Bekir (ı\) daha sonra­ları, Uhud’da ve Hendek’te a Halid’le
şimdi şu sözleri söy­leyen Halid (r.) arasındaki ayırıma dikkat çekmişti: «Ey
Al­lah’ın Rasulü, alnındaki saçları, Anam babam sana feda oîsun başkasına
değil, bana ver»- Peygamber (s.a.v.) onları Haîid (r.î’e verdi o, saç tutamır
aldı, gözlerine ve dudak­larına bastırdı.

Bundan sonra Peygamber
(s.a.v.) hacılara, Kâ’be’yİ ziyaret etmelerini ve ondan sonraki iki geceyi
Mina’da ge­çirmek üzere tekrar geri dönmelerini emretti Kendisi ikin­diden
sonraya kadar bekledi. Hayız halinde olan Aişe (r.) hariç diğer hanımları ona
Mekke’ye giderken eşlik ettiler. Birkaç gün sonra Aişe (r.) temizlendiğinde
Peygamber onu kardeşi Abdurrahman ile Haram bölgenin dışına gönder­di. Aişe
(r.) orada tekrar niyet etti ve Mekke’ye giderek Kâ’be’yi tavaf etti.

Peygamber  (s.a.v.)’in Ramazan’da gönderdiği ûç   yü? afh Yemen seferini bitirmişlerdi ve     güneyden Mekke’ye doğru geliyorlardı. Ali
(r.) şimdi haccını bitirmiş olan Pey­gamber (s.a.v.î’le birlikte Kac yapmak
için mümkün oldu­ğu kadar kısa sürede ona ulaşmak isteğiyle adamlarından önce
geliyordu. Devletin payına düşen ganimetlerin beşte birinde tüm orduyu
giydirecek kadar keten elbise vardı, fakat Ali (r.) bunların Peygamber
(s.a.v.)’e eldeğmemış bir şekilde teslim edilmelerine karar vermişti. Fakat
adam-lar, onun yokluğu sırasında vekil olarak bıraktığı adamı herbirine keten
bir elbise vermeye ikna etmişlerdi. Elbise değiştirmeye büyük ihtiyaçları
vardı. Çünkü üç aydan be­ri evden uzaktaydılar. Şehre yaklaştıklarında Ali
onları karşılamaya gitti ve yapılan değişikliğe çok şaşırdı. Ku­mandan: «Halkın
arasına girdiklerinde düzgün görünsun-ler diye elbiseleri verdim» dedi.
Adamlar, Mekke’deki hor-kesin Bayram için en güzel elbiselerini giydiklerini ve
gu-zel görünmeye dikkat ettiklerini biliyorlardı. Fakat Ah (r.î böyle bir
serbestliği hoşgörü gösteremeyeceğini hissetti ve onlara eski elbiselerini
giyip yenilerini ganimetlerin arası­na koymalarını emretti. Tüm orduda huzursuzluk
başgos-terdi. Peygamber (s.a.v.) bunu duyduğunda. «Ey insanlar, Ali (r.) ‘yi
suçlamayın, çünkü o Allah yolunda, suçlanama-yacak kadar titizdir.» Fakat bu
sözler yeterli olmadı, belki de bunu sadece bir haç kişi duydu Bu nedenle
huzursuz, luk devam  etti.

Medine’ye dönerken
bölüklerden biri Peygamber ‘.)’e Ali (r.)’yi şikâyet edince Peygamber
(s.a.v.)’ın yu/,u-nün rengi değişti. «Ben, mü’m inlere, kendilerinden daha
yakın değil miyim?” dedi. Adamlar tasdiklndiklerindo «Ben kime en yakın
isem, ona en yakın ulan Ali’dir, diye ekledi. Gadir eJ-Humm’da kamp
kurduklarında bütün ın-sanlan topladı. Ali (r.)’yi elinden tuttu ve bu sözleri
tek­rarladı. Daha sonra şu duayı okudu: «Allattım, onun dos­tuna dost ol,
düşmanına da düşman ol». Böylece Ali hak­kındaki söylenti ve mırıldanmalar son
buldu[45]

Bir önceki yıl gelen
delegelerden biri de, yerleşim böl­geleri Necd’in doğu sınırı boyunca yayılmış
olan, Beni Ha-nife adındaki YemameT Hristiyan bir kabiledendi. Müs­lüman olmayı
kabul etmişlerdi; Takat onlardan Museylime adındaki bir adam kendisinin de
Peygamber (s.a.v.) oldu­ğunu iddia ediyordu. Hacıların Mekke’den dönmesinden
kısa bir süre sonra Yemame’den gelen iki elçi Medine’ye şu ^mektubu getirdiler:
«Allah’ın Rasulü Museylime’den, Allah’ın Rasulü Muhammed’e, selâm üzerine
olsun! Otori­teyi seninle paylaşma görevi bana verildi. Dünyanın yansı bizim,
diğer yarısı da günahkâr olmalarına rağmen Ku-reyşlilerin». Peygamber (s.a.v.}
elçilere bu konuda ne dü­şündüklerini sordu. Elçiler: «Biz de onunla aynı
fikirdeyiz dediler. «Vallahi* dedi Peygamber (s.a.v.): «Eğer elçiler öldürülmez
diye bir kural olmasaydı, sizin başınızı keser­dim.» Daha sonra efendilerine
vermeleri için bir mektup yazdırdı: «Allah’ın Rasulü Muhammed’den yalancı
Musey-lime’ye. Selâm doğru yola uyanların üstüne olsun! Gerçek­ten yeryüzü
Allah’ındır, O kullarından dilediğine onu mi­ras bırakır, işüı sonu Allah’tan
korkanların lehinedir»[46].

Bu sıralarda ortaya
çıkan yalancı Peygamberlerden bi­ri Beni Esed’in başkam Tuîeyhe, diğeri de
Yemenli Ka’b îbn Esved idi. Yemen’li belli bir başarı kazandı ve geniş bir
alanda etkili oldu. Fakat bir süre sonra gurur ve kibiri nedeniyle
taraftarlarının çoğu ona karşı çıktılar. Birkaç ay sonra da öldürüldü. Tuleyhe
en sununda Halid tarafın­dan dize getirildi ve tüm iddialarından vazgeçerek
İslâm’­ın güçlerinden biri oldu. Museylime’ye gelince onun kade­ri, Nuseybe’nin
oğlu Abdullah’tan ölümcül bir kılıç yarası aldıktan sonra Vahşi’nin attığı
mızrakla ölmek oldu. Fakat bu olay aylar sonra meydana geldi. Hac ay’ınm
geçtiği ve Hicret’in onbirincı yılma girildiği şu an için bunlar îslâm a karşı
potansiyel bir tehlike teşkil ediyorlardı. Aynı zaman­da kadın Peygamber olduğunu
iddia eden Sace adında Temim’li bir kadın da ortaya çıkmıştı Fakat Peygamber
(s.a. v.) bunlara karşı ani bir girişimde bulunmak istemi­yordu. Onun dikkati
kuzeyde yoğunlaşmıştı. Yılın ikinci ayı olan Safer’in son günlerinde, yani, M.
S. 632 yılının Mayıs ayı sonlarında, Mute’deki yenilginin karşılığının
verilmesi zamanının geldiğine karar verdi. Zeyd ve Cafer’in öldürül­düğü gün
İmparatorluk lejyonlarının tarafını tutan Suri-ye’li Arap kabilelerin üzerine
bir sefer düzenlemek için hazırlıklara başlanmasını emrettikten sonra,
gençliğine rağ­men üçbin kişilik orduya kumanda etme görevini Zeydln oğlu
Üsame’ye verdi.

 

84.    SEÇİM

 

Peygamber fs.a.v.)
sürekli Cennet’i, tasvir ettiği şeyi sanki görüyormuş gibi anlatırdı. Bu
izlenim başka’ işaret­lerle de desteklenirdi. Örneğin, bir keresinde elini
sanki bir şey alıyormuş gibi uzattı ve tekrar geri çekti. Hiçbir şey söylemedi,
fakat etrafında onun bu hareketine dikkat edenler sordular. «Cenne’ti gördüm,»
diye cevap verdi «ve üzümlerinden bir salkım alabilmek için uzandım. Eğer onu
alabilseydim, dünya durdukça onu yerdiniz»[47]
Onlar Pey­gamber s.a.v.in bir bakıma ahirette olduğu fikrine alış­mışlardı.
Belki de bu nedenle, o kendi ölümünden bahset­tiği veya burada olduğu gibi her
an ölebileceğim ima etti­ği zamanlar, sözleri onlar üzerinde fazla etkili
olmuyordu. Bunun yamsıra altmışüç yaşında olmasına rağmen, hâlâ genç bir adamın
incelik ve vücut yapısına sahipti. Gözle­ri hâlâ ışıl ısıldı ve siyah
saçlarında çok az beyazlık vardı. Yine de bir keresinde hanımları ile
beraberken yakında öleceğine değinmesi onların, kendi aralarından ilk önce
kimin ona kavuşacağı sorusunu yöneltmelerine neden ol­du. Peygamber (s.a.v.)
«En uzağa erişebilen, bana ilk ön ce kavuşacak»-[48] diye
cevap verdi. Bunun üzerine hangisinin kolunu daha uzun olduğunu anlamak için
kollarını ölçme­ye başladılar. Kaynaklara kaydedilmemesine rağmen tah­minen kararlaştırmayı
kazanan, diğerlerine nazaran en bü­yük en uzun olan Şevde idi. Diğer taraftan
Zeyneb, minyon tipli bir kadındı, kolu da boyuna göreydi. Fakat bu olay-don
yaklaşık en yıl sonra içlerinden ilk ölen Zeyneb oldu. İşte o zaman Peygamber
(s.a.v.)’in «en uzağa erişebilen» deyimiyle en cömert olanı kasdettiğini
anladılar. -Çünkü Zeyneb (r.)’de kendi adını taşıyan ve «fakirlerin annesi»
diye anılan Peygamber (s.a.v.)’in diğer hanımı gibi çok cö­mertti.

Peygamber (s.a.v.)
Suriye seferi için hazırlıklara baş­lanmasın emrettikten kısa bir süre sonra,
ordu ayrılma­dan önce bir gece Ebu Muveyhibe adlı azatlı bir kölesini erken
saatlerde çağırdı ve: «Mezarhktakiler için bağışlan­ma dilemem emredildi,
benimle gel» dedi. Birlikte gittilor ve Baki’e vardıklarında Peygamber
(s.a.v.): «Ey mezarlık halkı, selâm üzerinize olsun. Halinize sevinin,
durumunuz Şimdi yaşayanlardan çok iyi. Kargaşalar en karanlık ge­cenin
dalgaları gibi geliyor. Herbiri arkasına, herbiri bir öncekinden daha kötü»
dedi. Daha sonra Ebu Muveyhibe’-ye döndü ve: «Bana bu dünya hazinelerinin
anahtarları ve bu dünyada ölümsüzlük, ardından da Cennet sunuldu. Bu­nunla
Rabbime ve Cennete kavuşma arasındaki seçim ba­na bırakıldı.» dedi. Ebu
Muveyhibe «Ey bana anamdan ve babamdan daha sevgili olan, bu dünya
hazinelerinin anah­tarlarını ve burada, ardından Cennet gelen Ölümsüzlüğü seç»
dedi. Fakat Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: «Ben zaten Rabbime ve
Cennete kavuşmayı seçtim.» Daha sonra Baki’de yatanlar için bağışlanma diledi[49].

O sabah veya ertesi
gün başı o zamana kadar hiç ağrı­madığı bir şekilde ağrıdı. Fakat Peygamber
(s.a.v.) yine de mescide gitti. Namazdan sonra minbere çıkıp, sonradan
anlatılanlara göre sanki son defa yapıyormuş gibi Uhud şehitleri için rahmet
diledi. Daha sonra: «Allah’ın kullar arasında bir kul var ki, Allah onu bu
dünya ile kendisi­ni seçme konusunda serbest bıraktı. O kul da Allah’ı
seçti-dedi Bunları söylediğinde Ebu Bekir ağlamaya başladı; çünkü Peygamber
(sa.v.)’in kendisinden bahsettiğini ve seçimin kaçınılmaz ölüm olduğunu
biliyordu. Peygamber ts.a.v.) onun ağladığını görerek ağlamamasını söyledikten
sonra: «Ey insanlar, insanlar arasında arkadaşlığı ve ih­sanı ile bana en
lütufkâr olan kişi Ebu Bekir’dir. Eğer İn­sanlar arasında hiç ayrılmayacağı bir
arkadaş seçecek ol­sam, bu Ebu Bekir olurdu —fakat iman kardeşliği ve arka­daşlığı
Allah bizi huzurunda birleştirene kadar bizimdir» iste bu konuşmadan sonra
Mescid’i çevreleyen ve kapılan Mescide açılan özel evlere bakarak: «Mescide
açılan şu ka­pılara bakın. Ebu Bekir’in kapısı hariç hepsini kapatın.[50] dedi
Minberden inmeden önce şöyle dedi: «Ben. sizden ön­ce gidiyorum ve sizin
şahidinızim. Sizinle, şimdi şu durdu­ğum yerden gördüğüm Havuz’da[51]
bulaşacağım. Sizin Allah’ in yanında İlahlar edineceğinizden korkmuyorum. Sizin
için bu dünyadan korkuyorum, ola ki dünyevi şeyler için bırbırınizle rekabet
edersiniz.»[52].

Mescidden çıktıktan
sonra, ev sahipliği yapma sırası Meymune’de olduğu için onun odasına gitti.
Cemaate ko­nuşma yapmak iç m harcadığı güç, ateşini yükseltmişti. Bir veya iki
saat sonra Aişe’nin kendi hastalığını bilmesi­ni istediği İçin onun odasına
gitti. Aişe’nin başı ağrıyordu, n içeri girdiğinde «of başım!» diye inledi.
Peygamber (s,a. v.) «Hayır, Aişe, aslında of (benim) başım»[53]
dedi. Onun yuzunü ölümcül bir hastalığın İzlerini ararcasma araştır­dı. Böyle
birşey göremeyince: «Ben hayatta iken olmasını isterdim.» Aişe’nin ölümünü
kastediyordu «O zamaiı senin için bağışlanma diler, sana rahmet diler, seni ke­ti)

fenler, namaziiu kılar
ve gömerdim» dedi. Aişe (r.) onun hasta olduğunu görüyordu ve sesinin tonu onu
telâşlan­dırmıştı. Fakat yine de onu neşelendirmeye çalıştı ve onu biraz olsun
gülümsetmeyi başardı. Peygamber (s.a.v.) tek­rar: «Hayır of (benim) başım!»1
dedi ve Meymune’ye dön­dü.

Sağlıklı olduğu zamanlardaki
gibi davranmaya çalışı­yordu ve her zamanki gibi Mescidde namazları kıldırıyor­du.
Fakat hastalığı öyle arttı ki, sadece oturarak namaz kı­labilecek hale geldi. O
zaman cemaate onların da oturarak kıîmalgn gerektiğini söyledi. O gün sırası
gelen hanımınm odasına gittiğinde: «Yarın neredeyim?» diye sordu. Hanımı da
ertesi günü sırası gelen hanımın adın? söyledi. «Peki ya­rından sonraki gün
geredeyim?» diye sordu. Hanımı yine cevap verdi. Onun bu kadar fazla ısrar
etmesine şaşırarak ve Aişe ile birlikte olmak istediğini anlayarak diğer ha­nımlarına
bunu haber verdi. Onlar da hep birlikte geldiler ve: «Ey Allah’ın Rasulü,
seninle geçireceğimiz günlerimizi kardeşimiz Aişe’ye veriyoruz»[54]
dediler. Peygamber (s.a.v.) bu hediyeyi kabul etti. Fakat yardımsız yürüyemeyecek
denli zayıftı. Bu nedenle Ali (r.) ve Abbas (r.), Aişe (r.)’-nin. odasına kadar
ona yardım ettiler.

Suriye seferi için
Üsame (r.î gibi çok genç bir adamı kumandan seçmesi konusunda çok eleştiri
olduğu ve hazır­lıklarda bir yavaşlama olduğu haberi Peygamber (s.a.v.)’e
ulaştı. Bu eleştirilere cevap verme ihtiyacını hissetti, fakat ateşi çok
yüksekti. Hanımlarına: «Benim üzerüiie değişik kuyulardan doldurulmuş yedi
kırba su dökün kî gidip adamlara hitap edebileyim» dedi. Hafsa (r.), Aişe
(r.)’nin odasına bir tekne getirdi, diğer hanımları da su getirdiler. Su
üzerine dökülürken Peygamber (s.a.v.) bu teknenin içine oturdu. Daha sonra onun
giyinmesine ve sarığını sar­masına yardım ettiler. îki adam da ona yardım
ederek aralarında Mescide kadar götürdüler. Peygamber   (s.a.v) orada minbere çıktı ve toplanan
kalabalığa şöyle hitap et­ti: «Ey insanlar. Üsame’nin ordusunu sevkedin. Çünkü,
siz ondan önce babasının liderliğine Itarşı çıktınınız gibi onun liderliğine
karşı çıksanız da, O babası gibi kuman­danlık etmeye yaraşır»[55] Daha
sonra minberden indi ve yine yardımla Aişe’nin odasına gitti. Hazırlıklar
hızlandı ve Üsame (r.) ordusuyla Medine’nin üç mil kuzeyindeki Curf’a kadar
gitti ve orada kamp kurdu.

Bir sonraki namaz
vaktinde ezan okunduğunda Pey­gamber (s.a.v.) hâlâ oturabilmesine rağmen artık
namaz kıldıramayacağını hissetti. Hanımlarına: «Ebu Bekir’e na­mazlarda imamlık
etmesini söyleyin» dedi. Fakat Aişe, (r.) Peygamber (s.a.v.) ‘in yerini almanın
babasını çok üze­ceğinden korktu. «Ey Allah’ın Rasulü,» dedi. «Ebu Bekir çok
duygulu bir adamdır, sesi de gür değildir, hem Kur’an okunurken çok ağlar.»
Peygamber (s.a.v.), sanki o hiç ko­nuşmamış gibi: «Ona namazı kıldırmasını
söyle» dedi. Aişe (r.) tekrar denedi, bu kez onun yerine Ömer’e görevi ver­mesini
önerdi. Fakat Peygamber (s.a.v.) tekrar: «Ebu Be­kir’e namazı kıldırmasını
söyle» dedi. Aişe (r.) Hafsa (r.) ‘-nın yüzüne yalvaran bir bakış fırlattı ve
Hafsa (r.) da ko­nuşmaya başladı. Fakat Peygamber (s.a.v.) onları şu söz­lerle
susturdj: «Siz Yusuf’un yanındaki kadınlar gibisi­niz[56]. Ebu
Bekir (r.)’e namazda insanlara imamlık yapma­sını söyle. Bırakın suçlayan hata
araştırsın, haris” olan da arzulasm. Yoksa Allah ve mü’minler buna sahip
obuaya-caklar»[57]. Son cümleyi üç kez
tekrarladı ve hastalığının geri kalan kısmında namazları hep Ebu Bekii
kıldırdı.

Peygamber (s.a.v.)
çoğu zaman başı Aişe’nin göğsün­de veya dizinde olduğu halde yatıyordu. Fakat
Fatıma (r.) geldiğinde Aişe, (r.) baba kızı yalnız bırakıyordu.   Bu ziyaretlerden birinde Aişe onun kızına
birşeyler söylediğini kızınında bunun üzerine ağlamaya başladığını gördü  Daha sonra ona bir sır daha verdi bu kez  gözyaşlarının 
arasında gülümsemeye başladı o ayrılırken Aişe

sonra Abbas (r.) Ali
(rj’nin elini tuttu ve: «Yemin ede-nm ki, kabilemden adamların yüzlerinde
gördüğüm gibi Allah in Rasulünün yüzünde ölümü farkettim. Gidelim ve onunla
konuşalım. Eğer bu otorite bizim üstümüze yükle-necekse, ondan insanlara bile
iyi davranmalarını söyleme­sini isteyelim» dedi Fakat Ali: «Vallahi sormam,
çünkü otoriteyi bizden o alırsa, ondan sonra asla kimse onu bize vermem»1*
dedi.

Peygamber (s.a.v.)
yatağına dönmüş ve başı Aişe’nin göğsünde sanki hiç bir gücü kalmamış gibi
yatıyordu. Yine de Aışe (rJ’nin kardeşi Abdurrahman (r.) elinde bir mis­vak ile
odaya girdiğinde. Aişe (rj Peygamber ts.a.v.Vin ona sanki misvağı istiyormuş
gibi baktığını gördü. Misvağı kardeşinden aldı ve yumuşatmak için Çiğnedi. Daha
son­ra Peygamber (s.a.v.)’e verdi. O da güçsüzlüğüne rağmen gayretle dişlerini
misvakladi.

Kısa bir süre sonra
kendini kaybetti. Aişe bunun olu­mun başlangıcı olduğunu düşündü. Fakat bir
saat sonra Peygamber (s.a.v.) gözlerini açtı. Aişe o zaman Peygam­ber
(s.a.vJ’in kendisine şöyle dediğini anımsadı: «Hiçbir Peygamber cennetteki yeri
gösterilmeden ve yaşamakla ölmek arasında bir seçim kendisine sunulmadan
ölmez.-Aışe (r.) Şimdi bunun yerine geldiğini ve onun ahireti go-rup geldiğini
anladı. Kendi kendisine: «Şimdi bizi seçmez.. dedi. Daha sonra onun şöyle
mırıldandığını duydu: Cen­nette buluşmak üzere.

«Allah’ın kendilerine
nimet verdiğ; Peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar) şehitler ve salihlerlc
beraberdir Ne iyi arkadaştır onlar.» (Nisan: 691.

Onun tekrar: «Allahım,
Cennette buluşma üzere»- diye mırıldandığını duydu. Bunlar ondan duyduğu son
kelime-er oldu. Yavaş yavaş Aişe (r.)’nin göğsündeki başı ağır­laşmaya başladı.
Diğer hammlan ağlamaya başlymca Aışe (r.), onun başını bir yastığa koydu ve
kendisi de ağlama­ya başladı.

04)   I. I.  
JOll.

115)   I. 
S.   U/2, 27

 

85.      CENAZENİN GÖMÜLMESİ VE HİLAFET

 

îlk olarak Abbas’ın
dikatini çeken belirtilen bir süre sonra diğerleri de farkettiler. Peygamber
(s.a.v.) daha öl­meden Ümmü Eymen (r.) oğluna Peygamber (s.a.v.) ‘in Öl­mek
üzere olduğunu bildiren bir haber gönderdi. Kuzeye yürümek için kamp zaten kaldırılmıştı.
Fakat Üsame he­men Medine’ye dönme emri verdi. Ömer (r.)’in de içlerin­de
bulunduğu Ashab’dan ilk Müslüman olan birçok kişi ordu ile birlikteydi. Şehre
vardıklarında ölümün gerçekleş­tiği haberini duyduklarında Ömer bunu kabul
etmeyi red­detti. Ömer (r.) Kur’an’ın bir âyetini yanlış tefsir ettiği için bu
âyetin Peygamber (s.a.v.)’in onların neslinde ve gelecek nesillerde sürekli
yaşayacağı anlamına geldiğini zannetmişti. Bu nedenle Mescidde ayağa kalkmış,
insanla­ra Peygamber (s.a.v.)’in sadece ruhen yok olduğunu ve bir süre sonra
geri “geleceğini anlatıyordu. O bu şekilde konu­şurken Ebu Bekir (r.) at
sırtında Sunh’tan geldi. Çünkü haberler hızla tüm vahaya yayılmıştı. Ebu Bekir
hiç kim­senin konuşmasını durdurmadan doğruca kızının evine gitti. Peygamber
(s.a.v.)’in yüzünden Örttükleri örtüyü çekti. Ûna baktı ve öptü. «Ey bana
annemden ve babam­dan daha sevgili olan» dedi, «Allah’ın senin için yazdığı
ölümü tattın. Bundan sonra sana hiçbir ölüm gelmeyecek.» Daha sonra yavaşça
örtüyü tekrar yüzüne örttü ve Ömer r.’in hitap ettiği insan kalabalığına doğru
yöneldi. İnsan kalabalığına yaklaştığında: 
«Yavaş ol Ömer!»  dedi.  «Beni

ziyaretlerden birinde
Aişe onun kızma bırşeyler söylediğini kızının da bunun üzerine ağlamaya
başladığını gördü. Daha sonra ona bir sır daha verdi, bu kez gözyaşlarının
arasında gülümsemeye başladı. O ayrılırken Aişe (r.) Peygamber (s.a.v.)’în ne
söylediğini sordu, fakat Fatıma (r.) bunun bir sır olduğunu ve kimseye
açamayacağını söyledi Ancak daha sonralan Fatıma ona bu sırrı açıkladı-
«Peygamber (s.a.v} bana bu hastalıktan öleceğini söyledi, ben de ağla­dım. Daha
sonra bana ev halkından ona ilk kavuşanın ben olacağımı söyledi, ben de
güldüm»’2.

Peygamber (s.a.v.)
hastalığı sırasında acı çekiyor du, acının çok ağniaştığı bir sırada karısı
Safiye (rj «Ey Allah’ın Peygamberi, senin çektiğini keşke ben çeksey­dim!»
dedi. Bunun üzerine diğer hanımları birbirlerine baktılar ve aralarında bunun
münafıklık olduğunu fısıl-daştılar. Peygamber (sa.v.) onları gördü ve «Gidin
ağzı­nızı yıkayın» dedi. Ona niçin olduğunu sorduklarında-«Çünkü arkadaşınıza
iftira ediyorsunuz. Vallahi, o tüm sa-mimiyetiyle gerçeği söyledi»'”
cevabım verdi.

Ümmü Eymen (r.) de
sürekli onun yanındaydı ve ara-ara oğîuna Peygamber (sa.v.)’in durumu ile
ilgili haber­ler gönderiyordu. Üsame fr), Allah bir yol gösterinceye kadar daha
fazla ilerlemeyip Curf’ta kalmaya karar ver-mışti. Takat bir sabah ulaşan kötü
haberler nedeniyle Mc dine’ye geldi ve ağlayarak, şuuru yerinde olduğu halde ko­nuşamayacak
kadar hasta olan Peygamber (sa.v)’in ya­nına gitti Üs.ame ir.), onun üzerine
eğildi vo öptü. Pey­gamber (s.a.v.) elini Sema’dan rahmet dilercesine yukarı
doğru kaldırdı ve. Daha sonra elinin İçindekileri, üzün­tü içinde kampa dönen
Üsame’nin eline boşaltırmış gibi bir hareket yaptı.

Ertesi gün Hicret’in
onbirinci yılının Rebi-üI-Evvel ayı-Tam Pazartesiye denk gelen onikinci günü
idi, yani M. S 632 Haziranının sekizinci günü. O sabah erkenden Peygam-

(12) Z. LXJI, 12. i1G)
î. 3. VılI oı

ber (s.a.v.)’in ateşi
düştü ve çok güçsüz olmasına rağmen ezan onun Mescid’e gitmeye karar vermesine
neden oldu. O içeri girdiğinde namaz başlamıştı ve insanlar onu gör­düklerinde
sevinçten neredeyse namazdan çıkacaklardı, fakat Peygamber, (s.a.v) onlara
devam etmelerini işaret et­ti. Bir süre onları seyretti ve davranışlarmdaki
takvayı gö­rerek yüzü sevinçten parladı. Yanında Fadl (r.) ve azatlı kölesi
Sevban (r.)’in-yardımıyla ilerlerken yüzü hâlâ par­lıyordu. «Peygamber
(s.a.v)’in yüzünü o andaki kadar gü­zelken hiç görmemiştim» dedi Enes (r.i Ebu
Bekir tr.) ar-kasındaki’saflarda bir hareket olduğunun farkındaydı. Bu­nun
sadece bir tek Sebebinin olabileceğini “Ve arkadan yak-” lastiğini
duyduğu adamın Peygamber (s.a,v.)’den başkası olmadığını biliyordu. Bu nedenle
başını çevirmeden bir adım geri çekildi. Fakat Peygamber (s.a.v.) elini onun
omuzuna koydu ve «Namazı sen kıldır» diyerek onu tekrai cemaatın önüne doğru
itti. Kendisi de Ebu Bekir’in sağı­na oturdu ve oturarak namaz kıldı.

* Onun >bu
iyileşmesi büyük bir sevinç yaratmıştı. Na­mazdan kısa bir süre sonra Usaine,
Peygamber (s.a.v)’i daha kötü bulacağını umarak dönmüştü, fakat onu daha iyi
görünce çok sevindi. Peygamber (s.a.v.) «Allah’ın rah­meti ile yola çık» dedi
Bunun üzerine Üsame ona veân etti ve Curf’a geri dönerek adamlarına kuzeye
yürümek için hazırlanmalarını emretti. O sırada Ebu Bekir (r.) yu­karı
Medine’ye doğru yola çıkmıştı. Esma (r.) ile evlenme­den çok önce Ebu Bekir
(r.), on yıl önce vahaya geldiğinde yanında kaldığı Hazreçli Hârise’nin kızı
Habibe ile nişan­lanmıştı. Uzun süre nişanlı kaldıktan sonra evlenmişler­di.
Habibe hâlâ Sunh’ta ailesinin yanında kalıyordu. Ebu Bekir (r.) ‘do onu orada
görmeye gidiyordu.

Peygamber (s.a.v.}
Fadl (r.) ve Sevban (r.)’m yardı­mıyla Aişe (r.î’nin odasına döndü. Ali (r.) ve
Abbas (r.) da oraya kadar peşlerinden gittiler, fakat çok kalmadılar. Dışan
çıktıklarında oradan geçen bazı adamlar AH (r.)’ye Peygamber (s.a.v.)in nasıl
olduğunu sordular. «Allah’a hamdolsun» dedi Ali (r.)  «O iyi.» Fakat soranlar gittikten

dinle!» Ömer (r.) buna
aldırmadı ve devam etti. Fakat Ebu Bekir’in sesini tanıyanlar Ömer’i -bırakıp
ne söyleyeceğini duymak için ona döndüler. Ebu Bekir (r.) Allah’a hamd ettikten
sonra şöyle dedi: «Ey insanlar, kim Muhammed e tapıyor idiyse —gerçekten
Muhammed ölmüştür; kim d 2 Allah’a tapıyor idiyse— gerçekten Allah Diridir ve
ölmez.» Daha sonra Uhud’dan son/a indirilen şu âyeti okudu:

«Muhammed, yalnızca
bir Peygamberdir. Ondcn önce nice Pey­gamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse
ya da öldürülürse siz to­puklarınız üzerinde gensin geriye mi döneceksiniz? İki
topuğu üze­rinde gerisin geri dönen kimse, Allah’a kesinlikle zarar veremez.
Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektİr.» (Al-i İmran: 144)

Sanki Ebu Bekir (r.)
okuyuncaya kadar bu âyeti hiç kimse duymamıştı. Ondan bu âyeti aldılar ve bu
âyet dil­lerde dolaşmaya başladı. Ömer (r) daha sonraları şöyle anlattı:

«Ebu Bekir’in o âyeti
okuduğunu duyunca o kadar şa­şırmıştım ki yere düştüm. Ayaklarım artık beni
taşımıyor­du ve Allah’ın Rasulünün ölmüş olduğunu anlamıştım.»

Ali, (r.) Zübeyr (r.)
ve Talha Cr.) ile birlikte evine çe­kilmişti. Muhacirlerin geri kalan kısmı Ebu
Bekir’in etra­fında toplanmışlardı. Useyd ve kabilesinden bir çok kişi de
onlara katılmıştı. Fakat Evs’li ve Hazreçli Ensarm bü­yük çoğunluğu Sa’d İbn
Ubade (r.)’nin başkanı bulundu­ğu Beni Sa’ide’nin toplantı yerinde toplanmıştı.
Ebu Bekir İr.) ve Ümer (r.)’e, onların Peygamber (s.a.v.) irtihal et­tiğine
göre yönetimin kime ait olacağı konusunda tartış­tıkları haberi ulaştı. Cnun
otoritesini memnuniyetle ka­bul etmişlerdi; fakat onu kaybettikten sonra çoğu
Kayle oğullarının Yesrib’li bir adamdan başkası tarafından yö-neltilmemesi
gerektiğini düşünüyorlardı. Çoğu Sa’d’a 0\) biat etmek üzere idi.

Ömer Cr,), Ebu Bekir
ir.)’i toplantı yerine kendisiyle beraber gelmesi için zorladı. Ebu Ubeyde de
onlarla bir­likte gitti. Sa’d hastaydı ve toplantı   yerinin ortasında bir Örtüye sarınmış
yatıyordu. Üç Kureyşli içeri girdiğinde Ensar’dan biri onun adına insanlara
hitap etmek üzereydi. Onları görünce Allah’a hamdettikten sonra konuşmasına
onları da dahil ederek başladı: «Bizler Allah’ın Ensanyız ve İs’âm’m savaşa!,
gücüyüz, ey Muhacirler, sîzler de biz­densiniz. Çünkü simden bir grup bizim
aramızda yaşıyor» Konuşmacı aynı tonda konuşmaya devam etti. Muhacirle­ri de
biraz övmesine vagmen, onların ilk İslâm toplumu ola­rak önemlerini gözönünde
bulundurmaksızm sürekli Ensa-rı överek göklere çıkarıyordu. O konuşmasını
bitirdiğinde Ömer (r.) tam konuşmaya başlamak üzereydi. Fakat Ebu Bekir (ı\),
onu susturdu ve nazikçe, fakat kesin bir şekil­de konuşmağa başladı. Ensann
önemini kabul ettiğini söy­ledi. Fakat. İslâm’ın Arabistan’da yayıldığını ve
Arapların tüm olarak Kureyş’tcn başka birinin otoritesini kabul et­meyeceğini,
çünkü Kureyş’in tüm Araplar arasında eşsiz bir konumu olduğunu da belirtti.
Konuşmasını bitirerek iki adamdan birini öneriyorum. Hangisini dilerseniz ona
biat edin- dedi. Daha  sonra Ensar’dan
biri kalkarak iki otoritenin olması gerektiğini söyledi. Bu ateşli bir tartışma­ya
yol açtı. Ömer (r.) bu tartışmayı şu sözleriyle susturdu: «Ey Ensar, Allah’ın.
Rasulünün namazlarda imamlık yap­ma görevini Ebu Bekir’e verdiğini bilmiyor
musunuz? «Bili­yoruz» diye cevap verdiler. Ömer-. “Peki aranızda kim-onun
önüne geçmek istiyor?» dedi. -Allah korusun, onun önüne geçemeyiz»[58]
dediler. Bunun u/erine Ömer (ı\), Ebu Bekir ir.)’m elini tuttu vo ena biat
etti. Arkasından da Ebu Uheyde (r.) vo diğer Muhacirler biat ettiler. Daha
sonra Sa’d hariç orada bulunan Ensann tümü de biat etti­ler, Sa’d hiçbir zaman
Ebu Bekir’i bir halife[59]
olarak kabuî etmedi ve Suriye’ye hicret etti.

Orada ne karar almış
olurlarsa olsunlar Medine’de hiç kimse Mescid’de, o orada olduğu müddetçe    Ebu Bekir’in önüne geçmeyi kabul etmezdi.
Ertesi gün sabah namazın­da, namazı kılmadan önce Ebu Bekir (r.) minbere
oturdu. Ömer (r.) ayağa Kalkıp, cemaate Ebu Bekir’e biat etmele­rini emretti ve
onu şöyle tanımladı: «Sizin en iyiniz, Allah’­ın Rasulünün arkadaşı,» îkisi
mağarada oturduklarında ikinin ikincisi» (Tevbe: 40).

Yeni nazil olan
âyetlerden birinde Ebu Bekir (r.)’in bu önemli anda Peygamber (s.a.v.)’in tek
arkadaşı olduğu belirtiliyordu[60].
Daha sonra biat eden Ali hariç tüm cemaat bir ağızdan ona bağlılık yemini
ettiler[61].

Daha sonra Ebu Bekir
fr.), Allah’a hamd ve şükret­tikten sonra cemate hitap etti: «Sizin en iyiniz
olmadığım “halde sizin üzerinize hakim oldum. Eğer doğru yaparsam bana
yardım edin, eğer yanhş yaparsam beni doğrultun. Hakka samimiyetle saygı
göstermek bağlılıktır, hakka say­gısızlık ise ihanettir. Aranızdaki güçsüzler,
inşallah onla­rın haklarını koruyuncaya kadar benim katımda güçlü ola­caklardı.
Aranızdaki güçlüler ise, başkalarının hakkını on-fardan, inşallah, alana kadar
benim katımda güçsüzdürler Ben Allah’a ve Rasulüne itaat ettiğim sürece bana
itaat ediniz. Fakat eğer ben Allah’a ve Rasulüne itaat etmez­sem siz de bana
itaat etmeyin. Namaza kalkın, Allah size merhamet etsin!»

Namazdan sonra
Peygamber (s.a.v.)’in ev halkı ve ailesi onu gömülmeye hazırlamaları
gerektiğine karar ver­diler. Fakat bunun nasıl yapılacağı konusunda anlaşmaz-lığa
düştüler. Daha sonra Allah onların üzerine bir uyuk­lama verdi ve herbiri
rüyasında bir sesin «Peygamber (s, a.v.)’i elbiseleri üzerinde olduğu halde
yıkayın» diye bir ses duydu. Bunun üzerine Aişe’nin odasına gittiler, o an için
Aişe odadan çıkmıştı. Hazreçli bir adam olan Evs îbn Havlî, orada Ensan temsil
etmek için Ali’ye yalvardı: «Sen­den Allah ve Rasulündeki payımız adına rica
ediyorum Ey Ali!» Ali onun içeri girmesine izin verdi. Abbas fr.), oğlu Fadl
(r.) ve Kisam (r.), Ali (r.)’ye mübarek vücudu­nu çevirmekte yardım ettiler. Bu
sırada Üsame (r.). Pey­gamber (s.a.v.)’in azatlısı kölelerinden biri olan
Şükran’ın yardımıyla su döküyordu, Ali Cr.) elini uzun yün elbisesi­nin her
tarafında gezdirdi. «Ey bana annemden ve babam­dan daha sevgili olan,» dedi,
«yaşarken de, ölü iken de ne kadar güzelsin!» Hatta bir gün sonra bile
Peygamber (s.a. v.)’in vücudu nefes alıp vermemesine, sıcaklık ve yumu­şaklığını
kaybetmiş olmasına rağmen hâlâ uykuda imiş gibiydi.

Ashab şimdi de onun
nereye gömüleceği konusunda anlaşmazlığa düştü. Çoğu, onun mezarının Baki
mezarlı­ğında üç kızı ve oğlu İbrahim’in ve kendi gömdüğü arka­daşlarının yanma
kazılması gerektiğini düşünüyordu. Ba­zıları ise onun Mescide gömülmesi
fikrindeydi. Fakat Ebu Bekir onun: «Öldüğü yere gömülmeyen hiçbir Peygamber
yoktur» dediğini hatırladı. Bunun üzerine mezar, Peygam­ber (s.a.v)’in yattığı
şiltenin hemen yanında Aişe’nin oda­sının zeminine kazıldı.

Daha sonra tüm
Medine’liler onu ziyaret ettiler ve ba­şında cenaze namazı kıldılar. Küçük gruplar
halinde geldi­ler ve her .grup ayrı olarak cenaze namazını kıldı ilk ön­ce
erkekler grup grup geldiler, tüm erkekler onu ziyaret ettikten sonra kadınlar
geldiler. Onlardan sonra da çocuk­lar ziyaret ettiler. O gece Peygamber
(s.a.v.) Ali (r.) ve kendisini mezara hazırlayan diğer arkadaşları tarafından
gömüldü.

Şimdi «Nur şehri» diye
anılan Medine’de büyük bir üzüntü yaşanıyordu. Sahabeden her biri ağladığı için
baş­kalarını azarlıyor, fakat kendisi ağlıyordu. Niye ağladığı sorulduğunda
Ümmü Eymen[62]: «Ben onun için ağlamıyo­rum»
dedi. «Onun için bu dünyadan daha iyi olan bir yere gittiğini sanki bilmiyor
muyum? Fakat ben, bize gökten gelen haberler kesildiği için ağlıyorum»[63].

Sanki büyük bir kapı
kapanmış gibiydi. Yine de onun şöyle dediğini hatırladılar: «Ben bu dünyada ne
yapayım? Ben ve bu dünya, bir yolcu ve yolcunun altında gölgelen­diği bir ağaç
misaliyiz. Bir müddet sonra yolcu yoluna gi­der ve onu arkasında bırakır [64]
Peygamber (s.a.v.) bunu herkesin kendisi için söylemesini kestederek
duyurmuştu. Bu kapı şimdi kapansa bile, mü’minler için Ölümle birlikte tekrar
açılacaktır. Kulaklarında hâla onun şu sözleri çın­lıyordu:

«Ben sizden Önce
gidiyorum ve sizin şahidinizim. Si­zinle buluşma yerim Havuz’dur». Bu dünyadaki
risalet gö­revini yerine getirerek, bu görevi ahirette devam ettirmek üzere bu
dünyadan ayrılmıştı. Ahirette O, onlar için ve baş­kaları için, bu dünya
hayatına sınırlamaları olmaksızın merhamet anahtarı[65],
Cennet Anahtarı, Hakkın Ruhu ve Allah’ın habibt olacaktı.

«Hiç şüphesiz, Allah
ve melekleri Peygambere salat etmekte­dirler. Ey iman edenler, siz de ona salat
edin ve tam bir teslimi­yette ona selâm verin» (Ahzab: 56).

514

VADÎ KUREYŞLERÎ

(Fihr direkt olarak
İsmail’in oğullan soyundan gelmektedir. Fihr’in soyunun civar Kureyş-leri
olarak anılan kısmı bu    şemada
belirtilmemiştir.)

KUREYŞ diye tanınan
Fihr

el-HARÎS

Gâlib Lu’ay

(Ebu Ubeyde’nin
kabilesi)

AMİR

(Süheyl’in kabilesi)

Ka’b

Hüseys      ADİY     
MÜRRE

(Ömer’in kabilesi) AMR

SEHM (AMR tbn el As’ın
k.)    CUMAH (Osman

İbn Ma’zun k.)

Kilâb

KUSAY

MÜRRE

TEYM

(Talha ve Manzum Ebu
Bekir’in)

ZÜHRE

Yekaze

{Ebu Seleme ve Halid
İbn Velid’in Kabüesi)

ABDU’D-DAR       ABDU MENAF

ABD EL-UZZA        (Peygamber’in annesi Amine’nin kuzeni

ESED             Sa’d’ın ve Abdurrahman îbn Avfîm
ka-

Hatice, Varaka ve     bilesl) Zübeyr ibn El-Av-vam’m kabilesi

Kabilelerin kurucuları
büyük harfleri© yazılmıştır.  Bunların
ardından da o kabileden Pey­gamber’© çok yakın veya tarihsel önem arzeden
birkaç kişinin adı verilmiştir.

REFERANS ANAHTARI

Biyografik ve Tarihsel
eserler t

K.— Kur’an

Bu kitap osasen
aşağıdaki uç yazarın M.S. 8 ve 9. yüzyıllarda

yazdıkları eserlere
dayanmaktadır.

II.:  ibn lshak            Buradaki   alıntılar Muhammed   ibn  îs-

hak’m Siret-i
Basulullah (Peygamberin Hayatı) adlı kitabının Abdel-Malik îbn Hişam (I.H.)
tarafından tetkik edilmiş nüshasının Wüsten/eld baskısından ya­pılmıştır.

I.S. i İbn Sft’d             Buradaki alıntılar Muhammed İbn
Sa’d’-

ın Kltab et-Tabaka
el-Keblr adlı eserinin Leyden baskısındandir.

W. Vâkıdi                  Buradaki alıntılar Muhammed İbn Ömer

el-Wâkıdl’nin Kİtab
el-Meîazl (Peygam­berin savaşlarının kronolojisi) adlı kita­bının Marsden Jones
baskısından yapıl­mıştır.

Dunların vamsıra zaman
zaman şu yazarlara da müracaat edil­miştir:

A. i Azrakİ                 Muhammed îbn Abdullah   el-Azraki’nin

Ahbar Mekke adh
eserinin Wüstenfeld baskısı.

T«b. t Taberl               Muhammed ibn Cerlr et-Taberî’nin
Tâ-

rih er-RıuuI
ve’I-Mûlûk (Peygamberler ve Krallar Tarihi)  
adh eserinin  leydon

516

heyden baskısı   .Aynı yazarın Tefsir’ine de müracaat  edilmiştir.

S.:   Süheylî                  Abdurrahman İbn Abdtdah
es-SübeyU’nin

tbn İshak’a yazdığı
şerhin  (Er-Ravz el-Unnf)  Kahire baskısı.

Peygamberin
Hadislerini Toplayan Eserler

Aşağıdaki  9. yüzyılda yaşamış   sekiz Muhaddisten  yapılan alıntılar VVensinck’in Handbook of
Eariy Muhammadan Tradi-tion adlı eserinde kullandığı sisteme göre
düzenlenmiştir. B t Muhanımed İbn İsmail el-Buhari M i Müslim tbn el-Haccac
el-Kuşeyrî Tir.: Muhammed tbn İsa et-Tinnizi A.H. î Ahmed îbn Muhammed  İbn Hanbel N. t Ahmod tbn Şu’ayb en-Nesei
A.D.: Ebu Davud es-Sicistanî D.: Abdullah îbn Abdurrahman ed-Darimi İ.M. s
Muhemmed İbn Mace.

Zaman zaman aşağıdaki
M.S. İl. yüzyıl muhaddislerinden de alıntılar yapılmıştır. Bu muhaddislerin eserleri
Wensüyck*in el kitabında yer almamıştır.

Bay: Ahmed ibn
el-Hüseyin el-Beyhaki Kitabes-Sünen el-Kübra F. t Hüseyin b. Mahmud
el-Ferra” el-Be^avî, Mişkat el-Mesablh.

517

 

 

 



[1] I I. 897.

[2] W    1012

[3] Bak. Böl. 76.

 

[4]   Bak   Bol. 30

[5] I. I. 536.

[6] I. I. 0L7.

[7] Mirkhand, Ravdat os-Sâfa II Cilt, 2. 55, 671-2 eski
kaynakları zikredcr. Brk. B. XXIII,   76

[8] I. I. 953

[9] Daha ünce de belirttiğimiz gibi Kur’an’da   birinci şahıstan üçuncu şahısa (Biz…
Allah) geçiş sık  sık kullanılır.

 

[10] Bismillah er-Rahman er.Rahim kelimeleriyle başlamayan
tek curo olan Tcvbe Suresinin başında .esirgeme ve bağışla­ma iü]mlorinin
zikrcdilmemesi bu mesaim sertliğini vurgu­lar.

[11] Buradaki sözler «annesinin rahminde» diye
anlaşılmalıdır, Çünkü Isa’nın, Adem’in yaratılışı gibi birden bire yetişten
olarak: yaratılması  sözkonusu değildir.

 

[12] I. S.   I/l,
88-9.

[13] Agc.

[14] B. LXXXI, 3.

[15] I. S. I./l, 88-9.

[16] Tahrim t 6, Fecr; 29:/Kur’an kul kelimesini İki
anlamda kul­lanın bîri herşeyi İçine alan -hatta şeytanı bile kulu olarak gören
diğeri iso yukarıdaki gibi âyetlerde hususi anlamda. Şeytana hitaben söylenen
şu sözlerde de bu kelime husus; anlamda kullanılmıştır: «Btimm kullarım; senin
onlar uzo-rinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur.» îsra: 65).

 

[17] El Hakim et-Tirmızı, Nevadiru’1-Üsûl,

[18] I.  i,  853

[19] M.  U. 4

[20] B. III, 42.

[21] B’eyhâki, Zûd.

[22] Yani karşılıklı Rıdvan ılc.   (bk. böl. XXX),

[23] B. LXXXI, 37.

[24] Beyhakî, Da’vet.

[25] Tir. XLV.

[26] B. LXH, ı.

[27] Bak. böl. XXVI.

[28] Tır. XLVI, 33.

[29] A. H   64.  Kur’an  
meleklerin Meryem’e şöyle dediklerinden bahseder: -Meryem,   şüphesiz Allah seni  seçkin kıldı, seni arındırdı ve
alemlerim  kadınları üzerine seçti,-   (Al-i 
îm-ran: 42).

[30] Tir. XLVI, 20.

[31] F. XXVI, Menultıb
es-Sahabe.

[32] B. LXXXi, 27.

[33] B. XC1I, 4.

[34] M. XLVII, 6.

[35] M. I. 232

[36] A. D  XXXVI, 1.

[37] A. D.  XXXV,
4.                                                   

[38] M. LII, 20

[39] M. LII, 9

[40] Bir kız çocuğu doyuran bir kadın, son zamanlardaki
çocuk­ların anne-babalarına karsı saygısız davranmaları nedc-nıvle hunıen hemen
kızının cariyesi gibi olacaktır Bu so-zun ikinci bolumu sadece sosyal düzeydeki
konusu degıl, **ym zamanda Kabil’in Habıl’ı öldürmesine son muhru vu racak
olan, yerleşik hayatın göçebe hayat üzerinde zafer kazanmasını da kastediyor.

[41] M. I. I

[42] B. LXJ. 25.                          ,

[43] W. 1097

[44] W.  1100.

 

[45] îbn Kesir 
Bidaye ve n-Nıhaye, V. 209.

[46] I  965

[47] B. XVI, 8.

[48] I. S. VIII   7C
7

[49] I. I.J.OO0.

[50] I I 006

[51] Havuz.  
Peygamber   (s.av.)’e verflen  semavi  
nehir   ve Ccnnet’c girdiklerinde
mü’müüerm susuzlukla- dikleri göldür.

[52] W  B   I.XIV, 17.

[53] i. S.II/2, 10

[54] I. S. H/2, 30 504

[55] Bir müddet ertelemeden, sonra sefere çılaldığında
Üsame bu sözlerin doğru olduğunu ispatladı.

 

[56] Vezir’in kotu kalbli karısı ve arkadaşlarını
kastediyor; bak. K. (Yusuf: 31-3).

[57] I. S. 
11/2,  20.

 

[58] 1. S.  il/a. 23.

[59] Arabçada Halife, yani tamamen söyleyecek  olursak Halifctû  Rasülullah , Allah’ı+n   Rasülü ‘nün vekili anlamına gelir

[60] Bak   Bul. XXXVII.

[61] Birkaç ay sonra Fatıma öldüğünde Ali ve Ebu Bekir’e
şöyle d-.’di:  -Sonin önemini ve Allah’ın
sana olan  ihsanını biliyo­ruz ve onun
£,ana verdiği hiçbir şeyi kıskanmıyoruz-  
Fakat cjH bizim önümüzde 
bize  sonnadajı bir şey yaptın.
Biz bu konuda, Peygamber  (s.a.v.Ve olan
yakınlığımız nedeniyle bir siz hakkma sahip olduğumuzu hissettik.» Bunun
üzerine Ebu JJ’ikir’iiı gözleri yaşlarla doldu ve şöyle dedi; «Nefsimi kud­ret
elinde tutana yemin olsun ki, ben Allah’ın Rasulünün ak­rabalarıyla,   kendi  
akrabalarımdan  daha   iyi  
geçinmek   is-îunm.» O gün öğic
namazında cemaate Ali’nin henüz kendi­sini bir halife olarak kabul etmediğini
açıkladı.  Bunun uze-nne  Alı 
Ebu  R^k<>’in  doğruluğunu  
tasdikledi  ve  ona  
biai p’tı.   (B. LXIV, 38).

[62] I. S. H/2. 63.4

[63] I. M. XXXVII, 3.

[64] I. M. XXXVII, 3.

 

[65] Bu ve diğer isimler  
Peygamberin İsimlerini anlatan gole-noksül münacaatlardan alınmıştır.