Hz. Mûsâ (A.S)
Firavun ile Askerlerinin Helak Olması:
Firavun; küfrünü,
inadını, Allah’ın peygamberi ve Allah’ın kendisiyle konuştuğu Hz. Mûsâ (a.s)’a
karşı muhalefetini sonuna kadar sürdürdü. Hz. Mûsâ (a.s)’m, çeşitli azap ve mucizelerle
Firavunu korkutması ve uyarması da ona bir fayda sağlamadı. Üstelik Firavun,
Hz. Mûsâ (a.s)’a, İsrail oğullarının kendisi ile birlikte gitmesine izin
vereceğine dair vermiş olduğu sözde de durmadı.
Bundan dolayı Yüce
Allah, Hz. Mûsâ (a.s)’a; İsrailoğulları ile birlikte gece yarısı Mısır
ülkesinden çıkıp Filistin ülkesine gitmesini emretti. Bunun üzerine Hz. Mûsâ
(a.s) ve onunla birlikte bulunan İsrailoğulları hazırlandılar.
Rivayete göre; İsrail
oğullarının, çocukları dışındaki sayısı 600.000’den fazlaydı. Hz. Mûsâ (a.s),
İsrailoğulları ile birlikte geceleyin Mısır’dan çıkıp Kızıldeniz yönünde
bulunan Süveyş kanalına doğru yürüyüşe geçti. Firavun ve onun askerlerine de
yakalanmamak için yürüyüşlerini çabuklaştırarak hızlı hızlı yürümeye başladılar.
Firavun ertesi gün
olduğunda, Hz. Mûsâ (a.s)’ı ve İsrail oğullarını şehirde göremeyince, onların,
ülkeden çekip gitmiş olduklarını anladı. Firavun neye uğradığını şaşırmış bir
vaziyette hemen bütün ordusunu hazırladı.
Bir rivayete göre;
Firavunun süvarileri 100.000 kişiydi. Askerlerinin toplam sayısı ise
1.600.000’den fazlaydı.[76]
Firavun, onların
Mısır’dan ayrılışlarının ikinci gününün sabahında askerleri ile birlikte onlara
ulaştı. Bu sırada iki topluluk birbirini gördü. İsrail oğulları sayı bakımından
zayıf oldukları için tehlikeyi hissedip helak olacaklarım zannettiler. Çünkü
önlerinde deniz, arkalarında ise düşmanları durmaktaydı. Kendileri ile Ölüm
arasında sadece birkaç saat veya bir an kalmıştı. Bu durumda Allah’a tevekkül
etmeleri gerekirken bağırma ve sızlanma şeklinde kargaşa çıkartarak:
– “Ey Mûsâ!
Doğrusu biz, (düşmanlar tarafından erişilip) yakalanacağız” dediler.
Bunun üzerine Hz. Mûsâ
(a.s), onların belirginleşmiş korkularım sakinleştirdi. Onlardan korkuyu
gidermek içinde asasını kaldırıp denize vurdu. Deniz, Allah’ın kudreti
sayesinde yarıldı. İsrail oğullarının boylan sayısınca 12 kuru yol meydana
geldi. Mucize olarak bu 12 yol arasında deniz suları yüksek bir dağ gibi
hareketsiz kaldı. Hz. Mûsâ (a.s) ve onunla birlikte bulunan İsrail oğulları,
görenlerin akıllarını hayrete düşürecek şekilde bu büyük mucizeyi gördükten
sonra Firavun ve askerlerinden kurtulacaklarına dair müjdelenmiş olarak koşar
adımlarla -yürüdükleri yer, Allah tarafından kurutulduğundan ötürü- denizin
zemininden yürüyüp gittiler.
Nihayet
İsrailoğulları, denizi sapasağlam geçip en sonda gelenlerle birlikte tamamen
denizden çıktıklarında, Firavun, ordusunun başında Öncü komutanı olarak Hz.
Mûsâ (a.s) ve Israiloğullarını denizde yetişip yakalamak için onların arkasından
denizin kıyısına geldi. Tam bu sırada Hz. Mûsâ (a.s), denizi, Firavun ve
askerlerinin giremeyeceği yani kendileri ile onlar arasında denizin bir engel
teşkil edeceği bir şekle döndürmek için asasıyla denize tekrar vurmayı istedi.
Fakat Allah, Hz. Mûsâ (a.s)’a denizi terk ettiği hal üzere bırakmasını emretti.
Çünkü Allah, onların denizde boğulmasını istiyordu. Şöyle ki: “(Ey Mûsâ!)
Denizi (yarıp kavmini geçirdikten sonra onu terk ettiğin hal üzere) açık olarak
bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur” (Duhân: 44/24) ayette geçen
“denizi açık olarak” ifadesinden maksat, denizi kendi halinde sakin
olarak “bırak” demektir.
Firavun, denizin
kıyısına geldiğinde denizde yollar açıldığını, o dehşetli ve hayret verici bu
manzarayı kendi gözleriyle gördü. Bunun, Yüce Allah’ın bir eseri olduğunu iyice
anladı. Bundan dolayı da ürperdi ve denizin içine doğru ilerleyip girmekten
korktu. İsrail oğullarını takibe çıktığına bin pişman oldu. Ama pişmanlığı,
kendisine bir fayda sağlamadı. Askerlerine karşı sağlam ve cesur görünmek
zorunda kaldı. Saldırgan ve güçlü rollere girdi. Ahlaksız ve inkarcı karakteri,
küçümseyip itaati altına aldığı batıl davasının peşinden koşturduğu askerlerine:
– “Görmüyor
musunuz, deniz, benden ve benim heybetimden korktuğundan dolayı benim için
nasıl da açılıp yol oldu. Bana itaat etmekten ve tapmaktan vazgeçip kaçan
kölelerime mutlaka yetişeceğim. Onları yakalayıp ülkeme (kahredilmiş ve
kovulmuş olarak) geri götüreceğim” dedi.
Firavun böyle
söylerken de içinden, denizden kurtulmanın bir yolunu bulmayı istiyordu. Bundan
dolayı da kendisi arkada kalıp askerlerine, önünde durmakta olan denizi
küçümseyerek cesaretlendirip onları denize doğru yürütmeyi düşünüyordu. Ama ne
gezer! Artık vakit geçmişti ve ecel saati gelip çatmıştı.
Firavun, bir ileri bir
geri gidiyor ve askerlerini denize girmek için teşvik ediyordu. Kendisi ise
denize girmekten kaçmıyordu.
Tam bu sırada Cebrail
dişi kısrak at üzerinde oraya gelip Firavunun erkek atının önüne geçerek atını
ileri doğru sürmeye başlayınca Firavunun atı da» Cebrail’in dişi kısrak atının
peşine düştü. Cebrail hemen kısrağını süratlendirerek açık durumda olan deniz
yollarından biline girdi. Firavunun atı da koşarak denizdeki yola girdi.
Firavun artık bir şey yapacak durumda değildi. Zira askerleri de onun denize
girdiğini görünce onun peşi sıra hızla açık durumda olan deniz yollarına
girdiler. Artık hepsi denize girmişlerdi. İlk başta açılan deniz yollarına
girenler, karşı kıyıya çıkmak üzereyken Yüce Allah, Hz. Mûsâ (a.s)’a denizin
eski haline dönmesi için asasıyla denize vurmasını emretti. Hz. Mûsâ (a.s)’da
asasıyla denize vurduğunda denizin büyük dağlar gibi havaya kalkmış bulunan
dalgaları eski haline geri döndü. İsrail oğulları dışında Firavun ve askerlerinden
hiçbir kimse kurtulamadı. Zira deniz, Firavun ve askerlerini içine çekip
boğmuştu.
Nitekim Yüce Allah,
Şuarâ Sûresinde bu olayı şöyle anlatmaktadır:
“Derken (Firavun
ve askerleri onların Mısır’dan ayrılışlarının ikinci günü) güneşin doğduğu
vakitte (onların denize girdikleri sırada) onların ardına düşüp yetiştiler. İki
topluluk birbirini görünce, Musa’nın arkadaşları, (Musa’ya): Eyvah!
(Düşmanlarımız tarafından) yakalanacağız’ dediler. Mûsâ ise (Allah’ın kendisine
vermiş olduğu vaadin güveni ile: ‘Düşmanlarınız) asla (size yetişemeyeceklerdir!)
Muhakkak ki Rabbim (onların bize yetişip zarar vermelerine fırsat vermeyecek
şekilde) benimdir ve bana dosdoğru yolu gösterecektir’ dedi. Bunun üzerine Mûsâ
‘ya: ‘Asanı (önünde bulunan) denize vur’ diye vahyettik O denizde hemen (İsrail
oğullarının boyları sayısınca 12 yola) yarıldı ve (denizden ayrılan) her bir
parça büyük bir dağ gibi (lıavaya kalkmış dalgalar) oldu. Sonrada diğerlerini
(Firavun ve askerlerini açık olan) deniz (yollarına doğru) yaklaştırdık. Mûsâ
‘yi ve beraberindekileri topluca (denizden çıkartmak suretiyle denizde
boğulmaktan) kurlardık.
Daha sonra ise
diğerle/ini (Firavun ve askerlerini, açık olan denizyollarına girdiklerinde
hepsini) suda boğduk. (Ve onlardan hiçbir kimse kurtulamadı.)”[77]
Deniz, Firavun ve
askerlerinin üzerine kapanınca onlardan hiçbir kimse kurtulamayıp hepsi
boğuldu. Firavuna gelince ise o, denizin dalgaları arasında boğulma ve ölümün
yaklaştığı bir sırada Allah’a iman ettiğini ve O’na teslim olduğunu söyledi.
Nitekim Yüce Allah,
Firavunun bu durumunu şöyle anlatmaktadır:
“Nihayet Firavun,
boğulacağı anda: ‘israil oğullarının iman ettiği ilahtan başka ilah olmadığına
inandım. Artık bende Müslümanlardanım’ dedi. (Başın sıkıştığından dolayı, daha
önce değil de) şimdi mi inandın? Halbuki daha önce (Allah ‘a) başkaldırmıştım
Üstelik (hem kendini ve hem de başkalarım dosdoğru yoldan saptırdığın, İsrail
oğullarına zulmettiğinden dolayı) bozgunculuk edenlerdendin.”[78]
Fakat Firavunun,
dalgalar arasındayken yapmış olduğu imam ve günahlarından tövbe etmesi kendisine
hiçbir fayda sağlamadı. Üstelik denizin dalgalan içinde askerleriyle birlikte
helak oldu. [79]
İsrailoğulları Tih Çölünde:
Yüce Allah, Firavun ve
askerlerini denizin dalgalan arasında boğmak suretiyle helak edip İsrail
oğullarını da çetin bir azaptan kurtarınca, Hz. Mûsâ (a.s)’a, İsrail oğullan
ile birlikte Beytü’l-Makdis’e doğru gitmesini emretti.
Bu emir üzerine hemen
yola koyuldular. Yolda gittikleri bir sırada İsrailoğulları şiddetli bir
şekilde susadılar. Bunun Üzerine sitemli bir şekilde Hz. Mûsâ (a.s)’a şikayette
bulundular. Ondan, kendilerine su bulup getirmesini istediler. Allah’ta, Hz.
Mûsâ (a.s)’a; asasıyla orada bulunan taşa vurmasını emretti. Hz. Mûsâ (a.s)’da
asasıyla orada bulunan taşa vurdu. Taş, İsrail oğullarının içerisinde bulunan 12
boydan her birisinin ondan akan suyu içebileceği şekilde 12 gözeye ayrılıp,
ondan su fışkırdı. Daha sonra Allah, onlara gayret ve zahmet çek-meksizin rızık
olarak gökten “bıldırcın” ve “kudret helvası”nı gönderdi.[80]
Sonrada Allah, Hz.
Mûsâ (a.s)’a; İsrail oğullarına vaat ettiği kutsal şehre onları sokmasını
emretti.
Hz. Mûsâ (a.s) ile
birlikte bulunan İsrailoğullan, Allah tarafından kendilerine vaat edilen
kutsal şehre yaklaştıklarında orada Heysanlıların[81]
kalıntılarından ve Ken’anlılardan oluşan zalim bir kavmin yerleşmiş olduğu bir
şehir buldular.
Hz. Mûsâ (a.s),
onlara; şehre girmelerini, onlarla savaşmalarını ve onlaıı kutsal şehirden
çıkarmalarını emretti. Fakat onlar bunu yapmaktan kaçınıp cihattan kaçtılar ve
düşmanlarıyla karşılaşmaktan korktular. îsrailoğulîan, Hz. Mûsâ (a.s)’a karşı
Allah’ın emrinden çıktıklarını gösteren şu sözleri söylediler:
“Ey Mûsâ! Onlar
orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz. Şu halde sen ve Rabbin
gidin (bizim yerimize onlarla siz) savaşın. Biz burada oturacağız. “[82]
Tarihçilerin
kaydettiğine göre; Hz. Mûsâ (a.s), İsrail oğullarına bu kutsal şehre
girmelerini istemezden önce şehir halkından haber getirmeleri için İsrail
oğullarından birkaç kişiyi o kutsal şehre gönderdi.
Tefsirciler bununla
ilgili olarak şöyle derler: “Hz. Mûsâ (a.s)’tn kutsal şehir halkından
haber getirmeleri için şehre gönderdiği kimseler, 12 kişiydiler.”
Bu kişiler, o kutsal
şehre gittiler. Şehre vardıklarında halkın iri ve cüsseli kimseler olduğunu
gördüler. Şehir halkının bu halleri, onları korkuya düşürdü. Daha sonra onlar,
-Hz. Mûsâ (a.s), onlara; gördüklerini İsrail oğullarına anlatmamalarını tembih
ettiği halde yine de- gördüklerini İsrail oğullarına haber vermek için geri
döndüler. Geri dönenler, şehir halkında ne gördülerse hepsini İsrail oğullarına
anlattılar. Bunun üzerine İsrailoğulları düşmanlarının yanma varıp onlarla
savaşmaya ve cihat etmeye dair kendilerinde güç ve kuvvet bulamadılar.
Zaten İsrailoğulları,
Mısır’da, Kıptîlerin hakimiyeti altında kaldıkları müddetçe zillet ve
zorluklara alıştıklarından dolayı böyle bir hayata razı olmuşlardı. İşte bundan
dolayı Allah’ın emrini yerine getirmekten kaçındılar ve düşmanlarıyla da savaşmaktan
korktular. Onların bu davranışları üzerine Allah, onları, Tih çölüne attı ve
onları kırk sene çölde bıraktı. Böylece onlar çölde sersem sersem dolaşıyorlar
yok oluyorlar, ölüyorlar, sağa-sola doğru göçüp gidiyorlardı ve daha sonra
tekrar dönüp dolaşıp eski yerlerine geliyorlardı.
Nitekim Yüce Allah,
İsrail oğullarının Tih çölünde kaldıklarına dair şöyle buyurmaktadır:
“Allah (Musa’ya):
‘(Cihat etmekten kaçındıkları için) orası onlara kırk yıl yasaklanmıştır. (Bu
müddet içinde) orada şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sende yoldan çıkmış toplum
için üzülme!’ dedi.”[83]
Bu, Yüce Allah’tan
onlara bir ceza idi. Bu ceza onlardan zillet ve zorluk üzere yaşamaya alışan bu
ilk nesil yok olup gidinceye kadar devam etti.. Onların yerine, çölde hür
yetişen ve izzetle yaşayan bir nesil geldi. Bu nesil, Yuşa b. Nûn ile birlikte
kutsal şehre (Arzı Mukaddes’e) girdiler. [84]