Hadisin (Sünnetin) Dindeki Yeri ve Önemi: Hadis Usulü Online Oku

46833


Hadisin (Sünnetin) Dindeki Yeri ve Önemi:

 

Hadisin, daha yaygın ifadesiyle sünnet’in
dindeki yerini doğru olarak kavrayabilmek için –özetle de olsa- peygamberlik
makamından söz etmek gereklidir.

Nübüvvet makamına layık görülen peygamberler
birer insandır. Ancak onlara vahy gelmektedir. Vahy, peygamberler ile diğer
insanlar arasındaki ayırıcı özelliktir. Bir ayette bu gerçek, “De ki: Ben de
sizin gibi ancak bir insanım. (Şu kadar ki) bana vahyolunuyor.”
(Kehf:
18/110) şeklinde ifade buyurulmuştur. Yani tüm çeşitleriyle vahy, peygamberlere
ait bir özelliktir.

Vahye mazhar bir peygamberin varlığına ihtiyaç
ise, tartışılmayacak kadar açık bir gerçektir.

Peygamberlik makamının kendine has bir çok
gereği bulunmaktadır. Bunların en belli başlılarından dört tanesini şöyle
sıralamak mümkündür:


1)

Beşeriyet (Peygamberin insan olması)


2)

Vehbi isti’dat (Allah vergisi bir yetenek)


3)

İsmet ve günahsızlık


4)

Gaybi ilim.

İnsanlara yönelik bir müessese olan
peygamberliği üstlenecek olanın da bir insan olması gereği ortadadır. Nitekim
böyle bir durumu yadırgayanlara cevaben Allah teala, peygamberlerine şöyle
demesini emretmiştir:


“De ki, eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip dolaşan
melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği peygamber olarak
gönderirdik.”
(İsra: 17/95)

Vahye mazhar bir insan olmak, peygamberleri
diğer insanlarda pek görülmeyen bazı niteliklere sahip kılsa bile, onları asla
insanlıktan çıkarıp bir başka hüviyete koymayacaktır. Onlar daima bir beşer
olarak kalacaklardır.

Peygamberler hasep, neseb, siret ve suretlerinde
kolayca farkedilebilecek meziyyetlere sahiptirler. “Ben daha önce yıllarca
aranızda bulundum. Hiç düşünmüyor musunuz?”
(Yunus: 10/16) ayeti, öncelikle
peygamberimizin sonra da bütün peygamberlerin temiz bir geçmişe ve dolayısıyla
ağır ve üstün görevleri için gerekli yetenek ve meziyetlere ta baştan beri sahip
bulunduklarıını göstermektedir.

Kur’an-ı Kerim bütünüyle peygamberler hakkında
geçerli olmak üzere ıstıfa’dan bahsetmektedir. “Allah, meleklerden,
insanlardan peygamberler seçer.”
(Hacc: 22/75) Istıfa bir şeyin halis ve
temizini seçip almak demektir. Ayrıca peygamberlerin, şeytanın iğva ve
iğfallerinden korunduğu da bildirilmektedir.[1]
Ancak peygamberler hiçbir zaman melekler gibi günah işlemeye müsaid güç ve
aletlerden mahrum da değillerdir. Fakat onlar daima hayra yönelmiş ve
kötülüklerden uzak kalmışlardır. Bile bile günah işlemek onların tabiatına
aykırıdır.

Kur’an-ı Kerim’de peygamberlere zenb kelimesinin
izafe edilmesi, hatalarından istiğfar ettiklerinin ve tevbelerinin kabul
edildiğinin bildirilmesi, onların günahkar olduklarını değil, aksine onların
kulluktaki kemallerini gösterir. Dolayısıyla Allah Teala herhangi bir peygamberi
hakkında mağfiretten bahsetmişse, bu ondan razı olduğunu müjdelemek içindir.
Dini literatürde hins, ism ve cürm kelimeleri kasden işlenmiş günahlar için
kullanılır. Zenb ise, herhangi yanlış bir iş için, kasdi olsun olmasın
yanlışlıkla, sehven veya yanlış anlama sonucu yapılan hatalar için kullanılır.
Şuna işaret edelim ki bu tür bir hata ümmet için günah sayılmasa da peygamber
böylesi bir gafletten ötürü muaheze edilir.

Öte yandan Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin
peygamberlik öncesi hayatları hakkında dalalet, gaflet ve cehalet gibi
değerlendirmeler görülmektedir.[2]
Bunlardan maksat da günahkarlık, isyankarlık, yoldan sapmışlık değil,
peygamberlikten sonraki hallerine göre bir değerlendirmedir. Yani nübüvet ve
risaletin hidayetine karşılık, ondan öncesine dalalet denilmiş olmaktadır. Yoksa
peygamberlerin sapıklıkla asla ilgileri yoktur.

Bütün bunlara rağmen şuna da işaret edelim ki,
“İsmet külfeti kaldırmaz” Yani peygamberin günahtan korunmuş olması (ismet) onu,
taata zorlamadığı gibi günah işlemekten de aciz bırakmaz. Ne var ki ismet,
Allah’ın bir lütuf olup peygamberi hayır yapmaya sevkeder, kötülüklerden alıkor.
Fakat ilahi imtihanın gerçekleşmesi için onda yine de irade mevcuttur.[3]
 

Gaybi ve ğayri maddi ilim vasıtalarının ortak
adı mükaleme-i ilahiyye’dir. Yani bu ilim, vicdan, his, akıl ve kıyas ile değil,
doğrudan doğruya ğaybi sesle, rüyay-ı sadıka ve melek aracılığı ile Cenab-ı Hak
katından öğrenilen bir ilimdir. Bunun şekilleri ayette şöyle belirtilmektedir:


“Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya
perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahyeder.
Doğrusu O Yüce’dir, Hakim’dir.”

(Şura: 42/51)

Prensip olarak Allah’tan başka kimse gaybı
bilemez.[4]
“O, peygamberden başkasını gaybına muttali kılmaz.” (Cin: 72/26-27)[5]
Allah Teala Hz. Peygamber’e; geçmiş peygamber ve milletlerin ibret alınacak
haberleri, gelecekteki olaylar, ümmetinin geçireceği tecrübeler, kıyamet
alametleri ve manzaraları; kabirlerin içindekilerden haberdar olma, başkalarının
halini bilme, melekleri, cennet ve cehennemi müşahade gibi gayb alanlarında
dilediği kadar bilgi vermiştir. “Hz. Peygamber’in gayba ait bilgileri sadece
Kur’an’da bildirilen hususlardır.” diye bir tahsisin delili yoktur.

Buraya kadar özetlediğimiz peygamberlik
makamının gereklerinden de anlaşılacağı gibi peygamberler tam yetenek (külli
istidat) ve genel bir kavrayış (umumi fehm) sahibidirler. Peygamber olmayanlar
bundan mahrumdurlar. Peygamberlerin fıtratında mevcut olan bu kuvvet, peygamber
oldukları zaman fiilen ortaya çıkar. Bu meleke-i nübüvvet’tir. Peygamberler bu
meleke vasıtasıyla ilahi vahyin tercümanı olurlar.

İslam bilginleri bu melekeyi anlatabilmek için
değişik terimler kullanmışlardır. İlka’ fi’r-ru, Nebinin hikmet-i kalbiyyesi,
tevfik-i ezeli, kuvve-i tebyin, meleke-i nübüvvet, peygamberane ictihad kuvveti,
ilm-i ledünni… Bütün bunlar hep aynı mana ve maksad için kullanılmıştır.

Hz. Peygamber’e peygamberliği dolayısıyla
verilmiş olan melekenin ya da nübüvvet ilminin Kur’an-ı Kerim’de değişik kelime
ve tabirlerle ifade buyurulduğu da görülmektedir. Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i
sadr, tefhim, ta’lim ve irae gibi ilahi beyanlar buna işaret etmektedirler.

Bütün bunlarla anlatılan gerçeğe, vahyin
altında, beşeri aklın üstünde yer alan nebevi akıl veya meleke-i nübüvvet demek
mümkündür. Hz. Peygamber işte bu meleke ile vahyin ve hikmetin inceliklerini
kendi diliyle beyan etmekte ve hayatı ile şekillendirmektedir.

Anlaşılmaktadır ki Peygamberin üç ilim vasıtası
vardır:


1)

Vahy


2)

Meleke-i nübüvvet (veya nebevi Akıl)


3)

Beşeri Akıl

Beşeri aklın en üst seviyesine sahip peygamber,
vahy ile teması sonucu kendisinde hasıl olan nebevi akıl ya da meleke-i nübüvvet
sayesinde, bu melekeden mahrum bulunanlardan daha doğru ve isabetli bir anlayış
ve kavrayışla hakikatları açıklar. Bu sebeple de sünnet dini bir delil ve
bağlayıcıdır.

Netice olarak kitap, lafzı ve manasıyla
vahiydir. Vahy-i metluvv’dür. Lafzı da manası da ilahidir. Sünnet ve hadisler
ise, vahyin bir tür meal ve mefhumu niteliği ve Peygamber’in nübüvvet
melekesinin neticesi olarak zımnen vahiydir. Vahy-i ğayr-i metluvv[6]

Peygamber, risalet ve nübüvvet vecibesi
haricindeki konularda beşeri aklını kullanır. Bu noktada hata ihtimali
bulunmaktadır. Çünkü bu tür ictihad, vahy ve meleke-i nübüvvet üzerine müstenid
değildir. Aksine tecrübeye dayanmaktadır.

Zaten Peygamberin asıl görevi tebliğ ve
beyan’dır. Maide: 5/67 ayeti ile Nahl: 16/44. ayetleri bu görevler ve yetkileri
açıkca beyan etmektedir. Böyle olunca Hz. Peygamber’in söz ve fiilleri yani
sünneti, ayetleri tefsir eder, mücmelini açıklar, mutlak olarak bildirilmiş
olanları belli kayıtlara bağlar, genel anlamlı lafızları özel manalara tahsis
eder. “Kendisine ne indirildiğini anlatma” yetkisi, bütün bunları kapsar. Zaten
bizzat Kur’an-ı kerim “Peygamber size ne getirdi ise, onu alın; size neyi
yasak etti ise, ondan da kaçının.”
(Haşr: 59/7) emrini vermiş, sünnetin
dindeki yerini ve hukuki bağlayıcılığını duyurmuştur. Allah ve Rasulü’nün hüküm
verdiği herhangi bir konuda hiçbir müslüman için seçim (muhayyerlik) yoktur.[7]
“Kim, Rasulullah’a itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa: 4/80)
“Peygamberin emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belanın gelmesinden
sakınmalıdırlar.”
(Nur: 24/63)

Hz. Peygamberin sünnetine uymanın gereğini ve
faydasını belirten hadisler de bulunmaktadır.


“Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabı, yolların en
doğrusu Muhammed’in yoludur. İşlerin en zararlısı da uydurulanlardır.”[8]


“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı
sarıldığınız sürece yolunuzu sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün
sünneti.”[9] 
   

“Alemlere rahmet”, “büyük bir ahlak üzere”,
“hidayet rehberi”, “son peygamber” ve “en mükemmel hayat modeli” olarak
gönderilmiş olan Hz. Peygamber’in yaşayışı ve açıklamaları elbette uyulması
gerekli, vazgeçilmez esaslar olacaktır. Zaten kendisi de vahy ile müeyyed,
vahyin kontrolü altında ve hatadan korunmuştur.

Halifeler ve sahabiler karşılaştıkları
meseleleri önce Kur’an ayetleriyle halletmeye çalışıyorlardı. Orada bir çözüm
bulamazlarsa sünnetle çözümlemeye çalışıyorlardı. Konuya dair bir bilgi sahibi
değillerse, diğer sahabilerden sorup öğrenmeğe çalışıyorlardı.

Sünnet’in, İslam Hukukunun Kur’an’dan sonraki
ikinci kaynağı olduğu hususunda İslam hukukçuları görüş birliği içindedirler.
İmam Şafii’nin şu sözleri hemen bütün İslam alimlerinin adına söylenmiş gibidir.

“Rasulullah’dan geldiği sabit bir hadise
muhalefet etmek gibi bir meseleden –inşallah- Allah bizi muaheze etmeyecektir.
Hadise kasdi muhalefet hiçbir kimse için düşünülemez. Ancak insan, bir sünneti
bilmez ve bilmediği sünnete aykırı düşen bir görüşe sahip olabilir. Bu, sünnete
muhalefeti kasdettiği anlamına gelmez. Bazan da kişi (müctehid) ğafil davranır
ve te’vilde hataya düşer.”

Netice itibariyle sünnet, Allah’ın kitabının Hz.
Peygamber tarafından yapılmış evrensel yorumudur. Hadisler de bu yorumun yazılı
belgeleridir. Binaenaleyh sünnetsiz müslüman olmayacağı gibi sünnetsiz
müslümanlık da olamaz.[10]
Zira “ahadis-i nebeviyye “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için”
ayeti kerimesinin delaletiyle mean-i Kur’aniyye cümlesindendir.[11]

Rasûlullah (s.a.s), Allah’tan aldığı vahyi
yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi
hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O’na
“yaşayan Kur’ân” da denilmiştir.

İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla
ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber’e vahyedilmiş olduklarını
kabul ederler; delil olarak da, “O (Peygamber), kendiliğinden konuşmaz; O’nun
sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir.”
(en-Necm: 53/3-4)
âyetini ileri sürerler. Ayrıca, “Andolsun ki; Allah, mü’minlere büyük lütufta
bulundu. Çünkü, daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi
aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi.”
(Âli lmrân:
3/164) âyetinde sözü edilen “hikmet” kelimesinin, “sünnet” anlamında olduğunu da
belirtmişlerdir. Nitekim, Hz. Peygamber ve O’nun ashâbından nakledilen bazı
haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah’tan (s.a.s) şöyle rivayet
edilmiştir: “Bana kitap (Kur’ân) ve bir de onunla birlikte, onun gibisi
(sünnet) verildi.”[12]

Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: “Cibrîl (a.s.)
Rasûlullah (s.a.s)’e Kur’ân’ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece
getirir ve öğretirdi.”[13]

Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de
anlaşılacağı gibi, Kur’ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.)
tarafından Rasûlullah (s.a.s.)’a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından
aynıdırlar. Şu kadar var ki; Kur’ân, hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir
benzerinin meydana getirilmezliği (i’câz) ve Levh-i Mahfûz’da yazı ile tesbit
edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)’in ve ne de Hz. Peygamber’in, üzerinde hiçbir
tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. Hadîs ise, lâfız olarak
vahyedilmediği için, Kur’ân lâfzı gibi mu’ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı
kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.

Hz. Peygamber’den hadîs olarak nakledilen, fakat
daha ziyade, O’nun (s.a.s) sade bir insan sıfatıyla, dinî hiçbir özelliği
bulunmayan, günlük yaşayışıyla ilgili sözlerinin, yukarıda anlatılanların
dışında kaldığını söylemek gerekir. O’nun (s.a.s.) bir insan sıfatıyla hata
yapabileceğini açıklaması[14]
bunu gösterir. Nitekim bazı ictihadlarında hataya düşmesi, bu konularda herhangi
bir vahyin gelmediğini gösterir. Ancak bu hataların da, bazan vahiy yolu ile
düzeltildiği unutulmamalıdır.

Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis,
Kur’ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde
bulunur:


1.

Bazı hadisler, Kur’ân’ın getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder. Ana-babaya
itâatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.


2.

Bir kısım hadisler, Kur’ân’ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı
bilgiler verir. Kur’ân’da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek… emredilmiş,
fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını
hadislerden öğreniyoruz.


3.

Bazı hadisler de, Kur’ân’ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar.
Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri’ (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu
tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan,
diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler… örnek olarak verilebilir.

Buraya kadar anlatılanlar, hadîsin (sünnet)
İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından,
Kur’ân’dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin
verilerek Hz. Peygamber’in sünnetine uyulması, başta Allah (c.c.) olmak üzere,
O’nun Rasülü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da çok kesin ifadelerle
emredilmiştir. Bu konuda Kur’ân’da şu âyetlere yer verilmiştir:


“Ey Peygamber de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız,
bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın.”

(Âli İmrân: 3/31)


“Ey Peygamber de ki: Allah’a ve peygamber’e
itâat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez.”

(Âlu İmran: 3/32)


“Allah’a ve Peygamberlere itâat ediniz, umulur
ki rahmet olunursunuz
.” (Âli İmrân:
3/132)


“Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi
yasaklamışsa ondan sakının.”

(el-Haşr: 59/7)

Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Rasûlullah
(s.a.s)’e itâat, Allah’a (c.c.) itâat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber
(s.a.s)’e itâatin Allah’a (c.c.) itâat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.

Rasûlullah (s.a.s) da bir hadîsinde: “Şunu
kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân ve onunla beraber onun bir benzeri (sünnet)
daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak; ‘Şu Kur’an’a
sarılın; O’nda neyi helâl görürseniz onu helâl, neyi koram görürseniz onu da
haram kabul ediniz’ diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah
Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah’ın haram kıldığı gibidir.”[15]

buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı müslümanları
uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır. Nitekim, Hz.
Peygamber’in burada geleceğini ikaz ettiği kişi ve gruplar Hicri birinci ve
ikinci asırlarda ve bir de 19-20. asırlarda müsteşriklerin etkisiyle, Hindistan[16]
ve Mısır’da[17]
ortaya çıkmış, fakat bunların hadis ve sünnete hiçbir etkisi olmamıştır.

[18]



 




[1]

Hacc: 22/52.



[2]

Bk. Ed-Duha: 93/6-8; eş-Şuara. 26/20; Yusuf: 12/3.



[3]

Sabuni, Bidaye: 54.



[4]

Bk. Yunus: 10/20.



[5]

Bk. Al-i İmran: 3/179; el-Bakara: 2/225.



[6]

Bu konuda geniş bilgi için bk. Asr-ı Saadet, Tebliğat ve Talimat 1/50-260.
İstanbul 1967.



[7]

Bk. El-Ahzab: 33/36.



[8]

İbn Mace, Mukaddime: 7.



[9]

Muvatta, Kader: 3.



[10]

Geniş bilgi için bk. Çakan, “Sünnetin Bütünlüğü” Hz. Peygamber ve Aile
Hayatı: 113-125, İstanbul 1989.



[11]

İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları: 37-43.



[12]

Ebû Dâvûd, Sünen: 2/505.



[13]

İbn Abdilberr, Câmiu’l Beyâni’l-ilm: 2/191.



[14]

Müslim, Fedâil: 139-141.



[15]

Ebû Davûd Sünnet: 5; İbni Mace, Mukaddime: 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned:
4/131.



[16]

Ehl-i Kur’an Cemiyeti.



[17]

Tevfik Sıdkı, Mahmud Ebû Reyye.



[18]

İsmail lütfü Çakan, Akif Köten, Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/287-288.