Yıl: 2014

  • MÜBTEDÂ Arapça Gramer Dersleri

     

  • MÜBTEDÂ
  • (1) Mübtedâ kendisine bir haber isnad edildiği halde lafzî âmillerden soyulmuş olan isimdir, müsnedün ileyhdir, öznedir ve fâil’dir.
  • (2) Mübtedâ zahiri REF edici olduğu halde nefi harflerinden sonra gelen isimdir ve müsnedün ileyh’dir. Örnek : “O kedi değil, aslandır.” terkibindeki gibi.
  • (3) Mübtedâ istifham elifinden sonra gelen isimdir ve müsnedün ileyh’dir.
  • (4) Mübtedâ kendisinde sıfat mânası bulunan isimdir ve müsned (yüklem, haber)’dir.
  • (5) Mübtedâ cümlenin birinci kısmıdır, şayet cümlenin sonunda ise “mübteda-i muahhar” ismini alır,
  • (6) Mübtedâ marife isim veya isim yerine geçen fiil olabilir.
  • (7) Mübtedâ haberdeki açık emirleri veya saklı hükümleri  yaşamakla yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur.
  • (8) Hâl sahibi, mânada mübtedâdır.
  • Açıklama : ………
  • Müsned, fiil veya isimdir. İsnad edilmiş, nisbet edilmiş olandır. Haber (yüklem) gibi. Müsnedün iley, sadece isimdir. Kendine isnat edilendir. fâil (özne) gibi.
  • Sıfat olan mübtedâ müsned olur ve bir fâili REF eder ve o fâil haber yerine kâim olur. Yani, sıfat olan mübtedâ’dan sonra gelen kelime veya cümle haber olmaz.
  • Örnek 2/7 ( وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ … ) Ayeti Kerimesinde ( عَذَابٌ عَظِيمٌ … ) sıfat tamlamasındaki ( عَذَابٌ … ) mübtedâ-i muahhar, merfu ve mevsuf’dur. ( عَظِيمٌ … ) ise, sıfattır. ( … وَلَهُمْ … onlar için vardır) Car-mecrurdan oluşan şibhi cümle, haber-i mukaddem’dir ve  REF mahallindedir.
  • Azab, sıfattır. Azabı yaşayan da mevsuf olduğundan, “Mübtedâ olan azabın şiddetini ve eserlerini onlarda gözlemleyebilirsiniz,” veya “Mübtedâ olan azabın, onları hangi çeşit davranışlara yöneltiğini görebilirsiniz” gibi anlamları saklar.
  • …..açıklama sonu …..
  • Mübtedâ, görevini imâ eden (saklı olarak bildiren) bir isim ile isimlenmiş VARLIK’dır ve sadece belirtilen görevi ifâ edene giydirilen bir cübbe gibidir. Çünkü, Aklın fiiline NEVÂ, Kalbin fiiline AMEL denir.
  • AMEL’in özelliğini şu Hadis-i Şerif’den anlıyoruz : “… Ellah, o amelin cübbesini sırtına giydirir. (1) Kulun halinden anlaşılır, (2) O amelin tesiri kendinde görülür.” NEVÂ’da ise bu özellik yoktur. Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretlerinden : “Kendinize dünyada iken ahiret için bir elbise hazırlayın. Ahirete çıplak gitmeyin. Kefenleri toprak çürütür.”
  • Surelerin başlarındaki Besmele-i Şerife, harfi cer ile başladığı için bir şibhi cümledir. Şibhi cümle (a) mübtedası saklı isim cümlesi olabilir,    (b) fiili ve fâili saklı, fiil cümlesinin mefulü olabilir. Delilleri:
  • Hud suresi, 41 (… وَ قَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَيهَا وَ مُرْسَيهَا ) “Dedi ki: Ellah’ın ismiyle gemiye binin ve dururken de ve giderken de besmele çekin….” Ayeti Kerimesinde, fiil cümlesinin mefulüdür.
  • Neml suresi, 30 ( وَ إِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ …)  (Gerçekten o mektub “Rahmân ve Rahîm olan Ellah’ın ismiyle başlarım” ifadesi ile yazılmış.) Ayeti Kerimesinde, isim cümlesinin haberidir.
  • Besmele-i Şerife (1, Fâtihâ/1), mübtedası saklı bir isim cümlesidir. Mübtedanın mânevi âmil ile merfu (REF halinde) olması nedeniyle, okuma hâlinin kendinde saklı olması ve bu hâlinin başkası tarafından fark edilmemesi gerekir. Bu nedenle de namazda besmeleyi gizli okur (Hanefi mezhebinde).
  • Namazda besmeleyi sessiz okuyan, nasıl okuduğunu (gafletle mi, mânasını bilerek mi, sevinçle mi, üzüntüyle mi …vb) sadece kendisi çok iyi bilir ama onu seyreden bilemez. İsim cümlesi olarak okumak, hikmet ehlinin Ellah Teala’ya hitap şeklidir.
  • Hadis-i Şerif-1: “Yemin ederim ki namaz kılan Rabbi ile fısıldaşır.”
  •  
  • Hadis-i Şerif-2: “Ey Ellah’ım ebedi olarak günahları terk etmek için, bana RAHMET eyle. Lüzumsuz işleri terk etmek için, bana MERHANET eyle. …” birlikte tefekkür edilirse, huzura kabul edilen musallinin her rekattaki “fısıldayış hâli” aynı olmayabilir.
  • Hayat-üs Sahabe’de Hz. Rasulullah a.s.v’ın namazdaki tahiyyat duasını öğrettikten sonra, her bir sahabeyi ayrı ayrı karşısına alarak okuttuğunu ve bu uygulamayı Ayet-i Kerimeler de yapmadığını öğrendiğim zaman, bunun hikmetini araştırmaya başladım. Seneler sonra şu sohbetti dinledim. Özetle ;
  • “Hz. Rasulullah a.s.v. mirâca çıkıp, tahiyyatın birinci cümlesini söyledikten sonra, Ellah Teala, Peygamberimizin Zatına selam söyler. O da “… aleynâ …” diyerek, çoğul olarak karşılık verir. Ellah Teala, niçin çoğul kullandığını sorar. O da “Ümmetimin ruhları ile birlikte geldiğini” söyler. Ruhlarımız, bu kıssa’yı yaşadı ve aralarındaki tüm konuşmaları da dinledi. 
  • Arapça İSİM CÜMLESİ Mübteda Haber Arapça Gramer Dersleri

     

  • İsim Cümlesi, Mübtedâ ve Haber Hakkında derlenen bilgiler
  • İSİM CÜMLESİ
  • İsim cümlesi, bir isim ile başlar. “Mübtedâ” ve “Haber” adı verilen iki unsurdan meydana gelir. Her ikisinin de son harfi, mânevi âmil ile merfûdur (REF halinde) ve bu nedenle de mamuldur. İsim cümlesindeki manevi âmilde, delil ile isnat vardır. Şöyle de söylenebilir:
  • 1) Delil (Burhan), Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdeki apaçık haberlerdir. Bu haberler dinleyene doğru yolu gösterir, bilinmeyeni kesfettirir ve bilineni ispat eder. Aklın görevi ise, bu haberlerdeki hikmetleri (emirleri ve hükümleri ve lütufları ve takdirleri ve niçin sorusunun cevaplarını) izah etmektir. (NOT : Din adına akıl ile hüküm getirmek delil değil, felsefe olur.)
  • 2) İsnad, bir haberi Ayet-i Kerimeye veya Hadis-i Şerife ; nisbet etmek, dayandırmak, bir şeyi yaptı demektir. Bir şeyin, bir şeye isnadı için kurulan isim cümlesinde bir manevi âmil saklıdır. Şâyet yapmadığı veya söylemediği bir şeyi, yaptı veya söyledi demek iftirâdır. Tersine de gizlemek denir.
  • 3) İsim cümlesindeki manevi âmil; ESMÂ’dan (İlâhi isimlerden) bir kaçına ait saklı bir mânalardır. Şöyle de söylenebilir : Kur’an-ı Kerim’deki isim cümlesinde “Ellah Teala’nın Esmâ’sını mübteda’da seyret” ikazı saklıdır.
  • Örnek-1: Yasin suresi, 38. ayet-i kerime bir isim cümlesidir ve olaydaki “Zâlike” işaret ismi ise mübtedadır, yani mübtedâ’nın şâhidlik yaptığı olaydaki Esmâ’yı dile getirmesidir. 
  • Örnek-2: Fil Suresi bir kıssayı anlatır. Ellah Teala bu olaydaki; ebrehe’nin, bir fil’in, bir ordunun, ebabil kuşlarının ve taşların fiilerinden bahseder. Bu olaya şahitlik edenlerin anlattıklarını da göz önüne alarak düşünün ve isimlerim (Esma-ül Hüsna) hakkında marifet sahibi olun. İlmimi, irademi, kudretimi, ….vb Esmâ’nın tecellisini, mübtedalarda seyredin imâsını yapar.
  • Örnek-3 : İmam-ı Mâturidî’ye göre Besmele-i Şerife, mübtedası hazf edilmiş (gizlemiş) isim cümlesinin haberidir. Haber’de, hüküm (emir = mânevi âmil) saklıdır. Yani, Mânevi âmil olan O’nun ismi ile mübtedâ olunur, tek başına değil. Çünkü mübtedâ olmak vehbidir, kesbî değildir. “Bizimle râbıtalı olarak konuştu” veya “Râbıtalı olarak hizmet ederek …. ” dememiz gibi. İrade ile Fâil olunur ama mübtedâ olunamaz.
  • 4) İsim cümlesinde saklı olan manevi âmil; sadece kalb ile (manevi beş duyu ile) bilinen bir mânadır, söyleyenin tat alması vesile olur fakat lisan ile anlatılamaz. Çünkü kelimeler yetersiz kalır. Bu nedenle, isim cümlesi tefsir edilemez, sadece yaşanır.
  • 5) Delilini (ilgili ayet-i kerime, hadisi şerif veya temel bilimlerdeki kanunları) bilmediği bir konuda isim cümlesi kuranın sözünde manevi âmil bulunmaz. Bu nedenle de dinleyene iç sıkıntısı verir, sözünün de bir etkisi olmaz.
  • 6) Kelâm-ı Kibar da isim cümlesidir ve “Her doğru sözün hesabı vardır, her yalan sözün azabı vardır” ilkesine göre söylenendir.  “Kelâm- Kibar” lafzı, üç şarta hâiz olan bir isim cümledir. Bu şartlar : (1) Kelâm’den sonra mütekellimin susmasının sahih olması, (2) Muhatabın bir beklentisinin kalmaması, (3) İsnâd olmasıdır.
  • MÜBTEDÂ
  • (1) Mübtedâ kendisine bir haber isnad edildiği halde lafzî âmillerden soyulmuş olan isimdir, müsnedün ileyhdir, öznedir ve fâil’dir.
  • (2) Mübtedâ zahiri REF edici olduğu halde nefi harflerinden sonra gelen isimdir ve müsnedün ileyh’dir. Örnek : “O kedi değil, aslandır.” terkibindeki gibi.
  • (3) Mübtedâ istifham elifinden sonra gelen isimdir ve müsnedün ileyh’dir.
  • (4) Mübtedâ kendisinde sıfat mânası bulunan isimdir ve müsned (yüklem, haber)’dir.
  • (5) Mübtedâ cümlenin birinci kısmıdır, şayet cümlenin sonunda ise “mübteda-i muahhar” ismini alır,
  • (6) Mübtedâ marife isim veya isim yerine geçen fiil olabilir.
  • (7) Mübtedâ haberdeki açık emirleri veya saklı hükümleri  yaşamakla yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur.
  • (8) Hâl sahibi, mânada mübtedâdır.
  • Açıklama : ………
  • Müsned, fiil veya isimdir. İsnad edilmiş, nisbet edilmiş olandır. Haber (yüklem) gibi. Müsnedün iley, sadece isimdir. Kendine isnat edilendir. fâil (özne) gibi.
  • Sıfat olan mübtedâ müsned olur ve bir fâili REF eder ve o fâil haber yerine kâim olur. Yani, sıfat olan mübtedâ’dan sonra gelen kelime veya cümle haber olmaz.
  • Örnek 2/7 ( وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ … ) Ayeti Kerimesinde ( عَذَابٌ عَظِيمٌ … ) sıfat tamlamasındaki ( عَذَابٌ … ) mübtedâ-i muahhar, merfu ve mevsuf’dur. ( عَظِيمٌ … ) ise, sıfattır. ( … وَلَهُمْ … onlar için vardır) Car-mecrurdan oluşan şibhi cümle, haber-i mukaddem’dir ve  REF mahallindedir.
  • Azab, sıfattır. Azabı yaşayan da mevsuf olduğundan, “Mübtedâ olan azabın şiddetini ve eserlerini onlarda gözlemleyebilirsiniz,” veya “Mübtedâ olan azabın, onları hangi çeşit davranışlara yöneltiğini görebilirsiniz” gibi anlamları saklar.
  • …..açıklama sonu …..
  • Mübtedâ, görevini imâ eden (saklı olarak bildiren) bir isim ile isimlenmiş VARLIK’dır ve sadece belirtilen görevi ifâ edene giydirilen bir cübbe gibidir. Çünkü, Aklın fiiline NEVÂ, Kalbin fiiline AMEL denir.
  • AMEL’in özelliğini şu Hadis-i Şerif’den anlıyoruz : “… Ellah, o amelin cübbesini sırtına giydirir. (1) Kulun halinden anlaşılır, (2) O amelin tesiri kendinde görülür.” NEVÂ’da ise bu özellik yoktur. Gavs-ı Sânî (k.s) Hazretlerinden : “Kendinize dünyada iken ahiret için bir elbise hazırlayın. Ahirete çıplak gitmeyin. Kefenleri toprak çürütür.”
  • Surelerin başlarındaki Besmele-i Şerife, harfi cer ile başladığı için bir şibhi cümledir. Şibhi cümle (a) mübtedası saklı isim cümlesi olabilir,    (b) fiili ve fâili saklı, fiil cümlesinin mefulü olabilir. Delilleri:
  • Hud suresi, 41 (… وَ قَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَيهَا وَ مُرْسَيهَا ) “Dedi ki: Ellah’ın ismiyle gemiye binin ve dururken de ve giderken de besmele çekin….” Ayeti Kerimesinde, fiil cümlesinin mefulüdür.
  • Neml suresi, 30 ( وَ إِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ …)  (Gerçekten o mektub “Rahmân ve Rahîm olan Ellah’ın ismiyle başlarım” ifadesi ile yazılmış.) Ayeti Kerimesinde, isim cümlesinin haberidir.
  • Besmele-i Şerife (1, Fâtihâ/1), mübtedası saklı bir isim cümlesidir. Mübtedanın mânevi âmil ile merfu (REF halinde) olması nedeniyle, okuma hâlinin kendinde saklı olması ve bu hâlinin başkası tarafından fark edilmemesi gerekir. Bu nedenle de namazda besmeleyi gizli okur (Hanefi mezhebinde).
  • Namazda besmeleyi sessiz okuyan, nasıl okuduğunu (gafletle mi, mânasını bilerek mi, sevinçle mi, üzüntüyle mi …vb) sadece kendisi çok iyi bilir ama onu seyreden bilemez. İsim cümlesi olarak okumak, hikmet ehlinin Ellah Teala’ya hitap şeklidir.
  • Hadis-i Şerif-1: “Yemin ederim ki namaz kılan Rabbi ile fısıldaşır.”
  •  
  • Hadis-i Şerif-2: “Ey Ellah’ım ebedi olarak günahları terk etmek için, bana RAHMET eyle. Lüzumsuz işleri terk etmek için, bana MERHANET eyle. …” birlikte tefekkür edilirse, huzura kabul edilen musallinin her rekattaki “fısıldayış hâli” aynı olmayabilir.
  • Hayat-üs Sahabe’de Hz. Rasulullah a.s.v’ın namazdaki tahiyyat duasını öğrettikten sonra, her bir sahabeyi ayrı ayrı karşısına alarak okuttuğunu ve bu uygulamayı Ayet-i Kerimeler de yapmadığını öğrendiğim zaman, bunun hikmetini araştırmaya başladım. Seneler sonra şu sohbetti dinledim. Özetle ;
  • “Hz. Rasulullah a.s.v. mirâca çıkıp, tahiyyatın birinci cümlesini söyledikten sonra, Ellah Teala, Peygamberimizin Zatına selam söyler. O da “… aleynâ …” diyerek, çoğul olarak karşılık verir. Ellah Teala, niçin çoğul kullandığını sorar. O da “Ümmetimin ruhları ile birlikte geldiğini” söyler. Ruhlarımız, bu kıssa’yı yaşadı ve aralarındaki tüm konuşmaları da dinledi. 
  • HABER
  • Haber, cümlenin ikinci kısmıdır, mübtedânın durumunu bildirir, nekredir ve mânevi âmil ile REF olunmuştur. Şayet, haber cümlenin başına gelmiş ise “Haber-i mukaddem” adını alır.
  • Haber-i mukaddem’de “Ahirette göreceğinizi (dünyada değil) şimdiden size haber veriyorum.” bilgisi saklıdır.
  • Ayet-i Kerimeyi dinleyen isim cümlesindeki hükmü idrak edince; birinci aşamada, “evet, yükümlüğüm” der. İkinci aşamada, “görevlerim şunlardır” der. Üçüncü aşamada, “sorumluyum” der ve hükmün hikmetinin kendisine (idrak ettirilerek, vehbî olarak) öğretileceğini bilir. Çünkü: Hükümde, Lütfu saklıdır. Lütfunda, takdiri saklıdır. Takdirinde ise, hikmeti saklıdır. Örnek : 2/17
  • (… مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي ) Ayet-i Kerimesindeki (… مَثَلُهُمْ ) isim tamlaması, nekre hükmündeki mübtedâdır ve merfudur. Muzaf olarak görev yapan (… مَثَلُْ ) merfu ismi’nin fâili ise, muzafun ileyh olarak görev yapan (… هُمْ ) muttasıl zamiridir ve ancak onların davranışlarına bakarak ibret alır ve hüküm verebiliriz. Bu nedenle sadece merfu isim mübtedâ’dır diyemeyiz. Doğru hükmü verebilmek için gerekli bilgiler de, isim cümlesinin haberinde veya habere bağlı yan cümlelerde bulunur. Bu bilgilere göre verilen hüküm doğrudur ve ancak Ellah Teala’nın lütfu ile bulunur, yani vehbîdir. Doğru hüküm vermek, kesbî değildir. 
  • Önemli notlar :
  • (a) Bir isim cümlesi olan ( اَحْمَدُ حَضَرَ ) “Ahmet geldi.” terkibinde haber olan ( حَضَرَ ), bir fiil cümlesidir ve fâili de, fiilin altındaki ( هُوَ )’dir. ( اَحْمَدُ ) ismi ise, mübtedâ’dır ama fâil değildir. bilgileri saklıdır.
  • (b) Bir isim cümlesi olan ( اَنَا اَزُورُكَ ) “Seni ziyaret ederim.” terkibinde haber olan ( اَزُورُكَ ), bir fiil cümlesidir ve fâili de, fiilin altındaki ( اَنَا )’dir. İsim cümlesinin başındaki ( اَنَا ) zamiri ise, mübtedâ’dır ama fâil değildir.
  • (c) Haber, mübtedâ gibi mârife olunca aralarında i’râb’dan mahalli olmayan ayırma zamiri (zamiru’l fasl) bulunur. ( اَلْعِلْمُ هُوَ الْاَبُ ) “İlim, babadır.” terkibindeki ( هُوَ ) gibi.  İ’râb’dan mahalli olmayan  zamiru’l fasl ( هُوَ )’deki saklı bilgiler ise: Fâil veya mübtedâ olmadığı için, yükümlü değildir. Kendisinden bir şey beklenmeyen ve istenmeyen zamirdir.
  • Şöyle de söylenebilir : Sohbeti yapanın ilminden fayda görülür, sohbetçiden (i’râb’da mahalli olmayandan) fayda görmez ve bir şey de beklenmez, hatta istenmez. Ancak, Onu konuşturandan sessizce istenir. Şayet dinleyen itiraz ederse de sohbetçiye itiraz etmez, sadece onun dile getirdiği ilme itiraz eder anlamları saklıdır.
  • Masdar edatlarından biri isim cümlesinin veya fiil cümlesinin önüne geldiğinde, cümlenin mânasını masdara çevirir. Bu cümleye de “masdar-ı müevvel” denir.
  • Masdar edatlarından ( أَنْ), fiil cümlesini masdara çevirir.
  • Masdar edatlarından  ( أَنَّ ) de, isim cümlesini masdara çevirir.
  • Sarf ilmine göre “masdar-ı müevvel” cümlelerin mânalarında bir değişiklik olmaz. Fakat nahiv ilmine göre ise, önemli mâna değişiklikleri olur ancak bu değişiklikler saklı olarak dinleyenlere hitabeder. Aşağıdaki üç cümlenin Türkçe anlamları aynı olmasına rağmen, sakladıkları bilgiler üçünde de çok farklıdır. Yusuf suresi,15’deki masdar cümlesinin açıklaması aşağıdaki açıklamaya benzer.
  • A. ( يَسُرُ ّنِي صَدْقُكَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan önce ve muhatabına öğüt vermek için kullanılır.
  • B. ( يَسُرُ ّنِي أَنْ تَصْدُقَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “kendisine yalan söylendiğini imâ ederek” şevkatle bir daha böyle yapma diye ikaz için kullanılır. (NOT: Fiil cümlesi masdarlaşmış)
  • C. ( يَسُرُ ّنِي أَنَّكَ صَدْقٌ Doğru olman beni sevindirir.) Burada ( أَنَّ )  nin ismi ve haberi ( أَنَّكَ صَدْقٌ ) olan isim cümlesi, bir fiil cümlesinin fâili durumundadır (NOT: İsim cümlesi masdarlaşmış). Burada fâil, haberdeki hükümden yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur. Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “doğruluğunun mükafatını kazanırsın, adaletin tecellisi kaçınılmazdır.” müjdesi için kullanılır bilgileri saklıdır.
  • Kâide:
  • (a) Mübtedâ ve haberden oluşan isim cümlesi, doğrudan doğruya bir durumu haber verir.
  • (b) Başında ( إِنَّ ) olan isim cümlesi, bir sorunun cevabı olur  ve onu tek bir unsur haline getirir. Şöyle de söylenebilir: Masdarlaşmış isim cümlesi tek başına: mübteda veya haber veya fâil veya naibu fâil veya mefulün bih, veya m.b.gayri sarih (car – mecrur) olabilir. Türkçe’ye “..en, ..an, ..dığı, ..diği, ..düğü, ..duğu” şeklinde tercüme edilir.
  • (c) Mübtedânın başında ( إِنَّ ) ve haberin başında ( لَ ) olan isim cümlesi, bir inkârcının inkârına cevap olur. Şâyet haber başa geçerse, ( لَ ) mübtedânın başında olur ve yine haberdeki kattiyeti ifâde eder.)  
  •  

  • Haberler sakladıkları anlamlar açısından üç gruba ayrılır. Bunlar; beşeri haber, bilimsel haber ve ilahî haberdir. Sakladıkları anlamları şu şekilde özetlenebilir:
  • 1) Beşeri haberde saklı bilgiler: Haber doğru da olabilir, yanlış da. Haberi verene göre; mantıksal süzgeçten geçirildikten sonra araştırılmalı veya hiç dikkate alınmamalı veya doğru kabul edilmelidir. Çünkü; onların konuşmalarına kulak asmamak, insana neşe verir. Önemsiyenlerin ise, neşesi kaçar. Mübtedâ, haberin gereğini kendisi değişik sebeplerle yapamayabilir, ama başkasının yapmasını isteyebilir. Dedikodu şeklindedir. Tiryaki bir kimsenin “sigara sağlığa zararlı, içme” demesi gibi. Bu özelliklerin hiç biri ilâhi haberde bulunmaz.
  • 2) Bilimsel haberde saklı bilgiler: doğruluğu tartışmasız kabul edilen, kanıtsal bir dayanağı olan ve şahitlik derecesinde bir inanç gerektiren haberdir. Mesela “Vücutta kadmiyum birikimi, sinir sistemine zarar verir ve iskeleti deforme eder.” denmesi gibi. Temel bilimlere ait kanunlara bağlıdır. Bir ayetin bilimsel açıklaması da denilebilir.
  • 3) İlahî haberde (ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde) saklı bilgiler: “her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır” öz değişine göre farklı tarifler söylenebilir. Ancak, bir Ayet-i Kerime’ye veya Hadis-i Şerife “doğru” diyerek tasdik etmenin içinde “sen-sensin, bende-benim” in mânası saklıdır. Bu ise “tevhîd edebine” aykırıdır. Şöyle söylenebilir ;
  • a) “inandım, şüphesiz ki…, şahidim” gibi ifadeler kullanılabilir.
  • b) “acaba mânasını doğru mu anladım?, eksik mi anladım?, yanlış mı anladım?” soruları sorulabilir.
  • c) “bu ilâhi haber, kime/kimlere hitap ediyor?” denebilir.
  • d) “bu ilâhi haberi, nakleden hangi edâ ile söyledi?” denebilir.
  • e) “bu ilâhi haber; akla mı, kalbe mi … hitap ediyor?” denebilir.
  • f) “şimdi ne yapacağım, nasıl amel edeceğim, bu ilâhi habere aykırı davranışlarım var mı, bu ilâhi haberin tefsiri nasıl… vb” diye sorulabilir.
  • Misâl : ( مَنْ أَحَبَّ شَيْأً اَكْثَرَ ذِكْرَهُ ) “Kim bir şeyi severse, onu çok anar” Hadis-i şerifini okuyan, duyan ve anlayan için bir çok yükümlülük vardır. Sadece, “Doğru” diye tasdik etmekle de, bu yükümlülüklerini yerine getirmiş olamaz.
  • g) İlahî haberde, genellikle bir çok hüküm saklıdır. Her bir hüküm; muhatabına (1) yükümlülük yükler, (2) görevini tanımlamasını ister ve (3) İLÂHİ tarife (bizim tarifimize değil) uyma sorumluluğu yükler. Sorumluluğunu yerine getirene de getirmeyene de karşılığını verir. Bu özellikler, beşeri haberlerde aranmaz.
  • Misal: Hadis-i Şerif: Hz. Resulullah a.s.v buyurdu ki: “Ellah’tan hakkıyla hayâ edin”  Sahabe-i kirâm: “Ey Ellah’ın Resûlü, elhamdulillah, biz Ellah’tan hayâ ediyoruz.” dediler. Bunun üzerine Hz. Resulullah a.s.v buyurdu ki: “Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Ellah’tan hakkıyla hayâ etmek, kafayı ve içindekileri, mideyi ve taşıdıklarını korumak, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamaktır. (Müevvel masdar ile yapılan isim cümlesidir) Kim ahireti dilerse dünya hayatının süsünü terk eder. Kim söylenenleri yerine getirirse, Ellah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.”  (NOT: Günümüzdeki haya tarifden ne kadar da çok farklı) (Hadislerle İlim ve Hikmet, 1.Cild, sayfa 362)
  • Bir mü’min, bu hadisi şerifden yükümlüyüm demiş ve nasıl ihya edebilirim derdine düşmüş. Yaşadığı şu kıssa, bizlere ulaştırılmış. “Vefat edenleri yanına gidip, meleklerin nasıl davrandıklarını gözlemeye başlamış (basireti açılınca). Bir seferinde mevtânın başındaki meleğe “Başını kokla” nidâsı gelmiş. Melek koklamış ve “KUR’AN KOKUYOR” diye cevap vermiş. Sonra “Karnını kokla” nidâsı gelmiş. Melek mevtânın karnını koklamış ve “ORUÇ KOKUYOR” cevabını vermiş. Sonra da “Ayaklarını kokla” nidâsı gelmiş. Melek mevtânın ayaklarını koklamış ve “TEHECCÜD KOKUYOR” diye cevap vermiş. Bu sefer “O kendisini korumuş, Ellah Teala’da onu korumuş” nidasını duymuş ve hadis-i şerifi nasıl yaşayacağını öğrenmiş. (NOT: Bu misalde anlatılanları tefekkür ederek; isim cümlesi, mübteda, haber hakkında daha detaylı bilgiler edinilebilir ve diğer saklı kaideler bulunabilir.)
  • Sugrâ ve Kubrâ cümleler:
  • ( لَكِنَّا هُوَ اللهُ رَبِّى ) Ayet-i Kerimesini Ibn-i Hişam El-Ensâri (k.s) örnek olarak verir ve şu açıklamaları yapar : Ayet-i Kerimenin takdiri ;
  • ( لَكِنْ اَنَا هُوَ اللهُ رَبِّى ) şeklide bir “Kubrâ cümle”dir ve hakikat ehline hitaptır.
  • ( هُوَ اللهُ رَبِّى ) mübtedası bir isimdir (zamirdir). Haberi ise, hem sugrâ hem de kubrâ olan isim cümlesidir ve tarikat ehline hitaptır (önceki cümleye nazaran, sugrâ cümledir. sonraki cümleye nazaran da kubrâ cümledir).
  • ( اللهُ رَبِّى ) mübteda ve haberi birer isim olan, sugrâ cümledir ve şeriat ehline hitaptır.
  • Arapça Fiil Cümlesi Arapça Gramer Dersleri

    Fiil Cümlesi Hakkındaki Bilgiler: 

  • 1) Fiil cümlesi, bir fiil ile başlar. Fiil, fâil ve mef’ûl olmak üzere üç unsurdan meydana gelir. Fiil ve fâil den meydana gelen en küçük cümleye “cümle-i fiiliye” denir. Mesela; ( قَالَ ) gibi. Türkçemizdeki “Aklından şöyle geçirmiş, içinden ne konuşuyor bilinmez, içimden şunları söyledim, …” gibi ifadelerle anlattıklarımıza karşılık gelir. Yoksa, sesli olarak dedi anlamına gelmez. Ayet-i Kerimelerdeki ( قَالَ ) cümlesinden sonra gelen cümleler ise, fâil’in kimseye söylemediğini Ellah Teala bizlere haber veriyor. bilgisi saklıdır. Yani, “içinden dedi ki” anlamındadır.
  • 2) Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdeki fiil cümlelerinde ;
  • (a) “Sebepler, sebebi yaratanın iradesine bağlıdır. Bunun aksi de olmaz” ilkesinin
  • (b) “Fiil, fâilin şahididir” veya “Fâil, fiilin zahir olduğu yerdir”  haberinin,
  • (c) “Fiilin, öncesini ve sonrasını gördükten sonra ya hayır konuş ya da sus” ikâzının,
  • (d) “Fiilleri gözlemleyerek, Esma-ül Hüsna’lar hakkında marifet sahibi olmak, Hz. Resulullah asv’mın yaşadığı ilk sünnetullahtır. Çünkü, ilk beş ayetten sonra üç sene başka ayet nazil olmamıştır.” imâsının,
  • (e) “Müteaddi fiilinin mânası, mefülde görülür ve bilinir” kaidesinin,
  • (f) “Yapanı değil de yaptıranı gör” atasözünün,
  • (g) Fiil;  teklik, çokluk, müzekkerlik, müenneslik açısından fâile tâbi olduğu için “fiil, fâile tâbidir ve onun şahididir”,  saklı bilgisinin ve …. vb ifadelerin anlamları saklıdır.
  • (h) Fiil cümlesi tefsir edilir. İsim cümlesi tefsir edilmez, sadece yaşanır ama anlatılamaz. Çünkü kelimeler yetersiz kalır.  Tefsir kelimesi 25/33’de Tef’il bab’nın masdarıdır. Fiilde, fâilde ve mefuldeki çoklukları ve … bildirir.Bu ayeti kerimede Ellah Teala; “Ey kulum ! en güzel tefsiri sana (dinleyene) bizzat ben yaparım, başkası değil” bilgisi saklıdır. Örnek : 9/69 
  • (… أُولَئِكَ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ …) “… İşte onların amelleri boşa gitmiştir …” Ayeti kerimesinde isim cümlesinin haberi olan ( حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ ) fiil cümlesinin tefsinini ancak, amellerinin faydasını bizzat görmediğin zaman veya başkasında şâhid olduğun zaman “boşa gitme”nin mânasını anlarsın, daha önce değil.
  • Kâide : İsim cümlesindeki hüküm, haber’de saklıdır. Hüküm’e (emre) ve sonuçlarına şahidlik edilir. Bu şâhidliğe de tefsir denmez, yani isim cümlesi tefsir edilmez. Çünkü ( أُولَئِكَ ) “onları” ifşâ etmek mecburiyetinde kalınabilir ki, bu da edebe aykırıdır.
  • (i) Masdar edatlarından birinin önüne geldiği cümlenin mânasını masdara çevirmesine “masdar-ı müevvel” denir. Bu masdar edatlarından ( أَنْ), fiil cümlesini ve ( أَنَّ ) de, isim cümlesini masdara çevirir ve Sarf ilmine göre cümlelerin mânalarında bir değişiklik olmaz. Fakat Nahiv ilmine göre ise, önemli mâna değişiklikleri olur, ancak bu değişiklikler saklı olarak dinleyenlere hitabeder.
  • Aşağıdaki üç cümlenin Türkçe anlamları aynı olmasına rağmen, sakladıkları bilgiler üçünde de çok farklıdır. Yusuf,15’deki masdar cümlesinin açıklaması aşağıdaki açıklamaya benzer.
  • A. ( يَسُرُ ّنِي صَدْقُكَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan önce ve muhatabına öğüt vermek için kullanılır.
  • B. ( يَسُرُ ّنِي أَنْ تَصْدُقَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “kendisine yalan söylendiğini imâ ederek” şevkatle bir daha böyle yapma diye ikaz için kullanılır. (Bu örnekte, fiil cümlesi masdarlaşmış)
  • C. ( يَسُرُ ّنِي أَنَّكَ صَدْقٌ Doğru olman beni sevindirir.) Burada ( أَنَّ )  nin ismi ve haberi ( أَنَّكَ صَدْقٌ ) olan isim cümlesi, (… يَسُرُ ّ ) fiil cümlesinin mef’ûlü bih’idir. Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (dinleyene) “doğruluğunun mükafatını kazanırsın, adaletin tecellisi kaçınılmazdır.” müjdesi için kullanılır bilgileri saklıdır. Çünkü ma’mûlün bihi ( مَعْمُولٌ بِهِ ), kendisi ile amel olunan Ellah Teala’nın hukukudur ve  ihsân ile ifâ edilir. İhsân ise; Ellah Teala’ya O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremiyorsan da, O seni görmektedir. olarak açıklanmıştır. (Bu örnekte, isim cümlesi masdarlaşmış).
  • ( أَنْ ) Fiil cümlesinin başına geldiğinde Muzari Fiili NASB eder ve mazi fiili de mahallen NASB eder. Masdar cümlesi, temel cümleye “..en,  ..in,  ..an, ..ın” gibi şahıslara göre değişen takıları alarak bağlanır. Cümle içinde ise; fâil, naib-i fâil, mefulün bih veya harfi cer ile mefulün bih gayri sarih (mecrur) olarak gelebilir. Emir fiilini ise, mahallen NASB ederek mânasını masdara çevirir ve bu masdar cümlesi, temel cümleye “..diye” eki ile bağlanır. Örnek: Şuarâ, 63 (Musa’ya “asânı denize vur” diye vahyettik.)
  • 3) Surelerin başlarındaki Besmele-i Şerife, harfi cer ile başladığı için bir şibhi cümledir. Şibhi cümle (a) Mübtedası saklı isim cümlesi olabilir,    (b) Fiili ve fâili saklı, fiil cümlesinin mefulü olabilir. Delilleri:
  • (a) Neml suresi, 30 ( وَ إِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ …)  (Gerçekten o mektub “Rahmân ve Rahîm olan Ellah’ın ismiyle başlarım” ifadesi ile yazılmış.) Ayeti Kerimesinde, isim cümlesinin haberidir. İlim ehlinin Ellah Teala’ya hitap şeklidir. İlim ehli bu andaki hâlini anlatacak kelime bulamaz (kelimeler yetersiz kalır). Ayrıca benzetme ile hâlini kısmen anlatmak da, bir mahremiyeti açıklama olacağı için edebe aykırıdır. Ellahu âlem, bu nedenle de, Hanefi Mezhebinde Fatiha Sûresinin başındaki Besmele-i Şerife cehri kılınan Farz namazlarında sessiz okunur.
  • (b) Hud suresi, 41 (… وَ قَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَيهَا وَ مُرْسَيهَا ) “Dedi ki: Ellah’ın ismiyle gemiye binin ve dururken de ve giderken de besmele çekin….” Ayeti Kerimesinde, fiil cümlesinin mefulüdür.
  • Besmele-i Şerifenin, mahzuf olarak geldiği takdir edilen bir fiil ile başlayan fiil cümlesinin mefulün bih gayri sarihi olması durumunda şu bilgi saklı olabilir. NASB halinde olduğu için de, açıkça söylenmeli ve herkes tarafından bilinmeli anlamı saklıdır (Şâfi Mezhebinde). Aşk ehlinin Ellah Teala’ya hitap şeklidir. Sakli olarak geldiği takdir edilen fiiller:
  • ( يَقْرَاُ ) ise, okuyup-dinleyende; hayret hâli, cezbe hâli görülebilir. Hz. Rasulullah s.a.v’in Hira dağında Alak 1-5 ayetlerini okurken yaşadığı hâle karşılık gelir. Bu okuyuşa, RUHUN kıraatı denilebilir.
  • ( نَتْلُو ) ise, okuyup-dinleyende; hayranlık hâli, ürperme, gözün nemlenmesi, gözyaşı görülebilir. El-Furkan, 32 ( كَذَلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤَادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا )  “… Biz O’nu senin kalbine yerleşip sabitleşşin diye böyle indirdik. – ve O’nu ağır ağır OKUTTUK.”  Ayeti Kerimedeki okuyuş şekline karşılık gelir. Bu okuyuşa, KALBİN kıraatı denilebilir.
  • ( اَبْتَدِئُ ) ise, okuyup-dinleyende; boyun bükme, utanma, sevinme gibi çok çeşitli duygular hissedilir. Alak-1 “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” emrine karşılık gelir. Bu okuyuşa, AKLIN kıraatı denilebilir. 
  • NOT : Şayet namaz âdet haline gelmiş ise, benzer duygular hissedilmez ve kıraat ederken de bilinç altına yöneldiği için (aklına çeşitli şeyler geldiği için) ne söylediğini genellikle bilemez. Bu durum, nefsini ilâh edinmenin bir göstergesidir. Çünkü Hz. Rasulullah s.a.v meâlen ; “Sizin için en çok korktuğum şey, namazı âdet haline getirmenizdir.” buyurmuştur. Bu Hadis-i Şerif’de “Sizin için en çok korktuğum şey, nefsinizi ilâh edinmenizdir.” anlamı saklıdır. Kişi bu durumdan kurlutmak ister ise, “Okuduğunu dinleyen OL. Dinlediğini anlayan OL.” kâidesini tâlim etmelidir.
  • ……………. Fiil Cümlesi Konusu Devam edecek ……………….
  • Notlar :
  • (A) Mazi fiili gâibesiyle yapılan cümledeki ( تْ ) fâil değildir. Fâilin müennes olduğunu gösterir ve sâkindir. ( قَرَأَتْ عَائِشَةُ اْكِتَابَ ) “Ayşe kitabı okudu” terkibindeki gibi. Ancak kendisinden sonra hemze-i vasıl geldiğinde kesre ile harekelenir. ( قَرَأَتِ الطَّالِبَةُ اْكِتَابَ ) “Kız öğrenci kitabı okudu” terkibindeki gibi.
  • (B) Tâu’l fâil (et-tâu’l-müteharrike) olan ( تِ ) ve ( تَ ) ve ( تُ ) muttasıl zamiri’nin sakladığı anlam, fâil ve nâibu fâil’in anlamlarından çok farklıdır. Çünkü et-tâu’l-müteharrike, Osmanlıca lügata göre : Harekete geçen, kımıldanan, yerinde duramayıp hareket eden, devir ve hareket eden fâil anlamlarını kapsamaktadır.
  • (C) Hz. Rasûlullah (a.s.v)’a  tâbi olanın varlığı ( 01 = 1) eşitliğindeki sıfırın varlığı gibi olduğu takdirdeki fâile,  Tâu’l fâil denir diye tanımlanabilir. Tâu’l fâil olan ( تِ ) ve ( تَ ) ve ( تُ ) muttasıl zamirleri, bir kişinin üç farklı hâli hakkında bilgi verir. Müzekker, müennes, mütekellim vahde gibi üç farklı kişiyi kastedmez. Ek bilgi için bakınız : İ’râb sayfası, Yâsînnin İ’râbı dosyasına.
  • (D) Bir fiil, kendisinden sonra gelen fiile ( اَنْ ) ile bağlanır (müevvel masdar olarak gelir). Zarf olan ( عِنْدَ ) den sonra fiil gelecekse araya ( مَا ) gelir.
  • İsmin Tanımları

     

    •  
    • Sarf ilmine göre ismin tarifi :
    •  
    • Mânası zamana bağlı olmayan, kendi başına bir mânası bulunan ve mahlukatı gösteren kelimelere isim denir. İsim, sâbit bir hâli /durumu bildirir. Fiil ise, değişken bir hâli /durumu bildirir. Çünkü Ellah Teala bir yarattığını, bir daha yaratmaz.
    •  ……………
    •  
    • Nahiv ilmine göre ismin tarifi :
    •  
    • Kendi nefsi itibariyle bir mânaya delâlet eden, üç zamandan biriyle beraber olmayan ve hassesi olan kelimelere İSİM denir.
    •  
    • Hasse, kendisinde bulunup, fiil ve harfde bulunmayan özelliklerdir. Örnek : Güneş, bir isimdir ve 6 dakikada bir nefes alması da, güneşin hasselerinden biridir.
    •  ……………
    •  
    • Kur’an-ı Kerim’e göre ismin tarifi :
    •  
    • Kur’an-ı Kerim’de geçen isimlerin (isim, zamir, masdar, sıfat, vasıf, ism-i işâret, ….vb) ; Ellah Teala’ya ait – mahlukata ait, görülen – görülemeyen, tutulabilen – tutulamayan, temel bilimlerle bilinen – bilinemeyen, Tasavvufi eğitimle bilinen – bilinemeyen …. vb olmaları dikkate alındığında, sarf ve nahiv’e göre yapılan tariflerden daha kapsamlı bir tarifin yapılmasını zorunlu kılar.
    •  ……………
    •  
    • Müfret mâna ve Mürekkeb mâna tarifi :
    •  
    • Her hangi bir şey zihinde meydana geldiği zaman ifâde ettiği mefhum tek bir şeyden ibaret ise, bu çeşit mânalara müfret mâna denir. İki veya daha fazla şeyden ibaret ise, mürekkeb mâna denir.
    •  
    • Örnek  : ( مُتَّقِينَ ) “müttakîn” ismi, bir koruyan ile korunan (korunmayı isteyen) birlikte bir amel yaptıkları takdirde, korunana cübbe gibi giydirilen mürekkeb mânalı bir isimdir. Çünkü bir Hadis-i Şerifte “… Ellah, o amelin cübbesini sırtına giydirir. (1) Kulun halinden anlaşılır, (2) O amelin tesiri kendinde görülür.” buyurdu.  
    •  
    • Şöyle de söylenebilir : Müfret, görevlerini imâ eden bir isim ile isimlendirilmiş maddi veya mânevi bir varlık’tır. Müfret mâna, Mârife veya Maksur veya Nekre isimdir. İsim tamlamaları ve sıfat tamlamaları, müfret mânadır.
    •  ……………
    •  
    • (A) Marife isim, mütekellim ve muhatab arasında zatı ile bilinen şeye vaz edilmiş isimdir. Zamirler, alemler, ismi işâret, ismi mevsul, nidâ ile marife yapılanlar ve bunlara muzaf olanlar yani mânevi izâfetle marife yapılanlar ( lafzi izâfet marifelik kazandırmaz) olmak üzere toplam 6 gruptur.
    •  
    • Marife ismin başında ( اَلْ ) bulunur ve kelimenin sonu cümledeki görevi; merfu ise ( اَلْقَلَمُ ), mansub ise ( اَلْقَلَمَ ), veya mecrur ise ( اَلْقَلَمِ ) harekesini alır. Marife isimden sonra gelen câr-mecrur ve zarf, o isme ait bir HÂL olur.
    •  
    • Kur’an-ı Kerim’deki MARİFE isimlerde: Zikredilen ismin fiilerini öğrenerek, o ismin var olduğunu bilin  ikazı saklıdır. Marife isimler, FIKIH-itikât ilişkisini bildirir.
    •  
    • Örnek: ( اَلْكِتَابُ ) marife isiminin geçtiği Sûre’lerden, içindeki fiillerin muhataplarını ve yükümlü oldukları emirleri tesbit ederiz. Örnek;
    •  
    • Bakara Suresindeki emirlerin muhatapları, müttakilerdir.
    •  
    • El-Mü’min suresindeki emirlerin muhatapları, günahkarlardır.
    •  
    • El-Câsiye suresindeki emirlerin muhatapları, mü’minlerdir.
    •  
    • Kur’an-ı Kerim’deki “El-Kitab” kelimesinin anlamı, günümüzdeki anlamından çok farklıdır. Delili : Hz. Rasulullah(a.s), sahabeleriyle otururken “ACÂİB” diye buyuruyor. Bir sahabe-i kiram ; “Yâ Rasulullah ! Acâib olan nedir?” diye soruyor. O’da (meâlen): “Ümmetimden bir kavim gelecek. Beni görmedikleri gibi, Kitab’ı da anlamayacaklar. Dinlerini kağıt tomarlarından öğrenecekler.” buyurur. Sahabe-i Kiram hayretle “O zaman, dinleri nasıl olacak?” diye sorulunca, gülümseyerek “Güzel olacak” diye buyurur. Kur’an-ı Kerimde geçen “Kitab” bir varlıktır, sıfatları ve fiilleri vardır. O’na inanmak, imân’ın esaslarındandır.  Kitab’ı okumanın da ; edebleri, sünneti, vâcibi ve farz’ı vardır. Kağıt tomarının ise, sıfatları ve fiilleri yoktur. Sadece vasıfları vardır.
    •  ……………
    •  
    • (B) Maksur ismin sonunda illet harfli ve tenvin vardır. İ’râbları Kelâm’daki görevine göre takdir edilir. Örnek 2/2 : ( هُدًى لِلْمُتَّقِينَ … ) “Müttâki sıfatına sahip olanları arzulanan hedefe götürüp ulaştıran REHBER’dir, hidâyet edendir, yol gösterendir.” Ayeti Kerimesinde şibhi cümle olan ( لِلْمُتَّقِينَ … ), maksur isim olan ve haber olarak görev yapan ( هُدًى … ) nin arkasından geldiği için, O’nun (rehberin) sıfatıdır. ( هُدًى … ) nin i’râbı, damme takdir edilir.
    •  ……………
    •  
    • (C) Nekre isim, kelimenin kendi nefsinde olan bir mânaya delâlet etmesindir. “Nekre’nin; sıfatını veya araz’ını veya vasf’ını veya vasıflanmasını dikkate alın ve zuhuru olan fiillere bakarak da o ismi bilin (o isme ârif olun) anlamı saklıdır. Şöyle ki ;
    •  
    • (1) Şâyet nekre isim Esmâ-ül Hüsnâ ise fiilleri, sıfat’ın zuhurudur.
    •  
    • (2) Şâyet nekre isim ilim, akıl, aşk, amel (İlâhi emir ve yasaklar) ise fiilleri, araz’ın zuhurudur.
    •  
    • (3) Şâyet nekre isim cansız veya hayvan veya şeytan ise fiilleri, vasıf’ın zuhurudur.
    •  
    • (4) Şâyet nekre isim beşer ise fiilleri, fâilin sıfatı”nın zuhurudur. Fâilin sıfatı ile kastedilen :
    •  
    • (a) Nefsin değişken olan ; emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râdiye, merdiyye ve kâmile ile sıfatlanmasıdır.
    •  
    • (b) Nefsin, şeytana âit olan ; emir altına girmeme, üstünlük kurma, menfaatini kollama ve kendini beğenme vasıfları ile vasıflanmasıdır ve nefsin hevâsı (arzuları) da denir.
    •  
    • (c) Nefsin kendisine ait olan ; firavunluk, tâgutluk, nemrutluk ve keyfe düşkünlük vasıflarıdır.
    •  
    • Bu nedenle tezekkür, tefekkür, tedebbür ve muhabbet tâlimleri yapılırken, kelimenin hangi mânayı kasdettiği öncelikle tesbit edilmelidir.
    •  
    • Nekre ismin başında ( اَلْ ) bulunmaz, sonunda tenvin bulunur ve kelimenin sonu cümledeki görevi; merfu ise ( قَلمٌ ), mansub ise ( قَلماً ), ve mecrur ise ( قَلمٍ ) tenvinini alır. Nekre isimden sonra gelen câr-mecrur ve zarflar, o isme ait bir SIFAT olur.
    •  
    • Kur’an-ı Kerim’deki NEKRE isimlerde: Zikredilen ismin sıfatını (Fâilin sıfatını) öğrenerek, o ismi bilin  ikazı saklıdır. Nekre isimler, EDEB-itikât ilişkisini bildirir.
    •  
    • Örnek-1 :Bakara Suresi, 17: ( مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً “Onların meseli, bir ATEŞ yakmayı taleb eden kimsenin meseli gibidir.”) Ayet-i Kerime’sindeki ( نَاراً ) lafzında, varlığın (fâilin) sıfatlarını tefekkür ederek bu ismi bilin ikazı saklıdır.
    •  
    • Bu kıssayı tefekkkür edersek, ( نَاراً ) nekre kelimesinin; (1) görünen, (2) gösteren, (3) düşündüren, (4) Ellah Teala ve Hz. Resulullah a.s’ı sevdiren, (5) Nur’u kalbimize akıtanı sevdiren, … gibi birçok sıfatlara sahib bir şeyin kastedildiğini tesbit edebiliriz
    •  
    • Şayet ( اَلنَّرَ ) marife olarak (bilinen bir ateş) gelmiş olsaydı, varlığın (fâilin) fiileri hakkındaki bilgilerle bu ismin var olduğunu bilirdik (odun ateşi, çalı-çırpı ateşi, kömür ateşi,  … gibi)
    • .
    • Örnek-2: En-Neml, 29’daki kıssadan ( كِتَابٌ ) nekre isminin; (a) Besmele ile başlayan bir emirnâme olduğunu, (b) Hz. Süleyman a.s tarafından bir kuş ile gönderildiğini, (c) Emrinin “Bana baş kaldırmayın ve bana müslüman olarak gelin” olduğunu, (d) Emri kabul edenin Belkıs ismindeki bir hükümdar olduğunu, ve (e) İstişareden sonra emri kabullendiğini anlıyoruz.
    •  
    • Bu kıssadan ( كِتَابٌ ) nekre isminin (fâilin) sıfatlarını öğrenerek bu ismi biliriz. Böyle bir mektuba da bir kağıt parçasıymış gibi bakamayız. Çünkü Ayet-i Kerimedeki ( كِتَابٌ ) Kelâm’ı, o fâilin ismidir ve bir varlıktır. Yani, görevleri ve yetenekleri vardır.
    •  ……………
    •  
    • İsmi bilmek ile ismin var olduğunu bilmek arasındaki fark, şu örnekle kısmen anlatılabilir:
    •  
    • Geceleyin güneşin var olduğunu biliriz, ama (1) etrafımızı göremeyiz, (2) kemiklerimiz ısınmaz, (3) güneş çarpmasına maruz kalmayız, (4) derimiz su toplamaz, (5) … gibi fayda ve zararlarını biliriz ama, zararları için bir tedbir alma ihtiyacını hissetmeyiz. Buna  ismin var olduğunu bilmek denebilir.
    •  
    • Gündüzün ise, hem etrafımızı görürüz, hem kemiklerimiz ısınır, hem ne zaman derimizin soyulacağını, hem de bizi ne zaman çarpacağını bilir ve ona göre tedbirler alırız. Buna da, İsmi bilmek denebilir .
    •  ……………
    •  
    • Mühennes kelime ve müzekker kelime hk’da derlenen bilgiler :
    •  
    • Müennes; kendisinde lafzen, hükmen veya takdiren te’nis alâmeti ; ( ة )  ta-i merbuta ve (üstünden sonra gelen ى ) elif-i maksure ve ( اء ) elif-i memdûde olan isimdir. Müzekker isimlerde ise, hiç biri bulunmaz.
    •  
    • Mütekellim’in müzekker’i de yoktur, müennes’i de yoktur. Muhatab_tesniyenin müzekker ile müennes ekleri aynıdır. Bu nedenlerle “erkek-dişi” ye ilâveten başka anlamlarda saklarlar.
    •  
    • Müennes semâi, hakiki ve lafzî olmak üzere üç kısımdır.
    •  
    • 1) Semâi müennes ; Arap’dan duyulduğu gibi söylenen kelimelere semâi kelimeler denir. Örnek : (1) Ruh ( رُوحٌ ) ismi, (2) Nefs ( نَفْسٌ ) ismi, (3) Güneş ( اَلشََّمْسُ ) ismi, (4) Yeryüzü ( أَلْاَرْضُ ) ismi, (5) Ev-yurt ( دَارٌ ) ismi, (6) Bardak ( كَأْسٌ ) ismi.
    •  
    • 2) Hakiki müennes, karşısında canlı cinsinden bir müzekker olan isimdir. Örnek : Hz. Âdem (a.s), hem Ellah Tealanın emirlerini yaşamakla sorumludur, hemde eşine ve çocuklarına öğretmekle sorumludur. İki tane sorumluluğu olduğu için müzekkerdir.
    •  
    • Hz. Havva anamız ise, sadece kendisine öğretileni yaşamakla sorumludur ve çocuklarına öğretmekle sorumlu değildir. Bir tane sorumluluğu olduğu için mühennesdir. Bu nedenle “Müzekker, mühennesden bir derece üstündür.”
    •  
    • 3) Lafzî müennesin karşısında canlı cinsinden bir müzekker bulunmayıp müennesliği lafızdadır, yani hakikaten ve hükmen veya takdiren te’nis ta’sı bulunur. Ayrıca ülke, şehir, kabile, ateş, rüzgar ve akıl sahibi olmayan toplulukların isimleri müennesdir.
    •  
    • Müzekker ve Müennes, birbirine daima muhtaçtır ve isim cümlesindeki “mübtedâ – haber” gibidir veya “mübtedâ, haber içindir” veya bir birine ayna gibidir.   Aynasından yoksun olan; ilimden de yoksundur, amelden de yoksundur, edepten de yoksundur, muhabbetten de yoksundur, ilâhi aşktan da yoksundur, … vesselâm. Örnek :
    •  
    • 24/26 ( وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ أُولَئِكَ مُبَرَّءُونَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ … )
    •  
    • “… Mübtedâ olan MÜHENNES_Merfû’lar ( الطَّيِّبَاتُ ), haber olan ve REF makamında bulunan MÜZEKKER_Mansûb_Mecrûr’lar ( لِلطَّيِّبِينَ ) içindir. ve 
    •  
    • Mübtedâ olan MÜZEKKER_Merfû’lar ( الطَّيِّبُونَ ), haber olan ve REF makamında bulunan MÜHENNES_Mansûb_Mecrûr’lar ( لِلطَّيِّبَاتِ ) içindir.
    •  
    • İşte bunlar o iftirayı söyleyenlerden beri tutulanlardır. Onlar için mağfiret ve Kerîm bir rızık vardır.
    •  ……………
    •  
    • İsmi tanımlayan yedi unsur hk’da derlenen bilgiler :
    •  
    • Esmâ-ül Hüsnâ hariç, Kur’an-ı Kerim’deki her bir isim: bir varlığa ait 7 ana unsuru ; görülür, duyulur, bilinir ve idrak edilir hâle getiren kelimedir. Yedi ana unsurun sakladıkları mânalar da şöyle özetlenebilir: 
    •  
    • 1) Müsemmâ (isimlenen varlık) : Ellah Teala’nın ilmi ezelide yaratmayı takdir ettiği ve zamanı gelince de, görevlerini yapmak için yarattığı varlıktır. Örnek: Zamanı gelince yarattığı GÜNEŞ’in, kendisine yüklenen görevleri eksiksiz yapması gibi.
    •  
    • 2) Tesmiye (varlığı isimlendiren) : Güneş’e, ( اَلشَّمْسُ ) demesi gibi, Ellah Teala’nın ilmi ezelide yaratmayı takdir ettiği varlığı isimlendirmesidir. Kelime ; varlığın görevlerine, vasıflarına ve bu vasıfları bilinir hâle getiren fiillerine göre şekil alır
    •  
    • 3) KAF Harfinin mânası, batınî feal fiilindedir : Varlığı, idrak edilir kılan mâna dolu sözün, SESSİZ HÂLİ’dir. (“Yâ Kâf, Yâ Def” kıssasındaki gibi.)
    •  
    • 4) Kelâm Esmâ’sının mânası, zahirî KÖK’dedir : Varlığı, görülür kılan mâna dolu sözün, SESSİZ HÂLİ’dir. Feal fiili قَضَاء nın, aynel fiili قَدَر nın ve lamel fiili de قُدْرَت nın bilgilerini saklar. Okurken Feal fiilinden başlanır. Tedebbür ederken, Lâmel fiilinden başlanır (sanki kök’ün aynadaki görüntüsünde düşünmeye başlama gibi).
    •  
    • 5) قَادِر Esmâ’sının mânası, batınî aynel fiilindedir : Varlığı, duyulur kılan mâna dolu sözün, SESSİZ HÂLİ’dir
    •  
    • 6) قَدِير Esmâ’sının mânası, batınî lamel fiilindedir : Varlığı, bilinir kılan mâna dolu sözün, SESSİZ HÂLİ’dir
    •  
    • 7) Müsemmî (varlığı anan) : Söyleyenlerle ilgili (Adem oğlu, en-nâs, el-insan, … hakkındaki) bilgileri kapsar,.mâna dolu sözün SESLİ HÂLİ’dir.
    •  
    • ………………….İsim konusu devam edecek …………………

     

  • İzafet Tamlaması Muzaaf Muzafun İleyh Arapça İsim Tamlaması

     

  • İsim Tamlaması, Lafzî olan izâfet, Mânevi olan izâfet, Muzâf ve Muzâfun ileyh, Hakkında derlenen bilgiler :
  • İsim Tamlaması ; iki veya daha fazla ismin birleşerek tek bir şey ifade etmesidir. İsim tamlaması cümlede; mübtedâ, haber, fâil ve mef’ul olarak görev alabilir. Önüne Harf-i cer gelebilir. Zincirleme isim tamlamasında, elif-lâm takısını veya tenvini en sondaki isim alır, ortadakiler bir sonrakine muzaf olarak esre alsa da, elif-lam almazlar. “Lafzi izâfet” ve “Manevî izâfet” olmak üzere iki çeşit izafet terkibi vardır. İkiside cümle değildir.

    Her hangi bir mevsuf, sıfatına izâfe edilmez (isim tamlaması yapılamaz). veya Herhangi bir sıfatta, mevsufuna izâfe edilmez. Çünkü İsim tamlaması ile sıfat tamlamasının mânaları ayrı ayrıdır. En önemli anlam farkı, sıfat tamlaması “Vasfı olan bir terkiptır”. İsim tamlamasında ise, “İzâfi olan bir terkiptir.” (İzâfet : İki isimden meydana gelen bağlılık tamlaması, Bir şeyi, bir kimseye veya şeye yakın etmek, nisbet etmek…. anlamlarını kapsar.)

    İsim tamlamaları, bir çeşit özel isimdir ve bir “Lakab” gibi görev yapar. (1) Atf-ı Beyan olarak görev yapar ve önceki kelimeyi izah eder, (2) Muhatabına, Lakab ile anılan kişiyi / lakabı giyineni / takılan ismi işâret eder.

    İsim tamlaması, müfred (tek bir varlığı bildiren) kelime hükmündedir. Tesniye veya cemî olmaları mümkün değildir.

    İsim tamlamasındaki muzaf bir masdar ise   “kişiyi değil, sözünü tartın / söyleyene değil, söyletene bakın” ikazı saklıdır.

    ———–

    Lafzi İzafet  Hakkında derlenen bilgiler :

    (a) Lafzî İzâfetin alâmeti; muzâf’ın ; ismi fâil, ismi meful ve sıfatı müşebbehe gibi, mâmulüne izafe edilmiş bir sıfat olmasıdır.

    (b) Muzafun ileyh, muzaf’a tariflik veya tahsislik (sadece muzârun ileyhe âid olma özelliği) kazandırmaz.

    (c) Lafızda olan tahfifliği ifade eder. (Tahfif ; Hafifletme, Yükünü azaltma, kolaylaştırma, Lâyıkı vechile hürmet etmemek, maddi ve mânevi bir ızdırabı azaltmak, telaffuzu kolaylaştırmak anlamlarını kapsar.)

    ———–

    Mânevi izafet Hakkında derlenen bilgiler :

    (1) Mânevi İzâfetin şartı, muzafın marifelikten soyunmasıdır.

    (2) İki masdardan meydana gelen (تَنْزِيلُ الْكِتَابِ ) gibi olan mânevi isim tamlamasına, masdar izâfeti de denir ve eserlerinden tanınır.

    (3) Mânevi İzâfetin alâmeti; muzaf’ın ; İsm-i Fâil, İsm-i Meful, Sıfat-i müşebbehe gibi (mâmülüne izafe edilmiş) bir sıfat olmamasıdır

    (4) Muzafun ileyh, muzafa tariflik veya tahsislik kazandırır.

    (5) Muzafun ileyh, muzafın cinsinden başkadır.

    (6) Muzafun ileyh, muzafın cins olduğu yerlerde beyan için olan ( مِنْ ) mânasındadır. 

    (7) Muzafun ileyh, muzafın zarfı (muzafun ileyh, muzafı içine alan bir cins isim) değil ise, ( لِ ) mânasındadır.

    (8) Muzafun ileyh, muzafın zarfı ise ( فِي ) mânasındadır.

    —————

    Muzâfun ileyh  hakkında derlenen genel bilgiler :

    (1) Muzâf, kendisinden sonra gelen isme CER amelini yaparak, son harfini esreler (mecrûr yapar).  Bu isme ”Muzâfun ileyh” denir ve Elif-lâm takısı alır. Sonuna zamir alırsa, elif-lâm takısı ve tenvin almaz, sadece zamirden önceki harf esrelenir.  Tercüme edilirken in, ın, ün, un takısı alır. Bir isim; hem muzâf, hem de muzâfun ileyh olabilir.

    (2) Muzafun ileyh, muzâf’ın fâilidir. Örnek : 25/63 ( … وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ ) “Rahmân’ın kulları …” terkibinde; muzafun ileyh olarak görev yapan Er-RAHMÂN الرَّحْمَنِ ),  kullarının  (  عِبَادُ  ) fâilidir. Bu mânevi izâfette ( لِ ) mânası olduğu için,  “Rahmân’nın dediklerini, sadece Rahmân için yapanlar” anlamı saklıdır. Çünkü muzafun ileyh, muzafın zarfı değildir.

    (3) Muzafun ileyh, muzâf’ın kime ait olduğunu bildirir. 

    ——————-

    Muzâf  hakkında derlenen genel bilgiler :

    (1) İsim tamlamasının başındaki isme “Muzâf” denir ve cümledeki görevine göre hareke alır. Fâil olduğunda, merfû’dur (REF halindedir).  Mef’ul olduğunda, mansub’dur (NASB halindedir).  Harf-i cer’den sonra geldiğinde mecrûr’dur. (CER halindedir.)

    (2) Muzâf,  Elif-Lâm harfi tarifi ve tenvin almaz. Çünkü nekre isim muzaf olmakla, zaten marife olmuştur. Şöyle de söylenebilir: Muzaf, muzafun ileyh ile bilinir hâle gelerek marife olmuştur. Tensiye veya cemi müzekker sâlim ise, sonundaki “nun” harfi düşer.

    (3) Muzâf ( ضَيْفٌ misafir, gelip geçen) den türemiştir. Lügat manası: bağlı, izâfe olunmuş, bağlanmış, başka bir isme katılmış ve onu tamamlamış olan isim, bir merkezin şubesi veya kolu.  Tercüme edilirken i, ı, si, sı takısını alır.

    (4) Muzaf, cümlede fâil olarak görev yaptığında, tezkîr kesbeder. (TEZKÎR, Tef’il babıbda bir masdardır. Manası: Cn. Hakk’ın emirlerini hatırlatma, ikaz etme, nasihat etme demektir. KESBETMEK: Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarf etmesi bir maksadın meydana gelmesi için elden geleni yapması, amel ile kazanması demektir.),

    (5) Muzaf, cümlede mef’ul olarak görev yaptığında ise, te’nîs kesbeder (TE’NÎS, Tef’il babıbda bir masdardır. Manası: ürkekliği gidermek, alıştırmak, bir hayvanı terbiye ederek yararlı hale getirmek demektir.) Örnek :

    El-A’râf, 7/56: ( إِنَّ رَحْمَةَ اللهِ قَرِيبٌ Muhakkak ki; Lafzatullâha muzaf olan, garîb’tir.) Ayeti Kerimedeki   رَحْمَةَ اللهِ    mânevi izâfettir. Muzaf olan ( رَحْمَةَ ), hem inne’nin ismi olarak görev yapan bir fâil’dir, hem de Fâil olarak görev yapan muzafun ileyh’in bir mef’ulüdür. Kuldaki tezkîr ve te’nîs müsavi olunca da, o kul lafzatullâha muzaf olur. (Sohbetler, Aziz Muhmud Hüdâyî, sayfa 175) (NOT : Türkçe’de “özne” olarak tercüme ettiğimiz ; Mübtedâ, Fâil, İnne’nin ismi, Kâne’nin ismi’nin fiilleri ve hâlleri birbirinden farklıdır.)

    (6) Muzaf, nekre olan bir muzafun ileyh sebebi ile hususileşir.

    (7) Muzaf, muzafun ileyhe misafirdir ve onu tamamlar.

    (8) Muzaf, muzafun ileyhe emanet edilmiştir.

    (9) Muzaf’dan, muzafun ileyhi tanırsın. Meselâ: ( كِتَابُ الْأُسْتَاذِ ) “Üstâdın kitabı” terkibinde, “Kitabtan, görmediğimiz yazarını tanırız.” bilgisi saklıdır.

    (10) Zaman ve mekan zarfları da, bir isim olarak yanına geldiği kelimeye muzâf olur. ( ZARF: Kab, kılıf, muhafaza, Gr.de: Bir fiilin veya bir sıfatın veya başka bir zarfın mânasına “yer, zaman, nicelik, nitelik” gibi cihetlerden başkalık katan kelimedir. Burada, içerde, erken, geç gibi)

    (11) Bazı edatlar, muzâf olarak kullanılır. Bunlar üç grupta toplanır.

    (a) Müfret olarak kullanılmayanlar.

    (b) Tek başına iken zamme olan ve muzaf iken de cümledeki yerine göre son harekesi değişenler.

    (c) Mebnî kelime olduğu için cümle içinde harekesi değişmediği halde, soru kelimesi olarak gelince, cümledeki yerine göre harekesi değişen ve kendinden sonraki kelimeyi esre (mecrûr) yapan “hangi, hangisi” manalarını veren edatlar. Bunlar; (c.1) Cümledeki fâili sorduğu zaman, merfûdur (ref halinde), (c.2) Cümledeki mef’ulu sorduğu zaman, mansubtur (nasb halinde), (c.3) Cümlede, harf-i cerden sonra geldiğinde mecrûrdur (car halinde).

  • Mecrurlar Arapça Gramer Dersleri

  • ( مَجْرُورَاتٌ) Mecrurlar Hk’da derlenen genel bilgiler :
  • Ellah Teala, her kelimenin hâlini i’râb ile ortaya çıkartır. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler’deki son harfi esre_hareke alan kelime, bir varlıktır. Bu varlıklar genel olarak “KESRE” ismi ile isimlerir. Bu varlıkların hâl’i de “MEKSUR veya MECRUR hâli” ismiyle isimlenir. Ellah Teala’ya teslim olma makamıdır.
  • MEKSUR’de, kendisinin Ellah Teala yanında eksikliğini anlama hâl’i saklıdır. MECRUR’da ise, kendisinin Ellah Teala yanında eksikliğini gönül hoşluğu ile kabul etme hâl’i saklıdır.
  • Mecrur isim, kendisinde muzâfun ileyh alâmeti (kesre, fetha, ya) olan isimdir. Muzâfun ileyh; (a) Lafzi, (b) Takdiri, (c) Murad olan harficer (Zâhir veya mukadder) vasıtasıyla kendisine bir şey NİSBET edilen her bir isimdir.
  • Muzaf’ın şartı, tenvin ve onun yerine geçen tesniye ve cemi nunlarından soyulmuş bir isim olmasıdır.
  • Harficer takdiri ile olan izafet, mânevi (mâna ile ilişkili) olup muzaf’a, tariflik veya tahsislik kazandırır.
  • Harficer takdiri ile olan izafet, lafız ile ilişkili olup, tenvinin, tesniye ve cemi nunlarınun düşmesi ile lafızda tahfiflik sağlayandır.
  • Müstesna -İstisna Arapça Gramer Dersleri

     

    arapca mustesna

    İstisna: istisna edatından sonra gelen müstesnanın, bu edattan önce gelen müstesna minhunun tâbi olduğu hükmün dışında bırakılmasıdır. Bu nedenle ( إِلاَّ ) lafzında, (حَقَّقْتُ yerine getirmek, yapmak, ..yi gerçekleştirmek veya incelemek veya araştırmak) kelimesinin zıttı olan mânalar saklıdır.

    ( إِلاَّ ) nin bu görevi yapabilmesi için: (a) isminin ve haberinin nekre olması, (b) haberinin isimden önce gelmemesi, (c) kendisi ile isminin arasında yabancı bir kelimenin bulunmaması, (d) başına harfi cer gelmemesi, (e) ismin, cins isimlerden olması şarttır ve (f) haberi gizli olabilir. Aksi halde cinsi nefy eden bir edat olur.

    Üç çeşit istisna (yapılan iş) vardır. Bunlara; “muttasıl istina” veya “munkatı istina” veya “müferreğ istina” denir. İstisnayı yapan mütekellime de “müstesni” denir. Örnekleri aşağıda verilmiştir.

     

    A-1. ( رَأَيْتُ خَالِداً إِلاَّ حِصَانَهُ ) “Halid’i gördüm fakat atını değil” cümlesindeki istisnaya; NASB halindeki müstesna ile REF halindeki müstesna minh farklı cinslerden olduğudan munkatı istisna adını alır ve cümledeki ( إِلاَّ ) lafzında, “ayrı muameleye tâbi olan” mânası saklıdır.

     

    A-2. ( اَلْمَعْصِيَةُ مُبَعِّدَةٌ عَنِ الْجَنَّةِ إِلاَّ الطاَّعَةَ مُقَرِّبَةٌ مِنْهَا ) “Masiyet cennetten uzaklaştırıcıdır, ancak itaat ona yaklaştırıcıdır.” munkatı istisnaya örnek olan bu cümledeki mensub olan ( الطاَّعَةَ ) lafzına, “illâ” lafzının ismi ve merfu olan ( مُقَرِّبَةٌ ) lafzına ise, “illâ” lafzının haberi denir.

     

    B. ( وَ مَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ ) “Muhammed ancak bir Rasuldür” cümlesindeki istisnaya; NASB halindeki müstesna minh, hazf edilmiş (belirtilmemiş) olduğundan “müferrağ istisna” adını alır. Saklı mânaların göstergesidir. Buradaki saklı mâna “Ey kulum! El-Hamîd ismim ancak Rasulümde tecelli eder.” şeklinde olabilir.

     

    C. ( جَائَنِى الْقَوْمٌ إِلاَّ زَيْداً ) “Bana kavim geldi, fakat Zeyd gelmedi” cümlesinde yapılan iş Muttasıl istisnadır. Buradaki müstesna, müstesna minhunun bir ferdidir.

    ( إِلاَّ ) lafzına -kendisi ile istisnanın yapıldığı harf ve isimlere- “istisna edatı” denir ve ismini NASB eder, haberini de REF eder. ( إِلاَّ ) edatının bu ameli yapması ( لَكِنَّ ) mânasında olmasından dolayıdır. Şayet, haberi hazf edilmiş ise (bu örnekteki gibi), onun için bir haber takdir edilir. Yani ( إِلاَّ زَيْداً ) yan cümlesinin takdiri; ( لَكِنَّ زَيْداً لَمْ يَجِئْ “Fakat Zeyd gelmedi”) şeklindedir. ( لَمْ يَجِئْ ) lafzı da, bu yan cümlenin haberi olarak takdir edilmiştir.

    ( الْقَوْمٌ ) lafzına, kendisinden çıkartılan mânasını veren “müstesna minh” denir. (a) Müstesna minh, cümlede mevcut ise ve cümle olumlu ise ( إِلاَّ ) istisna edatından sonra gelen müstesna (isim) mensub olur. (b) İstisna minh, cümlede mevcut fakat olumsuz ise, ( إِلاَّ ) dan sonra gelen müstesna, ya mensub olur veya bedel olarak, müstesna minh’in harekesini alabilir. (c) Müstesna minh, cümlede yok ise, sanki cümlede ( إِلاَّ ) yokmuş gibi işlem görür, Yani müstesna cümlede fâil veya meful oluşuna göre (merfu, mensub veya mecrur) olarak hareke alır.

    ( زَيْداً ) lafzına, istisna edilen mânasına gelen, “müstesna” denir. Müstesna; (a) ( إِلاَّ – مَا خَلاَ – مَا عَدَا – لَيْسَ – لاَ يَكُونُ ) lafızlarından sonra mensub olarak gelir. (b) ( سَوَاءٍ – سِوَى – غَيْرِ – حَاشَا – خَالاَ – عَدَا ) lafızlarından sonra mecrur olarak gelir. Çünkü bu lafızlar, kendilerinden sonra gelen müstesnalara “muzaf” olurlar ve müstesnalar da “muzafun ileyh” olarak daima mecrur olur. (c) İstisna, müteazzir (meydana gelmesi zor olan) olduğu zaman ( إِلاَّ ) dan sonrası, müstesna olmaz. Örnek: ( لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةً إِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا ) ayeti kerimesindeki ( اللهُ ) müstesna olmayıp, ( غَيْرُ اللهِ ) “Ellah’tan başka” mânasında olan bir isim tamlamasıdır.

  • ARAPÇA DİL BİLGİSİ KAVRAMLARI

     

    hemze : harekeli elif (harekesi yoksa uzatan elif’tir)

    harf-i med : uzatan harf (ler)

    harf-i târif : isimlerin başına gelen belirtme edatıdır (ال; ), kelimenin sonundaki tenvini düşürür

    marife : belirli bir nesneyi gösteren isim (başında harf-i tarif olan isimler, alemler [özel isim], zamirler, ism-i mevsuller, ism-i işaretler, marife isme muzaaf olan isimler)

    nekra : belirsiz bir nesneyi gösteren isim (başında ال bulunmayan ve diğer marife şartlarını taşımayan isimlerdir; aynı zamanda adedinin bir tane olduğunu belirtir)

    müzekker : hakikî veya lafzî erkek varlıklara delalet eden kelimeler

    müennes : hakikî, lafzî veya semaî dişi varlıklara delalet eden kelimeler

    müfred : tek varlığa delalet eden isim (cümle olmayıp tek kelimeden ibaret olduğunu da belirtir)

    tesniye / müsenna : iki varlığa delalet eden isim

    cemi‘ : ikiden fazla varlığa delalet eden isim

    cemi‘ müzekker-i sâlim erkek çoğul (müfred-müzekker kelimenin sonuna ون ilavesiyle yapılır)

    cemi‘ müennes-i sâlim dişi çoğul (müfred-müennes kelimenin sonuna آت ilavesiyle yapılır)

    cemi’ mükesser kırık çoğul (kelimenin müfredinde değişiklik yapılarak elde edilir)

    harf yalnız başına bir manâ ifade etmeyen, isim ve fiille birlikte bir anlamı olan kelime

    isim zamana bağlı olmadan kendi başına bir manâsı olan kelime

    fiil zamana ve şahsa bağlı olarak bir iş ve oluş bildiren kelime (mazi, muzari/istikbal, emir)

    fâil : özne (fiil cümlesinde bu adı alır)

    mef’ul : nesne

    mef’ûlün bih : düz tümleç

    mübteda özne (isim cümlesinde bu adı alır)

    haber mübtedanın durumuna dair bilgi veren kelime, cümle veya şibh cümleler

    izâfet isim tamlaması (bir ismin başka bir isme nisbet edilmesi) (muzaaf ve muzaafun ileyh’ten müteşekkildir)

    muzaaf : tamlanan (başına ال, sonuna tenvin, tesniye veya cemi’ nûn’u almaz)

    muzaafun ileyh : tamlayan (daima mecrurdur; belirtisiz isim tamlamasında nekra olarak gelir)

    meftûh fetha ile harekeli harf

    meksûr kesra ile harekeli harf

    meczûm sükunlu harf

    ref’ / merfû son harfinin harekesi ötre / damme olan kelime (fâil, mübteda, haber)

    nasb / mansub son harfinin harekesi üstün / fetha olan kelime (mef’ûlün bih, hal )

    cer / mecrur son harfinin harekesi esre /kesra olan kelime (harf-i cer’li isim, mileyh)

    câr önüne geldiği ismin sonunu kesralı yapan (harf-i cerler)

    şibh-i cümle cümle benzeri (câr ve mecrûr’dan yahut zarftan oluşur)

    sıfat / na‘t bir ismi niteleyen kelime

    mevsuf / men‘ût nitelenen kelime

    i‘rab kelimenin sonundaki harf ve hareke değişikliği

    mu‘rab i’raba tâbi kelime (son harfinde değişiklik kabul eden)

    mebnî : cümledeki konumu ne olursa olsun, son harfinin harekesi değişmeyen kelime

    gayru’l-munsarıf sonuna kesra ve tenvin kabul etmeyen, kesra yerine fetha ile mecrur olan isim (memnû mine’s-sarf da denir)

    sarf şekil bilgisi, morfoloji (istenilen manayı elde etmek için kelimenin aldığı şekillerden bahseden ilim dalıdır, sadece isim ve fiil kapsamı alanına girer)

    tasrîf çekim (bir kelimenin bir şekilden diğer bir şekle konması)

    nahiv : söz dizimi, sentaks (kelimenin cümle içindeki durumunu ve bu duruma göre i’rabını inceleyen bilim dalıdır)

    belâgat : meramın iyi suretle düzgün ve sanatlı sözlerle ifadesi

    vasıl okurken kelimeler arasında durmayıp, birbirine bağlamak

    vakıf okurken durmak, kelimeleri birbirine bağlamayıp ayırmak (kelimenin son harekesi hazfolunur)
    ibdâl : bir harfin yerine başka bir harf getirmek

    idgâm : aynı iki harf yan yana gelirse, kolay okuyup yazmak için bu iki harfi bir harf olarak yazıp şeddelemek

    izhâr : aynı iki harf yan yana geldiğinde şeddelemeden ayırmak

    zâid harf kelimeyi meydana getiren kök harflerden başka, çeşitli sebeplerle kelimelere ilave edilen harf /-ler

    mutasarrıf : çekim kabul eden isim (müfred iken müsenna, cemi‘ yapılabilmesi gibi)

    gayr-ı mutasarrıf : çekim kabul etmeyen isim

    câmid : hiçbir kelimeden türememiş isim

    müştâk : bir fiilden veya başka bir isimden türemiş isim

    alem : özel isim

    ma’lûm : işi yapanın belli olduğu, faili zikrolunan fiil

    meçhul : işi yapanın belli olmadığı fiil

    lâzım : geçişsiz fiil (failin yaptığı iş kendi üzerinde kalan; kimi, kime, neyi, neye gibi sorulara ihtiyaç hissettirmeyen fiiller) (mef’ulün bih’ini ancak harf-i cer yardımı ile alır)

    müteaddî geçişli fiil (failin yaptığı iş kendi üzerinde kalmayıp başkasına etki eden, yani cümlenin anlamının tamamlanması için nesneye ihtiyaç duyan fiiller) (mef’ulün bih’ini doğrudan doğruya -harf-i cer’siz- alır)

    mücerred : kök (aslî) harflerinden ibaret olan fiil

    mezid : kök harflere bazı ekler getirilerek yapılan fiil

    gâib : üçüncü şahıs (yanımızda ve karşımızda bulunmayan müzekker)

    gâibe : üçüncü şahıs (yanımızda ve karşımızda bulunmayan müennes)

    muhâtab : ikinci şahıs (kendisiyle konuşulan müzekker)

    muhâtaba : ikinci şahıs (kendisiyle konuşulan müennes)

    mütekellim : birinci şahıs (konuşan müzekker veya müennes)

    sülasi : kökü üç harfli fiil

    rubai : mücerred kökü dört harfli fiil (ilavesiz)

    rubai mezid : dört harfli (sülasi fiile bir harf ilavesiyle)

    humâsî : beş harfli (sülasi fiile iki harf / rubai mücerred fiile bir harf ilavesiyle)

    sudâsî : altı harfli (sülasi fiile üç harf / rubai mücerred fiile iki harf ilavesiyle)

    sahih : fiil illet harfi bulunmayan

    mu’tel : fiil illet harfli fiil

    ism-i fâil : etken sıfat-fiil (fiilden türeyip, işi yapanı gösterir)

    ism-i mef’ul : edilgen sıfat-fiil (fiilden türeyip, yapılan işten etkilenen kişi veya nesneyi gösterir)

    ism-i maksûr : sonunda elif-i maksûre (ي şeklinde yazılmış elif) bulunan ve sondan bir önceki harfinin harekesi fetha olan isim

    ism-i menkûs : son harfi ي olup, sondan bir önceki harfinin harekesi kesra olan isim

    ism-i memdûd : son harfi hemze ve bir önceki harfi zâid elif olan isim

    sâlim fiil : aslî harflerinde illet harfi, hemze ve şeddeli harf bulunmayan fiil

    mehmûz : fiil aslî harflerinden biri hemzeli olan fiil

    muzaaf fiil : son iki harfi aynı olup, idgam yapılarak şeddelenmiş fiil

    misâl fiil: aslî harflerinden birincisi “vav” veya “yâ” olan fiil

    ecvef fiil : aslî harflerinden ortadaki illet harfi olan (elif, vâv, yâ) olan fiil

    nâkıs fiil : aslî harflerinden sonuncusu illet harfi olan fiil

    lefif fiil : aslî harflerinden ikisi illet harfi olan fiil

    emir : bir işin yapılmasını istemek

    nehiy : bir işin yapılmamasını istemek, yasaklamak (olumsuz emir) (misal: tembellik yapma!)

    nefy : olumsuzluk (misal: tembellik yapmıyor)

    câmid fiil : (donuk fiiller) yalnızca bir zamanı veya bir / birkaç şahsı bulunan fiiller

    taaccüb fiilleri : bir şey karşısında duyulan hayret ve şaşkınlığı anlatan camid isimler

    masdar : iş ve oluşu, şahsa ve zamana bağlı olmadan anlatan kelime

    sıfat-ı müşebbehe : ism-i fâil nev’inden olup, türediği fiilin ifade ettiği güzellik, çirkinlik, sakatlık ve kusurluluk gibi sıfatlarda ve bazı duygularda devamlılık ifade eden müştak kelime (genellikle lazım fiilden türetilir)

    ism-i tafdîl : (üstünlük sıfatı) renk, şekil ve sakatlığa delalet etmeyen, vasıfları ve nitelikleri aynı olan iki şeyi mukayese eden veya bir varlıktaki bir vasfın başka varlıklardan daha üstün olduğunu gösteren isim (fiilden türetilir)

    ism-i tasgîr : (küçültme ismi) küçüklük ve azlık ifade etmek, sevgi veya hor görmeyi ifade etmek için kullanılan isim (isimden türetilir)

    ism-i mensûb : bir yere, bir aileye, bir mesleğe, bir din veya mezhebe yahut herhangi bir şeye mensub olmayı bildiren, isimden türeyen ve sonu (mâkabli meksur) “çift yâ”lı isim

    ism-i zaman ve mekân : bir fiilin vukû bulduğu yeri ve zamanı gösteren isim (fiilden türetilir)

    ism-i âlet : âlet ismi (işlediği işi ifade eden fiilden yapılır; müteaddî-sülasî fiilden türetilir)

  • Temyiz Mümeyyiz Arapça Gramer Dersleri

     

  • Mümeyyez ( اَلْمُمَيَّزُ ), Lafzî Kıyasî Âmil’dir. Bu âmil, İsmi Mübhemi Tam veya Mukadder Olan Zat olarak da tanımlanmıştır.
  • Mübhem’in lügat mânası: İyice belli olmayan, mutlak aşikar olmayan, belirsiz, gizli demektir. Mukadder’in lügat mânası ise : Tâyin olunmuş, Kısmet, Kader, Miktarı tâyin ve takdir edilmiş olan, Kazâ, Kıymeti biçilmiş, Beğenilmiş, Yazılmış olan, Yazılı olmayıp da mânen murâd ettiği anlaşılan demektir.
  • Yazılı olmayıp da mânen murâd ettiği anlaşılan âmil’le örnek : Kur’an-ı Kerim’deki ( … قُلْ   De ki! … ) emrinde “Yâ Muhammed (s.a.v) / SEN, kullarıma de ki!” nin mânası mukadder’dir. Aynı zamanda O’nun yolunda olanlara ve bütün Vâris-i Nebî olabilen Velî kullara da aynı emir, mukadderdir.
  • Çünkü, ( … قُلْ ) emir olarak hitab’dır. Hitab ise, muhakkak bir muhataba söylenir. Vahiy hitabında;
  • birinci muhatab (sorumlu zat), Hz. Muhammed (s.a.v) dir.
  • İkinci muhatab (sorumlu zat), Vâris-i Nebî olan bir Velî’dir.
  • Üçüncü ve son muhatablar (sorumlu zatlar), Ayet-i Kerime’yi dinleyenler (Ümmet-i Muhammed) dir.
  • Bu nedenle, meâlen yatmadan evvel üç ihlâs ve bir fâtiha okumayı öğütleğen Hadis-i Şerif’de, yatmadan önce nefsinize üç defa “Ey zâlim nefsim! Ellah, ahad’dir. Sen O’na muhtaçsın. O, hiç bir şeye muhtaç değildir. …. ” diyerek ( … قُلْ ) emriyle yüklendiğin sorumluluğunu yerine getir. anlamı saklıdır.
  • Ayrıca, ( … قُلْ ), bir Mutlak Fiilin emri olduğu için, bu hitabla başlayan Ayet-i Kerimelerdeki emirleri, en yakınınızdan başlayarak ve onların anlayacağı bir dil ile (bir söylem ile) söylemekten sorumlusunuz bilgisi de saklıdır. “Ey zâlim nefsim! ( … قُلْ    ) ile başlayan 328 Ayet-i Kerimeden kaç tanesi ezberinde ?” (Bakınız: Âmiller Sayfası, Mutlak Fiil).
  • Mümeyyez, kendisinden sonra gelen ve Temyîz görevlerini yapan câmid (ruhsuz, cansız), nekre bir ismin âmilidir. Şöyle de söylenebilir:
  • (1) Âmil olması Mukadder Olan Zat, Temyîz ile bildirilen görevleri “istesede – istemesede” veya “bilerek – bilmeyerek” yapar.
  • (2) Temyiz, cümle içinde mukadder (takdir olunmuş) olan bir Zat’tan kapalılığı kaldırır ve mânada fâildir. Bundan dolayı âmilinin üzerine tekaddüm etmez (mümeyyez’in önüne gelmez). 
  • 2/74 : ( … ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً ) “Sonra bunun arkasından kalbleriniz katılaştı, artık onlar taş gibi veya katılıkça daha şiddetli … ” Ayet-i Kerimesindeki ( … قُلُوبُكُمْ … kalbleriniz), fiil cümlesinin fâili ve isim cümlesinin de ( … هِيَ … onlar) zamir olarak mübtedâsıdır.   ( … قُلُوبُكُمْ …) kalbleriniz lafzının bir vasfı olan ( … أَشَدُّ … daha şiddetli) ism-i tafdili mümeyyez olup, kendisinden sonra gelen mansub isim ( … قَسْوَةً … katılıkça) temyîzdir. (Kâide: İsm-i tafdilden sonra gelen mansun isim temyîz olur.)
  • Temyîz ancak nekire bir lafız olur ve mânada fâildir. Harficerli ve isim tamlamasının muzafun ileyhi olarak gelmedeği müddetçe, Temyîz daima mensubtur ve cümledeki zahirî / batinî mânaları saklar. Temyîz’in görevleri ;
  • (a) Âmil’i (mümeyyez’i, seçilmiş gizli sorumluyu), belirli hâle koymak.
  • (b) İyiyi, kötüden ayırmak.
  • (c) Bir şeyi, diğerinden seçip tarif etmek dir.
  • Temyîz ile Hâl birbirine çok benzer. Aralarındaki benzerliklerin ve farklılıkların bilinmesi ve Kelâm ile Cümle örneklerinde karşılaştırmalı olarak çalışılması gerekir. 
  • Temyîz ile Hâl benzerlikleri :
  • (a) Nekre’dirler.
  • (b) Mansub’durlar.
  • (c) Önceki kelimeye mâna bakımından açıklık getrirler, ancak sakladıkları anlamlar çok farklıdır.
  • (d) Cümlenin esas unsuru değildirler.
  • Temyîz ile Hâl farklılıkları :
  • (a) Hâl, umumiyetle müştâk olur. Temyîz ise, câmiddir.
  • (b) Hâl, birden fazla gelebilir. Temyîz ise, birden fazla gelmez.
  • (c) Hâl; müfred kelime, cümle, şibh-i cümle olarak gelebilir. Temyîz ise, sadece müfred isim olarak gelir.
  • (d) Sayılan şeyler temyîz olur. Saylamayanlar ise, hâl olur diyebiliriz. Örnek :
  • Kelâm’daki Temyîz, bu üç görevi de açıkça ve saklı olarak yapar. Saklı olan görevler, tezekkürle (yaşanılan tecrübeler ve gözlemlerindeki bilgilerle) tesbit edilir.
  • Örnek : 42/23 ( …  ذَلِكَ الَّذِي  …  … وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا ) “İşte O mârife ki, …. kim güzel bir amel işlerse, kazanırsa biz onu daha güzeli ile ziyadeleştiririz.” Ayet-i Kerimesindeki ( …  حَسَنَةً  … ) Temyiz’dir. Çünkü “… kazanırsa … ” kelimesini belirli hale koyar. Kelâm’a, “Kim, Hz Muhammed (s.a.v) ya ve O’na (ZÂLİKE = İşte O mârife = Herkes tarafından açıkça bilinen, Ehli Beyt’en olan ve vâris makamında görev yapana) severek hizmet edip kazanırsa … ” anlamını yükler. Çünkü Hz. Ali (k.a.v) “Bu ayeti hıfzedip, O’na gönül verenler hakiki mü’minlerdir.” diye buyurmuştur.
  • Cümledeki Temyiz‘de ise, bu saklı bilgiler şartlı olarak vardır. Meselâ:
  • ( طَابَ زَيْدٌ نَفْساً “Zeyd nefis cihetinden hoş oldu”) cümlesindeki ( طَابَ زَيْدٌ “Zeyd hoş oldu”) ifadesi mâna olarak kapalıdır. Fakat mukadder olan zattan bu kapalılığı kaldıran ve “Zeyd nasıl hoş oldu?” sorusunu cevaplayan ( نَفْساً ) lafzı, temyiz’dir ve “Zeyd’in bir şeyi güzel oldu” mânasını ve başka zahiri / batıni mânalarını saklamaktadır. Saklı mânaları sadece, Zeyd’i yakından tanıyanlar veya Ârif olanlar anlayabilir. gibi.
  • Hadis-i Şerif olan ( لاَ يَزَالُ لِسَانُكَ رَطْباً مِنْ ذِكْرِ اللهِ ) “Ellah’ın zikrinden nem senin dilinde zâil olmasın.” cümlesindeki ( لِسَانُ ) lafzı, fâildir. ( كَ ) mef’ulün bih’dir ve ( رَطْباً ) lafzı da, hâl’dir.  Çünkü, dildeki nem sayılamaz.
  • Mümeyyez ( اَلْمُمَيَّزُ ), söylenmiş ve düşünülen olmak üzere iki çeşittir.
  • Söylenmiş mümeyyez, kapalılık tek bir kelimede olduğu zaman gelir.
  • Düşünülen mümeyyez ise, kapalılık cümlede olduğu zaman gelir.
  • A) Söylenmiş Mümeyyez ( اَلْمُمَيَّزُ الْمَلْفُوظُ ), cümlede açıkça görülür. Bunlar : Ağırlık, hacim, alan ve adet’dir. Üç çeşit anlatımı vardır. Örnekler:  
  • A.1) Cümle’de Temyîz’i, mansûb olarak söylenen mümeyyez: ( اِشْتَرَى أَبِى صَنْدُوقاً بُرْتُقَالاً ) “Babam, bir sandık potakal satınaldı.” Bu cümledeki ( صَنْدُوقاً ) lafzı, mümeyyezdir ve ( بُرْتُقَالاً ) lafzı da, temyîzdir.
  • A.1) Kelâm’da Temyîz’i, mansûb olarak söylenen mümeyyez: 2/51 ( … وَإِذْ وَاعَدْنَا مُوسَى أَرْبَعِينَ لَيْلَةً ) “Bir vakit Mûsâ’yla kırk gece sözleştik … ” Ayet-i Kerimesindeki ( … لَيْلَةً … ) temyîz’dir.
  • A.2) Cümle’de Temyîz’i, harficer ile mecrûr olarak söylenen mümeyyez: ( اِشْتَرَى أَبِى صَنْدُوقاً مِنْ بُرْتُقَالٍ ) “Babam, portakaldan bir sandık satınaldı.” Bu cümledeki ( صَنْدُوقاً ) lafzı, mümeyyezdir ve ( مِنْ بُرْتُقَالٍ ) lafzı da, temyîzdir.
  • A.2) Kelâm’da Temyîz’i, harficer ile mecrûr olarak söylenen mümeyyeze örnek, 6/53 :
  • ( وَكَذَلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُوا أَهَؤُلَاءِ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَا أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَعْلَمَ بِالشَّاكِرِينَ ) “Böylece bazısını bazısı ile imtihan ettik ki – “İşte Ellah’ın aramızdan lütfuna layık gördüğü kimseler bunlar mı?” desinler – Ellah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?” Bu Ayet-i Kerime’deki ( عَلَيْهِمْ ) lafzı, mümeyyezdir ve ( مِنْ بَيْنِنَا ) lafzı da, temyîzdir. Soru-1: Bu tesbit doğru mu?
  • A.3) Cümle’de Temyîz’i, isim tamlamasının muzafun ileyhi olduğu için mecrûr olarak söylenen mümeyyez: ( اِشْتَرَى أَبِى صَنْدُوقَ بُرْتُقَالٍ ) “Babam, bir portakal sandığı satınaldı.” Bu cümlede; muzaf olan ( صَنْدُوقَ ) lafzı, mümeyyezdir ve muzafun ileyh olan ( بُرْتُقَالٍ ) lafzı da, temyîzdir.
  • A.3) Kelâm’da Temyîz’i, isim tamlamasının muzafun ileyhi olduğu için mecrûr olarak söylenen mümeyyeze örnek, 6/108 :
  • ( وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ) “Ellah’dan başka tabtıkları şeylere sövmeyin ki – bilgileri olmama bakımından haddi aşarak Ellah’a sövmesinler – Böylece her ümmetin amellerini kendilerine süslemişizdir – sonra onların dönüşleri Rablerinedir – neler yapmışlarsa kendilerine haber verilecektir.” Bu Ayet-i Kerime’de; muzaf olan ( بِغَيْرِ ) lafzı, mümeyyezdir ve muzafun ileyh olan ( عِلْمٍ ) lafzı da, temyîzdir. Soru-1: Bu tesbit doğru mu?
  • B) Düşünülen Mümeyyez ( اَلْمُمَيَّزُ الْمَلْحُوظُ ), cümlede saklıdır ve bu tür mümeyyeze melhûz denir. Şöyle de söylenebilir: Düşünülen mümeyyez, cümlede açık olarak görülmeyen ancak cümleden anlaşılan mümeyyizdir ve temyîzine de, cümleyi açıklayan temyîz denir.  
  • Mümeyyez melhûz (düşünülen) olduğunda, Gizli mümeyyezin anlatımı, aşağıdaki üç durumdan biri olur. Örnekler:
  • B.1) Kelâm’da Temyîz’i mansûb olarak söylenen, gizli mümeyyeze örnek :
  • 20/114 ( فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْءَانِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا )
  • “Ellah’ın şânı çok yüce, âlemlerin hak olan tek melikidir – ve Kur’an (okuma ve hıfzın)’da acele etme – sana vahy tam olarak bitip hükme bağlanmadan önce – de ki: “Ey Rabbim ! Benim ilmimi artır.”  Buradaki ( عِلْمًا ) Temyîz ve mansûbdur. Gizli mümeyyez ise ( أَنْ يُقْضَى ) dır.
  • B.2) Kelâm’da Temyîz’i, harficer ile mecrûr olarak söylenen gizli mümeyyeze örnek : 9/123 “Ey iman edenler! – kâfirlerden, size yakın olan kafirlerle savaşın – onlar sizden sertlik bulsunlar – ve biliniz ki, şüphesiz Ellah müttakilerle beraberdir.” 
  • ,
  • 9/123 ( يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ )
  • Ayet-i Kerimesindeki ( مِنَ الْكُفَّارِ ) harficer ile mecrûr olarak söylenen Temyîzdir ve kafirlerle ise, cümlede açık olarak görülmeyen ancak cümleden anlaşılan mümeyyizdir.
  • A.3) Kelâm’da Temyîz’i, isim tamlamasının muzafun ileyhi olduğu için mecrûr olarak söylenen gizli mümeyyeze örnek:
  • ( ? )
  • Mümeyyez melhûz (düşünülen) olduğunda, Temyîz’in anlatımı, aşağıdaki dört durumdan biri olur. Örnekler :
  • 1) Temyîz’in, fâilden menkûl olma durumu : Bu Temyîz (cümle), mâna bakımından fâil gibidir.
  • ( طَابَ خَالِدٌ كَلاَماً ( طَابَ كَلاَمُ خَالِدٍ ) “Halid’in konuşması güzeldir.”
  • 2) Temyîz’in, mefulden menkûl olma durumu : Bu Temyîz (cümle), mâna bakımından meful gibidir.
  • ( رَفَعْتُ الرَّئِيسَ قَدْراً ( رَفَعْتُ قَدْرَ الرَّئِيسٍ ) “Başkanın değerini yükselttim.”
  • 3) Temyîz’in, mübtedâdan menkûl olma durumu : Bu Temyîz (cümle), mâna bakımından mübtedâ gibidir.
  • ( أَحْمَدُ اَكْبَرُ مِنْكَ سِنّاً ( سِنّ ُ أَحْمَدَ اَكْبَرُ مِنْكَ ) “Ahmed’in yaşı seninkinden daha büyüktür.”
  • 4) Temyîz’in, herhangi bir şeyden menkûl olmama durumu : Bu Temyîz (cümle), zamirden sonra gelir ve zamirin bir özelliğini bildirir.
  • ( حَسْبُكَ بِهِ نَاسِراً ) “Yardımcı olarak, O sana yeter.”
  • Beş çeşit kelime Mümeyyez olur. Bunlar: (a) zamirler ve işaret isimleri, (b) lafzî tenvin veya takdiri tenvin alan kelimeler, (c) tesniye nunu ihtiva edenler, (d) şibhi cemi nunu ihtiva edenler. (e) isim tamlamalarıdır.
  • İbn’i Hâcib (Osman bin Ömer el’Kürdî, Vefatı : Hicri 646) (rah.)’nin Tarifi ve “Kâfiye” şerhlerin’den derlenenler:
  • ( وَ إِنْ كَانَ صِفَةً كَانَتْ لَهُ وَ طِبْقَهُ وَاحْتَمَلَتِ الْحَالَ ) “Şayet müştak bir sıfat temyîz olursa, o sıfat kendisinden dolayı mensub olduğu için temyîz olur ama, onun mütallâkı için olmaz. Çünkü sıfatlar ibarede mezkür bir mevsûf isterler. Müteallik ise, kendisinden dolayı mensub olduğu şeye mutabık olmakla, mezkür değildir. O sıfat olan lafız hâl olduğu zamanda, mâna doğrudur.” İbn’i Hâcib’in ifâdesi ile bu şerh’den anladığım şudur (Şayet, yanlış ise lütfen bidirin):
  • Muttasıl zamir, Ellah Tealanın ahlâkıyla ahlâklanır fakat mahlukatın vasıflarıyla vasıflanmaz. Muttasıl zamirin müteallikı (âmili) ise, mahlukatın vasıflarıyla vasıflanır fakat Ellah Tealanın ahlâkıyla ahlâklanmaz ama hâl sahibi olur. Çünkü; (a) Munfasıl zamir, varlığın (ismin) fiilleriyle ilgili bilgi verir. (b) Muttasıl zamir, varlığın (ismin) sıfatlarıyla ilgili bilgi verir. (c) Muttasıl zamir, mezkûr’dur ve âmili (müteallikı) ise, değişkendir.  Örnek : 7/38
  • ( قَالَ ادْخُلُوا فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ فِي النَّارِ كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولَاهُمْ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِنْ لَا تَعْلَمُونَ )
  • “Gerçekten sizden önce geçmiş olan, insan ve cinlerden olan ümmetlerin içinde olduğu ateş içine giriniz” buyuracak. – her ümmet ateşe girdikçe – kendini günah işlemeye sürükleyen kız kardeşine leanet eder – hatta onon içinde birikerek bir araya geldikleri vakit – sonrakiler öncekiler için der ki : Rabbimiz işte bunlar bizi saptırdılar – onlara ateşten iki kat azab ver – “Hepisine iki kat azab vardır” buyurur. – Lâkin bilmezler.” Buradaki ( … لَعَنَتْ أُخْتَهَا … ) fiil cümlesinin mefulü olan isim tamlamasındaki ( هَا ) muttasıl zamiri ; Ellah Tealanın ahlâkı ile ahlâklanmadığı gibi, müteallikı olan âmiline ( أُخْتَ ) onun bir cüzü olacak şekilde muhtaç olmuş. Bu gerçeği görünce de ona leanet eder.
  • Temyîz üç yerede uygun olur : (1) Temyîz, mümeyyezin munfasıl zamirindeki bir müphemi kaldıran bir isim olarak gelir. (2) Temyîz, mümeyyezin muttasıl zamirindeki bir müphemi kaldıran bir sıfat olarak gelir. (1) Temyîz, mümeyyezin muttasıl zamirinin müteallikına ait bir müphemi kaldıran bir müştak isim olarak gelir. (Ayet-i Kerimelerden örnekler konacak)
  • Hal Çeşitleri Arapça Gramer Dersleri

     

  • Mânevi meful-hâl‘a örnek: ( هَذَا زَيْدٌ قَائِماً ) İşte bu kâim olduğu hâlde Zeyd’tir. cümlesindeki
  • ( قَائِماً ) lafzı, ( أُشِيرُ ) mânasında olan ismi işaretin mânen mefulü durumundaki ( زَيْدٌ ) lafzından hâl’dir.
  • 1) Hâl-i dâime: ( إِنَّ اللهَ تَعَالَى مَوْجُودٌ قَادِراً ) “Muhakkak ki Ellah’ü Teala, kudreti her şeye yeter olduğu hâlde mevcuttur.” ( قَادِراً ) lafzı, sahibi için hakikatte devamlı olan bir hâl-i dâime’dir ve âmili ( مَوْجُودٌ ) şibhi fiilidir.
  • 2) Hâl-i müntekıle ( ضَرَبْتُ زَيْداً قَائِماً ) “Zeyd’i ayakta olduğum veya ayakta olduğu hâlde dövdüm.” ( قَائِماً ) lafzı, değişebilen bir hâl olup, âmili ( ضَرَبْتُ ) fiilidir ve hâl sahibi genellikle o hâl ile vasıflanır. Hâl sahibi, ya lafzı fâil olan mütekellim zamiridir veya lafzi mefulü bih olan ( زَيْداً ) nin hâlidir.
  • 3) Hâl-i müekkide ( زَيْدٌ أَبُوكَ عَطُوفاً ) “Zeyd acıyıcı olduğu hâlde senin babandır.” ( عَطُوفاً ) lafzı, sahibi mevcut olduğu müddetçe genellikle sahibinden ayrılmayan bir hâl’dir. Buna “Te’kit edici hâl” de denir.
  • 4) Hâl-i mukaddere: ( فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ ) “O cennete sizin için ebedilik takdir edildiği hâlde girin.” ( خَالِدِينَ ) lafzı takdir edilen bir hâl olup, gerçekte bulunmaz ancak onun varlığı takdir edilir.
  • 5) Hâl-i muvattıe: ( إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآناً عَرِبِياً ) “Biz onu Arabça Kur’an olduğu hâlde indirdik.” ( قُرْآناً ) lafzı, hazırlayıcı bir hâl’dir. Bu hâlin sahibi hariçte, o hâl ile beraber olur ve o hâl, ibarede başka bir şey ile sıfatlanır. Burada ( عَرِبِياً ) sıfatı ile sıfatlanmıştır.
  • 6) Hâl-i müteradife: ( إِذْهَبْ رَاشِداً مَهْدِيّاً ) “Dosdoğru ve hakk yola ulaşıcı olduğu hâlde git.” ( رَاشِداً ) öyle bir hâldir ki, onun sahibi tek kişi olur ve hâli ise, birden fazla olur. Buna “mânada aynı olan hâl” de denir.
  • 7) Hâl-i mütedahile: ( جَاءَ زَيْدٌ رَاكِباً مُنْحَرِفاً ) “Zeyd eğilerek binici olarak geldi.” ( مُنْحَرِفاً ) ikinci hâl, birinci olan ( رَاكِباً) hâlin, zamirinden bir hâl’dir. Buna “birbirine giren hâl” de denir.
  • Önceki sayfa Sonraki sayfa