Yıl: 2014

  • Sıfat Arapça Gramer Dersleri

     

    • 1) Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler’de, SIFAT kelimesi nasıl tarif ediliyor? ve Lügat tarifleriyle aynı mıdır? sorularının cevapları arandı ve tesbit edilenler aşağıda özetlendi:
    • Osmanlıca Lûgat’da;
    • Sıfat ( صِفَةٌ ) kelimesi, “Bir kimse veya şeyin hâl ve vasfı, keyfiyeti. Sûret, çehre, yüz. Nişan, alâmet. Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime” olarak tanımlanmış.
    • Ayrıca; Sıfat-ı ayniye, Sıfat-ı semâiye, Sıfat-ı Cemâliye, Sıfat-ı İlâhiye, Sıfat-ı fiiliye, Sıfat-ı selbiye, Sıfat-ı sübutiye, Sıfat-ı Zâtiye, Sıfat-ı adadiye, Sıfat-ı işâriye, Sıfat-ı hâssa’nın tanımları yapılmıştır.
    • Arapça-Türkçe Lûgat’da;
    • 3.Bab’daki anlamı: ( نَعَتَ يَنْعَتُ نَعْتاً هُ    onu vasıflamak, onu nitelemek. Müteaddi fiil),
    • 5.Bab’daki anlamı: ( نَعُتَ يَنْعُتُ نَعَاتَةً   İyi hasletlerle vasıflanmak. Lâzım fiil),
    • 2.Bab’daki anlamı: ( وَصَفَ يُصِفُ وَصْفاً Bir şeyi nitelemek, tavsif etmek, sıfatlarını söylemek. Kesbîdir ve sâridir.),
    • 5.Bab’daki anlamı: ( وَصُفَ يُصُفُ وَصَافَةً Hizmette pek mükemmel olmak. Vehbîdir ve görevlidir.)  
    • ( صِفَةٌ  ) SIFAT, galiba وصف  Kök’den feal fiili hazf edilerek türetilmiş Osmanlıca bir kelime. (Yanlış da olabilir). 
    • Sarf-Nahiv Kitaplarında;
    • Sıfat, bir şarta bağlı olmadan mevsufunda (sıfatlananda) mevcut olan bir mânayı kendisine ve dinleyene bildirendir. Vehbî dir Bu nedenle, “vehbî bittebiyye mamul“dur:
    • Sıfat şu dört hususta da mevsufuna tabidir : (a) Marifelik-nekrelik, (b) Müzekkerlik-mühenneslik, (c) Hareke (İ’rab) ve (d) Teklik-ikilik-çokluk.
    • Örnek : ( رَجُلٌ مُؤْمِنٌ ) “Mü’min adam” bir sıfat tamlamasıdır. Birinci kelime ( رَجُلٌ ) mevsuf ve ikinci kelime ise ( مُؤْمِنٌ ) mevsufun sıfatdır.
    • Mevsuf ; (1) Elif-lâmlı bir isimle de sıfatlanır, (2) Mevsul ile sıfatlanır, (3) Elif-lâmlı bir kelimeye muzaf olan lafız ile sıfatlanır, (4) Şayet mevsuf ism-i işâret ise, elif-lâmlı bir sıfatla sıfatlanır.
    • Sıfat’daki Saklı Bilgiler ;
    • (1) Mevsufu nekre olan sıfat, tahsislik ifâde eder. “Âlim adam” gibi,
    • (2) Mevsufu mârife olan sıfat, açıklık ifâde eder. “Zeyd zarîfdir” gibi,
    •  
    • (3) Sıfat, mevsuf’unu över. “Bismilllâhirrahmânirrahim” gibi.
    • (4) Sıfat, mevsuf’unu zem eder. Eûzu billâhi mineşşeytanirracîm” gibi
    • (5) Sıfat, mefsuf’unu te’kid eder. ( نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ ) “Bir nefes” de olduğu gibi. Çünkü buradaki ( نَفْخَةٌ ) “Nefes” lafzından teklik mefhumu anlaşıldığı için ( وَاحِدَةٌ ) “Bir” lafzının te’kid için geldiği olduğu anlaşılır.
    • (6) Zamir sıfat da olmaz, mevsuf da olmaz.  
    • (7) Sıfat tamlaması (sıfat ve mevsuf) ; Kimlerin davranışlarını sergilediğini, bir şeyin halini, nasıl bir şey olduğunu, görünüşünü göreceli olarak tasvir eder. İsbatı gereksizdir. İsbatı istenmez. Mânası cümle içinde mevcut olduğundan tarife gerek kalmaz. Anlayabilmek için bir olaya ihtiyaç yoktur. Bu gün güzel denilene, yarın çirkin denilebilir veya birinin güzel dediğine diğeri çirkin diyebilir.
    • Örnek : “İsrâil oğulları” nın davranışlarını sergileyen, ilgili Ayet-i Kerimelerin de muhatabıdır. “Âdem oğlu” ise, davranışlarında kendisiyle ilgili Ayet-i Kerimeleri sergiler.
    • Sıfat Cümlesi :
    • 1) Nekre isimlerden sonra gelen; isim cümlesi, fiil cümlesi ve şibhi cümlelere (zarf veya harficerli cümle parçalarına) sıfat cümlesi denir. Nekre isim de, mevsuf olur. Bu nedenle mevsuf’un sıfatı – bir kelime değil de – bir olay veya bir durumdur.
    • Şöyle de söylenebilir : Sıfat cümlesi bir olayı veya durumu haber verdiği için, kendisinde saklı bir emir ve saklı bir hüküm vardır.
    • Sıfat cümlesinde, cümleyi mevsuf’a bağlayan ve sıfatla mevsuf arasındaki bütün uyum şartlarını taşıyan bir zamir bulunur. Bazan bu zamir hazfedilmiş veya müstetir olabilir.
    • Bu nedenle de sıfat cümlesini tahlil etmeden sıfatın ve sıfatlananın (mevsûf’un) tarifi yapılamaz, saklı bilgiler tesbit edilemez. Mevsuf’a ârif olunamaz. Örnek :
    • 2/148 : ( … وَلِكُلٍّ وِجْهَةٌ هُوَ مُوَلِّيهَا ) “ve her biri için bir yönü vardır. O ona yöneltilir …” Ayet-i Kerimesinin (İsim cümlesinin) tahlili ve i’râbı ;
    • ( وَ ) ve : Cümlede 13 çeşit görevi vardır ve her biri, cümleye ilave bir anlam katar.
    • ( لِكُلٍّ ) herbiri için (vardır) : Haber-i mukaddem, herficer ve mecrurdan oluşan şibhi cümle mânevi âmil ile REF mahallindedir.  
    • Haber-i mukaddem’de “Ahirette göreceğinizi (dünyada değil) şimdiden size haber veriyorum.” bilgisi saklıdır.
    • ( وِجْهَةٌ ) bir yön : Mübtedâ muahhar, merfu, mânevi âmil ile REF mahallindedir. Aynı zamanda bu nekre isim, mevsuf’dur.
    • ………………
    • ( هُوَ مُوَلِّيهَا ) O ona yöneltilir : isim cümlesi, nekre olan ( وِجْهَةٌ ) kelimesinin sıfatıdır.
    • ( هُوَ ) O : Sıfat cümlesinin mübtedâ’sı olan merfu munfasıl zamir, mânevi âmil ile merfudur. Bu nedenle mübtedâ’da  “Ellah Teala’nın Esmâsını mübteda’da seyret” bilgisi saklıdır.
    • Merfû munfasıl zamirlerin FİİLLERİNİ ; (a) Bilmekle sorumluyum, (b) Bildiğim kadarını uygulamaktan sorumluyum, (c) Sorana bildirmekle sorumluyum, bilgisi saklıdır.
    • ( مُوَلِّي ) yöneltilir : Haber, merfu, muzaf ve ism-i mef’ul.
    • İsm-i meful’de : İsm-i meful, meçhul fiil (vehbî fiil) anlamını verir. “GÖSTERİLDİĞİ an, YÖNELİRLER. Gösterilmez ise, yönelmezler anlamı saklıdır.
    • ( هَا ) ona : muttasıl zamir CER mahallinde mecrurdur, muzafun ileyhdir ve muzaf’ın fâilidir.
    • Mecrur muttasıl zamirlerin DAVRANIŞLARINI önce ÖLÇÜP sonra KARAR VERMEKLE sorumluyum. Zamir, bir isimle birleşince muzâfun ileyh (Fiilin Çıkış Kaynağı) olur
    • Beni, Sultan Seyda Muhammed Râşid El-Hüseynî (Erol)’a yönelten Rabbime, Hamd ederim.
    • 2/148 deki saklı bilgiler :
    • (a) Kime-Neye yöneliyorsan ve Kimi-Neyi hayal ediyorsan, Kimin-Neyin hayalini kuruyorsan, senin sıfatın işte odur. Başkası değil.
    • (b) Ellah Teala aynı sıfatta olanları bir araya getirir. Şüphesiz ki Ellah Teala her şeye gücü yetendir.
    • (c) Karşılaştığın kişiler, sıfatlarına ve vasıflarına birer aynadır. Onlarda sadece kendinde olanı görürsün, olmayanı da göremezsin. Onlarda gördüğün sıfatlara hamd et ve gördüğün vasıflara da tövbe et.
    • (d) Hz. Resûlullah a.s.v’ın sıfatlarıyla sıfatlanmaya tâlip olun. Çünkü Hakk gelince, bâtıl yok olur. Yani, vasıflandığından temizlenirsin.
    • 2) Sıfat, isim cümlesi ise:
    • ( مَكَّةُ مَدِينَةٌ تَارِيخُهَا قَدِيمٌ ) “Mekke, tarihi eski bir şehirdir.” terkibindeki yan cümle olan görev yapan isim cümlesi ( تَارِيخُهَا قَدِيمٌ ), nekre isimden sonra gelen bir sıfat cümlesidir ve bu cümle ( هَا ) zamiriyle mevsuf’a bağlanmıştır.
    • 3) Sıfat, fiil cümlesi ise:
    • ( جَاءَ رَجُلٌ رَأَيْتَهُ ) “Gördüğüm adam geldi.” ifadesindeki yan cümle olan görev yapan fiil cümlesi ( رَأَيْتَهُ ), nekre isimden sonra gelen bir sıfat cümlesidir ve bu cümle ( هُ ) zamiriyle mevsuf’a bağlanmıştır.
    • Sıfat_fiil_cümlesi, temel cümledeki mevsûf’a ..en, ..an, ..dığı ekiyle bağlanır.
    • 4) Sıfat, şibhi cümle (zarf) ise:
    • ( نَظَرْتُ أَوْلاَداً تَحْتَ الشَّجَرَةِ ) “Ağacın altında olan çocuklara baktım.” ifadesindeki yan cümle olan görev yapan şibhi cümle ( تَحْتَ الشَّجَرَةِ ), nekre isimden sonra gelen bir sıfat cümlesidir ve şibhi cümleyi mevsuf’a bağlayan zamir hazf olunmuş..
    • Sıfat_şibhi (zarf)_cümlesi, temel cümledeki mevsufuna ..bulunan, daki,..olan diye bağlanır.
    • 5) Sıfat, şibhi cümle (car, mecrur) ise:
    • ( شَاهَدْتُ طَائِرَةً فِي الْجَوِّ ) “Havadaki uçağı gördüm.” ifadesindeki yan cümle olan görev yapan şibhi cümle ( فِي الْجَوِّ ), nekre isimden sonra gelen bir sıfat cümlesidir ve bu cümleyi mevsuf’a bağlayan zamir hazf olunmuş.
    • Sıfat_şibhi (car-mecrûr)_cümlesi, temel cümledeki mevsufuna ..bulunan, daki, …olan diye bağlanır.
    • Kur’an-ı Kerim’de ; 
    • Sıfat :
    • Kur’an-ı Kerim’de ( صِفَةٌ ) kelimesi ve ( نعت ) kökünden türemiş bir kelime yok (bulamadım)
    • Ancak, İbnu Abbas (r.a) hazretleri, 2/174’ün nüzul sebebini anlatırken, Hz. Rasûlullah a.s.v’ın sıfatlarıyla ilgili olarak hem ( صِفَةٌ ) kelimesini, hem de ( نعت ) kelimesini kullanmış.
    • Sıfat tamlaması :
    • 31/19 ( وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ ) “Yürüyüşünde ölçülü yürü, orta yol tut, sesini alçalt – gerçekten en kötü ses, elbetteki merkebin sesidir.”
    • Ayet-i Kerimesindeki “..  en kötü ses, …” olarak geçen sıfat tamlaması da, “Ey kulum! Bağırarak konuşmandan RAZI DEĞİLİM” veya “kendini bir hayvanla kıyaslama” veya “hayvan için gerekli olanı taklit edersen, hayvanlaşmış gibi olursun” gibi anlamlar saklıdır.
    • Aksi halde, Ellah Teala’nın yarattığını ve takdirini çirkin görmüş oluruz. Bu nedenle de,  Sıfat tamlamasının Kur’an-ı Kerim’deki anlamı, Arapça’daki anlamından çok farklıdır.
    • Aynı şekilde, Kur’an-ı Kerim’deki  ( الْاَسْمَاءُ الْحُسْنَى   En güzel isimler) sıfat tamlaması da, “Hz. Resûlullah a.s.v’ı örnek alarak, isimlerimle isimlenenden RAZIYIM” anlamındadır, “bana göre bu güzel” gibi göreceli (kıyâsi) bir anlamı olamaz.
    • Bir Ayet-i Kerime’nin mânası olan (sıfat) ve okuyan / dinleyen, birlikte sıfat tamlaması olur. Yani, dinleyen de o mâna ile sıfatlanır.
    •  
    • Şöyle de söylenebilir : Ellah Teala, mütekellim-i ezelidir. Hz. Muhammed (s.a.v) mütekellimdir. Her bir Ayet-i Kerime sıfat’tır ve Hz. Muhammed (s.a.v)  mevsuf’tur. Ayet-i Kerimeyi dinleyen (muhatab olan) ise, o ayet (Kelâm) ile birlikte bir sıfat tamlaması oluşur. Bu nedenle, Ellah Teala ve Habibine (s.a.v) hürmeten Kur’an-ı Kerim’i dinlemek farz’dır ve konuşmak, mekruhtur.
    • Ancak, TV  veya kasette okunan Kur’an-ı Kerimi dinlemek farz değildir. Çünkü TV’den gelen sesin sıfat özelliği olmadığı için, sıfat tamlaması da oluşmaz.
    • “Sıfat tamlamaları müfred hükmündedir.” kâidesinde de; mevsuf’un fiili, sıfatının zuhurudur. anlamı saklıdır.
    • Şöyle de söylenebilir : Ayet-i Kerimeyi dinleyenin fiili, Ayet-i Kerimenin zuhurudur. Bir Ayet-i Kerime’ye mevsuf olan kişi bu sıfattan; hem kendisi faydalanır hem de başkaları fayda görür.
    •  
    • Çünkü mevsuf, varlığı ile mübtedâ ve davranışlarıyla da haber olmuştur. Ayet-i Kerime’yi ; hem yaşar, hem başkalarına anlayabileceği bir lisan ile anlatır, hem de örnek olur.
    • “Haber, gözle görmek gibi değildir.” Kelâm-ı Kibarı’nda da benzer bilgi saklıdır : “Haber, görmekten sonra gelir, daha önce değil. Bu nedenle, Ayet-i Kerime’ye mevsuf olmaya da, haber denir.” Her gördüğümüz veya duyduğumuz şeyden, bir Ayet-i Kerimenin haberi (hükmü, emri) bilinebilir.
    • Kur’an-ı Kerim’deki SIFAT ve Sıfat Tamlaması nın anlamını ve sakladığı bilgileri tesbit etmek, Ellah Teala’nın hükmünü / emrini bilmek, Yâkin ilmini tâlim etmek için lâzımdır.. Aksi halde zan ile hüküm veririz ve emrini idrâk edemeyiz. Çünkü ilim, ezeli bir sıfattır. Bilgi ise, günlük bir sıfattır.
    • Örnek, 96/5’de ; ( عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ ) “Bilmediği şeyleri insana öğretti.” haberi, mâzi sıgasıda gelmiştir.
    • Ayrıca, üniversitedeki ders kitablarını okuyarak; anlarız ve konuşarak anlatırız. Kur’an-ı Kerimi ise ; sıfatlanarak anlarız, davranışlarımızla anlatırız, ancak Ellah Teala’yı idrâk edemeyiz. Örnek : 
    • A’râf Suresi, 180’de ( وَ لِلهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنَى   En güzel isimler Ellah’ındır.) Ayet-i Kerime’sinde REF hâlinde gelen  ve mübteda-i muahhar olan “İsimler”in sahibinin (Haber-i mukaddem) olduğunu ve bu nedenle de, mânalarını da sadece kendisinin bildiğini, bizlerin ise, bunları idrakten aciz kalacağımızı anlatır.
    • Örnek : Hz. Ebubekir Sıddık (r.a) “Yâ Rabbi! Seni idrak etmekten aciz olduğumu idrak ettim” buyurdu.
    • 2/31’de ( وَ عَلَّمَ ءَادَمَ الْاَسْمَاءَ كُلَّهَا … ve Âdeme bütün isimleri öğretti …)  Fiil cümlesindeki fiil, TEF’ÎL Bab’ındadır ve iki meful almıştır Burada sıfatın anlamı saklıdır: “Sıfat, Ellah Teala’nın giydirdiği NUR’dan LİBAS’dır.” Bu libası taşıyana mevsuf denir. Mevsuf’un işlerine de, “Abdurrahmân’ın, Abdulhâdi’nin, …” işleri denir. 
    • Şöyle söylenebilir. Esmâ’nın nuru ile nura bürünen KİŞİ arasındaki ilişki, Mektup ile O’nu saklayan MEKTUB ZARFI arasındaki ilişki gibidir.
    • Şöyle de söylenebilir. “O kulumu gören göz, ÖNCE Esmâ’mın nurunu görür ve SONRA da benim hatırım için O kuluma hizmet ve itaat eder.
    • Hissedilen şefkat ve merhamet duygusu, sadece Hz. Rasûllulah’ı (a.s.v) sevene giydirilen merhamet libasının bir göstergesidir. Çünkü Hz. Resûllulah a.s’ ( رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ  Âlemler için Rahmet’tir.) dir.
    • 55/1 Er-Rahmân  haberi saklı olan bir isim cümlesidir. Bu isim cümlesinin haberi ne olabilir ? sorusuna cevap aramak için, Er-Rahmân Esmâ-ül Hüsnâ’sıyla ilgili dört Ayet-i kerime seçildi (NOT : Er-Rahmân isimi, Besmele-i Şerif’ler hariç, 56 defa zikredilmiş ve daima marife olarak gelmiştir.) :
    • MERFÛ için Bakara Suresi, 163 : ( … اَلرَّحْمَانُ…  Sizin ilâhınız tek ilâhdır. Ondan başka ilâh yoktur. O Rahmân ve Rahîm’dir)
    • MANSÛB için Kâf Suresi, 33 : ( … اَلرَّحْمَانَ…  Gaybî olarak Rahmân’dan haşyet duyan ve yönelmiş kalb ile gelen kimse …).
    • Harficer ile MECRUR için Meryem Suresi,18 : ( … بِالرَّحْمَانِ…  Meryem dedi: Gerçekten ben senden Rahmân’a sığınırım. Eğer Ellah’dan sakınansan).
    • Zarf ile MECRUR için Meryem Suresi, 87: ( … عِنْدَ الرَّحْمَانِ…  Kimse şefaat etmeye malik değildir. Ancak Rahmân’ın katından ahit alanlar müstesnâ.).
    • Muzaf ile MECRUR için Meryem Suresi, 58, SECDE AYETİ : ( … اَيَاتُ الرَّحْمَانِ…  İşte bunlar Ellah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerdir – Peygamberlerden – Âdem soyundan – Nuh ve beraber gemiye binenlerden – İbrahim ve İsrail’in zürriyetinden – hidayet vererek seçtiğimiz kimselerden – onlara Rahmân’ın ayetleri okunduğu vakit – ağlayarak secdeye -hem zahiren, hem de bâtınen- kapanırlardı.) 
    • .
    • Kur’an-ı Kerim’deki sıfatın mevsufu, sadece Sıfat’ın Ellah Teala’ya ait olduğuna şahitlik eder. Örnek :
    • (a) Nekre olarak gelir. Yûsuf Suresi, 76 : “Her bilgi sahibinin üstünde daha bir bilen vardır.”
    • (b) Masdar olarak gelir. Kehf Suresi, 65 : “O’na tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”
    • (c) Mecrur olarak gelir. Zümer Suresi, 37 : ( اَ لَيْسَ اللهُ بِعَزِيزٍ ذِى انْتِقَامٍ  Ellah çok güçlü intikam sahibi değil mi?)
    • Ayet-i Kerime’sindeki ( بِعَزِيزٍ ذِى انْتِقَامٍ ) sıfat tamlamasının; mecrur ve nekre olması, intikamın belirsiz bir vasıta ile alınacağını anlatır.
    • ( بِ ) harficeri, bir sebebe bağlı olarak mevsuf görevini yükleneni (isteye bağlı olarak değil) saklı olarak anlatır.
    • Sıfat mevsuf’a tâbi olduğu için, Ellah Teala’nın sıfatını da, görevli olanda apaçık görülebilir.
    • SIFAT Ellah Teala’nın Zatı’na aittir. Sıfat Tamlaması: Esmânül Hüsnâ ve mevsufun birlikte, tek bir şey ifade etmesidir. Sıfatın mânası, sadece Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden kısmen öğrenilir ama, idrak etmek mümkün değildir.
    • Örnek: ( أَعْبُدُ اللهَ الْعَظِيمَ ) “Azîm olan Ellah’a ibadet edirim.” cümlesindeki ( اللهَ الْعَظِيمَ ) bir sıfat tamlaması ve cümlenin de mefulü bih’idir. Son harfi fethalı ve marife olan birinci isim ( اللهَ ) mevsuftur.
    • Son harfi fethalı ve marife olan ikinci kelime ise, ( الْعَظِيمَ ) mevsufun sıfattır.
    • Sonuç : Mevsuf, mânevi bir ayna gibidir. Görene, iç dünyasını gösterir.  Örnek;
    • (1) Yaratılanı, Ellah Teala’dan dolayı seven “ne güzel yaratılmış” der. Yaratılanı nefsi için seven, “ne kadar güzeldir” der.
    • (2) Canı kim ki CÂNÂNI için sever, CÂNÂNI sever. Canı için kim ki CÂNÂNI sever, canı sever.
  • Beyan cümlesi Arapça Gramer Dersleri

     

  • Beyan cümlesi: Fiil cümlesinin başına gelen bir yan cümleciktir. İşlevini açıklamak için FİL Suresi seçildi.
  • a) ( فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ “Fil ashabına Rabbin yaptı”) fiil cümlesinin anlamı kapalıdır. Yani cümlenin muhatabı;
  • yapılanların NE OLDUĞUNU, NASIL YAPILDIĞINI anlamak için “Ne yaptı Rabbim ?” diye sorar.
  • b) Bu fiil cümlesinin başına ( أَ لَمْ تَرَ كَيْفَ “Görmezmisin nasıl ?”) ifadesi getirildiğinde ise, ibret alınacak bir olayı
  • anlatıyorum. Dikkat edin uyarısı ile olayı özetliyor. Bu nedenle de “Cümle-i Beyaniye” ismini alıyor.
  • c) ( رَبُّكَ “Rabbuke=Rabbin”) ifadesinde, ismin REF halinde olması, yapılanların bir benzerinin teknolojik olarak asla
  • yapılamayacağı bilgisini saklar.
  • d) ( رَبُّنَا “Rabbunâ=Rabbimiz”) olarak kullanılmayıp, muhatabının Rabbini (RABBUKE) işaret etmesinin hikmeti de,
  • her tefekkür edenin esmaları idrak payı farklı olacağından ve RABBİNİ tanıması da, idraki kadar olacağından her okuyanın Rabbi kendi zannına göredir. RABBİMİZ dediğimizde ise, tüm insanları idraklerini de için alan bi RABB tarifi yapılmış demektir. Şöyle de söylenebilir. RABBİMİZ ifadesi; (1) Museviler gibi, bilmeden veya menfaati için ibadet edenleri, (2) İseviler gibi, bilmek isteyerek veya korkarak ibadet edenleri, (3) Muhammediler gibi, Hz. Muhammed a.s.v’ı severek ibadet edenleri kapsar.
  • Münada Arapça Gramer Dersleri

     

  • Münâda Hakkında Derlenen Bilgiler :
  • Münâda ( أَدْعُواكَ ) fiilinin yerinde lafzen veya takdiren nâib olan bir harf sebebi ile, kendisinin yönelmesi istenilendir. Yani çağırılandır. 
  • 1) Münâdanın önüne nidâ harflerinden ( يَا أَيَا هَيَا أَىْ أَ أَيُّهَا أَيَّتُهَا ) biri getirilir. Nidâ’nın cevabı, nidâdan önce de gelebilir ve i’rab’dan mahalli yoktur. Nidâ ve cevap cümlesinin toplamına da münâda cümlesi denir.Münâda cümlesi, temel cümlesi hazf olunmuş bir yan cümle gibidir. Buradaki temel cümle, çağıranın hâlini ve çağıma sebeblerini anlatan saklı bir cümledir.
  • 2) Münâda çağırılan zatın isim ise, merfu olur. ( يَا صَادِقُ Ey Sâdık) gibi.
  • 3) Münâda çağırılan zatın sıfat ise, merfu olur. ( يَا مُسْلِمُونَ Ey müslümanlar) gibi.
  • 4) Münâda marife ise, merfu olur. ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا Ey iman edenler) gibi. (NOT: İsm-i mevsul, marifedir ve “he” tenbih için getirilir ve münâda müfred marife olursa, nidâdan önce hangi hareke ve harf üzerine REF oluyorsa, nidâdan sonra da o hareke ve harf üzerine mebnî olur.)
  •  
  • 5) Münâda muzaf ise, mansub olur. ( يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ Ey merhametlilerin en merhametlisi) gibi. Münâdanın terhimi (son harfinin hazfı) câiz değildir.
  • 6) Münâda şibh-i muzaf ise, mansub olur. ( يَا حَسَناً وَجْهُهُ Ey yüzü güzel olan) gibi. (NOT: Şibh-i muzaf; gerçek muzaf olmayan ancak kendisinden sonra gelen kelimelerle hususi mâna kazanan isme denir.). Münâdanın terhimi (son harfinin hazfı) câiz değildir.
  • 7) Münâda nekre-i gayri maksude ise, mansub olur. ( تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَ الْإِكرَامِ Sen yüceler yücesisin ey azamet ve ikram sahibi) gibi. (NOT: Burada nidânın cevabı başa gelmiştir. Şayet nidânın cevabı hazf edilse, “Sen yüceler yücesisin” anlamı saklanılmış olur.) (NOT: Nekre-i gayri maksude; nidâ eden tarafından tam olarak bilinmeyen veya görülmeyen yahut da bir kişiye hitap ediyormuş gibi hitap ederek, o sıfat ve özelliği taşıyan herkezi çağırmak veya öğmek veya ikaz etmek veya uyarmak için yapılan nidâdır.)
  • 8) Ceşen-i Kebir’deki bir kelimelik nidânın ( يَا عَلِيمُ Ey Zahir, bâtın her şeyi kuşatan Alîm)’in cevap cümlesi,
  • ( اَللَّهُمَّ اِنِّى أَسْأَلُكَ بِاَسْمآئِكَ Ellah’ım! Senden şu isimlerinin hakkı için istiyor, sana yavarıyorum) dir ve nidâdan önce gelir. Diğerlerinin cevabı ise, saklıdır. Buradaki münâda, nekre-i gayri maksudedir.
  • 9) REF irabı ile mebni olan münâdanın ; te’kidi mâneviden, sıfattan, atfı beyandan, kendi üzerine ya’nın dahil olması (ya’nın sükun ile okunması câizdir), mümteni olan (lâm’ı tarifli) maturtan olan müfred tâbileri, münâdanın lafzına hamledilerek REF olur. Münâdanın mahalline hamledilerek NASB olur.
  • İstiğase cümlesi Arapça Gramer Dersleri

     İSTİGÂSE

    İstigâse yardıma çağırmaktır. Münâdânın bir cinsidir. Yardıma çağrılan fethalı “لَ” edatı ile çağrılır ve bu yardıma çağrılan kişiye müstegâs denir. Kendisi için yardım istenenin başında da kesrelı bir “لِ” harf-i ceri vardır. Esâsen iki lâm da harf-i cer olduklarından kendilerinden sonra gelen kelimeler esre olur. Kendisi için yardım istenen bu kişiye de müstegâsun lieclihi (ya da müstegâsun leh) denir.

    ياَ لَلْأَغْنِياَءِ لِلْفُقَراَءِ!

    Ey zenginler! Fakirlerin yardımına koşunuz!

    Bu cümlede önünde meftûh lâm olan اَلْأَغْنِياَءُ  müstegâs, önünde esreli lâm olan فُقَراَءِ kelimesi müstegâs lieclihidir. Her iki kelime de lâm (ل) dolayısıyla mecrûrdur[7].

    ياَ لَلطَّبِيبِ لِلْمَرِيضِ!

    Ey doktor! Hastanın yardımına yetiş!

    ياَ لَلْأَطِباَّءِ لِلْمَجْرُوحِينَ!

    Ey doktorlar! Yaralıların yardımına koşunuz!

    ياَ لَلْجَماَعَةِ لِلْإِماَمِ!

    Ey cemaat! İmamın yardımına koşunuz!

     

     

     

     

    Müstegâs lieclih’in önünde “ل” yerine “مِنْ” harf-i ceri olursa müstagas lieclihten şikayet ve ona karşı yardıma çağırma ifade edilmiş olur:

    ياَ لَلشُّرْطَةِ مِنَ اللُّصُوصِ!

    Ey polisler! Hırsızlara karşı yardıma koş (ellerinden kurtar)!

    Not: a)Bazen müstegâs’ın önündeki lâm yerine sonuna elif getirilebilir:

    ياَ اَحْمَداَ لِزَيْدٍ!

    Ey Ahmet Zeyd’in yardımına koş!

    b)Bazen de nadir olarak münâda gibi söylenebilir:

    ياَ صاَلِحُ لِاِبْنِكَ!

    Ey Sâlih oğlunun yardımına koş!

    c) Münâdânın başında fethalı lâm bulunduğu halde istiğase manası taşımıyorsa ياَ ile لَ hayret şaşkınlık ifade eder:

    ياَ لَلْحَدِيقَةِ!

    Ne güzel bahçe!

    ياَ لَلْعَجَبِ!

    Ne tuhaf şey!

    d) Bazen hayret ve şaşkınlık ifade eden ياَ ile fethalı lâmdan sonra “مِنْ” harf-i cerli isim de gelebilir.[8]

    ياَ لَهاَ مِنْ لَيْلَةٍ!

    Ne muhteşem gece!

    ياَ لَهاَ مِنْ أَزْمِنَةٍ!

    Hey gidi zamanlar!
    • İstiğase cümlesi, temel cümlesi hazf olunmuş bir yan cümle gibidir. Temel cümlenin söylenmemesinin nedenlerinden biri, bu cümleyi söyleyenin o andaki (a) durumu, (b) çaresizliği, (c) muhtaçlığı, (d) kime güvendiği, …. vb nedenlerle gereğince yazılamamasından kaynaklanmaktadır. (Bakınız: Hades-Marife ?.8’deki Şeyh Muhyiddin Arabi (k.s.a) nin kıssasında, temel cümle kısmen anlatılmış. Ancak o durumu yaşayanın hâlini tam olarak anlatamıyor.)
    • İstiğase cümlesinde cümleyi kuran kişi; bir kimseyi, diğer bir kimseye yardım etmeye çağırılmaktadır. (1) Yardım etmeye çağırılana müstegâs ( اَلْمُسْتَغَاثُ ) denir ve umumiyetle başında fethalı “Lâm” ( لَ ) bulunur. (2) Kendisi için yardım istenene müstağâs leh ( اَلْمُسْتَغَاثُ لَهُ ) denir ve başında kesreli “Lâm” ( لِ ) bulunur. (3) Yardıma çağıran, medet bekleyen, yardım dileyen kişiye müsteğîs ( اَلْمُسْتَغِيثُ ) denir.
    • İstiğase cümlesi, fiili hazfedilmiş mefulün bih’dir. Hazfedilen fiili ( أَدْعُو ) , ( أُنَادِى ) veya ( أَسْتَغِيثُ ) dir. Müsteğas ve müsteğas leh’in başındaki her iki “Lâm” da harfi cerdir. Yani, bunlar harfi cer ile mecrurdur. Ancak mâna bakımından meful oldukları için, mahallen mensubdurlar. Yardıma çağır, müsteğas leh’in aleyhine olursa veya ondan şikayet edilirse başına “Lâm” yerine ( مِنْ ) getirilir. 
    • Örnek: ( يَا لَلْكَرِيمِ لِلْمُحْتَاجِينَ ) “Ey cömert kimse, muhtaçların yardımına koş.” istiğase cümlesindeki; müsteğas olan ( لَلْكَرِيمِ ) harf-i tarif’den dolayı, cümlenin sahibi tarafından kim olduğu bilinen fakat edeben ismi açıklanmayandır ve müsteğas lehu olan ( لِلْمُحْتَاجِينَ ) da, yine harf-i tarif’den dolayı cümlenin sahibi tarafından kimler olduğu bilinen fakat edeben isimleri açıklanmayanlardır. Müsteğîs ise, bu cümleyi kurandır ve ibârede görülmez.

     

  • Şart Cümlesi Arapça Gramer Dersleri

  • Hazf edilmiş cevab cümlesinde ve cevablanmayan soruda, “Bu husus Affa mazhardır” anlamı saklıdır. Çünkü bir Hadis-i Şerif’de : “Ellah’ın kitabında helâl kıldıkları helâl, haram kıldıkları haramdır. Sükût buyurdukları da affa mazhardır. Öyleyse Ellah’ın affettiğini kabul edin. Zira Ellah hiç bir şeyi unutmamıştır.” buyurmakta ve Ebu Hüreyre (r.a) hazretleri de bu husuda anlatıyor:
  • “Bir gün Rasûlullah (a.s.v) bize şöyle hitap etti : “Ey insanlar, size hacc farz kılınmıştır. Şu halde hacc’ı edâ edin.” Cemmatte bilunan bir adam : “Her sene mi, Ey Ellah’ın Rasûlu?” diye sordu. Rasûlullah (a.s.v) cevap vermedi. Adam sorusunu üç kere tekrar etti. Bunun üzerine “Ben sizi bıraktıkça, siz de beni bırakın Şayet “Evet” deseydim her yıl haccetmek vâcib oluverirdi ve buna güç yetiremezdiniz. ….”.
  • Bu nedenle bir şart cümlesindeki cevap cümlesi hazf edilmemiş ise, “Ey kulum bu şartın cevabını da açıkladım. Şayet sen şart cümlesini yaşarsan, seni affetmemi bekleme. Çünkü, cevab cümlesi de biz-zaruri yerine gelir.” bilgisi saklıdır. Örnek :
  • 2/81: (… بَلَى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَأَحَاطَتْ بِهِ خَطِيئَتُهُ ) “Evet, kim bir kötülük işledi ise, günahı (kasdi işlediği suç) kendisini kuşattı ….” Ayet-i Kerimesinde; “Kasdî işlenen günah, sahibini kuşatır ve ona tövbe edinceye kadar azab eder” bilgisi saklıdır. Çünkü, ( خَطِيئَتُ ) fâil olarak görev yapıyor ve kendisi de (günah sahibi de), biz-zaruri ( بِهِ ) mecrur oluyor. İ’râbı :
  • ( بَلَى ) evet : Cevap harfidir.
  • ( مَنْ ) kim : İsim cümlesinin mübtedâsı olarak görev yapan şart ismi ( İki fiili cezm eden şart edatı), REF mahallindedir. Kendisinden sonra gelen, şart ve cevabtan oluşan cümleler REF mahallinde haberidir.
  • ( كَسَبَ ) işledi, kazandı : Fi’lu’ş-şart, fiili mazi CEZM mahallinde, fâili ( هُوَ ) olarak takdir edilen müstetir (gizli) zamir.
  • ( سَيِّئَةً ) bir günah, bir kötülük : Mef’ulün bih,mansub
  • ( وَ ) ve : atıf harfi
  • ( أَحَاطَتْ ) kuşattı : Cevabu’ş-şart CEZM nahallinde, fiili mazi ( تْ ) te’nis (mühenneslik) için.
  • ( بِهِ ) kendisini : Car- mecrur (ister-istemez o sebebin hâlini de (sonucunu da) giyinen olur. anlamı saklıdır.)
  • ( خَطِيئَتُهُ ) bilerek ve isteyerek kazandığı günahı, kasdi olarak işlediği suç : Fâil, mefru.
  • Hal Cümlesi Arapça Gramer Dersleri

     

     

    • Hâl; fiil işlenirken mârife olan fâilin, mefulün veya her ikisinin durumunu gösteren MANSUB ve NEKRE isimdir. Masdar, isim cümlesi, fiil cümlesi, şibhi cümle de HÂL olabilir. Nekre olan ve illetli harf bulunmayan bir kelime olduğu takdirde Hâl, üstün tenvinli olarak gelir.
    • Hâl, Türkçe’deki “durum zarfı” karşılığıdır. Fiile sorulan NASIL? sorusunun cevabıdır. Türkçe’ye -rek, -rak, -dığı halde, -ken, -mış olduğu halde diye tercüme edilir. Durumu açıklanan fâil’e veya meful’e sahib-i hâl (zû’l hâl) denir.
    • İsim cümlesi olan Hâl, ( وَ ) hâl vav’ı ile temel cümleye bağlanır. Olumlu muzari cümle hâl ise, temel cümleye hâl vav’ı olmadan bağlanır. Şibhi cümle hâl ise, temel cümleye hâl vav’ı olmaksızın bağlanır.
    • Hâl cümlesi, sıfat cümlesi ve sıla cümlesi arasındaki farklar:
    • Hâl cümlesi: ( رَأَيْتُ رَّجُلاً يَحْضُرُ ) “Gelen adamı gördüm.” Cümlesinde üstün tenvin’li ( رَّجُلاً ) hâl sahibidir ve nekre isimdir. Bu cümleyi kuran kişi, gelen adamın, aslında gönderilen olduğunu bildiğini ama gelenin, o anda bunu bilmediğini anlatmaktadır.
    • Sıfat cümlesi: ( رَأَيْتُ الرَّجُلَ يَحْضُرُ ) “Gelen (bir) adam gördüm.” Cümlesinde fetha’lı ( الرَّجُلَ ) mefuldür, göreceli (kıyasi) olarak sıfatlanandır ve marifedir. Bu cümleyi kuran kişi, bir durumu yorum yapmadan anlatmaktadır.
    • Sıla cümlesi: ( رَأَيْتُ الرَّجُلَ الَّذِي يَحْضُرُ ) “Gelen adamı gördüm.” Cümlesinde mahallen mansub ( الرَّجُلَ الَّذِي يَحْضُرُ ) sıfat tamlamasıdır ve mevsuf mârifedir. Bu cümleyi kuran kişi, hem kendisinin hem de gelenin aslında gönderilen biri olduğunu o anda bildiklerini anlatmaktadır.
  • MUZARİ MERFU MUZARİ MANSUB VE MUZARİ MECZUM

     

    Gerek muzari malum ve gerekse muzari meçhulün üç hali vardır:

    1)      Merfu (ötre) olmak مَرْفُوعٌ

    2)      Mansub (üstün) olmak مَنْصُوبٌ

    3)      Meczum (cezimli) olmak مَجْزُومٌ

    MUZARİ MERFU

    Bir fiili muzarinin başında “Nasib” denilen اَنْ، لَنْ، كَىْ، اِذَنْ harflerinden hiç birisi, keza “Cazim” denilen لاَ، لِ، لَمَّا، لَمْ، اِذَامَا، اِذْمَا، حَيْثُمَا، مَتَى، اَنَّى، اَيْنَ، اَىُّ، مَنْ، مَهْمَا، مَا، اِنْ kelimelerden de hiç birisi yoksa o muzariye “Muzari Merfu” denilir.

    MUZARİ MANSUB

    (TEKİDİ NEFYİ İSTİKBAL VE NEFYİ İSTİKBAL)

    Eğer bir fiili müzarinin başında nasb denilen اَنْ، لَنْ، كَىْ، اِذَنْ harflerinden birisi bulunursa o müzariye “Muzari Mansub” denilir. Şu dört harften her birinin fiili muzariye olan tesirleri eşit ise de burada yalnız لَنْ harfinden bahsedilecektir.

    لَنْ harfi fiili muzarinin ondört çekiminin hepsinde de gelebilir. Fakat iki cemi müennese (birisi cemi müennes gaibe, diğeri cemi müennes muhataba) tesir edemez. Geriye kalan oniki çekimin sonunda ن bulunanların nunu düşürür. Nunsuzların ise son harfini üstün okutturur.

    Mesela:

    جَمْعٌ Çoğul

    تَثْنِيَةٌ İkil

    مُفْرَدٌ Tekil

       

    لَنْ يَكْتُبُوا

    لَنْ تَكْتُبَا

    لَنْ يَكْتُبَ

    مُذَكَّرٌ Eril

    غَائِبٌ

    لَنْ يَكْتُبْنَ

    لَنْ تَكْتُبَا

    لَنْ تَكْتُبَ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    لَنْ تَكْتُبُوا

    لَنْ تَكْتُبَا

    لَنْ تَكْتُبَ

    مُذَكَّرٌ Eril

    مُخَاطَبٌ

    لَنْ تَكْتُبْنَ

    لَنْ تَكْتُبَا

    لَنْ تَكْتُبِى

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    لَنْ نَكْتُبَ

     

    لَنْ اَكْتُبَ

     

    مُتَكَلِّمٌ

    Meçhulü de böyledir:

    جَمْعٌ Çoğul

    تَثْنِيَةٌ İkil

    مُفْرَدٌ Tekil

       

    لَنْ يُكْتَبُوا

    لَنْ يُكْتَبَا

    لَنْ يُكْتَبَ

    مُذَكَّرٌ Eril

    غَائِبٌ

    لَنْ يُكْتَبْنَ

    لَنْ تُكْتَبَا

    لَنْ تُكْتَبَ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    لَنْ تُكْتَبُوا

    لَنْ تُكْتَبَا

    لَنْ تُكْتَبَ

    مُذَكَّرٌ Eril

    مُخَاطَبٌ

    لَنْ تُكْتَبْنَ

    لَنْ تُكْتَبَا

    لَنْ تُكْتَبِى

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    لَنْ نُكْتَبَ

     

    لَنْ اُكْتَبَ

     

    مُتَكَلِّمٌ

    Dikkat:

    Başına لَنْ geçen muzari mensub meşhur görüşe göre Tekidi Nefyi İstikbal olupTürkçeye “gelecek zamanın olumsuzu” ile tercüme edilir.

    Örnek:

    لَنْ يَكْتُبَ (yazmayacak), لَنْ يُكْتَبَ (yazılmayacak)gibi.

    Fakat İbni Hişam’a göre Nefyi İstikbal olup Türkçeye “geniş zamanın olumsuzu” ile tercüme edilir.

    Örnek:

    لَنْ يَكْتُبَ (yazmaz), لَنْ يُكْتَبَ (yazılmaz) gibi.

    MUZARİ MECZUM

    Eğer bir fiili muzarinin başına Cazim denilen لاَ، لِ، لَمَّا، لَمْ، اِذَامَا، اِذْمَا، حَيْثُمَا، مَتَى، اَنَّى، اَيْنَ، اَىُّ، مَنْ، مَهْمَا، مَا، اِنْ kelimelerden birisi bulunursa o fiili muzariye Muzari Meczum denilir.

    Zikrolunan onbeş kelimeden her birinin fiili muzarinin lafzına olan tesiri aynı ise de burada bunların yalnız dört tanesinden tani لَمَّا، لَمْ، لاَ، لِ dan bahsedilecektir ki, bunlardan لَمْ ile لَمَّا Muzari Meczum bahsinde, لِ Emir bahsinde, لاَ da Nehy bahsinde anlatılacaktır.

  • SILA CÜMLESİ Arapça Gramer Dersleri

     

  • (1) Sıla, cümle-i haberiyedir veya haber cümlesi mânasında olan lafızlardır. Yani isim cümlesi veya fiil cümlesi veya şibh-i cümle veya ismi fâil veya ismi mef’ul olarak gelen bir yan cümledir ve i’râbı yoktur. Kur’an-ı Kerimdeki sıla cümleleri dinleyenlere, kendisine ait sıfatı veya vasfı yaşadığı bir hadise ile sadece kendisine gizlice açıkladığı için i’râbı yoktur. İstek (Talep-inşâ) anlamı ifade eden fiillerden sıla cümlesi olmaz.
  • (2) Sıla cümlesinde; ism-i mevsûlü hazfetmek câiz değildir, ancak anlaşılacak durumda ise hazfedilebilir (Bakınız: 14.2’deki sebeb olabilir).
  • (3) Sıla cümlesi tercüme edilirken ism-i mevsûle: -en, -an, -dığı, -cek, -cak, -eceği, -cağı, -ki, bulunan, olan, … eklerini alarak bağlanır.
  • (4) Sıla cümlesi olan fiil, mazi de olsa veya muzari de olsa bu ekler fiilin sonuna bitişir. Ancak fiil mazi ise; -en / -miş olan ekleriyle de ifâde edilebilir. Fiil muzari ise; -er olan, -yor olan, -cek olan, -mekte olan ekleriyle de ifâde edilebilir.
  • (5) Sıla cümlesi, ism-i mevsûlün önüne geçemez.
  • (6) İsm-i mevsûl ile Sıla arasına nidâ, yemîn, i’tirâziyye cümlesi (Duâ cümlesi de bir i’tirâziyye cümlesidir) girebilir.
  • (7) Elif-nun, sıla’nın başına geldiğinde ( إِنَّ ) okunur.
  • (8) Sıla cümlesi  İhbâri Cümledir.  Tercüme edilirken aşağıdaki kâideler uygulanır (AÇIKLAMA: Arabça’da cümleler, kesin mâna ifâde etme ve etmeme bakımından ikiye ayrılır. İhbâri Cümle mânası gerçekleşmiş veya gerçekleşmesi mümkün olan; fiil cümlesi, isim cümlesi ve şibh-i cümlesidir. İnşâî Cümle mânası gerçekleşmemiş veya gerçekleşmesi şüpheli olan; emir cümlesi, nehy cümlesi, temennî cümlesi ve taaccüb cümlesidir.) ;
  • (9) Sıla cümlesi bir fiil cümlesi ise, ism-i mevsûl -en kimse, -in kimse,  anlamı ile sıla cümlesine bağlanır.
  • Örnek: 1/7 ( صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ ) “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna (eriştir) -gazaba uğrayan ve sapıtanların değil.” Burada “inandım, şâhidim, şâhid oldum, şüphesiz olarak bildim” gibi anlamları saklar.
  • Ayet-i Kerimesindeki  ( …  أَنْعَمْتَ … “nimet verdiğin” ) sıla cümlesi bir fiil cümlesidir ve ( … الَّذِينَ  … “kimselerin”) ism-i mevsûl 
  • (10) Sıla cümlesi bir isim cümlesi ise, ism-i mevsûl  -na, -nı, -an, anlamı ile bağlanır. Örnek 2/61 ( … بِالَّذِي هُوَ خَيْرٌ … ) “… daha iyi olan ile”
  • (11) Sıla cümlesi bir şibh-i cümle (zarf) ise, ism-i mevsûl -ki, bulunan şey, olan şey anlamı ile sıla cümlesine bağlanır. 
  • Örnek: 16/90 Ayet-i Kerime’sindeki sıla cümlesi ( … مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ  ) şibh-i cümledir ve ism-i mevsûl ( … مَا … ) “Sizin yanınızdaki şeyler tükenir …” anlamı ile sıla cümlesine bağlanır.  ( … عِنْدَ … ) Zaman zarfıdır ve ( … كُمْ …Âid zamiri dir.
  • (12) Sıla cümlesi bir şibh-i cümle (harfi cerli isim) ise, ism-i mevsûl -ki, bulunan şey, -olan şey anlamı ile sıla cümlesine bağlanır
  • Örnek: 3/154’de  ( وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ … ) “… Ellah sizi ibtilâ etti – sadırlarınızda olan şeylerden dolayı ve kalblerinizdeki niyetlerinizi temizlemek için yaptı – Ellah sadırlarda olanı çok iyi bilendir.”
  • Ayet-i Kerime’sindeki sıla cümlesi ( … مَا فِي صُدُورِكُمْ … ) şibh-i cümledir ve ism-i mevsûl ( … مَا … )  “.. sadırlarınızda olan şeyler ..” anlamı ile sıla cümlesine bağlanır. ( …  فِي صُدُورِ … ) harficerli ismi “sadırda oluşan” anlamındadır. ( … كُمْ …Âid zamiri dir. Buradaki sıla cümlesi, Ellah Teala’nın ibtilâ etme sebebini açıklar.
  • (13) Sıla cümlesi bazen şart cümlesi de olur, İsm-i mevsûller mübtedâ veya ( إِنَّ  ve benzerleri gibi) nevâsıhtan birinin ismi olunca, umûmiyetle şart ifâde eder. Örnek Ayet-i Kerime : …. ( ? )
  • Örnek: ( إِنَّ مَنْ يَجْتَهِدُ يَنْجَحُ ) ” Muhakkak çalışan başarır” cümlesindeki ( مَنْ ) ism-i mevsûldür ve ( إِنَّ ) nin ismidir. ( يَجْتَهِدُ ) lafzı da sılasıdır. ( يَنْجَحُ ) ise, haberdir. Bu cümlenin başında ( إِنَّ ) olmasaydı, ( مَنْ ) iki fiil-i muzariyi cezmeden şart ismi olacaktı ve iki muzari fiili cezm edecekti.
  • (14) Sıla cümlesinde; Âid zamir denilen, ism-i mevsûl’e âid olan, sıla cümlesini ism-i mevsûle (bâriz, müstetir veya hazfedilmiş (mahzûf) olarak) bağlayan ve ism-i mevsûlle aynı sıgada olan bir zamir bulunur. Âid zamirine ( الرَّاجِعُ ) de denir.
  •  
  • (14.1) Âid zamiri umûmiyetle gâib muttasıl veya munfasıl zamirden olur. Bazan munfasıl muhâtab zamirinden de olabilir. 
  • (14.2) Nekre bir kelimeden sonra ism-i mevsul kullanılmaz fakat Âid zamiri ile birlikte varmış gibi tercüme edilir.
  • Örnek: ( قَدْ جَاءَ رَسُولٌ ( مِنْكُمْ ) دَعَانَا إِلَى الْإِسْلاَمِ ) “(sizin içinizden) Bizi islâma çağıran bir peygamber geldi”
  • (14.3) Cümlenin başına geldiklerinde soru işâreti olan ( مَا  مَنْ ), Ayet-i Kerimedeki yerine göre çoğul mânasını taşıyan ism-i mevsûl olur.
  • Örnek: 16/90 ( مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ بَاقٍ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُوا أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ) “Sizin yanınızdaki şeyler tükenir – Ellah katında olanlar bâkidir – Sabredenleri mutlaka mükafaatlandıracağız – onları daha güzel bir ecirle – yaptıkları şeye karşılık olarak.”
  • (14.4) Bâriz (Açık)  Âid zamir e örnek-1: ( يُحِبُّ الْإِنْسَانُ الَّذِى هُوَ مُحْسِنٌ ) “İyilik eden insan sevilir.” Bir yan cümle olan ( هُوَ مُحْسِنٌ ) sıla cümlesindeki ( هُوَÂid zamir dir.
  • (14.5) Müstetir (Gizli)  Âid zamir : İsm-i mevsûlden sonra gelen fiilin muttasıl zamiri, aynı zamanda Âid zamir dir:
  • Örnek 2/25 ( هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ  ) “… Bu daha önce rızıklandığımız şeydir derler …”  Ayeti Kerimesindeki ismi mevsulden sonra gelen (  رُزِقْنَا   ) fiilinin muttasıl zamiri, aynı zamanda âid zamiridir.
  • (14.6) Hazfedilmiş (Mahzûf)  Âid zamiri aşağıdaki dört durumda hazfedilir: 
  • Birinci durum: Âid zamiri müteaddi fiilin mefulü ise hazfedilir. Örnek: 96/5 ( عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ ) “İnsana bilmediği şeyleri öğretti” Ayet-i Kerimesinde ( لَمْ يَعْلَمْ … ) olan sıla cümlesinin kâideye göre ( لَمْ يَعْلَمْهُ ) olması gerekirdi. Ancak sıla cümlesinin fiili müteaddî olduğundan, Âid zamiri hazfedilmiştir. Bu sıla cümlesindeki ( هُ ) âid zamiri mahzûftur. denir.
  • İkinci durum: Âid zamiri uzun bir sıla cümlesinin mübtedası ise hazfedilir. 
  • Üçüncü durum: Âid zamiri müştâk (ism-i fâil, ism-i meful, sıfat-ı müşebbehe .. gibi) ismin muzafun ileyhi olursa hazfedilir. 
  • Dördüncü durum: Âid zamiri harficerli olursa, harficer ile beraber hazfedilir. 
  • (14.7) Âid zamiri açık değilse okuyan onu, ism-i mevsûl türüne göre takdir eder ve Âid zamir; sayı, müzekkerlik ve mühenneslik yönünden ism-i mevsûl’e uygun olur.
  • (14.8) Âid zamiri bazen terk edilebilir. (NOT: 33/69’daki ( … كَالَّذِينَ ءَاذَوْا مُوسَى  … ) sıla cümlesi, bu kâideye uygun bir örnek olabilir mi?)
  • Örnek : 33/69  ( يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ ءَاذَوْا مُوسَى فَبَرَّأَهُ اللَّهُ مِمَّا قَالُوا وَكَانَ عِنْدَ اللَّهِ وَجِيهًا ) “Ey iman edenler! – Siz de Mûsâ’ya ezâ edenler gibi olmayın – sonra Ellah onu söylenenlerden temizledi – O, Ellah katında mevki sahibi idi.”
  • (14.9) İsm-i mevsûl, kendisinden sonra gelen harficerli bir fiilin mefulü ise, Âid zamirinin de harficerli gelmesi zorunludur.
  • (14.10) اَلَّذِى vasıtası ile haber vermek : Fiil cümlesinin başına getirilen  اَلَّذِى  mef’ülün bih’i, haber yapar (NASB’ı, mahallen REF eder) ve fiilin sonunda da اَلَّذِى  e dönen muttasıl âid zamiri bulunur. 
  • Örnek : 25/63 وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا “Rahmân’ın kulları yeryüzünde tevazu ile (hevnen) yürürler.” Ayeti kerimesindeki ism-i mevsûl, fiil cümlesinin başına gelerek mef’ulü (mahallen REF ederek), HABER yapar. يَمْشُونَ   fiilinin müstetir zamiri de aynı zamanda Âid zamiri olur. Dolayısıyla, fiil cümlesinin fâili de MÜBTEDÂ olur. Fâilin yürüyüşü, kesbîdir. Mübtedânın yürüyüşü ise, vehbîdir. Aralarındaki yürüyüş farkını ve ( هَوْنًا  ) kelimesinin anlamını sadece  Gavs (k.s) hazretlerinin yürüyüşünü gören bilir. Ayrıca Rahmân’ın kulları, dünya ile ilgili işlerini ( هَوْنًا  ) “Tevazû ile ifâ ederler” anlamı da saklıdır. Çünkü, Gavs (k.s) hazretlerinin bizlere karşı davranışlarını hayranlıkla görmekteyiz
  • Her ism-i mevsulden sonra, kendinden önceki kelimeyi açıklayan ve mânasını tamamlayan bir ilgi cümlesi mutlaka bulunur. İsm-i mevsûlün cümlede bir çok görevi vardır, ancak tek başına bir anlamı yoktur ve kendinden sonraki cümleye ek anlam verir. Bu ek anlamlar da kendilerine dönen  Âid zamirlerin cümledeki yerine göre değişir. (Aşağıdaki örneklere uygun Ayet-i Kerimeler bulunup yazılacak ve açıklanacak)
  • İsm-i mevsûle dönen  Âid zamiri meful mevkiinde ise, ism-i mevsûl kendisinden sonraki fiilin sonuna -ğı, -ği, -ğu, -ğü eklerinden birini verir.  Âid zamirinin çoğul olması durumunda bu ekler -leri şekline dönüşür.
  • Örnek : ( قَرَأْتُ الْكِتَابَ الَّذِي اشْتَرَيْتُهُ مِنَ السُّوقِ ) “Çarşıdan satın aldığım kitabı okudum.” Cümlesindeki ( هُÂid zamiri meful mevkiinde olan ism-i mevsûl döner. İsm-i mevsûl ise, meful olan ( الْكِتَابَ )’ın sıfatı olduğu için meful mevkiindedir.
  • Örnek : 1/7 ( صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ ) “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna (eriştir) – gazaba uğrayan ve sapıtanların yoluna değil.” Ayet-i Kerimesindeki ( تَ ) muttasıl fâil zamiri, aynı zamanda  Âid zamiri dir ve meful mevkiinde olan ism-i mevsûl döner. İsm-i mevsûl ise, NASB olan ( صِرَاطَ)’ın sıfatı olduğu için meful mevkiindedir. (NOT : Buradaki ( تَ ) ; hem muttasıl fâil zamiri olarak, hem de  Âid zamiri olarak Ayet-i Kerimeye saklı anlamlar yükler. Çünkü ( صِرَاطَ ) bir bedeldir.)
  • İsm-i mevsûle dönen  Âid zamiri fâil veya nâib-ü fâil mevkiinde ise, o zaman cümlenin sonuna -en, -an eki verilir. Örnek : ( ? )
  • İsm-i mevsûlden sonraki şibh-i cümlenin sıla cümleciği olarak gelmesi halinde, şibh-i cümlenin sonuna -ki eki verilir. Ancak bu türdeki bir sıla cümlesi, isim cümlesi olduğu için haberi takdîren ( مَوْجُودٌ حَاصِلٌ كَائِنٌ ) dir ve gizlidir. Bu nedenle de şibh-i cümlenin sonuna  olan, bulunan eki verilir. Örnek Ayet-i Kerime : ( ? )
  • Örnek : ( ?  مَنِ الَّذِى فِ الْبَيْتِ ) “Evdeki kim ?” Cümlesindeki  Âid zamiri, takdir edilen  ( مَوْجُودٌ ) gizli haberde ( هُوَ هِيَ ) şeklinde gizlidir ve fâil mevkiindedir. Bu nedenle de “Evde bulunan kim ?” diye bir mâna verilebilir.
  • İsm-i mevsûlün bir görevi de, sıla cümlesini temel cümleye bağlamaktır. Şöylede söylenebilir: Temel cümle, mârife olan ism-i mevsûl veya harf-i mevsûl ile birlikte içinde fiil de bulunabilen bir yan cümlecik daha almış ve basit cümleden mürekkeb cümle haline gelmiştir. Bu nedenle de temel cümlenin FÂİL’i, elbirliği ile BİR fâil gibi görev yapar.
  • İsm-i mevsûl, cümlenin unsurlarından biri olabilir. Yani cümlede; fâil, meful, mübteda, haber, sıfat, nevasihtan (inne, kâne ve kardeşlerinden) birinin ismi ve haberi gibi görev yapar. O zaman cümle içindeki yerine göre mahallen merfû, mahallen mansûb, veya mahallen mecrûr olur. 
  • İsm-i mevsûl’ün fâil olma durumuna örnek : Aşağıdaki 39/9’da ( يَسْتَوِي ) muzari fiilinin fâili, ( الَّذِينَ ) dir.
  • ( أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ ءَانَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ )
  • “Amma gece vakitleri kalkıp secdeye kapanan, kıyamda duran, dâima itaatte olan, ahiretten sakınan – ve Rabbinin rahmetini uman, o kimse gibi olur mu? – De ki: Hiç bir olur mu? – bilenlerle – bilmeyenler – bunu ancak akıl sahipleri düşünür.”
  • İsm-i mevsûl’ün meful olma durumuna  örnek : ( اِسْأَلْ مَنْ يَعْرِفُ ) “Bilen kimseye (kimselere) sor” Buradaki ( اِسْأَلْ ) emir fiilinin mefulü ( مَنْ ) dir
  • ( ? ) örnek Ayet-i Kerimeyi bul.
  • İsm-i mevsûl’ün mübtedâ olma durumuna örnek : ( اَلَّذِي يَقْرَأُ يَتَعَلَّمُ ) “Okuyan kimse öğrenir” Buradaki ( الَّذِينَ ) mübtedadır ve ( يَتَعَلَّمُ ) haberdir (Bilindiği gibi isim cümlesi, bir isimle başlar ve ism-i mevsûl de bir isimdir. Bu nedenle ( الَّذِينَ ) mübtedadır).
  • ( ? ) örnek Ayet-i Kerimeyi bul.
  • İsm-i mevsûl’ün haber olma durumuna örnek :  2/25’deki ( هَذَا ) mübtedâdır ve ( الَّذِي ) de haberdir.
  • ( هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ  ) “… Bu daha önce rızıklandığımız şeydir derler …” 
  • İsm-i mevsûl’ün sıfat olma durumuna örnek : 83/1-3, hangi fiillerin “mutaffif” sıfatı ile sıfatlanmış bir kişilerce işleneceğini açıklıyor. “Kişilerin fiillerine bakarak, sıfatlarını tesbit edin ve bu ölçüye göre de kendinizde bu sıfatın olup olmadığını tesbit edin” emrini saklı olarak veriyor.
  • 83/1 : ( وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ ) “mutaffifîn(olanların) vay haline” ve 83/2 : ( الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ ) “onlar ki nâs’a ölçtüklerinde tam alırlar”
  • ve 83/3 : ( وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ ) “onlara ölçtüklerinde veya tarttıkları zaman eksiltirler.”
  • ( وَيْلٌ ) mübtedâdır. ( لِلْمُطَفِّفِينَ ) haberdir ve ( الَّذِينَ ) haberin sıfatıdır. Sıla cümlesiyle de, bu sıfatin (ism-i fâilin) zuhur şekli açıklanıyor.
  • İsm-i mevsûl’ün nevâsih’in ismi olma durumuna örnek :  ( إِنَّ مَنْ يَقْرَأُ يَتَعَلَّمُ ) “Muhakkak ki okuyan kimse öğrenir.” Cümlenin harekesinden anlaşıldığı gibi ( مَنْ ) şart edatı olmayıp, bir ism-i mevsûldür. Buradaki ( مَنْ ) ism-i mevsûlü, ( إِنَّ )’nin ismidir ve mahallen mansubdur. ( يَقْرَأُ يَتَعَلَّمُ ) ise, ( إِنَّ )’nin haberi olup bir fiil cümlesidir.
  • ( ? ) örnek Ayet-i Kerimeyi bul.
  • İsm-i mevsûller; (A) Husûsi ism-i mevsûller, (B) Umûmi ism-i mevsûller ve (C) Diğer ism-i mevsûller olmak üzere üç grubta toplanır. İsm-i mevsûlün mânası mübhemse çoğu defa ( مِنْ ) harficerli bir isimle (hâl ile) açıklanır.
  • (A) Husûsi (Hâss) İsm-i mevsûllerin sığaları aşağıdaki tabloda verildi. Bunlar hem akıl (ilim sahibi olan), hem de gayr-i akıl (ilim sahibi olmayan) için kullanılır: 
  •  
  •   اَلْجَمْعُ
    اَلتَّثْنِيَةُ
    اَلمُفْرَدُ
       
     
    اَللَّذِينَ

    اَللَّذَانِ    اَللَّذَيْنِ
     
    اَلَّذِى

    اَلْمُذَكَّرُ
     
      ki onlar ki o ki o    
     
    اَللَّوَاتِى اَللاَّتِى اَللاَّئِى

    اَللَّتَانِ    اَللَّتَيْنِ

    اَلَّتِى

    اَلْمُؤَنَّثُ
     
  • Husûsi (Hâss) İsm-i mevsûller hakkında; (1) Müfred ile cemî’si mebnî’dir (2) Tesniyesi, mu’rab’dır. (3) Tesniyenin REF hâlinin alâmeti elif ve NASB ve CER hâlinin alâmeti ye dir (Tesniye ismin i’râb alâmetleri gibidir). (4) İki müfred ve cemî müzekker sığalarda, harf-i tarif’den sonra bir adet LÂM vardır. Diğer sığalarda ise, iki adet LÂM vardır. (5) Gayr-i akıl (hayvan ve eşya, ilim sahibi olmayan)’nın cemî’si için ( اَلَّتِى ) kullanılır. (6) Müennes cemîdeki sıgalar, hem merfu hem de mansub-mecrur durumunda kullanılabilir. (7) Cümlede iki çeşit görevleri vardır. Bunlar:
  • a) Hâss ism-i mevsûlü, marife isimden sonra geldiği takdirde, o marife ismin sıfatı olur. Örnek: ( ? )
  • b) Hâss ism-i mevsûlü, fiilden sonra geldiği takdirde, o fiilin fâili (isim)olup, mahallen merfû’dur. Örnek: ( ? )
  • (B) Umûmi (Müşterek) İsm-i mevsûller  ( مَنْ  ki o kimse) ve ( مَا  ki o şey) ve (  أَىّ ٌ  ki o kimse, ki o şey, herhangi, hangi) dir. Özellikleri: (1) Müzekker, müennes, müfred, tesniye ve cemî sıgaları yoktur. (2) Hangi şahıs için kullanıldığı  Âid zamirinden anlaşılır. (3) Cümlede bir çeşit görevi vardır ve sıfat olmazlar.
  • ( مَنْ  ki o kimse) mebnî’dir ve hem müzekker, hem de müennes olan akıllı varlıklar (insanlar, ilim sahibi olanlar … ) için kullanılır. Ancak şu üç durumda, gayr-ı âkil (hayvan ve eşya, ilim sahibi olmayan) için de kullanılır. 
  • Durum-1: ( مَنْ  ki o kimse) akıllının yerini tutan bir gayr-ı âkil için kullanıldığında:
  • Örnek : 46/5’de ( وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لَا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ )
  • “O kimseden daha şaşkın kim olabilir? – Ellah’tan başkasına tapandan – kendisine kıyamet gününe kadar cevap vermeyecek olana – onlarsa bunların duâlarından habersizdir.” Ayet-i kerimesindeki ( مَنْ  ki o kimse) ism-i mevsûlü ( اَلْأَصْنَامُ  putlar) yerinde kullanılmıştır. Putlarda akılsız varlıklardır.
  • Durum-2: ( مَنْ  ki o kimse), akıllı ve gayr-ı âkilin karışık olarak bulunduğu durumlarda;
  • Örnek : 24/41’de ( أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ )
  • “Görmedin mi? – Gerçekten gökte ve yerde olanlar ve sürüler halinde süzülen kuşlar hep Ellah’ı tesbih eder – Hepsi de gerçekten duâyı ve tesbihi bilmiştir – Ellah bütün yaptıklarınızı bilicidir.” Ayet-i Kerimesinde Ellah Teala’yı tesbih edenler içinde, hem akıllılar ve hem de gayr-ı âkil karışık olarak bulunduğu için, ( مَنْ  ki o kimse) ism-i mevsûlü kullanılmış.
  • Durum-3: Akıllı ve gayr-i âkil karışık olarak kullanıldıktan sonra, akıllı ile gayr-i âkil ayrılsalar da, gayr-i âkil için ( مَنْ  ki o kimse) kullanılır. Örnek :  24/45’de
  • ( وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ )
  • “ve Ellah her canlıyı sudan yarattı – onların kimisi karnı üzerinde yürüyor – ve kimisi iki ayağı üzerinde yürüyor – ve kimisi dört üzerinde yürüyor – Ellah dilediğini yaratır – şüphesiz Ellah her şeye kadirdir.” Ayeti kerimesindeki ( مَنْ  ki o kimse) ism-i mevsûlü, ( دَابَّةٍ  yaşayan) dan ayrılan gayr-i âkil için kullanılmış.
  • ( مَا  ki o şey) mebnî’dir ve gayr-i âkil (hayvan veya eşya) için kullanılır. Örnek: 96/5 ( عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ ) “İnsana bilmediği şeyleri öğretti”
  • Akıllı ile gayr-ı âkil karışık olduğunda ( مَنْ  ki o kimse) yerine ( مَا  ki o şey) kullanılır. Örnek : 59/24 
  • ( هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ )
  • “O Ellah ki – her şeyi yaratandır – yoktan var edendir – her şeye suret verendir – en güzel isimler O’nundur – göklerde ve yerde ne varsa hep O’nu tesbih eder – ve O güçlü ve hikmet sahibidir.”
  • Müşterek ism-i mevsûlü, fiilden sonra geldiği takdirde, o fiilin mefulü (isim)olup, mahallen mansûb’dur. Örnek: ( ? ) bak 96/5 ????
  • (  أَىّ ٌ  ki o kimse, ki o şey, hangi, herhangi) mu’râb’dır, diğer ikisi yerine kullanılır ve müennesi ( أَيَّةٌ ) dir.  Ancak, bunun yerine ( مَنْ ) veya ( مَا ) konabiliyorsa, ism-i mevsuldur. Aksi halde, sonraki isme muzaf olur. Örnek: ( ? )
  • (  أَىّ ٌ  ki o kimse, ki o şey) muayyen bir isim veya zamire muzaf olarak kullanılır. İsimlere muzaf olduğunda, anlamını muzaf olduğu isimden alır. Muzafın ileyhi cümlede yoksa hazfedilmiş kabul edilir. Muzafun ileyhi, cemî isim veya zamir olur. Sılası, muzafun ileyhten sonra gelen kısımdır. Muzafın ileyhi ile beraber mübtedası da hazfedilebilir. Zamire muzaf olup, sıla’sının zamiri olan mübtedası da hazfedilirse, zamme üzere mebnî olur. Zamire muzaf olup, sılasının mübtedası hazfedilmişse, haberi de zarf veya harficerle mecrur olursa, mu’rab olur. Mu’rab olan (  أَىّ ٌ  ki o kimse, ki o şey) ile mebnî olan ( مَنْ  ki o kimse) ve ( مَا  ki o şey) birleştirilerek iki ism-i mevsûl daha yapılır. Bunlar ( أَيُّمَا  her ne ki, her şey ki) ve ( أَيُّمَنْ  her kim ki, her insan ki) dir.
  • (C) Diğer İsm-i mevsûller Harf-i tarif olan ( اَلْ ), İşâret ismi olmayan ( ذَا ) ve Sahiblik anlamı olmayan ( ذوُ ) dur.
  • Harf-i Tarif ( اَلْ ) şâyet : (1) Sıfat olan müştâk isimlerin (ism-i fâil, ism-i meful, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdîl, …. in ) önünde bulunduğu zaman, harf-i tarif olmaktan çıkar ve ( اَلْ ) ism-i mevsûl olur. Müştak isim de şibh-i fiil olur. 
  • (2) İsm-i mevsûl olarak görev yapan ( اَلْ ) dan sonra gelen isim, şemsî harf ile başlıyorsa, şeddesiz okunur. Örnek : 3/78
  • ( وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ )  “Ehli kitaptan bir fırka vardır ki, kitapta olanı dilleri ile eğer bükerler.” Ayeti kerimesindeki ( أَلْسِنَتَهُمْ ) kelimesinin ilk harfi şemsî bir kelime olmasına rağmen, şeddesiz yazılıdır ve öğle de kıraat edilir. Bu nedenle de cümleye “bildiğiniz o kimse konuşurken, ….. dikkat edin, … aldanmayın” gibi anlamlar yükler
  • (3) İsm-i mevsûl olarak görev yapan ( اَلْ ) ile gelen kelimenin anlamında “Okuyuşun mânasına mevsûf olanı (Mânevi vucüdlanma ile bilinir hâle geleni veya Mânevi bir cübbe gibi giyileni) seyredip, ibret alın veya örnek alın.” bilgisi saklıdır.
  • Şöyle de söylenebilir : birinci marife mef’ul olan ( أَلْسِنَتَهُمْ ), ikinci harfi cerli mef’ul olan ( بِالْكِتَابِ ) önce geldiği için, ikinci mef’ul sebebiyle mânevi vucudlanma peydah olur. (NOT : “şâyet harfi cerli meful önce gelirse, sonra gelen marife mef’ulde fâile ait gizli bir özelliği dinleyene açıklıyorum, dikkat edin.” bilgisi saklıdır.
  • İşâret ismi olmayan ( ذَا ) :  Soru ismi ( مَنْ  kim ?) ve ( مَا  ne ?)’den sonra ( ذَا ) geldiği zaman, ism-i mevsûl olur, işâret ismi olmaz.
  • Örnekler: ( ? مَاذَا فَعَلْتُ  Yaptığın nedir ? (Ne yaptın ?) ve ( ? مَنْ ذَا ذَهَبَ  Giden kimdir ? (Kim gitti ?) gibi.
  • Bu cümlelerdeki ( ذَا ) lar, ism-i mevsûldür ve mübtedâdır. ( فَعَلْتُ )  ve ( ذَهَبَ )  ise, sıla cümlesidir. ( مَا  ne ?) ve ( مَنْ  kim ?) de mukaddem haberdir.
  • Sahiblik anlamı olmayan ( ذوُ ) yu, ism-i mevsûl olarak sadece Tay kabilesi kullanmıştır. REF, NASB ve CER hâllerine örnekler:
  • Mahallen merfu olarak: ( ذَهَبَ ذوُ جَاءَ  Gelen gitti). Mahallen mansub olarak: ( رَأَيْتُ ذوُ ذَهَبَ  Giden kimseyi gördüm). Mahallen mecrur olarak: ( سَلَّمْتُ عَلَى ذوُ جَاءَ  Gelen kimseye selam verdim)
  • HARF-İ MEVSÛLler: Bunlar harftir. (  أَنْ   أَنَّ   لَوْ  مَا مِمَّا   كَىْ   أ –  هَمْزَةُ التَّسْوِيَةِ   ) Harf-i mevsûllerden sonra gelen cümleye de Sıla Cümlesi denir. İsm-i mevsûlün sıla cümlesinde âid zamiri bulunmasına rağmen, Harf-i mevsûlün sıla cümlesinde âid zamiri bulunmaz. Bu nedenle de Harf-i mevsulün sakladığı bilgiler tesbit edilmelidir. Bir diğer önemli husus da, Harf-i mevsuller aynı zamanda masdar edatı olarak da görev yaparlar. Yani sıla cümlesinin mânasını masdarlaştırır ve ilave saklı anlamlar kazandırırlar ama İsm-i mevsûllerde bu özellik yoktur.
  • İbn’i Hâcib (r.a)’nin Tarifi ve “Kâfiye” şerhlerin’den derlenenler:
  • ( اَلْمَوْصُلُ مَا لاَيَتِمّ ُ جُزْأً إِلاَّ بِصِلَةٍ وَ عَائِدٍ وَ صِلَتُهُ جُمْلَةٌ خَبَرِيَّةٌ وَ الْعَائِدُ ضَمِيرٌ لَهُ وَ صِلَةٌ الْأَلِفَ وَ اللَّامِ اسْمِ فَاعِلٍ أَوْ مَفْعُولٍ )
  • Mevsûl, cümle-i haberiyye veya haber cümlesi mânasında olan sıla ve sıladan mevsûle dönen âid zamiri ile tam bir cüz olan isimdir ve İsm-i Mevsûl (sıla + âid zamiri + mevsûl), ism-i fâil veya ism-i meful ile ilgili bir haberi açık olarak veren mebnî ve mârife isimdir.
  • Sılası, fiil cümlesi ve cümlenin bir unsuru olarak gelen ism-i fâil veya ism-i meful ( اَلْ ) almış ise, buradaki ( اَلْ )’a harf-i mevsûl denir, ( الَّذِي ) veya ( اَلَّتِى ) mânasındadır ve âid zamiri yoktur. 
  • Örnek : 84/25 ( إِلَّا الَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ ) “Yalnız iman edip salih amel işleyenler müstesnâ – onlar için tükenmeyen ecir vardır.”
  • Ayet-i Kerime’deki (… وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ …) sıla bir fiil cümlesidir ve (… الصَّالِحَاتِ …) ism-i fâili de ( اَلْ ) almış. Buradaki  bir harf-i mevsûldür ve harf-i tarif değildir. Şöyle de söylenebilir: “Onlar zamirinin tam bir cüzü olan ve (… الصَّالِحَاتِ …)’le ilgili saklı bilgileri yüklenmiş olan; gördüğümüz, bildiğimiz, tanıdığımız ve salih ameller işlediklerine şahidlik edebileceğimiz kimseleri kasdederiz. Bir kişi “Acaba, onlardan mıyım?” ın cevabını ilgili Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerden öğrenebilir ve/veya Rehberinin terbiyesiyle öğrenebilir (Bakınız: Emsile sayfası, ism-i fâil dosyaları).
  • İsim olan ( مَا ) lafzının cümledeki görev çeşitleri; (1) Mevsûledir. (2) İstifâmiyedir. (3) Şartiyyedir. (4) Tam isimdir. (5) Sıfattır. Mevsûl olduğu zaman ise; (a) Bir müfred ile sıfatlanır veya (b) Bir cümle ile sıfatlanır.
  • İsim olan ( مَنْ ) lafzının cümledeki görev çeşitleri ( مَا ) lafzı gibidir. Ancak, “tam isim olma” ve “sıfat olama” durumlarında ( مَا ) gibi değildir.
  • İsm-i Mevsûlerdeki Saklı Bilgiler:
  • 1) Sıla cümlesinin ; sıfat cümlesi ve hâl cümlesinden farkı mütekellimin, muhatabına verdiği mesajlarda saklıdır. Bu mesajlar, şöyle bir örnekle anlatılabilir : 
  • Sıfat cümlesi: ( رَأَيْتُ الرَّجُلَ يَحْضُرُ ) “Gelen (bir) adam gördüm.” Cümlesinde fetha’lı ( الرَّجُلَ ) mefuldür, göreceli olarak (oradaki başka adamlarla kıyaslayarak) sıfatlanandır ve marifedir. Bu cümleyi kuran kişi, bir durumu yorum yapmadan anlatmaktadır.
  • Hâl cümlesi: ( رَأَيْتُ رَّجُلاً يَحْضُرُ ) “Gelen adamı gördüm.” Cümlesinde üstün tenvin’li ( رَّجُلاً ) hâl sahibidir ve nekre isimdir. Bu cümleyi kuran kişi, gelen adamın, gönderilen (kişi) olduğunu bildiğini ama gelenin, o anda bunu bilmediğini anlatmaktadır.
  • Sıla cümlesi: ( رَأَيْتُ الرَّجُلَ الَّذِي يَحْضُرُ ) “Gelen adamı gördüm.” Cümlesinde mahallen mansub ( الرَّجُلَ الَّذِي يَحْضُرُ ) sıfat tamlamasıdır ve mevsuf mârifedir. Bu cümleyi kuran kişi, hem kendisinin hem de gelenin, gönderilen biri olduğunu o anda bildiklerini anlatmaktadır.
  • Örnek 25/63 … وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ  “Rahmân’ın kulları … yürürler.” bir sıfat tamlamasıdır ve mevsuf mârifedir. Ayet-i Kerimeyi tilâvet eden bir sofi, Gavs (k.s) hazretlerinin görevlendirilen biri olduğuna tilâveti ile şâhitlik yapar.
  • 2) Bu marife ismin fiillerine / izafî sıfatlarına işaret eder ve “Dikkat edin! Bu marife ismin kendine has, öyle bir mânevi fiilleri / sıfatları var ki, bunlara BEN şahitlik ederim. Bunun aksi de, asla olmaz. Sizde şahit olun” ikazı, ism-i mevsul’de saklıdır (Bakınız: İ’rab Sayfası, Sıfat),
  • 3) Nekre isim hükmünde olan ( اَلْكِتَابَ الَّذِي ) bir sıfat tamlamasıdır. Geniş zaman içindir. O’nda sıfatlarını bulursun. ( اَلْكِتَابَ ) mevsuf ve ( الَّذِي ) ise, mevsufun sıfatıdır. KAİDE gereği, mevsufun sıfatı ile sıfatlanmış kişiler bu kitabı anlar bilgisi saklıdır.
  • (KAİDE: Sen ancak, sende olan sıfatı görünce tanırsın, sende olmayan sıfatı görsen de, okusan da, duysan da tanıyamazsın). İsim tamlamasında ise, muzaf’dan muzafun ileyhi tanırsın ve geçmiş zaman içindir. Meselâ: ( كِتَابُ الْأُسْتَاذِ ) “kitabtan (görmediğimiz) yazarını tanırız.
  • 4) ( لَهُ ) Fiiller için hitaptır. ( اَلَّذِي ) Sıfatlar için hitaptır. ( لِلهِ ) hakikat için hitaptır. (Bakınız: Sebe Suresi, 1.)
  • 5) İsm-i mevsul’den sonra gelen cümleye sıla cümlesi denir ve Ellah Teala’nın şahitlik yaptığı fiili / sıfatı açıklar. Bu nedenle de sıla cümlesinin, cümle olarak i’râbı yoktur. Fakat, cümle elemanlarının i’râb’ları vardır.
  • 6) Sıla cümlesi, işin tamamlanıp hedefine ulaştığını bildirir. Mesela: Bakara Suresi 3 ve 4’de “müttakî olanların fiillerini kabul ederim ve sıfatlarından Razı olurum.”
  • 7) Sıla cümlesi, sebebleri bildirir. Temel cümle ise, sonucu bildirir. Bu nedenle, açıkladıkları okuyana ayna gibidir.
  • 8) Sıla cümlesindeki hükümler, her nefis için bir ölçüdür ve bu hükümlerden okuyan sorumludur.
  • 9) ( اَلَّذِي ) ism-i mevsulü, amellerin ve emirlerin (işlerin) öğretildiği şekilde yapılmasını gerektirir. Eksiltilerek veya ilave edilerek yapılması; itiraz, inat, kulak arkasına atma, ben’de bilirim, .. gibi mânevi hastalık göstergesidir.
  • 10) ( اِنَّ اَلَّذِي ) ifadesi ile başayan cümlede, “Tahkik edin! Şunlar da olacak. Görün ve ibret alın” ikazı saklıdır. Meselâ: Bakara Suresi,6 da “Müttakî olduktan sonra bile, bazıları küfre düşecekler ve hâllerini de ( هُدًى )’e yalan söyleyerek açığa çıkaracaklar. İbret alın ve uyanık olun” anlamı vardır.
  • 11) ( مَا ) ism-i mevsulü ise, amellerin ve emirlerin bulunduğu mânevi makamın gerektirdiği şekilde yapmasını gerektirir. “Ebrar’ın hasenâtı (hayırları), mukarrebun’un seyyiatıdır (edeben günahlarıdır)” ifadesi gibi.
  • 12) ( مَا ) ism-i mevsulü’nden sonra gelen masdar, düşündürür, tezekkür ve tefekkür ettirir. Meselâ: “Olmasa kibr ile riyâ, sensin ol beytü’l kibriyâ” sözündeki gibi.
  • 13) ( مَا ) ism-i mevsulü Bİ harficeri ile birlikte gelirse, “Rehberin kim, amellerinle isbat et, sözlerinle delillendir” anlamı saklıdır ve mutlaka en az bir imtihan yaşarsın. Şâyet, Bİ harficeri ile birlikte gelmiyorsa, “Rehberini de sormam, amellerine de bakmam, imtihana da çekmem” anlamı saklıdır. Örnek 2/2-3-4
  • İsm-i Mevsûl ve Sıla Cümlesi Arapça Gramer Dersleri

     

  • İSM-İ MEVSÛL ( اَلْإسْمُ الْمَوْصُولُ ) Konusunda Derlenen Bilgiler:
  • Osmanlıca Lügat: İsm-i mevsûl ( إسم موصوله ) “O şey ki,… ” veya “O kimse ki … ” mânalarının yerine kullanılan ( مَا  مَنْ   اَلَّذِى ) gibi kelimelerdir. İki kelimeyi veya mânayı birbirine birleştiren, mânası kendinden sonra gelen bir cümle ile tamamlanan bir kelimedir.
  • Dilbilgisi Kitaplarından derlenen ( اَلْإسْمُ الْمَوْصُولُ ) İsm-i Mevsûl’ün tanımı ve özellikleri:
  • İsm-i mevsûl  ( الْمَوْصُولُ ), İsm-i mevsûl ve Harf-i mevsûl olmak üzere iki çeşittir. İsm-i meful kalıbında gelen mevsûl’ün lügat anlamları: Erişen, kavuşan, vâsıl olan, birleşmiş, kendine başka şey vâsıl olmuş olan, bitişmiş, vasledilmiş (hakka / doğruya ulaştırılmış), … dir.
  •  
  • Lügat tarifinden de görülebileceği gibi mevsûl kelimesinde “Hâl olarak değilde, dâimi olarak isimlenen ve makam sahibi olan” anlamları saklıdır. Bu nedenle sıla cümlesi Ayet-i Kerimeyi dinleyene, sıfatlanmanın veya vasıflanmanın sebeblerini birdirir, haber verir, uyarır, müjdeler, ikaz eder, tehdit eder…..vb. 
  • Örnek  25/63 ( … وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ ) “Rahmân’ın kulları o kimseler ki ….” Ayet-i Kerimedeki “Rahmân’ın kulları” mânevi izâfeti ( لِ ) mânası olduğu için,  “Rahmân’nın dediklerini, sadece Rahmân için yaparak KUL kelimesiyle isimlenmiş ve makam sahibi olan kimseler ki …” anlamı saklıdır.
  • İsm-i mevsûl  marife isimdir ve onun vasıtası ile bir haber verilir. İki basit cümleden, mürekkeb bir cümle kurar. İsm-i mevsûl’ün mânası, kendisinden sonra gelen cümle ile açıklanır ve bu yan cümleye Sıla veya Sıla Cümlesi denir. 
  • Örnek  2/121 ( … الَّذِينَ ءَاتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِهِ ) “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi tilâvet ederek okurlar. …” Ayeti kerimesindeki ismi mevsul, Kur’an-ı Kerimi TİLÂVET’le OKUYANLARIN makamıdır Okuduğuna tâbi olmayanlar / olamayanlar ise, Ayeti Kerimenin muhatabı değildir. Çünkü “Tilavet” masdarı “okuduğuna tâbi olmak” demektir. Okuduğuna tâbi olmayan ise, onu (doğru olduğunu bildiği şeyi) örtmüş, gizlemiş demektir. 
  • SILA CÜMLESİnin Özellikleri :
  • (1) Sıla, cümle-i haberiyedir veya haber cümlesi mânasında olan lafızlardır. Yani isim cümlesi veya fiil cümlesi veya şibh-i cümle veya ismi fâil veya ismi mef’ul olarak gelen bir yan cümledir ve i’râbı yoktur. Kur’an-ı Kerimdeki sıla cümleleri dinleyenlere, kendisine ait sıfatı veya vasfı yaşadığı bir hadise ile sadece kendisine gizlice açıkladığı için i’râbı yoktur. İstek (Talep-inşâ) anlamı ifade eden fiillerden sıla cümlesi olmaz.
  • (2) Sıla cümlesinde; ism-i mevsûlü hazfetmek câiz değildir, ancak anlaşılacak durumda ise hazfedilebilir (Bakınız: 14.2’deki sebeb olabilir).
  • (3) Sıla cümlesi tercüme edilirken ism-i mevsûle: -en, -an, -dığı, -cek, -cak, -eceği, -cağı, -ki, bulunan, olan, … eklerini alarak bağlanır.
  • (4) Sıla cümlesi olan fiil, mazi de olsa veya muzari de olsa bu ekler fiilin sonuna bitişir. Ancak fiil mazi ise; -en / -miş olan ekleriyle de ifâde edilebilir. Fiil muzari ise; -er olan, -yor olan, -cek olan, -mekte olan ekleriyle de ifâde edilebilir.
  • (5) Sıla cümlesi, ism-i mevsûlün önüne geçemez.
  • (6) İsm-i mevsûl ile Sıla arasına nidâ, yemîn, i’tirâziyye cümlesi (Duâ cümlesi de bir i’tirâziyye cümlesidir) girebilir.
  • (7) Elif-nun, sıla’nın başına geldiğinde ( إِنَّ ) okunur.
  • (8) Sıla cümlesi  İhbâri Cümledir.  Tercüme edilirken aşağıdaki kâideler uygulanır (AÇIKLAMA: Arabça’da cümleler, kesin mâna ifâde etme ve etmeme bakımından ikiye ayrılır. İhbâri Cümle mânası gerçekleşmiş veya gerçekleşmesi mümkün olan; fiil cümlesi, isim cümlesi ve şibh-i cümlesidir. İnşâî Cümle mânası gerçekleşmemiş veya gerçekleşmesi şüpheli olan; emir cümlesi, nehy cümlesi, temennî cümlesi ve taaccüb cümlesidir.) ;
  • (9) Sıla cümlesi bir fiil cümlesi ise, ism-i mevsûl -en kimse, -in kimse,  anlamı ile sıla cümlesine bağlanır.
  • Örnek: 1/7 ( صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ ) “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna (eriştir) -gazaba uğrayan ve sapıtanların değil.” Burada “inandım, şâhidim, şâhid oldum, şüphesiz olarak bildim” gibi anlamları saklar.
  • Ayet-i Kerimesindeki  ( …  أَنْعَمْتَ … “nimet verdiğin” ) sıla cümlesi bir fiil cümlesidir ve ( … الَّذِينَ  … “kimselerin”) ism-i mevsûl 
  • (10) Sıla cümlesi bir isim cümlesi ise, ism-i mevsûl  -na, -nı, -an, anlamı ile bağlanır. Örnek 2/61 ( … بِالَّذِي هُوَ خَيْرٌ … ) “… daha iyi olan ile”
  • (11) Sıla cümlesi bir şibh-i cümle (zarf) ise, ism-i mevsûl -ki, bulunan şey, olan şey anlamı ile sıla cümlesine bağlanır. 
  • Örnek: 16/90 Ayet-i Kerime’sindeki sıla cümlesi ( … مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ  ) şibh-i cümledir ve ism-i mevsûl ( … مَا … ) “Sizin yanınızdaki şeyler tükenir …” anlamı ile sıla cümlesine bağlanır.  ( … عِنْدَ … ) Zaman zarfıdır ve ( … كُمْ …Âid zamiri dir.
  • (12) Sıla cümlesi bir şibh-i cümle (harfi cerli isim) ise, ism-i mevsûl -ki, bulunan şey, -olan şey anlamı ile sıla cümlesine bağlanır
  • Örnek: 3/154’de  ( وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ … ) “… Ellah sizi ibtilâ etti – sadırlarınızda olan şeylerden dolayı ve kalblerinizdeki niyetlerinizi temizlemek için yaptı – Ellah sadırlarda olanı çok iyi bilendir.”
  • Ayet-i Kerime’sindeki sıla cümlesi ( … مَا فِي صُدُورِكُمْ … ) şibh-i cümledir ve ism-i mevsûl ( … مَا … )  “.. sadırlarınızda olan şeyler ..” anlamı ile sıla cümlesine bağlanır. ( …  فِي صُدُورِ … ) harficerli ismi “sadırda oluşan” anlamındadır. ( … كُمْ …Âid zamiri dir. Buradaki sıla cümlesi, Ellah Teala’nın ibtilâ etme sebebini açıklar.
  • (13) Sıla cümlesi bazen şart cümlesi de olur, İsm-i mevsûller mübtedâ veya ( إِنَّ  ve benzerleri gibi) nevâsıhtan birinin ismi olunca, umûmiyetle şart ifâde eder. Örnek Ayet-i Kerime : …. ( ? )
  • Örnek: ( إِنَّ مَنْ يَجْتَهِدُ يَنْجَحُ ) ” Muhakkak çalışan başarır” cümlesindeki ( مَنْ ) ism-i mevsûldür ve ( إِنَّ ) nin ismidir. ( يَجْتَهِدُ ) lafzı da sılasıdır. ( يَنْجَحُ ) ise, haberdir. Bu cümlenin başında ( إِنَّ ) olmasaydı, ( مَنْ ) iki fiil-i muzariyi cezmeden şart ismi olacaktı ve iki muzari fiili cezm edecekti.
  • (14) Sıla cümlesinde; Âid zamir denilen, ism-i mevsûl’e âid olan, sıla cümlesini ism-i mevsûle (bâriz, müstetir veya hazfedilmiş (mahzûf) olarak) bağlayan ve ism-i mevsûlle aynı sıgada olan bir zamir bulunur. Âid zamirine ( الرَّاجِعُ ) de denir.
  •  
  • (14.1) Âid zamiri umûmiyetle gâib muttasıl veya munfasıl zamirden olur. Bazan munfasıl muhâtab zamirinden de olabilir. 
  • (14.2) Nekre bir kelimeden sonra ism-i mevsul kullanılmaz fakat Âid zamiri ile birlikte varmış gibi tercüme edilir.
  • Örnek: ( قَدْ جَاءَ رَسُولٌ ( مِنْكُمْ ) دَعَانَا إِلَى الْإِسْلاَمِ ) “(sizin içinizden) Bizi islâma çağıran bir peygamber geldi”
  • (14.3) Cümlenin başına geldiklerinde soru işâreti olan ( مَا  مَنْ ), Ayet-i Kerimedeki yerine göre çoğul mânasını taşıyan ism-i mevsûl olur.
  • Örnek: 16/90 ( مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ بَاقٍ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُوا أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ) “Sizin yanınızdaki şeyler tükenir – Ellah katında olanlar bâkidir – Sabredenleri mutlaka mükafaatlandıracağız – onları daha güzel bir ecirle – yaptıkları şeye karşılık olarak.”
  • (14.4) Bâriz (Açık)  Âid zamir e örnek-1: ( يُحِبُّ الْإِنْسَانُ الَّذِى هُوَ مُحْسِنٌ ) “İyilik eden insan sevilir.” Bir yan cümle olan ( هُوَ مُحْسِنٌ ) sıla cümlesindeki ( هُوَÂid zamir dir.
  • (14.5) Müstetir (Gizli)  Âid zamir : İsm-i mevsûlden sonra gelen fiilin muttasıl zamiri, aynı zamanda Âid zamir dir:
  • Örnek 2/25 ( هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ  ) “… Bu daha önce rızıklandığımız şeydir derler …”  Ayeti Kerimesindeki ismi mevsulden sonra gelen (  رُزِقْنَا   ) fiilinin muttasıl zamiri, aynı zamanda âid zamiridir.
  • (14.6) Hazfedilmiş (Mahzûf)  Âid zamiri aşağıdaki dört durumda hazfedilir: 
  • Birinci durum: Âid zamiri müteaddi fiilin mefulü ise hazfedilir. Örnek: 96/5 ( عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ ) “İnsana bilmediği şeyleri öğretti” Ayet-i Kerimesinde ( لَمْ يَعْلَمْ … ) olan sıla cümlesinin kâideye göre ( لَمْ يَعْلَمْهُ ) olması gerekirdi. Ancak sıla cümlesinin fiili müteaddî olduğundan, Âid zamiri hazfedilmiştir. Bu sıla cümlesindeki ( هُ ) âid zamiri mahzûftur. denir.
  • İkinci durum: Âid zamiri uzun bir sıla cümlesinin mübtedası ise hazfedilir. 
  • Üçüncü durum: Âid zamiri müştâk (ism-i fâil, ism-i meful, sıfat-ı müşebbehe .. gibi) ismin muzafun ileyhi olursa hazfedilir. 
  • Dördüncü durum: Âid zamiri harficerli olursa, harficer ile beraber hazfedilir. 
  • (14.7) Âid zamiri açık değilse okuyan onu, ism-i mevsûl türüne göre takdir eder ve Âid zamir; sayı, müzekkerlik ve mühenneslik yönünden ism-i mevsûl’e uygun olur.
  • (14.8) Âid zamiri bazen terk edilebilir. (NOT: 33/69’daki ( … كَالَّذِينَ ءَاذَوْا مُوسَى  … ) sıla cümlesi, bu kâideye uygun bir örnek olabilir mi?)
  • Örnek : 33/69  ( يَاأَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ ءَاذَوْا مُوسَى فَبَرَّأَهُ اللَّهُ مِمَّا قَالُوا وَكَانَ عِنْدَ اللَّهِ وَجِيهًا ) “Ey iman edenler! – Siz de Mûsâ’ya ezâ edenler gibi olmayın – sonra Ellah onu söylenenlerden temizledi – O, Ellah katında mevki sahibi idi.”
  • (14.9) İsm-i mevsûl, kendisinden sonra gelen harficerli bir fiilin mefulü ise, Âid zamirinin de harficerli gelmesi zorunludur.
  • (14.10) اَلَّذِى vasıtası ile haber vermek : Fiil cümlesinin başına getirilen  اَلَّذِى  mef’ülün bih’i, haber yapar (NASB’ı, mahallen REF eder) ve fiilin sonunda da اَلَّذِى  e dönen muttasıl âid zamiri bulunur. 
  • Örnek : 25/63 وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا “Rahmân’ın kulları yeryüzünde tevazu ile (hevnen) yürürler.” Ayeti kerimesindeki ism-i mevsûl, fiil cümlesinin başına gelerek mef’ulü (mahallen REF ederek), HABER yapar. يَمْشُونَ   fiilinin müstetir zamiri de aynı zamanda Âid zamiri olur. Dolayısıyla, fiil cümlesinin fâili de MÜBTEDÂ olur. Fâilin yürüyüşü, kesbîdir. Mübtedânın yürüyüşü ise, vehbîdir. Aralarındaki yürüyüş farkını ve ( هَوْنًا  ) kelimesinin anlamını sadece  Gavs (k.s) hazretlerinin yürüyüşünü gören bilir. Ayrıca Rahmân’ın kulları, dünya ile ilgili işlerini ( هَوْنًا  ) “Tevazû ile ifâ ederler” anlamı da saklıdır. Çünkü, Gavs (k.s) hazretlerinin bizlere karşı davranışlarını hayranlıkla görmekteyiz
  • Her ism-i mevsulden sonra, kendinden önceki kelimeyi açıklayan ve mânasını tamamlayan bir ilgi cümlesi mutlaka bulunur. İsm-i mevsûlün cümlede bir çok görevi vardır, ancak tek başına bir anlamı yoktur ve kendinden sonraki cümleye ek anlam verir. Bu ek anlamlar da kendilerine dönen  Âid zamirlerin cümledeki yerine göre değişir. (Aşağıdaki örneklere uygun Ayet-i Kerimeler bulunup yazılacak ve açıklanacak)
  • İsm-i mevsûle dönen  Âid zamiri meful mevkiinde ise, ism-i mevsûl kendisinden sonraki fiilin sonuna -ğı, -ği, -ğu, -ğü eklerinden birini verir.  Âid zamirinin çoğul olması durumunda bu ekler -leri şekline dönüşür.
  • Örnek : ( قَرَأْتُ الْكِتَابَ الَّذِي اشْتَرَيْتُهُ مِنَ السُّوقِ ) “Çarşıdan satın aldığım kitabı okudum.” Cümlesindeki ( هُÂid zamiri meful mevkiinde olan ism-i mevsûl döner. İsm-i mevsûl ise, meful olan ( الْكِتَابَ )’ın sıfatı olduğu için meful mevkiindedir.
  • Örnek : 1/7 ( صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ ) “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna (eriştir) – gazaba uğrayan ve sapıtanların yoluna değil.” Ayet-i Kerimesindeki ( تَ ) muttasıl fâil zamiri, aynı zamanda  Âid zamiri dir ve meful mevkiinde olan ism-i mevsûl döner. İsm-i mevsûl ise, NASB olan ( صِرَاطَ)’ın sıfatı olduğu için meful mevkiindedir. (NOT : Buradaki ( تَ ) ; hem muttasıl fâil zamiri olarak, hem de  Âid zamiri olarak Ayet-i Kerimeye saklı anlamlar yükler. Çünkü ( صِرَاطَ ) bir bedeldir.)
  • İsm-i mevsûle dönen  Âid zamiri fâil veya nâib-ü fâil mevkiinde ise, o zaman cümlenin sonuna -en, -an eki verilir. Örnek : ( ? )
  • İsm-i mevsûlden sonraki şibh-i cümlenin sıla cümleciği olarak gelmesi halinde, şibh-i cümlenin sonuna -ki eki verilir. Ancak bu türdeki bir sıla cümlesi, isim cümlesi olduğu için haberi takdîren ( مَوْجُودٌ حَاصِلٌ كَائِنٌ ) dir ve gizlidir. Bu nedenle de şibh-i cümlenin sonuna  olan, bulunan eki verilir. Örnek Ayet-i Kerime : ( ? )
  • Örnek : ( ?  مَنِ الَّذِى فِ الْبَيْتِ ) “Evdeki kim ?” Cümlesindeki  Âid zamiri, takdir edilen  ( مَوْجُودٌ ) gizli haberde ( هُوَ هِيَ ) şeklinde gizlidir ve fâil mevkiindedir. Bu nedenle de “Evde bulunan kim ?” diye bir mâna verilebilir.
  • İsm-i mevsûlün bir görevi de, sıla cümlesini temel cümleye bağlamaktır. Şöylede söylenebilir: Temel cümle, mârife olan ism-i mevsûl veya harf-i mevsûl ile birlikte içinde fiil de bulunabilen bir yan cümlecik daha almış ve basit cümleden mürekkeb cümle haline gelmiştir. Bu nedenle de temel cümlenin FÂİL’i, elbirliği ile BİR fâil gibi görev yapar.
  • İsm-i mevsûl, cümlenin unsurlarından biri olabilir. Yani cümlede; fâil, meful, mübteda, haber, sıfat, nevasihtan (inne, kâne ve kardeşlerinden) birinin ismi ve haberi gibi görev yapar. O zaman cümle içindeki yerine göre mahallen merfû, mahallen mansûb, veya mahallen mecrûr olur. 
  • İsm-i mevsûl’ün fâil olma durumuna örnek : Aşağıdaki 39/9’da ( يَسْتَوِي ) muzari fiilinin fâili, ( الَّذِينَ ) dir.
  • ( أَمْ مَنْ هُوَ قَانِتٌ ءَانَاءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُو الْأَلْبَابِ )
  • “Amma gece vakitleri kalkıp secdeye kapanan, kıyamda duran, dâima itaatte olan, ahiretten sakınan – ve Rabbinin rahmetini uman, o kimse gibi olur mu? – De ki: Hiç bir olur mu? – bilenlerle – bilmeyenler – bunu ancak akıl sahipleri düşünür.”
  • İsm-i mevsûl’ün meful olma durumuna  örnek : ( اِسْأَلْ مَنْ يَعْرِفُ ) “Bilen kimseye (kimselere) sor” Buradaki ( اِسْأَلْ ) emir fiilinin mefulü ( مَنْ ) dir
  • ( ? ) örnek Ayet-i Kerimeyi bul.
  • İsm-i mevsûl’ün mübtedâ olma durumuna örnek : ( اَلَّذِي يَقْرَأُ يَتَعَلَّمُ ) “Okuyan kimse öğrenir” Buradaki ( الَّذِينَ ) mübtedadır ve ( يَتَعَلَّمُ ) haberdir (Bilindiği gibi isim cümlesi, bir isimle başlar ve ism-i mevsûl de bir isimdir. Bu nedenle ( الَّذِينَ ) mübtedadır).
  • ( ? ) örnek Ayet-i Kerimeyi bul.
  • İsm-i mevsûl’ün haber olma durumuna örnek :  2/25’deki ( هَذَا ) mübtedâdır ve ( الَّذِي ) de haberdir.
  • ( هَذَا الَّذِي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ  ) “… Bu daha önce rızıklandığımız şeydir derler …” 
  • İsm-i mevsûl’ün sıfat olma durumuna örnek : 83/1-3, hangi fiillerin “mutaffif” sıfatı ile sıfatlanmış bir kişilerce işleneceğini açıklıyor. “Kişilerin fiillerine bakarak, sıfatlarını tesbit edin ve bu ölçüye göre de kendinizde bu sıfatın olup olmadığını tesbit edin” emrini saklı olarak veriyor.
  • 83/1 : ( وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ ) “mutaffifîn(olanların) vay haline” ve 83/2 : ( الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ ) “onlar ki nâs’a ölçtüklerinde tam alırlar”
  • ve 83/3 : ( وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ ) “onlara ölçtüklerinde veya tarttıkları zaman eksiltirler.”
  • ( وَيْلٌ ) mübtedâdır. ( لِلْمُطَفِّفِينَ ) haberdir ve ( الَّذِينَ ) haberin sıfatıdır. Sıla cümlesiyle de, bu sıfatin (ism-i fâilin) zuhur şekli açıklanıyor.
  • İsm-i mevsûl’ün nevâsih’in ismi olma durumuna örnek :  ( إِنَّ مَنْ يَقْرَأُ يَتَعَلَّمُ ) “Muhakkak ki okuyan kimse öğrenir.” Cümlenin harekesinden anlaşıldığı gibi ( مَنْ ) şart edatı olmayıp, bir ism-i mevsûldür. Buradaki ( مَنْ ) ism-i mevsûlü, ( إِنَّ )’nin ismidir ve mahallen mansubdur. ( يَقْرَأُ يَتَعَلَّمُ ) ise, ( إِنَّ )’nin haberi olup bir fiil cümlesidir.
  • ( ? ) örnek Ayet-i Kerimeyi bul.
  • İsm-i mevsûller; (A) Husûsi ism-i mevsûller, (B) Umûmi ism-i mevsûller ve (C) Diğer ism-i mevsûller olmak üzere üç grubta toplanır. İsm-i mevsûlün mânası mübhemse çoğu defa ( مِنْ ) harficerli bir isimle (hâl ile) açıklanır.
  • (A) Husûsi (Hâss) İsm-i mevsûllerin sığaları aşağıdaki tabloda verildi. Bunlar hem akıl (ilim sahibi olan), hem de gayr-i akıl (ilim sahibi olmayan) için kullanılır: 
  •  
  •   اَلْجَمْعُ
    اَلتَّثْنِيَةُ
    اَلمُفْرَدُ
       
     
    اَللَّذِينَ

    اَللَّذَانِ    اَللَّذَيْنِ
     
    اَلَّذِى

    اَلْمُذَكَّرُ
     
      ki onlar ki o ki o    
     
    اَللَّوَاتِى اَللاَّتِى اَللاَّئِى

    اَللَّتَانِ    اَللَّتَيْنِ

    اَلَّتِى

    اَلْمُؤَنَّثُ
     
  • Husûsi (Hâss) İsm-i mevsûller hakkında; (1) Müfred ile cemî’si mebnî’dir (2) Tesniyesi, mu’rab’dır. (3) Tesniyenin REF hâlinin alâmeti elif ve NASB ve CER hâlinin alâmeti ye dir (Tesniye ismin i’râb alâmetleri gibidir). (4) İki müfred ve cemî müzekker sığalarda, harf-i tarif’den sonra bir adet LÂM vardır. Diğer sığalarda ise, iki adet LÂM vardır. (5) Gayr-i akıl (hayvan ve eşya, ilim sahibi olmayan)’nın cemî’si için ( اَلَّتِى ) kullanılır. (6) Müennes cemîdeki sıgalar, hem merfu hem de mansub-mecrur durumunda kullanılabilir. (7) Cümlede iki çeşit görevleri vardır. Bunlar:
  • a) Hâss ism-i mevsûlü, marife isimden sonra geldiği takdirde, o marife ismin sıfatı olur. Örnek: ( ? )
  • b) Hâss ism-i mevsûlü, fiilden sonra geldiği takdirde, o fiilin fâili (isim)olup, mahallen merfû’dur. Örnek: ( ? )
  • (B) Umûmi (Müşterek) İsm-i mevsûller  ( مَنْ  ki o kimse) ve ( مَا  ki o şey) ve (  أَىّ ٌ  ki o kimse, ki o şey, herhangi, hangi) dir. Özellikleri: (1) Müzekker, müennes, müfred, tesniye ve cemî sıgaları yoktur. (2) Hangi şahıs için kullanıldığı  Âid zamirinden anlaşılır. (3) Cümlede bir çeşit görevi vardır ve sıfat olmazlar.
  • ( مَنْ  ki o kimse) mebnî’dir ve hem müzekker, hem de müennes olan akıllı varlıklar (insanlar, ilim sahibi olanlar … ) için kullanılır. Ancak şu üç durumda, gayr-ı âkil (hayvan ve eşya, ilim sahibi olmayan) için de kullanılır. 
  • Durum-1: ( مَنْ  ki o kimse) akıllının yerini tutan bir gayr-ı âkil için kullanıldığında:
  • Örnek : 46/5’de ( وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَنْ لَا يَسْتَجِيبُ لَهُ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَائِهِمْ غَافِلُونَ )
  • “O kimseden daha şaşkın kim olabilir? – Ellah’tan başkasına tapandan – kendisine kıyamet gününe kadar cevap vermeyecek olana – onlarsa bunların duâlarından habersizdir.” Ayet-i kerimesindeki ( مَنْ  ki o kimse) ism-i mevsûlü ( اَلْأَصْنَامُ  putlar) yerinde kullanılmıştır. Putlarda akılsız varlıklardır.
  • Durum-2: ( مَنْ  ki o kimse), akıllı ve gayr-ı âkilin karışık olarak bulunduğu durumlarda;
  • Örnek : 24/41’de ( أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ )
  • “Görmedin mi? – Gerçekten gökte ve yerde olanlar ve sürüler halinde süzülen kuşlar hep Ellah’ı tesbih eder – Hepsi de gerçekten duâyı ve tesbihi bilmiştir – Ellah bütün yaptıklarınızı bilicidir.” Ayet-i Kerimesinde Ellah Teala’yı tesbih edenler içinde, hem akıllılar ve hem de gayr-ı âkil karışık olarak bulunduğu için, ( مَنْ  ki o kimse) ism-i mevsûlü kullanılmış.
  • Durum-3: Akıllı ve gayr-i âkil karışık olarak kullanıldıktan sonra, akıllı ile gayr-i âkil ayrılsalar da, gayr-i âkil için ( مَنْ  ki o kimse) kullanılır. Örnek :  24/45’de
  • ( وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ )
  • “ve Ellah her canlıyı sudan yarattı – onların kimisi karnı üzerinde yürüyor – ve kimisi iki ayağı üzerinde yürüyor – ve kimisi dört üzerinde yürüyor – Ellah dilediğini yaratır – şüphesiz Ellah her şeye kadirdir.” Ayeti kerimesindeki ( مَنْ  ki o kimse) ism-i mevsûlü, ( دَابَّةٍ  yaşayan) dan ayrılan gayr-i âkil için kullanılmış.
  • ( مَا  ki o şey) mebnî’dir ve gayr-i âkil (hayvan veya eşya) için kullanılır. Örnek: 96/5 ( عَلَّمَ الْإِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ ) “İnsana bilmediği şeyleri öğretti”
  • Akıllı ile gayr-ı âkil karışık olduğunda ( مَنْ  ki o kimse) yerine ( مَا  ki o şey) kullanılır. Örnek : 59/24 
  • ( هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ )
  • “O Ellah ki – her şeyi yaratandır – yoktan var edendir – her şeye suret verendir – en güzel isimler O’nundur – göklerde ve yerde ne varsa hep O’nu tesbih eder – ve O güçlü ve hikmet sahibidir.”
  • Müşterek ism-i mevsûlü, fiilden sonra geldiği takdirde, o fiilin mefulü (isim)olup, mahallen mansûb’dur. Örnek: ( ? ) bak 96/5 ????
  • (  أَىّ ٌ  ki o kimse, ki o şey, hangi, herhangi) mu’râb’dır, diğer ikisi yerine kullanılır ve müennesi ( أَيَّةٌ ) dir.  Ancak, bunun yerine ( مَنْ ) veya ( مَا ) konabiliyorsa, ism-i mevsuldur. Aksi halde, sonraki isme muzaf olur. Örnek: ( ? )
  • (  أَىّ ٌ  ki o kimse, ki o şey) muayyen bir isim veya zamire muzaf olarak kullanılır. İsimlere muzaf olduğunda, anlamını muzaf olduğu isimden alır. Muzafın ileyhi cümlede yoksa hazfedilmiş kabul edilir. Muzafun ileyhi, cemî isim veya zamir olur. Sılası, muzafun ileyhten sonra gelen kısımdır. Muzafın ileyhi ile beraber mübtedası da hazfedilebilir. Zamire muzaf olup, sıla’sının zamiri olan mübtedası da hazfedilirse, zamme üzere mebnî olur. Zamire muzaf olup, sılasının mübtedası hazfedilmişse, haberi de zarf veya harficerle mecrur olursa, mu’rab olur. Mu’rab olan (  أَىّ ٌ  ki o kimse, ki o şey) ile mebnî olan ( مَنْ  ki o kimse) ve ( مَا  ki o şey) birleştirilerek iki ism-i mevsûl daha yapılır. Bunlar ( أَيُّمَا  her ne ki, her şey ki) ve ( أَيُّمَنْ  her kim ki, her insan ki) dir.
  • (C) Diğer İsm-i mevsûller Harf-i tarif olan ( اَلْ ), İşâret ismi olmayan ( ذَا ) ve Sahiblik anlamı olmayan ( ذوُ ) dur.
  • Harf-i Tarif ( اَلْ ) şâyet : (1) Sıfat olan müştâk isimlerin (ism-i fâil, ism-i meful, sıfat-ı müşebbehe, ism-i tafdîl, …. in ) önünde bulunduğu zaman, harf-i tarif olmaktan çıkar ve ( اَلْ ) ism-i mevsûl olur. Müştak isim de şibh-i fiil olur. 
  • (2) İsm-i mevsûl olarak görev yapan ( اَلْ ) dan sonra gelen isim, şemsî harf ile başlıyorsa, şeddesiz okunur. Örnek : 3/78
  • ( وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ )  “Ehli kitaptan bir fırka vardır ki, kitapta olanı dilleri ile eğer bükerler.” Ayeti kerimesindeki ( أَلْسِنَتَهُمْ ) kelimesinin ilk harfi şemsî bir kelime olmasına rağmen, şeddesiz yazılıdır ve öğle de kıraat edilir. Bu nedenle de cümleye “bildiğiniz o kimse konuşurken, ….. dikkat edin, … aldanmayın” gibi anlamlar yükler
  • (3) İsm-i mevsûl olarak görev yapan ( اَلْ ) ile gelen kelimenin anlamında “Okuyuşun mânasına mevsûf olanı (Mânevi vucüdlanma ile bilinir hâle geleni veya Mânevi bir cübbe gibi giyileni) seyredip, ibret alın veya örnek alın.” bilgisi saklıdır.
  • Şöyle de söylenebilir : birinci marife mef’ul olan ( أَلْسِنَتَهُمْ ), ikinci harfi cerli mef’ul olan ( بِالْكِتَابِ ) önce geldiği için, ikinci mef’ul sebebiyle mânevi vucudlanma peydah olur. (NOT : “şâyet harfi cerli meful önce gelirse, sonra gelen marife mef’ulde fâile ait gizli bir özelliği dinleyene açıklıyorum, dikkat edin.” bilgisi saklıdır.
  • İşâret ismi olmayan ( ذَا ) :  Soru ismi ( مَنْ  kim ?) ve ( مَا  ne ?)’den sonra ( ذَا ) geldiği zaman, ism-i mevsûl olur, işâret ismi olmaz.
  • Örnekler: ( ? مَاذَا فَعَلْتُ  Yaptığın nedir ? (Ne yaptın ?) ve ( ? مَنْ ذَا ذَهَبَ  Giden kimdir ? (Kim gitti ?) gibi.
  • Bu cümlelerdeki ( ذَا ) lar, ism-i mevsûldür ve mübtedâdır. ( فَعَلْتُ )  ve ( ذَهَبَ )  ise, sıla cümlesidir. ( مَا  ne ?) ve ( مَنْ  kim ?) de mukaddem haberdir.
  • Sahiblik anlamı olmayan ( ذوُ ) yu, ism-i mevsûl olarak sadece Tay kabilesi kullanmıştır. REF, NASB ve CER hâllerine örnekler:
  • Mahallen merfu olarak: ( ذَهَبَ ذوُ جَاءَ  Gelen gitti). Mahallen mansub olarak: ( رَأَيْتُ ذوُ ذَهَبَ  Giden kimseyi gördüm). Mahallen mecrur olarak: ( سَلَّمْتُ عَلَى ذوُ جَاءَ  Gelen kimseye selam verdim)
  • HARF-İ MEVSÛLler: Bunlar harftir. (  أَنْ   أَنَّ   لَوْ  مَا مِمَّا   كَىْ   أ –  هَمْزَةُ التَّسْوِيَةِ   ) Harf-i mevsûllerden sonra gelen cümleye de Sıla Cümlesi denir. İsm-i mevsûlün sıla cümlesinde âid zamiri bulunmasına rağmen, Harf-i mevsûlün sıla cümlesinde âid zamiri bulunmaz. Bu nedenle de Harf-i mevsulün sakladığı bilgiler tesbit edilmelidir. Bir diğer önemli husus da, Harf-i mevsuller aynı zamanda masdar edatı olarak da görev yaparlar. Yani sıla cümlesinin mânasını masdarlaştırır ve ilave saklı anlamlar kazandırırlar ama İsm-i mevsûllerde bu özellik yoktur.
  • İbn’i Hâcib (r.a)’nin Tarifi ve “Kâfiye” şerhlerin’den derlenenler:
  • ( اَلْمَوْصُلُ مَا لاَيَتِمّ ُ جُزْأً إِلاَّ بِصِلَةٍ وَ عَائِدٍ وَ صِلَتُهُ جُمْلَةٌ خَبَرِيَّةٌ وَ الْعَائِدُ ضَمِيرٌ لَهُ وَ صِلَةٌ الْأَلِفَ وَ اللَّامِ اسْمِ فَاعِلٍ أَوْ مَفْعُولٍ )
  • Mevsûl, cümle-i haberiyye veya haber cümlesi mânasında olan sıla ve sıladan mevsûle dönen âid zamiri ile tam bir cüz olan isimdir ve İsm-i Mevsûl (sıla + âid zamiri + mevsûl), ism-i fâil veya ism-i meful ile ilgili bir haberi açık olarak veren mebnî ve mârife isimdir.
  • Sılası, fiil cümlesi ve cümlenin bir unsuru olarak gelen ism-i fâil veya ism-i meful ( اَلْ ) almış ise, buradaki ( اَلْ )’a harf-i mevsûl denir, ( الَّذِي ) veya ( اَلَّتِى ) mânasındadır ve âid zamiri yoktur. 
  • Örnek : 84/25 ( إِلَّا الَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ ) “Yalnız iman edip salih amel işleyenler müstesnâ – onlar için tükenmeyen ecir vardır.”
  • Ayet-i Kerime’deki (… وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ …) sıla bir fiil cümlesidir ve (… الصَّالِحَاتِ …) ism-i fâili de ( اَلْ ) almış. Buradaki  bir harf-i mevsûldür ve harf-i tarif değildir. Şöyle de söylenebilir: “Onlar zamirinin tam bir cüzü olan ve (… الصَّالِحَاتِ …)’le ilgili saklı bilgileri yüklenmiş olan; gördüğümüz, bildiğimiz, tanıdığımız ve salih ameller işlediklerine şahidlik edebileceğimiz kimseleri kasdederiz. Bir kişi “Acaba, onlardan mıyım?” ın cevabını ilgili Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerden öğrenebilir ve/veya Rehberinin terbiyesiyle öğrenebilir (Bakınız: Emsile sayfası, ism-i fâil dosyaları).
  • İsim olan ( مَا ) lafzının cümledeki görev çeşitleri; (1) Mevsûledir. (2) İstifâmiyedir. (3) Şartiyyedir. (4) Tam isimdir. (5) Sıfattır. Mevsûl olduğu zaman ise; (a) Bir müfred ile sıfatlanır veya (b) Bir cümle ile sıfatlanır.
  • İsim olan ( مَنْ ) lafzının cümledeki görev çeşitleri ( مَا ) lafzı gibidir. Ancak, “tam isim olma” ve “sıfat olama” durumlarında ( مَا ) gibi değildir.
  • İsm-i Mevsûlerdeki Saklı Bilgiler:
  • 1) Sıla cümlesinin ; sıfat cümlesi ve hâl cümlesinden farkı mütekellimin, muhatabına verdiği mesajlarda saklıdır. Bu mesajlar, şöyle bir örnekle anlatılabilir : 
  • Sıfat cümlesi: ( رَأَيْتُ الرَّجُلَ يَحْضُرُ ) “Gelen (bir) adam gördüm.” Cümlesinde fetha’lı ( الرَّجُلَ ) mefuldür, göreceli olarak (oradaki başka adamlarla kıyaslayarak) sıfatlanandır ve marifedir. Bu cümleyi kuran kişi, bir durumu yorum yapmadan anlatmaktadır.
  • Hâl cümlesi: ( رَأَيْتُ رَّجُلاً يَحْضُرُ ) “Gelen adamı gördüm.” Cümlesinde üstün tenvin’li ( رَّجُلاً ) hâl sahibidir ve nekre isimdir. Bu cümleyi kuran kişi, gelen adamın, gönderilen (kişi) olduğunu bildiğini ama gelenin, o anda bunu bilmediğini anlatmaktadır.
  • Sıla cümlesi: ( رَأَيْتُ الرَّجُلَ الَّذِي يَحْضُرُ ) “Gelen adamı gördüm.” Cümlesinde mahallen mansub ( الرَّجُلَ الَّذِي يَحْضُرُ ) sıfat tamlamasıdır ve mevsuf mârifedir. Bu cümleyi kuran kişi, hem kendisinin hem de gelenin, gönderilen biri olduğunu o anda bildiklerini anlatmaktadır.
  • Örnek 25/63 … وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ  “Rahmân’ın kulları … yürürler.” bir sıfat tamlamasıdır ve mevsuf mârifedir. Ayet-i Kerimeyi tilâvet eden bir sofi, Gavs (k.s) hazretlerinin görevlendirilen biri olduğuna tilâveti ile şâhitlik yapar.
  • 2) Bu marife ismin fiillerine / izafî sıfatlarına işaret eder ve “Dikkat edin! Bu marife ismin kendine has, öyle bir mânevi fiilleri / sıfatları var ki, bunlara BEN şahitlik ederim. Bunun aksi de, asla olmaz. Sizde şahit olun” ikazı, ism-i mevsul’de saklıdır (Bakınız: İ’rab Sayfası, Sıfat),
  • 3) Nekre isim hükmünde olan ( اَلْكِتَابَ الَّذِي ) bir sıfat tamlamasıdır. Geniş zaman içindir. O’nda sıfatlarını bulursun. ( اَلْكِتَابَ ) mevsuf ve ( الَّذِي ) ise, mevsufun sıfatıdır. KAİDE gereği, mevsufun sıfatı ile sıfatlanmış kişiler bu kitabı anlar bilgisi saklıdır.
  • (KAİDE: Sen ancak, sende olan sıfatı görünce tanırsın, sende olmayan sıfatı görsen de, okusan da, duysan da tanıyamazsın). İsim tamlamasında ise, muzaf’dan muzafun ileyhi tanırsın ve geçmiş zaman içindir. Meselâ: ( كِتَابُ الْأُسْتَاذِ ) “kitabtan (görmediğimiz) yazarını tanırız.
  • 4) ( لَهُ ) Fiiller için hitaptır. ( اَلَّذِي ) Sıfatlar için hitaptır. ( لِلهِ ) hakikat için hitaptır. (Bakınız: Sebe Suresi, 1.)
  • 5) İsm-i mevsul’den sonra gelen cümleye sıla cümlesi denir ve Ellah Teala’nın şahitlik yaptığı fiili / sıfatı açıklar. Bu nedenle de sıla cümlesinin, cümle olarak i’râbı yoktur. Fakat, cümle elemanlarının i’râb’ları vardır.
  • 6) Sıla cümlesi, işin tamamlanıp hedefine ulaştığını bildirir. Mesela: Bakara Suresi 3 ve 4’de “müttakî olanların fiillerini kabul ederim ve sıfatlarından Razı olurum.”
  • 7) Sıla cümlesi, sebebleri bildirir. Temel cümle ise, sonucu bildirir. Bu nedenle, açıkladıkları okuyana ayna gibidir.
  • 8) Sıla cümlesindeki hükümler, her nefis için bir ölçüdür ve bu hükümlerden okuyan sorumludur.
  • 9) ( اَلَّذِي ) ism-i mevsulü, amellerin ve emirlerin (işlerin) öğretildiği şekilde yapılmasını gerektirir. Eksiltilerek veya ilave edilerek yapılması; itiraz, inat, kulak arkasına atma, ben’de bilirim, .. gibi mânevi hastalık göstergesidir.
  • 10) ( اِنَّ اَلَّذِي ) ifadesi ile başayan cümlede, “Tahkik edin! Şunlar da olacak. Görün ve ibret alın” ikazı saklıdır. Meselâ: Bakara Suresi,6 da “Müttakî olduktan sonra bile, bazıları küfre düşecekler ve hâllerini de ( هُدًى )’e yalan söyleyerek açığa çıkaracaklar. İbret alın ve uyanık olun” anlamı vardır.
  • 11) ( مَا ) ism-i mevsulü ise, amellerin ve emirlerin bulunduğu mânevi makamın gerektirdiği şekilde yapmasını gerektirir. “Ebrar’ın hasenâtı (hayırları), mukarrebun’un seyyiatıdır (edeben günahlarıdır)” ifadesi gibi.
  • 12) ( مَا ) ism-i mevsulü’nden sonra gelen masdar, düşündürür, tezekkür ve tefekkür ettirir. Meselâ: “Olmasa kibr ile riyâ, sensin ol beytü’l kibriyâ” sözündeki gibi.
  • 13) ( مَا ) ism-i mevsulü Bİ harficeri ile birlikte gelirse, “Rehberin kim, amellerinle isbat et, sözlerinle delillendir” anlamı saklıdır ve mutlaka en az bir imtihan yaşarsın. Şâyet, Bİ harficeri ile birlikte gelmiyorsa, “Rehberini de sormam, amellerine de bakmam, imtihana da çekmem” anlamı saklıdır. Örnek 2/2-3-4
  • HABER Arapça Gramer Dersleri

     

  • Haber, cümlenin ikinci kısmıdır, mübtedânın durumunu bildirir, nekredir ve mânevi âmil ile REF olunmuştur. Şayet, haber cümlenin başına gelmiş ise “Haber-i mukaddem” adını alır.
  • Haber-i mukaddem’de “Ahirette göreceğinizi (dünyada değil) şimdiden size haber veriyorum.” bilgisi saklıdır.
  • Ayet-i Kerimeyi dinleyen isim cümlesindeki hükmü idrak edince; birinci aşamada, “evet, yükümlüğüm” der. İkinci aşamada, “görevlerim şunlardır” der. Üçüncü aşamada, “sorumluyum” der ve hükmün hikmetinin kendisine (idrak ettirilerek, vehbî olarak) öğretileceğini bilir. Çünkü: Hükümde, Lütfu saklıdır. Lütfunda, takdiri saklıdır. Takdirinde ise, hikmeti saklıdır. Örnek : 2/17
  • (… مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي ) Ayet-i Kerimesindeki (… مَثَلُهُمْ ) isim tamlaması, nekre hükmündeki mübtedâdır ve merfudur. Muzaf olarak görev yapan (… مَثَلُْ ) merfu ismi’nin fâili ise, muzafun ileyh olarak görev yapan (… هُمْ ) muttasıl zamiridir ve ancak onların davranışlarına bakarak ibret alır ve hüküm verebiliriz. Bu nedenle sadece merfu isim mübtedâ’dır diyemeyiz. Doğru hükmü verebilmek için gerekli bilgiler de, isim cümlesinin haberinde veya habere bağlı yan cümlelerde bulunur. Bu bilgilere göre verilen hüküm doğrudur ve ancak Ellah Teala’nın lütfu ile bulunur, yani vehbîdir. Doğru hüküm vermek, kesbî değildir. 
  • Önemli notlar :
  • (a) Bir isim cümlesi olan ( اَحْمَدُ حَضَرَ ) “Ahmet geldi.” terkibinde haber olan ( حَضَرَ ), bir fiil cümlesidir ve fâili de, fiilin altındaki ( هُوَ )’dir. ( اَحْمَدُ ) ismi ise, mübtedâ’dır ama fâil değildir. bilgileri saklıdır.
  • (b) Bir isim cümlesi olan ( اَنَا اَزُورُكَ ) “Seni ziyaret ederim.” terkibinde haber olan ( اَزُورُكَ ), bir fiil cümlesidir ve fâili de, fiilin altındaki ( اَنَا )’dir. İsim cümlesinin başındaki ( اَنَا ) zamiri ise, mübtedâ’dır ama fâil değildir.
  • (c) Haber, mübtedâ gibi mârife olunca aralarında i’râb’dan mahalli olmayan ayırma zamiri (zamiru’l fasl) bulunur. ( اَلْعِلْمُ هُوَ الْاَبُ ) “İlim, babadır.” terkibindeki ( هُوَ ) gibi.  İ’râb’dan mahalli olmayan  zamiru’l fasl ( هُوَ )’deki saklı bilgiler ise: Fâil veya mübtedâ olmadığı için, yükümlü değildir. Kendisinden bir şey beklenmeyen ve istenmeyen zamirdir.
  • Şöyle de söylenebilir : Sohbeti yapanın ilminden fayda görülür, sohbetçiden (i’râb’da mahalli olmayandan) fayda görmez ve bir şey de beklenmez, hatta istenmez. Ancak, Onu konuşturandan sessizce istenir. Şayet dinleyen itiraz ederse de sohbetçiye itiraz etmez, sadece onun dile getirdiği ilme itiraz eder anlamları saklıdır.
  • Masdar edatlarından biri isim cümlesinin veya fiil cümlesinin önüne geldiğinde, cümlenin mânasını masdara çevirir. Bu cümleye de “masdar-ı müevvel” denir.
  • Masdar edatlarından ( أَنْ), fiil cümlesini masdara çevirir.
  • Masdar edatlarından  ( أَنَّ ) de, isim cümlesini masdara çevirir.
  • Sarf ilmine göre “masdar-ı müevvel” cümlelerin mânalarında bir değişiklik olmaz. Fakat nahiv ilmine göre ise, önemli mâna değişiklikleri olur ancak bu değişiklikler saklı olarak dinleyenlere hitabeder. Aşağıdaki üç cümlenin Türkçe anlamları aynı olmasına rağmen, sakladıkları bilgiler üçünde de çok farklıdır. Yusuf suresi,15’deki masdar cümlesinin açıklaması aşağıdaki açıklamaya benzer.
  • A. ( يَسُرُ ّنِي صَدْقُكَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan önce ve muhatabına öğüt vermek için kullanılır.
  • B. ( يَسُرُ ّنِي أَنْ تَصْدُقَ Doğru olman beni sevindirir.) Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “kendisine yalan söylendiğini imâ ederek” şevkatle bir daha böyle yapma diye ikaz için kullanılır. (NOT: Fiil cümlesi masdarlaşmış)
  • C. ( يَسُرُ ّنِي أَنَّكَ صَدْقٌ Doğru olman beni sevindirir.) Burada ( أَنَّ )  nin ismi ve haberi ( أَنَّكَ صَدْقٌ ) olan isim cümlesi, bir fiil cümlesinin fâili durumundadır (NOT: İsim cümlesi masdarlaşmış). Burada fâil, haberdeki hükümden yükümlüdür, görevlidir ve sorumludur. Bu cümle, olaydan sonra ve muhatabına (okuyan ve dinleyen her bir kişiye) “doğruluğunun mükafatını kazanırsın, adaletin tecellisi kaçınılmazdır.” müjdesi için kullanılır bilgileri saklıdır.
  • Kâide:
  • (a) Mübtedâ ve haberden oluşan isim cümlesi, doğrudan doğruya bir durumu haber verir.
  • (b) Başında ( إِنَّ ) olan isim cümlesi, bir sorunun cevabı olur  ve onu tek bir unsur haline getirir. Şöyle de söylenebilir: Masdarlaşmış isim cümlesi tek başına: mübteda veya haber veya fâil veya naibu fâil veya mefulün bih, veya m.b.gayri sarih (car – mecrur) olabilir. Türkçe’ye “..en, ..an, ..dığı, ..diği, ..düğü, ..duğu” şeklinde tercüme edilir.
  • (c) Mübtedânın başında ( إِنَّ ) ve haberin başında ( لَ ) olan isim cümlesi, bir inkârcının inkârına cevap olur. Şâyet haber başa geçerse, ( لَ ) mübtedânın başında olur ve yine haberdeki kattiyeti ifâde eder.)  
  •  

  • Haberler sakladıkları anlamlar açısından üç gruba ayrılır. Bunlar; beşeri haber, bilimsel haber ve ilahî haberdir. Sakladıkları anlamları şu şekilde özetlenebilir:
  • 1) Beşeri haberde saklı bilgiler: Haber doğru da olabilir, yanlış da. Haberi verene göre; mantıksal süzgeçten geçirildikten sonra araştırılmalı veya hiç dikkate alınmamalı veya doğru kabul edilmelidir. Çünkü; onların konuşmalarına kulak asmamak, insana neşe verir. Önemsiyenlerin ise, neşesi kaçar. Mübtedâ, haberin gereğini kendisi değişik sebeplerle yapamayabilir, ama başkasının yapmasını isteyebilir. Dedikodu şeklindedir. Tiryaki bir kimsenin “sigara sağlığa zararlı, içme” demesi gibi. Bu özelliklerin hiç biri ilâhi haberde bulunmaz.
  • 2) Bilimsel haberde saklı bilgiler: doğruluğu tartışmasız kabul edilen, kanıtsal bir dayanağı olan ve şahitlik derecesinde bir inanç gerektiren haberdir. Mesela “Vücutta kadmiyum birikimi, sinir sistemine zarar verir ve iskeleti deforme eder.” denmesi gibi. Temel bilimlere ait kanunlara bağlıdır. Bir ayetin bilimsel açıklaması da denilebilir.
  • 3) İlahî haberde (ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde) saklı bilgiler: “her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır” öz değişine göre farklı tarifler söylenebilir. Ancak, bir Ayet-i Kerime’ye veya Hadis-i Şerife “doğru” diyerek tasdik etmenin içinde “sen-sensin, bende-benim” in mânası saklıdır. Bu ise “tevhîd edebine” aykırıdır. Şöyle söylenebilir ;
  • a) “inandım, şüphesiz ki…, şahidim” gibi ifadeler kullanılabilir.
  • b) “acaba mânasını doğru mu anladım?, eksik mi anladım?, yanlış mı anladım?” soruları sorulabilir.
  • c) “bu ilâhi haber, kime/kimlere hitap ediyor?” denebilir.
  • d) “bu ilâhi haberi, nakleden hangi edâ ile söyledi?” denebilir.
  • e) “bu ilâhi haber; akla mı, kalbe mi … hitap ediyor?” denebilir.
  • f) “şimdi ne yapacağım, nasıl amel edeceğim, bu ilâhi habere aykırı davranışlarım var mı, bu ilâhi haberin tefsiri nasıl… vb” diye sorulabilir.
  • Misâl : ( مَنْ أَحَبَّ شَيْأً اَكْثَرَ ذِكْرَهُ ) “Kim bir şeyi severse, onu çok anar” Hadis-i şerifini okuyan, duyan ve anlayan için bir çok yükümlülük vardır. Sadece, “Doğru” diye tasdik etmekle de, bu yükümlülüklerini yerine getirmiş olamaz.
  • g) İlahî haberde, genellikle bir çok hüküm saklıdır. Her bir hüküm; muhatabına (1) yükümlülük yükler, (2) görevini tanımlamasını ister ve (3) İLÂHİ tarife (bizim tarifimize değil) uyma sorumluluğu yükler. Sorumluluğunu yerine getirene de getirmeyene de karşılığını verir. Bu özellikler, beşeri haberlerde aranmaz.
  • Misal: Hadis-i Şerif: Hz. Resulullah a.s.v buyurdu ki: “Ellah’tan hakkıyla hayâ edin”  Sahabe-i kirâm: “Ey Ellah’ın Resûlü, elhamdulillah, biz Ellah’tan hayâ ediyoruz.” dediler. Bunun üzerine Hz. Resulullah a.s.v buyurdu ki: “Söylemek istediğim bu (sizin anladığınız hayâ) değil. Ellah’tan hakkıyla hayâ etmek, kafayı ve içindekileri, mideyi ve taşıdıklarını korumak, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamaktır. (Müevvel masdar ile yapılan isim cümlesidir) Kim ahireti dilerse dünya hayatının süsünü terk eder. Kim söylenenleri yerine getirirse, Ellah’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.”  (NOT: Günümüzdeki haya tarifden ne kadar da çok farklı) (Hadislerle İlim ve Hikmet, 1.Cild, sayfa 362)
  • Bir mü’min, bu hadisi şerifden yükümlüyüm demiş ve nasıl ihya edebilirim derdine düşmüş. Yaşadığı şu kıssa, bizlere ulaştırılmış. “Vefat edenleri yanına gidip, meleklerin nasıl davrandıklarını gözlemeye başlamış (basireti açılınca). Bir seferinde mevtânın başındaki meleğe “Başını kokla” nidâsı gelmiş. Melek koklamış ve “KUR’AN KOKUYOR” diye cevap vermiş. Sonra “Karnını kokla” nidâsı gelmiş. Melek mevtânın karnını koklamış ve “ORUÇ KOKUYOR” cevabını vermiş. Sonra da “Ayaklarını kokla” nidâsı gelmiş. Melek mevtânın ayaklarını koklamış ve “TEHECCÜD KOKUYOR” diye cevap vermiş. Bu sefer “O kendisini korumuş, Ellah Teala’da onu korumuş” nidasını duymuş ve hadis-i şerifi nasıl yaşayacağını öğrenmiş. (NOT: Bu misalde anlatılanları tefekkür ederek; isim cümlesi, mübteda, haber hakkında daha detaylı bilgiler edinilebilir ve diğer saklı kaideler bulunabilir.)
  • Sugrâ ve Kubrâ cümleler:
  • ( لَكِنَّا هُوَ اللهُ رَبِّى ) Ayet-i Kerimesini Ibn-i Hişam El-Ensâri (k.s) örnek olarak verir ve şu açıklamaları yapar : Ayet-i Kerimenin takdiri ;
  • ( لَكِنْ اَنَا هُوَ اللهُ رَبِّى ) şeklide bir “Kubrâ cümle”dir ve hakikat ehline hitaptır.
  • ( هُوَ اللهُ رَبِّى ) mübtedası bir isimdir (zamirdir). Haberi ise, hem sugrâ hem de kubrâ olan isim cümlesidir ve tarikat ehline hitaptır (önceki cümleye nazaran, sugrâ cümledir. sonraki cümleye nazaran da kubrâ cümledir).
  • ( اللهُ رَبِّى ) mübteda ve haberi birer isim olan, sugrâ cümledir ve şeriat ehline hitaptır.
  • Önceki sayfa Sonraki sayfa