Yıl: 2014

  • HZ. EYYÛB (A.S.) HAYATI

    ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM1

     

    HZ. EYYÛB (A.S.) 1

     

    A. Soyu, Zamanı Ve Ülkesi 1

     

    B. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Eyyûb (A.S.) Hakkında Verilen Bilgiler. 1

     

    C. Üstün Sabır Sahibi Güzel Bir Kul 3

     

    D. Şeytanın Vesvesesi 3

     

    E. Şifa Bulması 4

     

    F. Kendisine Yeniden Çocuk Ve Mal Verilmesi 4

     

    G. Yüz Değnek Meselesi 5

     

    H. Kitab-ı Mukaddes’te Hz. Eyyûb (A.S.) 5

     

    I. Evladı 7

     

     

     

     

     

     

     

    ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

     

     

     

    HZ. EYYÛB (A.S.)

     

     

     

    A. Soyu, Zamanı Ve Ülkesi

     

     

     

    Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Eyyûb (a.s.)’dan dört yerde bahse­dilmiş ve hakkında çok az bilgi verilmiştir, onun hakkındaki bu bilgiler, peygamber olarak görevlendirilmesi, üstün ahlâkı, ağır bir hastalığa yakalanması ve Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla bu hasta­lıktan kurtulmasıyla sınırlıdır. Konunun akışı içinde aktaraca­ğımız bu âyetlerde, onun soyu, ne zaman ve hangi ülkede yaşa­dığı veya görevi sırasında nelerle karşılaştığı hususlarında bilgi bulunmamaktadır. Buna karşılık, kısas-ı enbiyâ, tarih ve tefsir kaynaklarında, Hz. Eyyûb (a.s.)’m soyu ve yaşadığı zaman hak­kında farklı rivayetler aktarılmıştır. İbn İshak’ın aktardığı bir rivayete göre, Hz. Eyyûb (a.s.), Hz. Yakub (a.s.)’m Rumların atası olan oğlu Ays evlâdın d andır ve soy kütüğü şöyledir: Eyyûb b. Âmûs b. Râzic (veya Ruil) b. Ays. Annesi ise Hz. Lût (a.s.) so-yundandır. Hanımı da, Efrâhim b. Yusufun kızıdır. Diğer bir rivayete göre, Hz. Eyyûb (a.s.)’m babası, Hz. İbrahim (a.s.)’m Nemrut tarafından ateşe atılması esnasında iman edip onunla birlikte hicret edenlerden biri, annesi Hz. Lût (a.s.)’m; hanımı ise Hz. Yakub (a.s.)’m kızıdır. Taberî ve İbnül-Esir, birinci rivayeti tercih etmekle birlikte, Hz. Eyyûb (a.s.)’m hal tercümesini, Hz. Yusuf (a.s.)’dan önce vermişlerdir. Hz. Eyyûb (a.s.)’m, Hz. Yakub (a.s.) zamanı nebilerinden olduğunu bildiren ikinci rivayeti buna gerekçe göstermişlerdir.[1] Onun Hz. Dâvud (a.s.) ve Hz. Süleyman (a.s.) zamanında yaşayan Arap asıllı bir nebî olduğunu ileri sü­renler de çıkmıştır. Mevdûdî, Ahd-i Atik’teki Eyyûb kitabından daha güvenilir olarak nitelediği İşâyâ ve Hezeikel kitaplarına istinaden Hz. Eyyûb (a.s.)’ın M.Ö. 9. yüzyıl veya daha önce ya­şadığı görüşünü benimsemiştir.[2] 

     

     

     

    B. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Eyyûb (A.S.) Hakkında Verilen Bilgiler

     

     

     

    Az önce geçtiği gibi, Kur’ân dört yerde Hz. Eyyûb (a.s.)’dan bahsetmiştir. Bunlardan birincisi olan Nisa sûresinin 163. âye­tinde Allah Teâlâ, Rasülullah (s.a.v.)’e hitaben ona gönderdiği gibi, diğer bütün peygamberlere de vahiy gönderdiğini bildirerek Onlardan bâzılarının isimlerini vermektedir. Hz. Eyyûb (a.s.) da bunların arasındadır:

     

    “(Ey peygamber) Biz, Nuh’a ve ondan sonraki bütün pey­gamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Tıpkı İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyüb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettiğimiz ve Davud’a Zebur’u verdi­ğimiz gibi.”

     

    En’am sûresinin 84. âyetinde ise, yine bâzı peygamberlerin İsimleri sayılmakta, onların hidâyete ulaştırıldıkları ve yaptıkları iyi işler karşılığında ödüllendirildikieri bildirilmektedir.

     

    “Bundan başka ona (İbrahim’e) İshak ve Yakub’u ihsan ettik ve her birini hidâyete erdirdik. Nuh’u da daha önce hidâyete er­dirmiştik. Onun soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyûb’u, Yu­suf u, Musa’yı, Harun’u da. İşte iyi işler yapanları böyle mükafat­landırırız. “

     

    Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Eyyûb (a.s.)’m İsminin üçüncü defa zikredildiği Enbiya sûresinde Cenab-ı Hak, bâzı peygamberlerine verdiği imkânlar ve onlara yaptığı yardımlardan bahsederken, Hz. Eyyûb (a.s.)’in yakalanmış olduğu hastalıktan kurtulmak için yaptığı duaya da işaret etmiş ve onun bu duasını kabul etti­ğini, ona şifa ile birlikte yeniden evlât ve bol miktarda mal verdi­ğini açıklamıştır. Ayrıca onun bu durumunu, musibetlere mâruz kalan mü’minlerin, bu belâların giderilmesini Allah’tan istemele­ri ve ihlâsla O’na sığınmaları hususunda örnek göstermiştir:

     

    “Eyyûb’u da hatırla! O, bir zaman rabbine, ‘Doğrusu ben bir hastalığa yakalandım. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin, bana merhamet et!’ diye duâ etmişti. Bunun üzerine duasını ka­bul ettik ve onu yakalandığı dertten kurtardık. Ayrıca katımızdan bir rahmet ve bize kulluk edenlere bir ders olmak üzere, ona aile fertlerini ve onlarla birlikte bir o kadarım daha verdik.’[3]

     

    Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Eyyûb (a.s.)’dan son kez bahsedilen Sâd süresindeki âyetlerde de onun hastalığı ve Allah’ın lütfuyla şifa bulması hakkında bilgi verilmiştir. Burada, önceki bilgilere ilâve olarak, onun yakalandığı dertten nasıl kurtulduğuna, ma­lına mülküne yeniden kavuştuğuna, engin sabrına ve hammıyla ilgili bir duruma işaret edilmiş; ayrıca onun Allah’a yönelen çok güzel bir kul olduğu belirtilmiştir:

     

    “Ey Muhammedi Kulumuz Eyyûb’u hatırla! Hani bir zaman O, Rabbine, ‘Gerçekten şeytan bana meşakkat ve ıztırap dokun­durdu!’ diye nida etmişti, ona, ‘Ayağım yere vur! İşte sana, yıka­nılacak ve içilecek soğuk bir su!’ dedik. Nezdimizden bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere biz, ona aile fertlerini ve önceki mal-mülkünü bahşettik, bir o kadar da artırdık. Biz, Eyyûb’a, ‘Eline bir demet sap alıp onunla hanımına vur, yeminini bozma!’ demiştik. Gerçekten biz, onu sabırlı bulmuştuk. O, ne gü­zel kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.”[4]

     

    Kur’ân-ı Kerim’in Hz. Eyyûb (a.s.) hakkında verdiği bilgiler, bunlardan ibarettir. Görüldüğü gibi, orada onun peygamber ol­duğunun bildirilmesi ve güzel ahlakı yanında sâdece hastalığı ve Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla bu hastalıktan kurtuluşundan söz e-dilmiştir. Bu hastalığından bahsedilirken de, duyduğu rahatsız­lık, bu rahatsızlığı yüzünden yaşadığı acıyı şeytana nispet etme­si, Yüce Allah’ın emrine uyarak hastalıktan şifa bulma şekli, yeniden mal mülk ve evlâda kavuşması, hastalığı sırasındaki bir yemini ve bu yeminini yerine getirmesiyle ilgili tavsiyeye yer ve­rilmiştir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de, onun hastalığının sebebi, ne tür bir hastalık olduğu ve safhaları hakkında bilgi yoktur. Tevrat ve diğer kaynaklarda anlatılanları bir tarafa bırakıp, sâ­dece âyetlerdeki bilgileri esas aldığımız takdirde, onun bu hasta­lığının, diğer peygamberlerin tâbi tutulduğu imtihanlar cinsin­den, derecesinin yükseltilmesine vesile kılman bir imtihan oldu­ğu anlaşılmaktadır. Hz. Eyyûb (a.s.), büyük bir sabır göstererek bu imtihanı başarıyla tamamlamıştır. Şimdi onun hastalığıyla ilgili olarak sâdece Kur’ân’da işaret edilen hususları ve bu konu­larda yapılan açıklamaları vermek istiyoruz: [5]

     

     

     

    C. Üstün Sabır Sahibi Güzel Bir Kul

     

     

     

    Allah Teâlâ, mealini aktardığımız son âyette, hastalığı sıra­sında gösterdiği fevkalâde sabrı ve tevekkülü dolayısıyla Hz. Eyyûb (a.s.) hakkında şöyle buyurmuştur:

     

    “Gerçekten biz, onu sabırlı bulmuştuk. O, ne güzel kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.”

     

    Kavmine peygamber olarak görevlendirilen Hz. Eyyûb (a.s.), tefsirlerde ve diğer kaynaklarda anlatıldığına göre büyük bir zen­gindi. Geniş topraklar, bağlar, bahçeler ve kalabalık sürüler sahibiydi. Son derece sağlıklı bir bünyeye sahip olup çok sayıda çocuğu vardı. Ömrünün bolluk ve sağlık içinde geçirdiği yılların­da, varlıklı ve sağlıklı bir kulun yapabileceği en güzel kulluk şek­lini göstermişti. Son derece muttaki, Allah’ın verdiği nimetlere şükreden ve muhtaçlara yardımcı olan bir kul olmuştu. Dünya malı hiçbir şekilde onu tuzağına düşürememişti. Bunlarla alâka­lı olmalı ki, Yüce Allah, onu kendisine bol bol verdiği bu nimet­lerle, çocuklarının çokluğu ve bedeninin sıhhatiyle imtihan et­mek istedi. Onu malını mülkünü ve ardından yakınlarını elinden almakla imtihan etti. Bütün mal varlığını ve çocuklarını kaybe­den Hz. Eyyûb (a.s.), aynı zamanda ağır bir hastalığa yakalandı. Bu durumda ise o, hasta ve muhtaç sâlih kullar için örnek bir hayat yaşadı. Başına gelen bu sıkıntılara karşı sabır zırhına bü­rünerek Allah’a hamdine ve yoğun ibâdetine devam etti. Asla kırgınlık göstermedi, büyük bir tevekkülle Allah’tan gelen her şeye razı olduğunu gösterebilmek için elinden geleni yaptı. Bol­luk zamanında olduğu gibi, darlık hallerinde nasıl olunması ge­rektiği hususunda sâlih kullar için güzel bir örnek oldu. Hatta neticede, Allah Teâlâ tarafından “sabırlı, güzel bir kul olarak tanı­tılma” yanında, sabırlı kişiler hakkında en önemli örnek hâline geldi. Rivayete göre sâliha bir hatun olan hanımı da, bollukta ve darlıkta ondan farksızdı. Nimetlere şükretmesini bilen bu bahti­yar kadın, sıkıntı ve ağır hastalık günlerinde, kocasını terk et­medi, onu yalnız bırakmamak için elinden geleni yaptı ve her türlü hizmetini yürütmeye çalıştı. [6]

     

     

     

    D. Şeytanın Vesvesesi

     

     

     

    Müfessirler, son âyette, Hz. Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı sıra­sında duyduğu meşakkat ve acıyı, şeytana nispet etmesinin yan­lış anlaşılabileceğini düşünerek, bu işin hakikatini şöyle açıkla­mışlardır; Hz. Eyyûb (a.s.), “Gerçekten şeytan bana meşakkat ve ıztırap dokundurdu!” derken, şeytanın insanlar üzerinde hastalık ve sıkıntı meydana getirdiğini veya onun böyle bir güce sahip olduğunu kastetmemiştir. Zâten şeytanın böyle bir gücü de yok­tur. Çünkü böyle bir güce sahip olması durumunda insanların onun kötülüklerinden kurtulmaları mümkün olamazdı. Şeytanın insanlar üzerindeki yetkisi, vesvese vermek suretiyle onları etki­lemesinden ibarettir. Hz. Eyyûb (a.s.)’m kastettiği de işte bu ves­vesedir. Şeytanın Hz. Eyyûb (a.s.)’a verdiği vesvesenin keyfiyeti hakkında ise farklı açıklamalar yapılmıştır. Bu hususta söyle­nenler özetle şöyledir:

     

    Hz. Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı şiddetlenince, ona gelen şey­tan, önceden sahip olduğu nimetleri ve o andaki hastalığını ha­tırlatarak, onu rahatsız etmeye çalışırdı. Veya vesvese suretiyle gelir, sıhhat bulamayacağından bahsederek onun zihnini karıştı­rırdı. Yahut eşine, “kocan bana itaat ederse, hastalığını gideri­rim” der, bunun üzerine eşi, şeytanın sözlerini aktararak Eyyûb’ u rahatsız ederdi. Bu yollardan hangisiyle olursa olsun, onun vesvesesi kendisini rahatsız ettiğinden, Hz. Eyyûb (a.s.), onun şerrinden kurtulmak için Allah’a duâ etmiştir. Bu hususta Mevdûdî, şöyle demektedir:

     

    “Hz. Eyyûb (a.s.), ‘Gerçekten şeytan bana meşakkat ve ıztırap dokundurdu!’ ifadesiyle, şeytanın bir musibet ve hastalık verme gibi bir güce sahip olduğunu söylemek istememiştir. Zîrâ Hz. Eyyûb (a.s.), şiddetli bir hastalığa yakalanması, tüm servetini ve evlâdını kaybetmesi ve tüm yakınlarının kendisinden yüz çevirmesinden ziyâde, şeytanın vesvese yoluyla kendisine eziyet etmesinden yakınıyordu. O, ‘Şeytan bana vesvese vererek me’ yus olmamı istiyor, beni nankör olmaya sevk ediyor ve sabn terk etmem için elinden geleni yapıyor.’ demek istiyordu.”[7] 

     

     

     

    E. Şifa Bulması

     

     

     

    Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan diğer bir husus, Hz. Eyyûb (a.s.)’ın şifa bulmak için yaptığı duânm Allah Teâlâ tarafından kabul edilmesi ve hastalıktan kurtulması için ne yapması gerek­tiğinin bildirilmesidir. Cenab-ı Hak, ona “Ayağını yere vur! îşte sana, yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su!” buyurarak hastalı­ğından nasıl kurtulacağını açıklamış, bunun üzerine ayağını yere vurduğunda, oradan soğuk bir su fışkırmış ve Hz. Eyyûb (a.s.), o sudan içip ardından banyo yapınca şifa bulmuştur.

     

    Hz. Eyyûb (a.s.)’m hastalığı, Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir hadise göre 18 yıl devam etmiştir.[8] Bu hastalığın 7 veya 3 yıl sürdüğünü bildiren rivayetler de vardır. Bir hadiste de Hz. Ey­yûb (a.s.)’ın bu hastalığa bir Çarşamba günü yakalandığı ve bir Salı günü kurtulduğu belirtilmiştir.[9] 

     

     

     

    F. Kendisine Yeniden Çocuk Ve Mal Verilmesi

     

     

     

    Kur’ân-ı Kerim, Allah Teâlâ’nm, duasını kabul ederek sağ­lığına tekrar kavuşturduğu Hz. Eyyûb (a.s.)’a, önceden olduğu gibi, çok sayıda çocuk ve büyük bir servet bahşettiğini, hatta önceki servetini ikiye katladığını da haber vermiştir:

     

    “Nezdimizden bir rahmet ve atol sahiplerine bir öğüt olmak üzere biz, ona aile fertlerim ve önceki mal-mülkünü bahşettik, bir o kadar da artırdık”

     

    “Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu yakalandığı dert­ten kurtardık. Aynca katımızdan bir rahmet ve bize kulluk, edenle­re bir ders olmak üzere, ona aile fertlerine ve onlarla birlikte bir o kadarına daha yerdik.”

     

    Rasülullah (s.a.v.) ona bahşedilen nimetlerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur;

     

    “Eyyûb peygamber bir gün çıplak olarak yıkanırken, üzerine altın çekirgeler düşmeye başladı. Eyyûb, onları toplayıp elbisesi­nin içine doldurmaya başlayınca, Cenab-ı Mevlâ, ‘Ya Eyyûb! Ben seni bu gördüklerine dönüp bakmayacak kadar zengin kılmadım mı?’ diye seslendi. Eyyûb ise, ‘Evet, izzetine yemin ederim ki, be­ni çok zengin kıldın; fakat ben senin lütfettiğin bereketten müs­tağni olamam.’ dedi.![10]

     

    Rivayete göre Hz. Eyyûb (a.s.) hastalanmadan önce yetmiş, sıhhatine kavuştuktan sonra da yetmiş yıl yaşamıştır. Ancak onun bütün ömrünün 93 yıl olduğu da söylenir. [11]

     

     

     

    G. Yüz Değnek Meselesi

     

     

     

    Âyetteki “Biz, Eyyûb’a, eline bir demet sap alıp onunla ha­nımına vur, yeminini bozma!’ demiştik.” ibaresiyle işaret edilen hususa gelince, Fahreddin Râzî ve Beyzâvî’nin naklettiklerine göre, hastalığı günlerinde, eşi bir ihtiyaç için gittiğinde geç gel­miş, bu duruma öfkelenen Hz. Eyyûb (a.s.), “Hastalığımdan kurtulursam sana yüz değnek vurayım!” diye yemin etmişti. Cenab-i Hak, onun yeminini yerine getirmesi için bir kolaylık gösterdi. Çöplerden bir demet yaparak bir defa vurmasıyla yemininin ye­rine geleceğini bildirdi.[12]

     

    Başka bir rivayete göre ise, hastalığı arttığında hanımı, “Sen duası makbul bir adamsın, dua et de Allah şifanı versin!” deyince, “Biz yetmiş yıl nimetler içinde yüzdük, yetmiş yü da belâ ve sıkıntıya sabredelim! Allah bana şifa verirse sana yüz sopa vuracağım.” diye yemin etmiştir. Elmalılı, bu konu hakkında şöy-le demiştir:

     

    “Deniliyor ki, Hz. Eyyûb (a.s.}, bir hâdise dolayısıyla eşine yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Böylece bir demet yaparak vurmakla yeminin yerine geleceği kendisine ruhsat olarak göste­rilmiş, seri ceza ve yeminlerde bu “Eyyûb ruhsatı” adıyla bakî kalmıştır. Âyette ne demeti olduğu açıkça belirtilmediği için, da­ha geniş mânâlara ihtimali vardır. Bizim kanaatimizce bu emir, yalnız o ruhsatı göstermekle kalmıyor, eli altında bir cemâat ku­rulması gerektiğini de anlatmış bulunuyor.”[13]

     

    Derveze, Hz. Eyyûb (a.s.)’a verilen bu ruhsatı, Allah’ın kul­lan için, tehlike, zarar ve günâha düşürecek problemlerden kur­tulmaları hususunda meşru vesilelere tevessül edilmesine izin verdiğine delil olarak değerlendirmekte ve bunun Kur’ân’m tek­rarlarla prensip haline getirdiği bir kaide olduğunu söyleyerek çeşitli örnekler vermektedir.[14] Hz. Eyyûb (a.s.)’a tanınan ve Al­lah’ın onun vefakar eşine büyük bir lütfü kabul edilen bu uygu­lama, fukâha arasında çeşitli görüşlere mesned olmuştur.[15]

     

     

     

    H. Kitab-ı Mukaddes’te Hz. Eyyûb (A.S.)

     

     

     

    Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Eyyûb (a.s.) hakkında verilen bilgiler yukarıda aktardıklarımızdan ibarettir. Bu bilgilerin dışında onun milleti, mensup olduğu aile, yaşadığı dönem, hayatı ve bilhassa meşhur hastalığı ile ilgili olarak diğer kitaplarda pek çok şey söylenmiştir. Bu bilgilerin ekserisinin kaynağı Tevrat veya Ehl-i Kitab’m elinde bulunan diğer bâzı kitaplardır. Onun yakalandığı şiddetli hastalık ve hastalığı esnasındaki durumu hakkında söy­lenenlerin ekseriyetinin uydurma olduğu açıktır. Onun hakkın­daki bu bilgileri özet olarak vermek ve bilhassa uydurma olduğu bilinen rivayetlere işaret etmek istiyoruz.

     

    Ahd-i Atik, Hz. Eyyûb (a.s.)’m başından geçenleri tafsilatıy­la anlatmaktadır. Burada onun Edom diyarının bir bölgesi olan ve Ölüdeniz’in güneydoğusunda yer aldığı söylenen veya Celîle gölünün kuzeydoğusundaki Haranla aynı yer olduğu ileri sürü­len Uts bölgesinde yaşadığı bildirilmektedir. Kendi adını taşıyan kitapta anlatıldığına göre, o, yedi oğul ve üç kız babasıdır; bin­lerce koyunu ve devesi, pek çok kölesi vardır. Şark’taki insanla­rın en büyüğüdür. Bütün bunlarla birlikte son derece kâmil bir insandır, Allah’tan hakkıyla korkar ve bütün kötülüklerden kaçı­nır. Bir defasında Rab, onun bu durumunu şeytana hatırlatınca, onu kıskanan şeytan, onun Allah’tan korkusunun, malının elin­den alınma endişesinden kaynaklandığını söyler. Bunun üzerine Allah, Hz. Eyyûb’u denemek için şeytana onun malını mülkünü tahrip imkânı verir. Şeytan, onun çocuklarını Öldürür ve bütün mallarını tahrip eder. Ancak Eyyûb, şeytanı yanıltmıştır. Bütün bu sıkıntıları büyük bir tevekkül ile karşılar, Allah’ın hükmüne teslim olarak, hamd ve şükrünü devam ettirir.[16]

     

    Hz. Eyyûb (a.s.)’m peşini bırakmayan şeytan, bu defa Al­lah’tan onun ağır bir hastalıkla denenmesi için izin alır. Neticede onun bütün vücudu çıbanlarla kaplanır. Çıbanları kazımak için bir çömlek parçası alır ve küller içinde oturur. Onun bu duru­muna üzülen karısı, “Allah’a lanet et de öl!” der. Eyyüb, bütün bunlara rağmen, hastalığının ilk günlerinde büyük bir sabır Ör­neği sergiler ve önceden olduğu gibi şükrüne devam eder. Ancak hastalık uzayınca yakınmaya başlar ve bu yakınmalar giderek isyana ve doğduğu güne lanet yağdırmaya dönüşür. Bunun bü­yük bir haksızlık olduğunu söyler.[17] Allah’ın bu isyanı sebebiyle kendisini kınamasına kadar isyan ve şikayetlerini devam ettirir. İşte o zaman pişman olup isyanına tevbe eder. Onu bağışlayan Allah, hastalıktan kurtarır, önceki çocukları sayısınca çocuk ve önceki servetinin iki katı da mal verir. Hz. Eyyûb (a.s.) bu musi­betten sonra 140 yıl daha yaşar.[18]

     

    Görüldüğü gibi, Kur’ân’da tanıtılan Eyyûb ile Kitab-ı Mu-kaddes’te tanıtılan Eyyûb arasında önemli bir fark vardır. Kur’ân geçtiği gibi, onu, Allah’a kulluk hususunda mükemmel bir ör­nek, sabır ve metanet âbidesi bir şahsiyet olarak takdim eder. Ancak Kitab-ı Mukaddes’in Eyyûb kitabında tanıtılan Eyyûb, sabırdan ziyâde sabırsızlığı ve sonuçta isyanıyla dikkat çeker. Gerçi bu kitabın ilk bölümündeki Eyyûb, Kur’ân’m tanıttığı Ey-yûb’a benzer. O, Allah’tan korkan mükemmel bir insandır. An­cak daha sonraki bölümlerde, açık bir isyankârdır. Kitabın bu iki bölümündeki çelişki, bu kitabın tahrif edildiğinin, dolayısıyla oradaki bilgilerin önemli bir kısmının Allah sözü olmayıp insan­lar tarafından uydurulup ona isnâd edildiğinin açık bir delilidir.

     

    Diğer taraftan, Hz. Eyyûb (a.s.)’m hastalığı, Tevrat’taki ri­vayetlerde insanların kendisinden nefretini gerektiren bir hasta­lık şeklinde anlatılmıştır, Kısas-ı enbiyâ, tarih ve tefsir kitapla­rında geçen bu yöndeki malûmat da, tamamen İsrâilî kaynak­lardan    alınmış    bulunmaktadır.[19]   Onun    hastalığı   hakkında Kur’ân-ı Kerim ve güvenilir hadis kaynaklarında bulunmayan bu tür rivayetlerin önemli kısmının sonradan uydurulduğu açıktır. Çünkü peygamberler, kendilerinden nefrete ve uzaklaşmaya yol açacak, insanları tiksindiren her türlü hastalık ve noksanlıklar­dan korunmuşlardır.[20] Bu korunmuşluk, yürüttükleri önemli görevin zarurî bir şartıdır. Daveti yürütecek kişilerin halk ile birlikte olmasını ve onları doğru yola çağırmasını engelleyen, insanları onlardan uzaklaştıran bu durumlar, peygamberlik hikmetine aykırı görülmüştür. Bu konuyu giriş bölümünde ele aldığımız için burada hatırlatmakla yetiniyoruz.[21] 

     

     

     

    I. Evladı

     

     

     

    Bâzı tarihçiler, çok sayıda çocuk sahibi olduğu bildirilen Hz. Eyyüb (a.s.)’m haklarında bilgi olan iki oğlundan bahseder­ler. Bunlardan biri, Havmel, diğeri ise, kendisinden sonra pey­gamber olarak görevlendirildiği belirtilen ve “Zülkifl” olarak isim­lendirilen Bişr’dir. Hayatını Anadolu veya Şam’da geçiren Bişr (a.s.), 75 veya 95 yaşında ölmüştür.[22] 

     

     

     

     

     



    [1] Bu rivayetler İçin bkz. Taberî, Tarih, I, 165-167; İbnül-Esir, I, 128-135; İbn Kesir, Kasasu’l-enbiyû, I, 311.

     

    [2] Tefhim, III, 325.

     

    Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 358.

     

    [3] Enbiya süresi, 21/83-84.

     

    [4] Sâd sûresi, 38/41-44.

     

    [5] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 359-361.

     

    [6] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 361-362.

     

    [7] Tefhim, V,79.

     

    Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 362-363.

     

    [8] İbn Kesir, el-Bidâye, I, 223.

     

    [9] Ibn Mâce, Tıb, 22.

     

    Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 365.

     

    [10] Buhâri, Gusül, 20, Enbiyâ, 20, Tevhid, 35; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 243, 314, 490.

     

    [11] Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 363-364.

     

    [12] M. Vehbi, HüldsatÜ’l-beyân, XII, 4806.

     

    [13] Hak Dini, VI, 473.

     

    [14] Tefsir, I, 397.

     

    [15] Bu hususta bkz. Mevdûdi, Tefhim, V, 80-81.

     

    Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 364-365.

     

    [16] Eyyûb, 1/6-22.

     

    [17] Eyyûb, 3/1-26.

     

    [18] Eyyûb, 42/1-17.

     

    [19] Harman, “Eyyûb”, Dİ A, XII, 17.

     

    Hz. Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı hakkında, İsrâilî kaynaklardan aktarılmış olan bu rivayetlerden birinde anlatıldığına göre, şeytan Hz. Eyyûb (a.s.)’m zikrini ve bu sı­rada melâike-i kiramın ona iştirakini kıskanır. Allah’tan, Eyyûb’u dininden dön­dürmek için kendisini ona musallat kılmasını ister. Ancak Allah, sadece malına musallat olmasına izin verir. Bunun üzerine İblis, ifritlerden şürekâsını toplaya­rak, Hz. Eyyûb (a.s.)’ın Dimaşk mülhakatından Beseniyye arazisindeki mal ve mülkünü tahrip kararı alır. Arazileri tahrip edilen ve kalabalık sürülerini kaybe­den Eyyûb, buna aldırmadan Allah’a hamdine, O’na ihlâs ile ibâdetine ve şükrü­ne devam eder ve başına gelen bu musibete sabırla karşı koyar. Bunu gören şeytan, onun evlâdına musallat olmak ister. Cenab-i Hak, bu defa evlâdına musallat olmasına izin verir; neticede Eyyûb evlâtlarının tamamını kaybeder. Bu ikinci bü-

     

    yük felâkete rağmen Eyyûb’un sabır ve tevekkülden ayrılmadığını, ibâdet, zikir ve şükrüne devam ettiğini gören İblis, üçüncü olarak, Eyyûb’un cesedine musallat olma iznini alır. Secde halinde bulunduğu sırada ona üfler ve hasta olmasına ve­sile olur. Ağır bir şekilde hastalanan Eyyûb’un vücudunu kurtlar kaplar. Kokusu alır götürür, tahammül edilemez bir hal alır. Sonunda halk, onu şehrin dışındaki bir mezbeleliğe atar. Hanımı dışında kimse ona yaklaşmaz. Hz. Eyyûb (a.s.] 7 yıl orada kalır.

     

    Başka bir rivayete göre, Hz. Eyyûb (a.s.j bir koyun keser; ancak komşusuna ikramda bulunmaz. Komşusunun hâlini düşünmemekle işlediği bu hata yüzün

     

    den ağır bir derde mübtelâ kılınır. Diğer bir rivayete göre, büyük bir sermaye sa­hibi olan Hz. Eyyûb (a.s.), kâfir bir ülkenin yakınında olduğu halde, o ülke üzeri­ne cihada çıkmamış, bu yüzden derde duçar olmuştur.

     

    Bir diğer rivayette ise başka bir sebep zikredilir: Şam bölgesinde başgösteren kıtlık üzerine, Hz. Eyyûb (a.s.), zulmüyle meşhur olan Firavun’un dâvetine İcabet ederek onun ülkesine gider ve oraya yerleşir. Firavun ona büyük ikramlarda bu­lunur ve ikta araziler verir. Bu günlerde aynı ülkeye gelen Şuayb peygamber, bü­yük bir cesaret örneği göstererek Firavun’un yaptığı bütün haksızlıkları yüzüne karşı söyler. Huzurda bulunan Eyyüb ise hiç sesini çıkarmaz. Neticede, Fira­vun’un kendisine yaptığı iyilikler dolayısıyla onun halka yaptığı zulmü görmezden gelmesi ve ona karşı susması yüzünden Allah tarafından şiddetli bir hastalıkla cezalandırılır (Bu rivayetler için bkz. Salebi,154-163; Taberî, Tarih, I, 165-167; İbnü’1-Esir, I, 128-130; İbn Asâkir, Tarihu Dımaşk, X, 58-61).

     

    [20] Neccâr, 416.

     

    [21] Bu konuda bkz. s. 59-60.

     

    Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 365-368.

     

    [22] Salebi, 164.

     

    Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 368.

     

  • İDRİS ALEYHİSSELÂM

    İDRİS ALEYHİSSELÂM

    . 2

    İdris Aleyhisselâmın Soyu: 2

    İdris Aleyhisselâma İdris
    Denilmesinin Sebebi:
    2

    İdris Aleyhisselâmın Şekil Ve
    Şemaili:
    2

    İdris Aleyhisselâmın
    Özelliklerinden Bazıları:
    2

    İdris Aleyhisselâmın
    Peygamberliği, Mücadele Ve Mücâhedesi:
    3

    Cehennem Ve Cennetin İdris
    Aleyhisselâma Gösterilişi:
    3

    Peygamberimiz Muhammed
    Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde İdris Aleyhisselâmla Selamlaşması:
    4

    İdris Aleyhisselâmla Nuh
    Aleyhisselâm Arasındaki Soy Direği Atalar:
    4

     

    İdris
    Aleyhisselâmın Soyu:
        Başa Dön

     

    İdris (Ahnuh veya Unhuh veya Hanuh) b.Yerd (yahud
    Yarid)b.Mehlâil b.Kay­narı (yahud Kaynen) b.Enuş, b.Şis, b.Âdem Aleyhisselâm.[1]

     

    İdris
    Aleyhisselâma İdris Denilmesinin Sebebi:
        Başa Dön

     

    idris Aleyhisselâma; Yüce Allâhın kitabından ve
    İslam Dininin Sünnetinden[2],
    Kitaplardan, Âdem ve Şis Aleyhisselamların Sahifelerinden[3]
    çok çok ders yap­tığı için[4]
    İdris adı verildiği rivayet edilir.[5]

     

    İdris
    Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
        Başa Dön

     

    İdris Aleyhisselâm; beyaz tenli[6],
    uzun boylu, büyük karınlı, geniş göğüslü[7],

    kaba Sakallı, İri kemikli, güzel yüzlü İdi.[8]

    Yürürken, adımını, kısa atar[9],
    önüne bakardı.[10]

    Vücudu, az kıllı, başı, çok saçlı idi. Vücudunda,
    yaratılıştan beyaz bir nokta vardı.[11]
    Sesi, ince ve konuşması mülayimdi.[12]

     

    İdris
    Aleyhisselâmın Özelliklerinden Bazıları:
        Başa Dön

     

    İdris Aleyhisselâm; Âdem Aleyhisselâmdan sonra[13],
    kalemle ilk kez yazı yazan [14],

    İlk kez yıldızlar ve hisab ilmini gözden geçiren zat
    idi.[15]

    Geçmiş devirlerin bütün ilimleri kendisinde toplanmıştı.[16]

    Bütün ilimler kendisine öğretilmiş, Şis
    Aleyhisselâmdan sonra hiç kimseye  gizli
    ilimlerin Mushafı da ona teslim edilmişti.[17]

    Kendisi terzi idi..[18]

    İlk kez, iğne ile dikiş diken[19],
    ilk kez elbise dikip giyen de İdris Aleyhisselâmdı.

    Halbuki, ondan önceki insanlar, hayvanların
    derilerini giyerlerdi[20]

    Babası Yerd b. Mehlâil, İdris Aleyhisselâmı yerine
    bıraktığı ve kavmin oturdukları mukaddes dağdan , Kabil oğullarının yanına
    inmemeleri için[21]
    yaptığı va’z ve nasihata kulak asamadıkları zaman[22]
    İdris Aleyhisselâm, ayağa kalkıp onlara:

    “İyi biliniz ki: içinizden kim Babamız Yerd’i ,
    dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz, onun bir daha dağaımıza çıkmasına meydan
    bırakmayacağız!” demiş, fakat onlar, dağdan inmekten başkasına yanaşmamışlar,
    inecekleri yere inmişler, Kabil oğullarının kadınları ile düşüp kalkmışlardır.[23]

    İdris Aleyhisselâm, çok ibadet edici bir zat idi.
    Kendisinin, bir günde yükselen ameline, zamanındaki Âdem oğullarını bir ayda
    yükselen amelleri denk gelmezdi.[24]

     

    İdris
    Aleyhisselâmın Peygamberliği, Mücadele Ve Mücâhedesi:
        Başa Dön

     

    Âdem, Şis Aleyhisselâmlardan sonra[25],
    İdris Aleyhisselâma , Yüce Allah tarafından peygamberlik verildi.[26]

    Ve kendisine otuz sahife indirildi.[27]

    İdris Aleyhisselâm; kavmini, putlara tapmaktan men
    ve yüce Allaha ibadete davet etti.

    Fakat, onlar, onu, yalanladılar.[28]

    İdris Aleyhisselâm; Şis oğullarından olan kavmim
    yanına çağırıp onlara, öğüt­ler vermiş, Yüce Allâha itaat, Şeytana ise, isyan
    etmelerini ve Kabil oğulları ile düşüp kalkmamalarını emr etmiş ise de, onlar,
    dinlememişler[29],
    Kabil oğulları­nın yanına, birbiri ardınca, kafile kafile inmeğe başlamışlar[30],
    İdris Aleyhisselâmın dâvetine, ancak, bin kişi icabet etmiştir.[31]

    İdris Aleyhisselâm, ilk kez, Allah yolunda Kabil
    oğulları ile savaşmış, onlardan esirler alıp âzad etmiştir.

    İdris Aleyhisselâm; göğe yükseltilmeden önce, oğlu
    Mettu Şelah’ı, kendisine Halef ve Ev halkına Vasi tayin etti.

    Yüce Allah’ın; Kabil oğullarını, onlarla düşüp
    kalkanları ve onlara meyi eden­leri azaba uğratacağını bildirdi ve kendilerini,
    onlarla düşüp kalkmaktan nehy etti.[32]

    Allâha ibadette İhlaslı olmalarını, doğruluk ve
    yakîn üzere amel etmelerini tav­siye etti.[33]

    Bundan sonra, Yüce Allah, İdris Aleyhisselâmı, pek
    yüce bir yere kaldırıp yük­seltti. [34]

    O zaman, kendisi, yüz altmış beş yaşında idi.[35]
    Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun![36]

     

    Cehennem
    Ve Cennetin İdris Aleyhisselâma Gösterilişi:
        Başa Dön

     

    Hz.Ümmü Seleme’nin, bildirdiğine göre:

    İdris Aleyhisselâm, Ölüm Meleğinin dostu idi.
    O’ndan, Cennet’i ve Cehennem’i, kendisine göstermesini istedi.

    O da, onu, yükseltti.

    İdris Aleyhisselâm, Cehennem’i görünce, ondan
    korktu. Az kalsın bayılacaktı.

    Ölüm Meleği, onun üzerine kanadını gerip:

    “Gördün onu, değil mi?” dedi.

    İdris Aleyhisselâm:

    “Evet! Bu güne kadar, onu, hiç
    görmemiştim!” dedi.

    Ölüm Meleği, Cennet’i görünceye kadar onu götürüp
    Cennet’e girdi ve jdris Aleyhisselâma:

    “Cennet’i de, gördün değil mi?” dedi.
    İdris Aleyhisselâm:

    “Evet! Vallahi, burası, Cennet’tir!” dedi.

    Ölüm Meleği:

    “Haydi, gördüğüne git!” dedi.

    idris Aleyhisselâm:

    “Nereye gideyim?” diye sordu.

    Ölüm Meleği:

    “Nerede olmak istersen, oraya git!” dedi.

    İdris Aleyhisselâm:

    “Hayır! Vallahi, ben, oraya girdikten sonra,
    çıkmam!” dedi.

    Ölüm Meleğine:

    “Sen, onu, oraya koyma!

    oraya girince, hiç kimse için, bir daha oradan
    çıkmak yoktur!” denildi.[37]

     

    Peygamberimiz
    Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde İdris Aleyhisselâmla Selamlaşması:
        Başa Dön

     

    Peygamberimiz Aleyhisselâm, Miraç gecesinde, Cebrail
    Aleyhisselâmla birlikte dördüncü kat göğe yükseldiği zaman, orada, İdris
    Aleyhisselâmla karşılaştı.

    Cebrail Aleyhisselâma:

    “Kim bu?” diye sordu.[38]

    Cebrail Aleyhisselâm:

    “Bu, İdris (Aleyhisselâm)dır! Selâm ver
    ona!” dedi.

    Peygamberimiz, selâm verdi.

    O da, peygamberimizin selâmına mukabele ettikten
    sonra:

    “Hoş geldin, safa geldin sâlih kardeş, sâlih
    Peygamber!” dedi ve hayır dua etti.[39]

     

    İdris
    Aleyhisselâmla Nuh Aleyhisselâm Arasındaki Soy Direği Atalar:
        Başa Dön

     

    İdris Aleyhisselâmdan sonra, oğlu Mettu Şelah; Yüce
    Allâha ibadet ve tâata devam etti.[40]

    Kendisi; ata binip savaşmakta Babasını örnek edinen[41]
    ve Allâha tâat ve iba­det olan günlük amellerinde de, Baba ve Atalarının yolunu
    tutan mübarek bir Zat idi.[42]

    Alnında peygamberlik nuru parıldardı.[43]

    Mettu Şelah, vefat edeceği sırada, oğlu Lemek’i,
    yerine bıraktı ve Allah’a tâat ve ahidleri korumak gibi Atalarının, kendisine
    tavsiye etmiş oldukları ve kendisi­nin de, yerine getirmiş olduğu şeyleri ona
    da, tavsiye etti ve dokuz yüz on yedi yaşında vefat etti.[44]

    Lemek b.Mettu Şelah da, Allâha ibâdet ve tâata devam
    etti.[45]

    Kavmim, öğütledi ve onları, Kabil oğullları ile
    düşüp kalkmaktan nehy etti.

    Kavmi ise, Lemek’in sözünü dinlemediler. Hepsi,
    oturdukları dağdan, Kabil oğul­larının yanına indiler.[46]

    Şis oğulları, Kabil oğullarının kızları ile düşüp
    kalktıkları zaman, Cebâbire diye anılan Zorbalar doğdu ve çoğaldı.

    Lemek; ölüm döşeğine düştüğü zaman, oğlu Nuh
    Aleyhisselâmla torunları Sam, Ham ve Yâfes’i ve onların kadınlarını yanına
    çağırdı.

    Dağda, Şis oğullarından sekiz candan başka kimse
    kalmamış, hepsi, Kabil oğul­larının yanına gitmişlerdi.

    Lemek, yanına gelenler için, Bereket duası yaptı ve
    ağladı: “Demek, Cinsimizden, şu sekiz candan başka kimse kalmamış!

    Âdem ve Havva’yı yaratan, sonra, o ikisinden
    çocuklarını çoğaltan Allâh’dan dilerim ki: sizi, şu kötü kadın hastalığından
    korusun!

    Çocuklarınızı, yer yüzünü dolduracak kadar
    çoğaltsın!

    Size, Atamız Âdemin bereketini versin!

    Oğullarınıza Hükümdarlık nasîb etsin![47]

    Ey Nuh! Bildiğin gibi, şuracıkta, bizden başka kimse
    kalmamıştır.

    Sakın bundan ürkme ve şu günahkâr kavmin ardına
    düşme![48]

    Öldüğüm zaman, beni, Kenz mağarasının içine koy!

    Allah, Gemiye binmeni irâde buyurduğu zaman, Babamız
    Âdemin Cesedini de, yükle ve Gemiden inerken de, yanında indir.

    Onu, Gemide, üst katın ortasına koy.

    Sen ve oğulların, Geminin şark tarafında bulununuz.

    Kadının ve oğulların    da, geminin garp tarafında bulunsunlar.

    Fakat, Âdemin cesedi, aranızda bulunmalıdır.

    Ne siz kadınlarınıza tecavüz edeceksiniz, ne de,
    kadınlarınız size tecavüz ede­cekler.

    Gemiden çıkıncaya kadar onlarla birlikte
    yemeyeceksiniz, içmeyeceksiniz ve onlara yaklaşmayacaksınız.

    Tufan, çekilip gittiği ve siz, Gemiden, yer yüzüne
    çıktığınız zaman, Âdemin ce­sedi yanında namaz kıl!

    Sonra, büyük oğlun Şam’a vasiyet et:

    Âdemin cesedini götürüp yer yüzünün ortasına,
    üstününe koysun.

    Oğullarından birisini de, kendisinin yanında
    bulundurup onun bakımı ile vazi­felendirsin.

    Hayatını, Allah için vakf etsin. Ne bir kadınla
    evlensin, ne bir ev yapsın. Ne bir kan döksün, ne yürüyenlerden, ne de
    uçanlardan birisine bir yaklaşımla yak­laşsın!

    Hiç şüphesiz, Allah, Meleklerinden bir Meleği
    gönderir, yer yüzünün ortasını, üstününü, ona gösterir ve onunla üsniyet
    eder!” dedi.

    Lemek, vefat edince, Nuh Aleyhisselamla oğulları,
    onun üzerine cenaze na­mazı kıldılar.

    Lemek, vefat ettiği zaman, yedi yüz yetmiş yedi
    yaşında idi.[49]

     



    [1] ibn.Hişam-Sîre c.l,s.3,
    ibn.Sa’d-Tabakat c.l,s.54, Belâzürî-Ensabüleşraf c.l,s.3, ibn.Kuteybe-Maarif
    s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s.8-11, Taberî-Tarih c.l,s.82, Sâlebî-Arais s.49,
    İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.54-55.

    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye
    Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.

    [2] İbn.Kuteybe-Maarif s.10,
    Mes’udî-Ahbaruzzaman s.54.

    [3] Şâlebî-Arais s.49.

    [4] İbn.Kuteybe-Maarif s. 10,
    Dineverî-Elahbar s.l, Mes’ûdî-Ahbaruzzaman s.54, Sâlebî-Arais s.49.

    [5] ibn. Kuteybe-Maarif s.10,
    Dineveri-Elahbar s.l, Mes’udî-Ahbaruzzaman s.54, Sâlebî-Arais s.49.

    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye
    Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.

    [6] Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.

    [7] ibn.Kuteybe-Maarif s.10,
    Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.

    [8] Mîr Haâvend-Ravza.Terceme
    s.121.

    [9] ibn.Kuteybe-Maarif s.10.

    [10] Mir Havend-Ravzatussafa
    Terceme 5 121.

    [11] ibn.Kuteybe-Maarif s.10,
    Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.

    [12] ibn.Kuteybe-Maarif c.10.

    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye
    Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.

    [13] ibn.Abd-i Rabbih-lkdülferid
    c.4,s.157.

    [14] ibn.Hişam-Sîre c.l,s.3,
    ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s. 11, Taberî-tarih c.İ,s.86,
    ibn.Abd-i Rabbih-lkdülferid c.4,s.157, Sâlebî-Arais s.49, Deylemî-Firdevs
    c.1,s.32, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.59, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c.1, s. 99.

    [15] Sâlebî-Arais s.49,
    İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.59.

    [16] Taberî-tarih c.1 ,s.86,
    İbn.Esîr-Kâmil c.l,s. 60.

    [17] Mes’ Udi-Ahbaruzzaman s. 54.

    [18] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.

    [19] Mes’ Udi-Murucuzzeheb c.1,
    s. 40.

    [20] İbn.Kuteybe-Maarif s.10.

    [21] Yâkubî-Tarih c.l,s. 11.

    [22] Taberî-tarih c.1,s.83,
    İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.57.

    [23] Yâkubî-Tarih c.l,s. 11.

    [24]İbn.Sa’d-Tabakat c.1,s. 40,
    Sâlebî-Arais s. 50.

    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye
    Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79-80.

    [25] Ebulfida-Elbidaye vennihaye
    c.1, s. 99.

    [26] Meryem:56, İbn Hişam sire
    c.1, s. 3, ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s. 11, Dineveri-El’ahbar
    s.1, Taberî-Tarih C.1.S.85, Mes’ Udi-Ahbaruzzaman s. 54, İbn.Esîr-Kâmil
    c.1,s.59, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c.1, s. 99.

    [27] ibn.Kuteybe-Maarif s.10,
    Taberî-Tarih C.1.S.86, Mes’ Udi-Murucuzzeheb c.1, s. 40.

    İbnünnedim-Fihrist s.39, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.
    60.

    [28] Ebülmünzir Hişam-Kitabul
    esnam s. 52, Yakut-Mucemülbülden c.5, s. 367.

    [29] Taberî-tarih c.İ,s.85,
    İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.59.

    [30] Taberî-Tarih C.1.S.85.

    [31] ibn.Kuteybe-Maarif s.10.

    [32] Taberî-Tarih c.1,s.85, 86,
    87, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.59-62.

    [33] Yâkubî-Tarih c.1,s.11.

    [34] Meryem: 57.

    [35] İbn.Habîb-Kitabülmuhabber
    s.3.

    [36] M. Asım Köksal, Peygamberler
    Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/80-81.

    [37] Deylemî-Firdevs
    c.1,s.224-225

    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye
    Diyanet Vakfı Yayınları: 1/81-82.

    [38] ibn.İshak, İbn.Hişam-Sîre
    c.2,s.48, Buharî-Sahih c.4,s.1O7

    [39] Ahmed b.Hanbel-Müsned
    c.4,s.2O9, Buharî-Sahih c.4,s.1O7

    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye
    Diyanet Vakfı Yayınları: 1/82.

    [40] Yâkubî-Tarih c.1,s.12

    [41] Taberî-Tarih c.1,s.86-87,
    Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.62

    [42] Taberî-Tarih c.1,s.87

    [43] Mes’ûdî-Murûcuzzeheb
    c.1,s.4O

    [44] Taberî-Tarih c.1,s.87

    [45] Yâkubî-Tarih c.1,s.12

    [46] Taberî-Tarih c.1,s.87,
    ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.62

    [47] Yâkubî-Tarih c.1,s.12-13

    [48] Taberî-Tarih c.1,s.87, İbn.Esîr-Kâmil
    c.1,s.63

    [49] Yâkubî-Tarih c.1,s.13

    M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye
    Diyanet Vakfı Yayınları: 1/82-84.

  • Cevamiu’l-Kelim: Hadis Usulü Online Oku

     

    Az söz ile çok manayı ifade eden edebî vecizeler. Bu tariften hareketle, Kur’an-ı Kerîm’in tamamı bir cevâmiu’l-Kelim olduğu gibi, Hz. Peygamber’in bir çok hadisleri de birer cevâmiü’l-kelimdir:

    Hz. Peygamber’in bizzat kendi ifadelerine göre, Yüce Allah O’nu cevâmiü’l-kelim ile göndermiştir. Buharî’nin bir rivayetinde şöyle buyrulmaktadır:

    “Ben cevâmiü’l-Kelim ile gönderildim. Ben (bir aylık mesafedeki düşmanların gönüllerine) korku salmak sûretiyle yardım olundum. Bir de ben bir defasında uyuduğumda, bana yerdeki hazinelerin anahtarları getirilerek, iki avucumun içine konuldu “[1]

    Hz. Peygamber’e mahsus kılınan bu özelliklerden biri olan cevâmiü’l-kelim’in Kur’an-ı Kerîm olarak da tefsir edildiğini yukarıda kaydettik. Çünkü Kur’an’ın her ayeti, her cümlesi müstesna bir uslûba sahip olduğundan, Peygamberimiz tarafından tebliğ edildiğinde onu duyan cahiliye şairleri nazmının güzelliği ve icazı karşısında hayran kalmaktan başka bir şey yapamamışlardır.

    İmam Nevevî cevâmiü’l-kelim’i şöyle açıklar: “Bize nakledildiğine göre cevâmiü’l-kelim Allah Teâlâ’nın daha önceki kitaplarında yazılmış bulunan bir çok emrinin, Hz. Peygamber’e sadece bir, iki veya bu kadar az bir emir içinde toplaması veya özetlemesidir”[2]

    Kur’an-ı Kerîm bu kadar cevâmiü’l-kelim ifadelerle bir çok hikmetleri anlatmaktadır. Meselâ “O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklerden yüz çevir” (el-Hıcr: 15/94) âyet-i kerimesini duyan bir müşrik, böyle kısa bir ifade ile bu kadar büyük bir hikmeti ifade etmesi karşısında secde etmekten kendini alıkoyamamıştır. Hz. Peygamber’in hadislerinde de cevâmiü’l-kelim olanlar az değildir. Yine O’nun (s.a.s.). bizzat ifade ettiği gibi, zaten kendisi “Arab’ın en fasîhi idi”[3] Bu durumda “Hz. Peygamber’e mahsus olan cevâmiü’l-kelim iki tür hâlinde karşımıza çıkmaktadır.” Birincisi Kur’an’dır; yani O’na Allah tarafından indirilen ilahî ayetlerdir. İkincisi ise Hz. Peygamber’in hadisleridir.

    Meselâ “Allah, adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder; edebsizlikten (fahşâdan), fenalıktan (münkerden) ve azgınlıktan (bağyden) de meneder. Öğüt almanız için size böyle nasihatte bulunur” (en-.Nahl: 16/90) ayeti, Hasan-ı Basrî’nin de söylediği gibi, hayır ve iyilik sayılan her şeyi emretmiş, kötü veya şer namına ne varsa onların hepsini de yasaklamıştır. Bir tek âyet böylesine şumullü ve sayısız hikmetleri içine almaktadır.

    Cevâmiü’l-kelim’in ikinci nevi olan, Hz. Peygamber’in sünnetlerinde yer almış olan bir çok haber de bugün elimize ulaşmış bulunmaktadır.[4] Bazı âlimler cevâmiü’l-kelim niteliğinde olan kısa, veciz, fakat oldukça geniş hikmetleri ihtiva eden hadisleri bir araya getirerek, “Erbaîn”ler yazmışlardır. Nevevî’nin meşhur “Erbain’i” bunların başında yer alır. Bundan başka el-Hafız Ebu Bekr b. es-Sinnî’nin, el-İcâz ve Cevâmiü’l-Kelim Mine’s-Süneni’l-Me’sûra’sı da aynı türden hadis mecmualarındandır.

    Hz. Peygamber’in cevâmiü’l-kelim niteliğindeki hadislerinden bazıları: “Ameller niyetlere göredir… “[5] “Sizi neden men ettiysem ondan kaçınınız, neyi de emrettiysem, gücünüzün yettiği oranda onu yerine getiriniz… “[6] “Her sarhoşluk veren şey haramdır. “[7] “Beyyine (delil) davacı üzerine, yemin de inkâr edenedir”[8] Bu misalleri daha çoğaltmak mümkündür. Türkçe’ye bile açıklayarak tercüme etmek zorunda olduğumuz bu tür hadislerin Arapça ifadeleri oldukça beliğ ve vecizdir.[9]

    [1] Buhârî, Ta’bîr: 22, İ’tisâm: 1.

    [2] İbn Recep el-Hanbelî, Cevâmiü’l-Hıkem fi Şerhi Hamsıne Hadîsen min Cevâmiü’l-Kelim, Dârü’t-Türâs, (t.y.) s. 2.

    [3] Tecrid-i Sarih Tercümesi: 1/455.

    [4] İbn Recep el-Hanbelî, Cevâmiü’l-Hıkem fi Şerhi Hamsıne Hadîsen min Cevâmiü’l-Kelim, Dârü’t-Türâs, (t.y.) s. 3.

    [5] Buharî, Bed’ü’l-vahy: 1.

    [6] Buharî, İ’tisam: 3.

    [7] Buhârî, Vudû’: 71; Eşribe: 4, 10; Müslim, Eşribe: 67-69….

    [8] Buharî, Rehn: 6; Tirmizî, Ahkâm:12.

    [9] Talat Sakallı, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/303-304.

  • 4- Metod Bilgisi: Hadis Usulü Online Oku

     

    Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hadîslerinde hâkim olan beyan metodunun bilinmesi, hadîsleri hakkıyla anlamada kolaylık sağlar ve yanılmaları asgariye indirir. Metod kelimesiyle kastettiğimiz hususları bir kaç madde hâlinde şöyle özetleyebiliriz:

    l – Muhatab’a Göre Hitap: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in bilhassa ahlâkiyat ve içtimaî münasebetler ve güzel amelleri beyan ve onlara teşvîkle alakalı hadislerinde muhatabları, içinde bulunulan şartları iyi bilmek gerekir. Bu hususun ehemmiyetine binâen, muhaddisler, esbâb-ı vürud dediğimiz. Hadislerin beyanına veya sünnetin vukûuna sebep olan âmilleri bilme işini, ulûmu’l-hadîsin müstakil bir şubesi kılmışlardır. Esâsen sâdece hadîs değil, bütün sözlerin değerlendirilmesinde “Kim söylemiş, kime söylemiş, ne makamda, hangi maksadla, ne zaman söylemiş?” gibi bir kısım sorulara cevap aranır, söz böylece, içtimaî çerçevesine oturtularak anlaşılmaya çalışılır.

    Sözgelimi, en efdal amel hangisidir? sorusu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e farklı zamanlarda farklı şahıslar tarafından sıkça sorulur. Birçoğuna her seferinde “cihad” dediği, bir defasında “hiçbir amel’in fazilette cihada yetişemeyeceği” de belirtildiği halde, bir zâta “oruç” diye cevap vermiş, bir başkasına “hicret”, bir başkasına “secde”, “Allah’a iman”… “vaktinde kılınan namaz”, Hz. Aişe (radıyallalhu anhâ)’ye “hacc” yaşlı bir kadın olan “Ümmü Hânî (radıyallahu anha)”ye “Günde yüz kere Allahuekber, Sübhanâllah, Elhamdülillah, demektir” diye cevap vermiş. Resûlullah’ın muhatap ve içtimaî şartları nazar-ı dikkate alma prensibi göz önüne alınmadığı takdirde aynı soruya verilen cevapların farklılığı şaşırtıcı olabilir.

    2- İstikballe ilgili haberler teşbihe dayanır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisinden sonra çıkacak pek çok içtimaî fitneleri, bu fitnelerin liderlerini bir kısım teşbihlerle anlatmıştır. Sözgelimi kötülükte baş çekecek, dîne zarar verecek şahısları Deccal olarak isimlemiş, bunlara karşı çıkıp, tahribatlarını tamir edecek kimselere de Mehdî demiştir. Yeryüzünün her tarafında, her bir cemiyet ve hatta cemaatlerde bile kıyâmete kadar gelecek kötüler ve iyiler hep Deccal ve Mehdî olarak isimlendirilir. Bilhassa Deccâl üzerinde daha çok durulur. Bununla ilgili bilginin ferdler üzerinde hâsıl edeceği müsbet tesiri artırmak için, rivâyetler sanki tek Deccal çıkacakmış gibi bir tasvirde bulunur. Ve ayrıca çıkacak bu şahısların, zamanlarında kullanacakları teknik imkânlar onların şahsî güçleri imiş gibi ifâde edilir. Böylece, Deccal deyince, zihinde, insanüstü, harika güce sâhip, kabul edilmesi aklı zorlayan bir mahlûk imajı canlanmaktadır. Bu durum, bazı safdilleri hurâfemsi inançlara iterken, bir kısım teslimiyeti zayıfları da ahir zamanla ilgili bu ve benzeri hâdisat ve eşhası inkara sevketmektedir.

    Öyle ise mûteber kitaplarımızda gelen istikbâle matuf ihbarâtı mecâzi tasvirler kabûl edip, Kur’an ve Hadîs’in umumi prensipleri çerçevesinde asıl maksadı aramak gerekmektedir. Aksi takdirde safsataya veya inkâra düşülerek, o çeşit hadîslerin vermek istediği dersten mahrum kalınır.

    3- Hadîslerde rakamlar: Hadisler çeşitli vesilelerle rakamlar verir: 7 büyük günah, fıtrattan 5 şey, münafığın 3 alameti… gibi. Bu çeşit rakamlar gerçek bir miktara delalet etmez. Sözgelimi, ayrı ayrı hadîslerde 3’er, 4’er, 5’er, 7’şer gruplamalar halinde verilen bu büyük günahlar tedkik edilse, her seferinde farklı günahların zikredildiği görülür. Bütün hadîslerde büyük “günah” kelimeleri kullanılarak zikredilenlerin sayısı, bazı tahkiklerde 17’yi bulmuştur. Diğer taraftan âyet ve hadîslerin getirdiği ölçülere vurunca “büyük günahlar” listesine dahil edilen günahların sayısını ûlema çok artırmış ve mesela Zehebî yetmiş tanesini teker teker saymıştır.

    Aynı şekilde gayb alemiyle ilgili bir kısım rakamlar hadîslerde zikredilmiştir. Cennetle, cehennemle, Kürsî ve Arşla ilgili genişlik, uzaklık veya yakınlık ifâde eden, sualsiz cennete gireceklerin miktarını belirten, bir kısım meleklerin adedini gösteren ve yüksek miktarlara ulaşan rakamlar var. Ulema, yaptığı tahkike dayanarak bunların da, değişmez, sâbit miktarları belirtmek için değil, kesretten kinaye olmak üzere kullanıldığını ifade etmişlerdir.

    Şu halde küçük rakamların çoğu durumlarda ta’limde kolaylık olsun diye listelemeler yapmak maksadıyla kullanıldığını, büyük rakamların da çokluğu ifade (yani kesretten kinâye) için kullanıldığını nazar-ı dikkatten uzak tutmamak gerekir.

    4- Tebliğde yardımcı unsurlar: Din nazarında ehemmiyetli sayılan bir kısım meseleler vardır. Bunlar kaçınılması gereken kötülükler sınıfına girdiği gibi, yapılması gereken iyilikler sınıfına da girebilir. Ne var ki, bunlara terettüp eden iyilikler veya kötülükler sayıyla, rakamla ifade edilemez. Ayrıca bunların şümûlü zamana, zemine, ferde göre de değişebileceğinden tatminkâr, sabit bir açıklaması da yapılamaz. Ama mü’minlerce berikilerin “iyilik”, ötekilerin “kötülük” olarak benimsenmesi, benimsettirilmesi gereklidir.

    İşte bu maksadla, hadîslerde bâzı yardımcı unsurlar kullanılmıştır. Bunlar, dinimizin ısrarla üzerinde durduğu, çokça ehemmiyet verdiği ve dolayısıyla önemleri mü’minler tarafından yeterince anlaşılıp, kabul edilmiş olması gereken, çoğu kere inanca giren şeylerdir.

    İşte iyilik veya kötülük hususlarında ehemmiyet ve ciddiyetlerinin benimsettirilmesi istenen her ne varsa, bu umumen kabûl edilmiş, bilinen şeylerle, onun arasında bir irtibat, bir benzerlik kurulur. Böylece o şey dahi, herkesçe hemen bilinen, kavranan bir durum kazanır. Mesela şu hadîs-i şerife nazar edelim: “Allah ve âhirete inanan ya hayır konuşsun ya sükut etsin”. Bu irşâdla hayırlı konuşmamak, mü’minin nazarında, birden ebedi hayatı için yegâne muteber sermayesi olan imanını tehlikeye atan ciddi bir tehlike oluvermektedir. Sadece hakkı konuşan, her konuştuğu Hak olan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın ağzından bunu işitmek bir mü’min nazarında fevkâlade müessir bir şeydir. Dünyanın en iyi konuşan en belagatlı bir hatibi, en zeki aydın bir muhatabına sükut etmenin faydaları, mâlâyânî konuşmanın zararları üzerine yapacağı uzun açıklamalarla elde edemeyeceği tesiri, Resûlullah’ın bu kısa sözü, zekaca vasat, hatta vasatın altında ümmî bir mü’minde hâsıl eder.

    Şeytan unsuru da bu maksadla en ziyade kullanılan tebliğde müessiriyet unsurlarından biridir. Kötülük ve çirkinlikleri ifade için onları şeytana nisbet edip şeytana benzetme usulünün eskiden beri Araplarda cârî bir örf olduğunu belirten İslam âlimleri, Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısım ayetlerinde de bu maksatla şeytan kelimesinin kullanıldığını belirtirler. Mesela:

    Şeytan unsuru da -tebliğde müessiriyet düşüncesiyle- en ziyade kullanılan unsurlardan biridir. Kadı İyâz şahıs cinsinden olsun, fiil cinsinden olsun her kötü şeyin “şeytan”la veya “şeytanın ameli”yle ifade edildiğini belirtir. Kur’ân-ı Kerim’de şeytan kelimesinin birçok ayette bu maksadla kullanıldığını söyleyen Kadı İyâz, Kur’an’dan bazı misaller de verir: “Hz. Eyyub (aleyhisselam)’un kıssasında geçen “…Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azab verdi” diye seslenmişti” (Sa’d: 38/41) ayetini zahiri mânasıyla benimsememiz mümkün değildir. Çünkü, Hz. Eyub’u şeytan’ın hasta ettiğini, vücuduna hastalığı onun koyduğunu söylemek asla câiz değildir. Çünkü bunlar, Allah’ın irade ve izni ile vukûa gelir… Keza (Hz. Musa’nın hizmetçisi tarafından söylenen) “…Onu söylememi şeytandan başkası unutturmadı” (Kehf: 18/63)… Keza, cehenem’deki zakkum ağacını tasvir için sarfedilen “Muhakkak ki o, çılgın ateşin dibinde bitip çıkacaktır, ki tomurcukları şeytanların başları gibidir” (Saffat: 38/64-65) kelam-ı ilâhi de böyledir.

    Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) aynı şekilde pek çok çirkinlikleri, isyan fiilleri, pis şeyleri şeytana nisbet ederek mü’min nazarında o şeylerin fenâlığın kolayca tesbit etmiştir. Çünkü şeytan ve şeytanın kötülüğü mü’minler nezdinde mâlumdan, temel bilgilerinden biridir, imanın bir parçasıdır.

    “Yattığınız zaman şeytan herbirinizin ensesine üç düğüm atar ve her bir düğümü vururken: “Gecen uzun olsun!”… der. Uyanıp Allah’ı zikrederse düğümün biri çözülür, abdest alırsa bir düğüm daha çözülür, namaz da kıldı mı hiçbir düğüm kalmaz, hepsi çözülür, böylece dinç olarak sabaha erer, geceleyin kalkmadığı takdirde, tembel uyuşuk bir ruhla sabaha erer”.

    Yanında geceyi hep uykuyla geçiren birisinden bahsedilince Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): “O, kulaklarına şeytanın akıtmış olduğu birisidir” buyurmuştur.

    Mescide saçı sakalı karmakarışık gelen bir zata kendisine çeki düzen vermek üzere çıkmasını eliyle işaret ettikten sonra: “Böyle (kendinize çeki düzen vermeniz) şeytan gibi saçı sakalı karışık olmaktan daha iyi değil mi?” der.

    Hergün karşılaşılan bir ihtiyatsızlığa da Hz. Peygamber bu tarzda dikkat çeker: “Birbirinize silahı çevirerek şakalaşmayın. Zira bilemezsiniz, şeytan boşandırıverir de kendinizi cehennem çukurunda bulursunuz”.

    Örnek çok. Resûlullah, bu üslubla, “melek”, “sadaka”, “hicret”, “eski milletler”, “cahiliye” , “kıyamet günü”, “kıyamet alâmeti” gibi, müslümanlarca ehemmiyeti çok iyi bilinen, imanının bir parçası hâlini almış birçok unsurları geniş çapta kullanmıştır. Bunlarla ilgili açıklamaya burada gerek görmüyoruz. Ancak hadîsleri açıklarken yeri geldikçe ve gerektikçe dikkat çekecek, bazı izahlar sunacağız.

    Şu halde, hadîsleri okurken, metnin lugâvî mânasına bağlanıp kalmaktan ziyade, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın asıl kasdının ne olabileceğini tefekkür etmek, araştırmak daha uygundur. Ancak bunu yaparken bâtınilerin yaptığı gibi işi ifrata götürüp, İslamın umumi prensiplerine ters düşen tevillere kaçmak da doğru değildir.

    Cenab-ı Hakk’ın ihlas ve iyi niyet sahiplerini daima doğruya hidayet edeceğine inanabiliriz. Şu halde bize düşen; aşkla, samimiyetle Resul-i Ekrem (aleyhisselatu vesselam)’i anlamak için adım atmak, gayret göstermektir.

    Bir bahçeye giren, istediği daldan meyve alamasa da, nasibsiz kalmaz, ulaşacağı dallar bulabilir, sepetini doldurabilir. Bütün iş sepeti doldurmak arzusuyla, Sünnet Bahçesi’ne girmektedir. Rahmet-i Rahman kimseyi boş çevirmeyecek kadar zengindir, engindir.[1]

    [1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/168-172.

  • 3- Ehliyetli Tercüme: Hadis Usulü Online Oku

     

    Bir hususa daha dikkat çekeceğiz. O da hadîslerde Arap dilinin gereği olarak Hz. Peygamber’in yer verdiği teşbîhli ifâdeleridir. Teşbihli, mecazlı ifâdelere hadîslerde sıkça yer verilmiştir. Bu çeşit rivâyetlerde, kullanılan kelimelerin lügat manası değil, bunun gerisinde asıl kastedilen mânanın araştırılması gerekir. Bir Arap için bunu yakalamak kolay olsa bile, en azından anlamın bir kısmında kastedilen manayı yakalamak bir gayr-ı Araba zorluk arzeder. Bu durum da bizi, şerhlere müracaata sevkeder. Hadîsleri tercümeden okuyanların da, şerhe veya ehliyetli kimselerin yaptığı tercümelere başvurması gerekir. Çünkü ehliyetli kişi mutlaka lafzî mânada takılıp kalmaz, hadîsin kasteddiği gerçek mânâyı arar. Aramayan tercümeci zâten ehliyetli değildir. Bu hususun ehemmiyetini belirtmek için bir başarısız tercüme örneği vereceğim. Daha önce bir başka vesileyle zikri geçen: hadîsi bir kitapta aynen şöyle tercüme edilmiştir: “Allah Teâla’nın en çok sevmediği kimse, sığırın diliyle yalanması gibi, dilini dişleri üzerinde dolaştıran hatiptir”.

    Şurası muhakkak ki, hatîbin dilini dişleri üzerinde dolaştırması, örf, adet yönüyle hoş karşılanmamış olsa bile, Allah’ı en ziyade gazaba sevkedecek bir davranış bir fısk, bir isyan olamaz. Öyle ise Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) bir başka şey kastedmiş olmalıdır:  Geçimliğini diliyle toplamak, yani belâgatı, güzel ifâdeyi insanları aldatma vasıtası yapmak gibi… Hadisin metninde “diş” kelimesinin bulunmayışı, tercümenin bozukluğunu zaten katmerleştirir.[1]

    [1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/167-168.

  • 2- Güvenilir Şerh: Hadis Usulü Online Oku

     

    Bu ihtimaller bizi, ister istemez, hadîsleri güvenilir şerhlerden okumaya sevk edecektir. Hele hadîs ahkâma müteallik ise, haram, helal bildiriyorsa ve alış-veriş, şüf’a, gibi muâmelât ve kul hakkını ilgilendiren konulara giriyorsa, şerhe müracaat bir zarûret olur.[1]

    [1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/167.

  • HADÎSİ ANLAMAK İÇİN NELERE DİKKAT ETMELİ Hadis Usulü Online Oku

    HADÎSİ ANLAMAK İÇİN NELERE DİKKAT ETMELİ

     
    1- Güvenilir Kaynak:

    Dinimizin, Kur’an-ı Kerîm’den sonra ikinci kaynağı olan Hadîs-i Şerifleri kavrayıp onlardan istifâde etmenin çok kolay bir iş olmadığı geçmiş bahislerde anlaşılmıştır. Zira, Hadîslerin bir kısmı sahîh, bir kısmı hasen, bir kısmı da zayıftır. Mevzu (uydurma) olanlar da ayrı bir grup teşkil etmekte.

    Bu sebeple öncelikle, hadîsin kaynağına dikkat etmeye ve sıhhati hususunda âlimlerin şehadet ettiği kitaplara yönelmeye gerek var. Kütüb-i Sitte, Muvatta gibi kaynaklar bu mevzuda en güvenilir kaynakları teşkil eder. Bunların hadîsleri makbûldür.

    Ancak makbûl bir hadîsle de hemen amel etmemize mâni bazı ihtimaller var, şöyle ki:

    * Hadîs mensûh olabilir.

    * Hadîs bir başka rivayetle muhalefet halinde olabilir.

    * Hadîsi âlimler farklı farklı anlamış olabilir.

    * Mezhebimizde amel edilmemiş olabilir.[1]

    [1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/166-167.

  • İhtilaf Üzerine Te’lifat Hadis Usulü Online Oku

     

    1- Müteârız hadîslerin ihtilafını gidermek üzere muhtelif eserler yazılmıştır. Bu sahada ilk kitabı İmam Şafiî (150-204h./767-819m.)’nin, -el-Ümm adlı eserinin bir bölümü olarak te’lif ettiği bilinmektedir, eserin adı: Kitâbu İhtilâfı’l-Hadîs’tir.

    2- İbnu Kuteybe de (213-276h./828-889m.) Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadis’i de ilk yazılanlar arasında yer alır. Kendisi hadisçi olmadığı için eseri bazı tenkitlerden azâde bulunmamıştır. Dilimize tercüme edilmiştir.

    3- Ebu Yahya Zekeriyya es-Sâcî’nin (V. 307/919) (eseri hacimlicedir).

    4- Ebu Ca’fer Muhammed İbnu Cerir et-Taberî (V.301/913).

    5- Ebu Ca’fer Ahmed İbnu Muhammed İbni Selâme et Tahâvî (235-321h./849-933m.). Kitabın adı: Müşkilü’l-Asâr’dır, matbudur.

    6- Osman İbnu Saîd ed-Dârimî (V.280/893).[1]

    [1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/166; Talat Koçyiğit, Mücteba Uğur, İ. Hakkı Ünal, İmam-Hatib Liseleri İçin Hadis Usulü, 12. sınıf: 94.

  • G) Harici Sebeplerle Tercih Sebepleri Hadis Usulü Online Oku

     

    1- Kur’an’ın zâhirine veya bir diğer sünnete muvafık dinen veya şeriat, kıyas, ümmetin ameli veya Hülâfa-i Râşidin’in uygulaması tarafından kabul edilen veya bir başka mürsel veya munkatı rivayetin refakat ettiği hadîs tercih edilir.

    İlk dört halifenin uyguladığı, diğerlerine tercih edilmiştir. Mesela, bayram tekbirlerinin beş veya yedi olacağını ifade eden bir hadis, dört sayısını verene tercih edilmiştir; çünkü Hz. Ebubekir ve Ömer birinci hadise göre uygulama yapmışlardır.

    2- Sahabeyi tenkîd manası taşımayan rivayet, taşıyana tercih edilir.

    3- Hükmüne ittifak edilen bir nazîri bulunan rivayet, bulunmayana,

    4- Nazîrini Sahîheyn’in tahrîc etmiş olduğu rivâyet, böyle olmayana tercih edilir.[1]

    [1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/165; Talat Koçyiğit, Mücteba Uğur, İ. Hakkı Ünal, İmam-Hatib Liseleri İçin Hadis Usulü, 12. sınıf: 94.

  • 4- Tevakkuf Hadis Usulü Online Oku

     

    Müteârız iki hadîsin ihtilafı, beyan edilen hiyerarşik metodların (cem ve te’lif, nesh, tercih) hiçbiriyle çözülmezse, başvurulacak son metod tevakkuf’tur. Aslında tevakkuf, bir çözüm metodu değil, çözümsüzlüktür. Yani her iki hadîsi de amel dışı bırakmak. Birini diğerine tercih ettirecek bir karîneyi bizzat buluncaya veya bir başka muhaddisin veya fakihin bulmasına kadar her iki rivâyeti de amel dışı tutmaktır.

    Esâsen hadîste gerçek mânada (nefsülemirde) ihtilaf yoktur diyenler açısından fiilen çözümü olmayan müteârız hadîs var mıdır? diye sorulacak olsa ulemânın ittifak ettiği bir hadîs gösterilemez. Buna rağmen usulcüler, nazarî açıdan da olsa tevakkuf tabiri üzerinde dururlar. Hatta tercih’e taraftar olmayanlar, -Suyutî’nin kaydettiğine göre- teâruz halinde tahyîr (iki hadisten birine ihtiyar etmek) veya tevakkuf gerekir demişlerdir. Fıkıhçıların “tesâkut” dedikleri, teâruz sebebiyle birbirlerini amelden düşürme hadisesi de belli bir ölçüde, tevakkuf’a benzer. Ancak, tesâkutla ilgili bütün fukahanın ittifak ettiği örnek mevcut değildir. Şu halde bu açıdan ele alınca da tevakkufla ilgili ameli bir örnek bulmak mümkün olmayacaktır. Mesela “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in vefatına kadar, sabah namazında kunut yaptığı”nı ve “biraz kunut yapıp sonra terkettiği”ni haber veren Hz. Enes (radıyallahu anh)’in rivâyetlerinin “iki haber tearuz edince “tesâkut”la her ikisi de amelden düşer” kaidesince amelden kaldıklarını ve geriye Hanefîlerin benimsediği İbnu Mes’ud ve başkalarından “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) iki ay müddetle bazı Arap kabîlelerine beddua ederek kunut yaptı, sonra terketti” hadîsinin kaldığını Ebu Hafs Ömer en-Nesefî söyler. Fakat tatbikatta Şafiîler bu görüşle amel etmezler.[1]

    Dikkat:

    1- Muaraza’dan salim olan sahîh hadîse muhkem denir. Bunun en güzel örneği:”Allah, temizlik olmadan namaz kabul etmez, ganimetten (devlet malı) çalınanla da sadaka kabul etmez” hadîsidir.

    2- Bir konuda ihtilaflı olan iki hadîs te’lif edilemeyince, ikisini de bırakarak ittifak edilene dönmek usulcülerce benimsenen bir prensiptir. Bunun ihtiyata ve amelî ihtiyaca daha muvafık olacağı söylenir.[2]

    [1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/165-166.

    [2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/165-166.