Yıl: 2012

  • Atıf Atfı Beyan Arapça Dersleri

     

    ATIF

    Atıf; atf-ı beyân ve atf-ı nesak olmak üzere iki çeşittir:

    I) ATF-I BEYÂN

    Kendinden önceki kelimeyi izah etmek ve daha çok açıklamak için getirilen kelimeye atf-ı beyân denir. Atf-ı beyân i’râbda, müzekkerlik, müenneslikte ve müfred tesniye cem hususunda metbûuna (kendinden önceki kelimeye) uyar. Bedel-i mutâbık aynı zamanda atf-ı beyândır[1]. Künye ve lakabdan sonra veya bir ismi daha çok açıklamak üzere bir isimden sonra gelen isimler, ism-i işâretten sonra gelen isimler hep atf-ı beyândır. 

     

    حَضَرَ صَدِيقُكَ خاَلِدٌ.

    Arkadaşın Hâlit geldi.  
     

    أَعْجَبَنِي هَذاَ الرَّجُلُ.

    Bu adam hoşuma gitti.  

    أَبُو بَكْرٍ عَبْدُ اللَّهِ أَبُو عاَئِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُماَ.

    Ebûbekir Abdullah Aişe’nin babasıdır.

     
     

    أَبُو الْقاَسِمِ مُحَمَّدٌ عَلَيْهِ السَّلاَمُ نَبِيُّناَ.

    Ebu’l-Kâsım Muhammed, (a.s.) peygamberimizdir.

     
     

    يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُباَرَكَةٍ زَيْتُونَةٍ.

    Mübârek bir ağaçtan, yani zeytin ağacından tutuşturulur. (Nûr, 35)

    آمَناَّ بِرَبِّ الْعاَلَمِينَ ، رَبِّ مُوسَى وَ هَرُونَ.

    Alemlerin Rabbi olan Musa ve Harun’un Rabb’ine iman ettik. (Şuara, 47, 48)

           

    *Tefsir harfi olan (أَىْ) (yani) ve (أَنْ) den sonra gelen kelime ve cümleler de atf-ı beyândır.

    عِنْدِي عَسْجَدٌ أَيْ ذَهَبٌ.

    Yanımda asced yani altın vardır.

    ناَدَيْتُ أَنْ قُمْ.

    Kalk diye bağırdım.

    قَعَدْتُ  عَلَى الْكُرْسِيِّ أَيْ جَلَسْتُ عَلَى الْكُرْسِيِّ.

    Sandalyeye oturdum (aynı anlama gelen kelimeyle açıklama) .

    Altı çizili kelimeler atf-ı beyândır ve kendinden önceki ismi izah etmektedir.

    II) ATF-I NESAK

    Atıf harfleri denen harflerle kelime veya cümleleri aynı hükme bağlamaya atfı nesak denir. Atıf harflerinden önceki kelimeye ma’tûfun aleyh sonraki kelime ya da cümleye de ma’tûf denir. Ma’tûf, ma’tûfun aleyh’in harekesini alır.

    نَجَحَتْ فاَطِمَةُ وَ أُخْتُهاَ.

    Fâtıma ve kardeşi başardı.

    Bu cümlede فاَطِمَةُ ma’tûfun aleyh, وَ atıf harfi, أُخْتُهاَ da ma’tûf’dur.  أُخْتُ kelimesi  ma’tûfun aleyh olan فاَطِمَةُ kelimesinin merfû olması sebebiyle merfûdur.

     

     

    Atıf harfleri şunlardır:

    وَ – فَ – ثُمَّ – أَوْ – أَمْ – إِمَّا – حتَّي – لاَ – بَلْ – لَكِنْ

    Atıf harflerinin işlevleri de şunlardır:

    وَ
    ve

    Ma’tûf ile ma’tûfun aleyh’in aynı hükümde ortak olduğunu gösterir. Tertip ya da sıra söz konusu değildir. Bir nevi virgül gibidir.

    تَوَلَّى الْخِلاَفَةَ أَبُو بَكْرٍ وَ عُمَرُ.

    Hilafeti Ebûbekir ve Ömer üstlendi.

    تَوَلَّى الْخِلاَفَةَ عُمَرُ وَ أَبُو بَكْرٍ.

    Hilafeti Ömer ve Ebûbekir üstlendi.

    صاَمَ الْيَوْمَ مُحَمَّدٌ وَ عُثْماَنُ وَ أَخُوكَ.

    Muhammed, Osman ve senin kardeşin bugün oruç tuttular.

    فَ
    akabinde hemen, ardından  
           

    Ma’tûfla ma’tûfun aleyh arasında tertip ve sıra gözetir. Ancak bu tertip hemen akabinde olup zaman bakımından aralarında bir gecikme olmadığını işaret eder.

    دَخَلَ الْمُدَرِّسُ فَوَقَفَ التَّلاَمِيذُ.

    Öğretmen sınıfa girdi akabinde (hemen) öğrenciler ayağa kalktı.

    دَخَلَ الْمَدْرَسَةَ عَلِيٌّ فَإِبْراَهِيمُ.

    Ali sonra da İbrâhim okula girdi.

    رَآناَ أَبُوكَ فَحَيَّاناَ.

    Baban bizi gördü ve bizi selamladı.
     
    ثُمَّ
    sonra  
             

    Ma’tûf ile ma’tûfun aleyh arasındaki tertibe riâyet edildiğini ma’tûfun ma’tûfun aleyh’ten bir hayli zaman sonra vukua geldiğini gösterir.

    يُساَفِرُ التاَّجِرُ ثُمَّ يَعُودُ.

    Tüccar seyahate gider sonra döner.

    زَرَعْناَ الْقُطْنَ ثُمَّ جَنَيْناَهُ.

    Pamuğu ektik sonra devşirdik (topladık) .

    جَنَيْناَ الْبُرْتُقاَلَ ثُمَّ بِعْناَهُ.

    Portakalı topladık sonra sattık.
    أَوْ
    veya, ya da  
           

    İki şeyden birini seçmeyi veya şüpheyi ifade eder:

    كُلْ بُرْتُقاَلاً أَوْ تُفاَّحاً.

    Portakal veya elma ye.

    عاَدَ إِلَى الْقَرْيَةِ عَلِيٌّ أَوْ إِبْراَهِيمُ.

    Köye İbrâhim ya da Ali döndü.

    نَقَلَ الْخَبَرَ عَلِيٌّ أَوْ فَرِيدٌ.

    Haberi Ali ya da Ferid nakletti.

     

    أَمْ

    yoksa  
           

    Bir şeyin tayin edilmesini talebe işaret eder.

    أَ تُفاَّحاً أَكَلْتَ أَمْ بُرْتُقاَلاً ؟

    Elma mı yoksa portakal mı yedin?

    أَ ناَئِمٌ أَنْتَ أَمْ مُسْتَيْقِظٌ ؟

    Uykuda mısın yoksa uyanık mısın?

    أَ كِتاَباً اشْتَرَيْتَ أَمْ دَفْتَراً ؟

    Kitap mı yoksa defter mi satın aldın?

    *Bir işin yapılıp yapılmamasının tesirinin müsâvi olduğunu anlatmak için de (أَمْ…أَ) (..sa da, masa da) kullanılır. Buna tesviye harfi de denir. :

    أَ أَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنوُنَ.

     
    Onları korkutsan da korkutmasan da müsâvidir (birdir, eşittir), inanmazlar (Bakara 6).  

    إِمَّا

    ya… ya.…ya da, ister (vâv ile tekrarlanarak kullanılır)  
     

    كَتَبَ إِلَيْكُمْ إِمَّا حَسَنٌ وَ إِماَّ صاَلِحٌ.

    Size ya Hasan ya Salih yazdı.  
     

    اِعْمَلْ إِماَّ واَجِباً وَ إِماَّ مُسْتَحِبًّا.

    İster vacip ister müstehab olarak amel et.  
    حتَّي
    … bile, dahil  

    أَكَلَ السَّمَكَةَ حَتَّي رَأْسَهاَ.

    Balığı başı da dahil olmak üzere (başını bile) yedi.  

    ماَتَ الناَّسُ حَتَّى الْأَنْبِياَءُ.

    İnsanlar öldü hatta peygamberler bile[2].

    (Peygamberlere varıncaya kadar bütün insanlar öldü)

     

    لاَ

    değil, olmadı (nefy, olumsuzluk anlatır)  

    خَليِلٌ كاَتِبٌ لاَ شاَعِرٌ.

    Halil yazardır şair değil[3].  

    اِعْمَلْ صاَلِحاً لاَ سَيِّئاً.

    İyi iş yap kötü iş değil.  

    باَعَ واَلِدِي السَّياَّرَةَ لاَ الْحِصاَنَ.

    Babam arabayı sattı atı değil.

     

     
     
    لَكِنْ
    fakat, bunun aksine anlamındadır  

    ماَ ذَبَحَ الْجَزاَّرُ الْبَقَرَةَ لَكِنْ شاَةً.

    Kasap sığır boğazlamadı fakat koyun boğazladı.

    ماَ جاَءَ السَّيِّدُ لَكِنْ خاَدِمُهُ.

    Bey gelmedi fakat hizmetçisi geldi.

    لاَ يَحِلُّ رِياَءٌ لَكِنْ إِخْلاَصٌ.

    Riyâ helâl olmaz, ihlâs bunun aksinedir.

    بَلْ

    belki, bilakis, hayır, öyle değil..  
                 

    İdrab yani hatadan dönmek için kullanılır. Kendinden önce bir emir veya olumlu hüküm gelmişse o emri veya hükmü kaldırır, gelmemiş gibi yapar.

    خَرَجَ مِنَ الِامْتِحاَنِ يُوسُفُ بَلْ عُثْماَنُ.

    İmtihandan Yusuf, hayır Osman çıktı.

    اِذْهَبْ إِلَى مَكْتَبَةٍ بَلْ إِلَى كُتُبِيٍّ فَابْحَثْ عَنْ ذَلِكَ الْكِتاَبِ.

    Bir kütüphaneye, hayır bir kitapçıya git, o kitabı ara.

    *İsim isme, fiil fiile, cümle de cümleye atfedilebilir:

    İsmin isme atfı:

    جاَءَ عَلِيٌّ وَ خاَلِدٌ وَ عاَدِلٌ.

    Ali Hâlit ve Adil geldi.

    Fiilin fiile atfı:

    هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ ثُمَّ أَماَتَكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ.

    Sizi yaratan sonra öldüren sonra da diriltecek olan O’dur.

    Her fiil bir fiil cümlesi olduğundan bu örnek, fiil cümlesinin fiil cümlesine atfı demektir.

    İsim cümlesinin isim cümlesine atfı:

    خاَلِدٌ أَبُوهُ عاَلِمٌ أَخُوهُ تاَجِرٌ.

    Hâlid’in babası âlim, kardeşi tüccardır.

    *Atıf harfi arada olmaksızın da atıf yapılabilir. O zaman atıf harfi mahzûf sayılır:

    اَلتاَّئِبُونَ الْعاَبِدُونَ الْحاَمِدُونَ …

    Tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler…

     

    ATIF İLE İLGİLİ AYETLER

    1- هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلاَلٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِؤُونَ .

    (36/YÂSÎN, 56). Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar.

    2- وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ أَفَلاَ يَشْكُرُونَ .

    (36/YÂSÎN, 73). Bunlarda (hayvanlarda) onlar için nice faydalar ve içilecek sütler vardır. Hâla şükretmezler mi?

    3- أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ بَلَى وَهُوَ الْخَلاَّقُ الْعَلِيمُ .

    (36/YÂSÎN, 81). Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır.

    4- وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ .

    (111/MESED, 4). Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).

    5- إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ .

    (110/NASR, 1). Allah’ın yardımı ve zaferi geldiği zaman,

    6- تَنَزَّلُ الْمَلاَئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ .

    (97/KADİR, 4). O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar.

    7- هُوَ اللَّهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ .

    (59/HAŞR, 24). O, yaratan, var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.

    8- إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ .

    (67/MÜLK, 12). Fakat daha görmeden Rablerinden (azabından) korkanlara gelince, onlar için gerçekten hem bağışlanma hem de büyük mükâfat vardır.

    9- إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ .

    (36/YÂSÎN, 12). Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) sayıp yazmışızdır.

    10- إِلاَّ رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ .

    (36/YÂSÎN, 44). Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalandırmamız müstesnadır.

    11- اَلَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ .

    (67/MÜLK, 2). O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.

    12- قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَا تَشْكُرُونَ .

    (67/MÜLK, 23). (Resûlüm!) De ki: Sizi yaratan, size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!

    13- لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا {78/15} وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا .

    (78/NEBE, 15, 16). Size tohumlar, bitkiler ve ağaçları (birbirine) sarmaş dolaş bahçeler yetiştirmek için..

    14- وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ .

    (55/RAHMÂN, 27). Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.

    15- لاَ يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلاَ كِذَّابًا .

    (78/NEBE, 35). Onlar orada (cennette) ne boş bir lâkırdı ne de yalan işitirler.

    16- أَيَحْسَبُ أَنْ لَمْ يَرَهُ أَحَدٌ {90/7} أَ لَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ {90/8} وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ .

    (90/BELED, 7, 8, 9). (İnsan) kendisini kimsenin görmediğini mi sanıyor? Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?.,

    17- إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ .

    (36/YÂSÎN, 11). Sen ancak zikre (Kur’ân’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.

  • İmam Hatipler artık dünyaya açıldı

     

    Deprem ve savaşın vurduğu Endonezya ve Pakistan başta olmak üzere Dağıstan’dan Balkarya’ya, Senegal’den Sırbistan’a, Kongo’dan Madagaskar’a kadar birçok müslüman ülke imam hatiplerde eğitim alması için ortaöğretim öğrencilerini Türkiye’ye gönderiyor.

    Türki Cumhuriyetler, Türk ve akraba toplulukları, Balkanlar, Kırım, KKTC’deki soydaşlar ile Afrika’daki Müslüman ülkeler ve Müslümanların yaşadığı diğer ülkelerin başta din görevlisi ihtiyaçlarının mahallinden karşılanması olmak üzere eğitim ve kültür işbirliğinin geliştirilmesi amacıyla Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ile Türkiye Diyanet Vakfı arasında 3 Eylül 2007’de imzalanan protokolle bir proje uygulamaya sokuldu.

    Türkiye ile Müslüman ülkeler arasında sağlam, kalıcı bir diyalog ve dostluk köprüsü oluşturacak proje çerçevesinde dünyanın çeşitli bölgelerindeki Müslüman ülkelerden öğrenim görmek üzere Türkiye’ye gelen 541 öğrenciden 413’ü Kayseri’deki Mustafa Germirli Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde, 128’i İstanbul Fatih Sultan Mehmet Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde eğitim görmeye başladı.

    Türkiye’de 186’sı 9. sınıf, 156’sı 10. sınıf, 123’ü 11. sınıf ve 76’sı 12. sınıf olmak üzere toplam 541 yabancı Müslüman öğrenci imam hatiplerde eğitim görüyor.

    Bu öğrenciler için Başbakanlık’tan alınan onayla bin 100 kişilik Devlet Parasız Yatılılık kontenjanı ayrıldı.

    Endonezya ve Pakistan başı çekiyor

    Deprem ve savaşın vurduğu Endonezya ve Pakistan Türkiye’de burslu şekilde imam hatiplerde eğitim görmesi için öğrenci gönderen ülkeler arasında başı çekiyor.

    Endonezya’dan 42, Pakistan’dan 36, Afganistan, Kenya, Nijerya ve Tayland’dan 19’ar, Kazakistan’dan 17, Tacikistan’dan 16, Somali’den 15, Tanzanya’dan 14, Kongo, Gana ve Azerbaycan’dan 13’er, Kırgızistan’dan 12, Sırbistan’dan 11 ve KKTC’den 10 öğrenci din öğretimi için Türkiye’yi seçti.

    Gürcistan 9, Arnavutluk 8, Hindistan, Kosova ve Yemen 7’şer, Madagaskar, Uganda, Bangladeş, Burkina Faso ve Filipinler 6’şar, Çad, İnguşetya, Moğolistan ve Mozambik 5’er, Orta Afrika Cumhuriyeti, Sirilenka ve Kamerun 4’er, Togo, Karadağ ve Makedonya 3’er, Malavi, Senegal, Sierre Lone, Benin, Bosna-Hersek ve Etiyopya’da 2’şer, Bulgaristan, Dağıstan, Güney Afrika ve Irak’tan ise birer öğrenci eğitim görüyor.

    Mustafa Germirli Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden şimdiye kadar 242 yabancı uyruklu öğrenci mezun oldu. 2011-2012 eğitim ve öğretim yılında ise bu okula 413 yabancı öğrenci konuk oldu.

    Darüşşafaka binalarına yabancı uyruklu öğrenciler

    Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ile Türkiye Diyanet Vakfı arasındaki protokol 9 Ağustos 2011’de güncellenerek Bakanlığa devredilen eski Darüşşafaka binaları tamamen Fatih Sultan Mehmet Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne tahsis edildi.

    Fatih Sultan Mehmet Anadolu İmam Hatip Lisesi 2011-2012 eğitim öğretim yılında çeşitli ülke ve milletlerden ilk olarak sadece 9. sınıfa olmak üzere 128 öğrenci kabul ederken, binalarda gerekli onarım, tadilat ve diğer hazırlıklar tamamlandıktan sonra tam kapasite eğitim-öğretime başlanacak.

    Protokole göre, yabancı uyruklu öğrencilerin Türkçeyi daha çabuk öğrenmeleri ve Türkiye’ye adaptasyonlarının sağlanması bakımından her yıl getirilecek öğrenci sayısının yüzde 20’si kadar da Türk vatandaşı öğrenci alınacak.

    İstanbul Fatih Sultan Mehmet Anadolu Lisesi’ndeki öğrencilerin dağılımı ise şöyle:

    ”Senegal 8, Somali 7, KKTC, Kazakistan, Nıjer ve Sırbistan 6’şar, Kamerun, Kırgısiztan, Karadağ, Fildişi Sahilleri, Benin, Burkine Faso ve Mali’den 5’er, Arnavutluk, Gine Konakri, Ürdün ve Liberya 4’er, Mozambik, Kosova, Sudan, Togo, Zambiya ve Balkarya’dan 3’er, Cezayir, Dağıstan, Demokratik Kongo, Fas, Gine, İnguşetya, Madagaskar, Malavi, Makedonya ve Sierra Leone 2’şer.”

    Konya’ya da uluslar arası İmam Hatip Lisesi

    Kayseri Mustafa Germirli Anadolu İmam Hatip Lisesi ve İstanbul Fatih Sultan Mehmet Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden sonra Konya’da da bir okulun açılması için çalışmalara başlandı.

    İstanbul Fatih Sultan Mehmet Anadolu İmam Hatip Lisesi ve Konya’ya yüzde 20 yerli öğrenci alınması planlanıyor. Kayseri’de ise sadece yabancı öğrenciler öğrenim görüyor.

    Kayseri ve İstanbul’da öğrenim gören 541 öğrenci dışında şubat ayında Somali’den gelen ve Türkçe eğitimlerini tamamlayan 180 öğrenci de Türkiye genelinde değişik imam hatip liselerinde öğrenim görecek.

    Öğrencilerin yol giderleri Türkiye Diyanet Vakfı, diğer giderleri ise Başbakanlık onayı ile yatılı öğrenci kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından karşılanıyor.

    Okulların kapasitesi ve ülkelerin ihtiyacı dikkate alınarak Türkiye Diyanet Vakfı ile işbirliği yapılarak belirleniyor.

  • Mefulun Fih – Zarflar Arapça Dersleri

     MEF’ÛLÜN FÎH (ZARFLAR)

    Fiilin işlendiği zamanı ve mekanı bildiren mansûb isme mef’ûlün fîh denir. “Ne zaman” ve “nerede”  sorusuna cevap verirler.

    Fiilin ne zaman işlendiğini gösteren mef’ûlün fîh zaman zarfı, nerede işlendiğini gösteren mef’ûlün fih de mekan zarfıdır. Herhangi bir zarftan sonra gelen isim daima mecrûr olur. Çünkü zarflar muzaf, sonraki isimler de muzafun ileyhtir.

    MEFULU FİH

    Zaman ve Mekan Zarfları şu kısımlara ayrılırlar:

    1- Mutasarrıf Zarflar:

    Bazen zarf yerini tutan kelimeler cümlede zarf olmadan da kullanılabilirler. Bunlar mutasarrıf zarflardır. O zaman mef’ûlu fih olmazlar ve cümle içindeki yerine göre, cümlenin asli unsurlarından biri olarak (mübtedâ, haber, ya da fâil gibi) i’rab (hareke) alırlar. Bu zarflardan bazıları şunlardır:

    ساَعَةٌ

    saat

    يَوْمٌ

    gün

    أُسْبُوعٌ

    hafta

     

     

     

     

     

     

    سَنَةٌ

    sene

    صَباَحٌ

    sabah

    مَساَءٌ

    akşam

    شَهْرٌ

    ay

    ظُهْرٌ

    öğle

    لَيْلٌ

    gece

    غَدٌ

    yarın

    لَحْظَةٌ

    lahza

    مِيلٌ

    mil

    فَرْسَخٌ

    fersah

    كِيلُومِتْرٌ

    kilometre

    يَمِينٌ

    sağ

    يَساَرٌ

    sol

    شَماَلٌ

    kuzey

    جَنُوبٌ

    güney

    شَرْقٌ

    doğu

    غَرْبٌ

    batı

    وَسَطٌ

    orta

     جاَءَ يَوْمُ الْجُمْعَةِ.

    Cuma günü geldi.
                 

    Burada يَوْمُ kelimesi fâil olup zamme ile merfûdur.

    اَلشَّرْقُ مَهْدُ الْأَدْياَنِ السَّماَوِيَّةِ.

    Doğu semâvî dinlerin beşiğidir.

    Burada اَلشَّرْقُ kelimesi mübtedâ olup zamme ile merfûdur.

    2-Mutasarrıf Olmayan Zarflar:

    Bazı zarflar vardır ki cümle içinde sadece zarf olarak kullanılır ve cümlenin diğer unsurlarından olmazlar. Bunlar da mutasarrıf olmayan zarflardır. Cümlenin neresinde bulunurlarsa bulunsunlar daima zarfiyetten dolayı mansûb olurlar. Bu zarflardan bazıları şunlardır:

    بَعْدَ

    sonra

    طَواَلَ

    ..boyunca

    حِينَ

    an, ..dığı zaman

    خِلاَلَ

    ..sırasında, esnasında

    أَثْناَءَ

    esnasında

    وَراَءَ

    arkasında

    تَحْتَ

    altında

    بَيْنَ

    arasında

    عِنْدَ

    yanında

    فَوْقَ

    üzerinde

    حَوْلَ

    çevresinde, etrafında

    خَلْفَ

    arkasında

    تِجاَهَ

    karşısında

    نَحْوَ

    ..e doğru, ..e karşı, ..yaklaşık, civarında..

    لَدَى

    yanında, katında

    دُونَ

    aşağısında ..meksizin, ..maksızın, ..den başka

    كَسَرَ خاَلِدٌ فِي تِلْكَ الْمَعْرَكَةِ نَحْوَ سَبْعَةِ سُيُوفٍ.

    Halit o savaşta yaklaşık yedi kılıç kırdı.

     

     

    Bu zarflar;

    a) Ya kendilerinden önce geçen fiilin zaman ve mekanını bildirdiklerinde mef’ûl-i fîh olurlar:

    تَطِيرُ الطاَّئِراَتُ فَوْقَ السَّحاَبِ.

    Uçaklar bulutların üstünden uçar.

    Burada (فَوْقَ) mekan zarfı mef’ûlü fîh olup fetha ile mansûbtur.

    b)Ya da bir mübtedâya haber veyahut bir kelimeye sıfat olurlar:

    اَلْجَنَّةُ تَحْتَ أَقْداَمِ الْأُمُّهاَتِ.

    Cennet annelerin ayakları altındadır.(Hadis)

    مَرَرْتُ بِرَجُلٍ عِنْدَكَ.

    Yanındaki adama uğradım.

    Burada تَحْتَ ve عِنْدَ mekan zarfları zarfiyet dolayısıyla mansûbtur[5].

     Önemli Not: Ancak bu zarflar (مِنْ) harf-i ceri ile mecrûr olurlar:

    قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ .

    De ki: Hepsi Allah’tandır.

    سِرْتُ مِنْ وَراَءِهِ.

    Arkasından yürüdüm.

    ARAPÇA ZAAMAN ZARFLARI

    Zarfların Diğer Özellikleri:

    * ماَ harfi bazı zarflara bitişebilir. Ancak bu ماَ zâidedir (hiçbir iş görmez). Zarfa etki etmez ve onu iş yapmaktan alıkoymaz. Yani bu zarflar mansûb olmaya ve kendisinden sonra gelen isim ise muzafun ileyh ve mecrûr olmaya devam eder. (ماَ)nın bitiştiği zarflar genelde şunlardır:

     

    عِنْدَ

    حِينَ

    قَبْلَ

    بَعْدَ

    دُونَ

    رَجَوْتُهُ أَنْ يَحْضُرَ دُونَماَ تَأْخِيرٍ

    Gecikmeden gelmesini rica ettim.
                 

    (دُونَ) kelimesi mansûb bir zarftır. ماَ zâidedir (تَأْخِيرٍ) muzafun ileyh ve kesre ile mecrûrdur[6].

    *Zaman ve mekâna muzaf olan sayılar, işaret isimleri ve sıfatlar mefûlün fîh olarak mansûb okunur:

    نَزَلْتُ تِلْكَ الناَّحِيَةَ.

    O nahiyeye (bölgeye) indim.

    قَضَيْتُ هُناَكَ خَمْسَةَ أَياَّمٍ.

    Orada beş gün geçirdim.

    مَشَيْتُ ثَلاَثَةَ أَمْياَلٍ.

    Üç mil yürüdüm.

      

    *Zaman ve mekân zarflarına muzaf olan (بَعْضُ)ve (كُلُّ) kelimeleri de mef’ûlün fih olur:

    نَذْهَبُ إِلَى الْمَدْرَسَةِ كُلَّ يَوْمٍ.

    Okula her gün gideriz.

    نَزَلَ الثَّلْجُ بَعْضَ اللَّيْلِ.

    Gecenin bir kısmında kar yağdı.

    *Mevsûf zaman ve mekân zarfı olursa, hazfedildiğinde sıfatı onun yerine mef’ûl-i fîh olur:

    نِمْتُ طَوِيلاً (نِمْتُ وَقْتاً طَوِيلاً) .  

    Uzun müddet uyudum.

    * (قَبْلَ) ve (بَعْدَ) zarflarının özellikleri:

    a) (قَبْلَ) ve (بَعْدَ) başlarına harf-i cer gelmeksizin muzaf olduklarında mansûbdurlar.

    خَرَجَ أَخُوكَ قَبْلَ كُلِّناَ إِلَى الْجَوْلَةِ.

    Kardeşin hepimizden önce gezmeye çıktı.

    b) Muzaf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrûr olurlar

    جاَءَ عَلِيٌّ مِنْ بَعْدِ خاَلِدٍ.

    Halit’ten sonra Ali geldi.

    c) Fiile doğrudan doğruya değil (أَنْ) ile bağlanırlar ve cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında (أَنْ) bulunur:

    ناَمَ الطِّفْلُ قَبْلَ أَنْ يَرْجِعَ أَبُوهُ مِنَ الْعَمَلِ.

    Çocuk babası işten dönmeden uyudu.

    جاَءَ أَحْمَدُ بَعْدَ أَنْ ذَهَبَ أَبُوهُ.

    Ahmet, babası gittikten sonra geldi.

    d) (قَبْلَ) ve (بَعْدَ)’nin muzâfun ileyhi hazfedilince zamme üzere mebnî olur.

    فَرَّ يَعْقُوبُ مِنْ قَبْلُ.

    Önce Yâkub kaçtı.

    ذَهَبَ خاَلِدٌ وَ عُمَرُ مِنْ قَبْلُ.

    Önce Halit ve Ömer gitti.

    Kur’ân-ı Kerîm’de (مِنْ قَبْلُ) ve (مِنْ بَعْدُ) şeklinde kullanılışı yaygındır.

    * (يَوْمَ) ve (حِينَ) kelimeleri cümleye muzâf olduklarında başlarına (أَنْ) gelmez:

    دَخَلَ الطُّلاَّبُ الصَّفَّ حِينَ دَقَّ الْجَرَس.

    Zil çaldığı zaman öğrenciler sınıfa girdiler.

    تَرَكْتُهُ يَوْمَ عَلِمْتُهُ خاَئِناً.

    Onu hain olarak tanıdığım gün terk ettim.

    اِنْتَظَرْتُهُ فِي الْمَطاَرِ إِلَى حِينَ حَضَرْتَ.

    Sen gelene kadar hava alanında bekledim.

    *Mef’ûl-i fih fiilin önünde gelebilir[7]:

    اَلْيَوْمَ زُرْتُ أَباَكَ.

    Bugün babanı ziyaret ettim.

    MEBNÎ ZARFLAR

    Mebnî zarflar 17 tane olup 6 tanesi mekân zarfı, 10 tanesi zaman zarfı, bir tanesi de hem mekân hem de zaman zarfı olarak kullanılır. Mebnî oldukları için mahallen mansûbturlar:

    a) Mebnî mekân zarfları:

      حَيْثُ أَيْنَ ثَمَّ لَدَى لَدُنْ هُناَ  
    حَيْثُ
    yer (..dığı yere, ..eceği yere, ..dığı yerde)
                     

    Cümleye muzaf olan mebnî mekân zarfıdır. Bu cümle isim ya da fiil cümlesi olabilir. Genellikle fiil cümlesi olur. Sonu zamme üzre mebnî olduğundan mahallen mansûb sayılır.

    اِذْهَبُوا إِلَى حَيْثُ شِئْتُمْ. 

    İstediğiniz yere gidiniz.

    اِجْلِسْ حَيْثُ أَنْتَ جاَلِسٌ.

    Oturduğun yerde otur.

    جَلَسْتُ حَيْثُ أَسْتَطِيعُ الْقِراَءَةَ مُرْتاَحاً.

    Rahatça okuyabileceğim bir yerde oturdum.

    Not: (حَيْثُ) Başka anlamlara da gelebilir:

            (بِحَيْثُ) …şekilde

    بَنَى الْمَلِكُ قَصْراً عاَلِياً بِحَيْثُ يُرَى مِنْ بَعِيدٍ.

    Kral uzaktan görülebilecek şekilde yüksek bir köşk bina etti.

    فَدَنَا[8] الطاَّلِبُ مِنَ الْمُعَلِّمِ بِحَيْثُ يَسْمَعُ كَلاَمَهُ.

    Öğrenci öğretmene sözünü duyacak şekilde yaklaştı.

           (مِنْ حَيْثُ) ..bakımından, yönden

    اَلْأَعْداَءُ أَقْوَى مِنْ حَيْثُ إِنَّهُمْ كَثِيرُ الْعَدَدِ.

    Düşmanlar sayıları çok olması bakımından bizden daha kuvvetlidir.

     

    سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَموُنَ.

     

    Biz (Kur’ân’ı yalanlayanları) bilemeyecekleri yönden azar azar helâka yaklaştırırız (Arâf 182) .

     
    أَيْنَ
    Nerede, nereye. (Fetha üzere mebnî soru isimlerindendir. Şart olarak da kullanılır)
    أَيْنَ جَلَسْتِ ؟
    Nerede oturdun?
    أَيْنَ تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ.
    Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır.
    ثَمَّ
    Orada, oraya (Fetha üzere mebnîdir).
    ثَمَّ وَلَدٌ يَلْعَبُ.
    Orada bir çocuk oynuyor.
    (مِنْ) ile kullanılınca ..için, ..den, ..dan dolayı, anlamına gelir:

    وَمِنْ ثَمَّ كَتَبْتُ رِساَلَةً إِلَى صَدِيقِي.

    Bundan dolayı arkadaşıma bir mektup yazdım.

    لَدُنْ – لَدَى

    Yanında katında nezdinde, tarafında, huzurunda

    وَ عَلَّمْناَهُ مِنْ لَدُناَّ عِلْماً.

    Ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik (Kehf 65) .

    شاَهَدْتُ عَلِياًّ لَدَى الْباَبِ.

    Kapının yanında Ali’yi gördüm.
    هُناَ
    Burada, buraya (Sükûn üzere mebnîdir)

    هُناَ مَدْرَسَتُناَ.

    Burası okulumuzdur.
             

    b) Mebnî zaman zarfları:

    أَياَّنَ مَتَى لَماَّ مُنْذُ مُذْ أَمْسِ قَطُّ اَلْآنَ إِذاَ إِذْ  
    أَياَّنَ
    Ne zaman…dığı zaman, her ne zaman (soru ve iki fiili muzâriyi cezmeden şart edatı olarak kullanılır, fetha üzere mebnîdir)  

    أَياَّنَ يَوْمُ الدِّينِ ؟

    Kıyâmet günü ne zaman?  

    أَياَّنَ تُبْعَثُونَ مِنْ قُبُورِكُمْ ؟

    Kabirlerinizden ne zaman diriltileceksiniz?  

    أَياَّنَ تَذْهَبْ أَذْهَبْ

    Ne zaman gidersen giderim.  
    مَتَى
    Ne zaman? (Soru ve şart ifade eden sükûn üzere mebnî zaman zarfıdır.)

    مَتَى تَحْضُرُ ؟

    Ne zaman geliyorsun?

    مَتَى تَحْضُرْ أَذْهَبْ

    Ne zaman gelirsen giderim.
    لَماَّ
    (Mâzînin önünde; ..dığında , ..dığı zaman, ..ınca, ..iken ..

    Muzârinin önünde; henüz ..medi, henüz …madı)

    لَماَّ نَزَلَ الْمَطَرُ جَرَى السَّيْلُ.

    Yağmur yağınca sel aktı.

    هَلْ ذَهَبْتَ إِلَى الْمَدْرَسَةِ؟

    Okula gittin mi?

    لَماَّ أَذْهَبْ.

    Henüz gitmedim.
    مُذْ = مُنْذُ
    ..den beri, ..den bu yana, ..dığından beri..

    İsim olarak kullanılınca zaman zarfıdır ve yanına isim veya fiil gelir. Harf olarak kullanılınca cer harfidir.

    ماَ زُرْتَنِي مُذْ جِئْتَ.

    Geldiğinden beri beni ziyaret etmedin.

    ماَ رَأَيْتُكَ مُنْذُ سَنَةٍ.

    Seni bir seneden beri görmedim.
    أَمْسِ
    Dün. (Esre üzere mebnî geçmiş zaman zarfıdır.)  

    لِماَذاَ لَمْ تَحْضُرْ أَمْسِ ؟

    Dün neden gelmedin?  

    قَطُّ

    Asla, hiç, katiyyen (Mâzî manalı fiillere mahsustur)  

    ماَ كَذَبْتُ عَلَيْكَ قَطُّ.

    Sana asla yalan söylemedim.  

    لَمْ أَشْرَبِ الْخَمْرَ قَطُّ.

    Hiç içki içmedim.  
    اَلْآنَ
    Şimdi, şu anda (Fetha üzere mebnîdir.)  

    اَلْآنَ خَفَّفَ اللَّهُ عَنْكُمْ.

    Şimdi Allah yükünüzü hafifletti (Enfâl, 66) .  
    إِذاَ

    O zaman, ..dığında, ..dığı zaman, ınca, ..ken

    (Cümleye muzaf olan sükûn üzere mebnî zaman zarfıdır. Ardından hep iki fiil gelir. Birinci bölümdeki şart fiili genellikle mâzî olur. إِذاَ da bu fiile muzaftır. Cevap fiili mâzî de olsa muzâri anlamı verilir.)

     

    إِذاَ جاَءَ الرَّبِيعُ تَفَتَّحَتِ الْأَزْهاَرُ.

    Bahar geldiği zaman çiçekler açar.  

    إِذاَ جاَءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ. . .

    Allah’ın zaferi (yardımı) ve fetih geldiği zaman..(Nasr, 1).  
                                           

    Not: (إِذاَ) nın iki kullanılışı daha vardır:

    a) Bazen şart anlamı ifade etmeyip yalnız zaman anlamı ifade eder. Şart olmaktan çıktıkları için bu türlerden sonra iki fiil gelmez. Yalnız bir fiil bulunur. Bu da genellikle yeminden sonra gelişindedir:

    وَ اللَّيْلِ إِذاَ يَغْشَى.

    Andolsun gecenin karanlığı büründüğü zamana (Leyl, 1) .

    وَ النَّهاَرِ إِذاَ تَجَلَّى.

    And olsun gündüzün aydınlandığı zamana (Leyl, 2) .

    b) Müfâcee (sürpriz) edatı olur, “bir de ne göreyim, bir de baktım ki” şeklinde tercüme edilir.

    خَرَجْتُ فَإِذاَ حَيَّةٌ بِالْباَبِ.

    Çıktım, bir de ne göreyim, kapıda bir yılan.

    إِذْ
    Bir zamanlar, vaktiyle, o zaman , o vakit …dığında, ..dığı zaman, ..eceği zaman  (Sükûn üzere mebnî cümleye muzaf olan zaman zarfıdır.)
         

    وَاذْكُرُوا إِذْ كُنْتُمْ قَليِلاً فَكَثَّرَكُمْ…

    Hatırlayın ki vaktiyle pek az idiniz (Allah) sizi çoğalttı (A’râf 86) .

    Çoğu zaman tercümede hatalar yapılabilen bir edat olduğu için إِذْ edatını ayrıntılı işlemekte yarar vardır:

    a) (إِذْ) den sonra mâzî fiil gelmişse tercüme edilirken “hani (hatırla)+ mişli geçmişin hikayesi[9] şeklinde yapılır:

    وَ إِذْ قاَلَ إِبْراَهِيمُ لِأَبِيهِ آزَرَ أَ تَتَّخِذُ أَصْناَماً آلِهَةً.

    Hani İbrâhim babası Azer’e putları tanrı mı ediniyorsun demişti (En’âm, 74).

    وَ اذْكُرُوا إِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفاَءَ مِنْ بَعْدِ عاَدٍ وَ بَوَّأَكُمْ فِي الْأَرْضِ…

    (Rabbiniz) sizi Âd kavminin yerine getirmiş, yeryüzünde yerleştirmiş idi de..(A’râf, 74)

    b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil gelmişse şimdiki zamanın hikayesi şeklinde çevrilir:

    إِذْ يُرِيكَهُمُ اللَّهُ فِي مَناَمِكَ قَلِيلاً.

    Hani Allah onları uykunda sana az gösteriyordu (Enfâl, 43).

    c) (إِذْ) den sonra isim cümlesi gelmişse cümlede fiil olmadığı için sadece “idi” kelimesiyle çevrilir.

    وَ اذْكُرُوا إِذْ أَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْضِ.

    Hatırlayın, hani siz yeryüzünde az, zayıf ve biçâre idiniz de…(Enfâl, 26)

      (إِذْ) edatının diğer özellikleri:

    *(إِذْ) şu kelimelere muzâfun ileyh olarak da gelir:

    بَعْدَئِذٍ

    ondan sonra

    حِينَئِذٍ

    o zaman

    ساَعَتَئِذٍ

    o saat

    قَبْلَئِذٍ

    ondan önce

    يَوْمَئِذٍ

    o gün

    وَقْتَئِذٍ

    o vakit

    عاَمَئِذٍ

    o yıl

    سَنَتَئِذٍ

    o sene

     

     

    وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ

    O gün mü’minler Allah’ın yardımıyla sevinirler (Rum 4-5) .

    * (إِذْ) Gelecek zaman zarfı olur:

    فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ إِذِ الْأَغْلاَلُ فِي أَعْناَقِهِمْ.

    Onlar bukağılar boyunlarına geçirildiği zaman bileceklerdir.

     

     

     

    * (إِذْ) (..den, ..den dolayı, için, çünkü anlamında)  sebep bildirir:

    عاَقَبْتُ الْمُذْنِبَ إِذْ أَساَءَ.

    Suçluyu kötülük yaptığı için cezalandırdım.

    لَمْ يَسْمَحِ الْمُعَلِّمُ لَكَ بِدُخُولِ الصَّفِّ إِذْ تَأَخَّرْتَ.

    Geç kaldığın için öğretmen sınıfa girmene izin vermedi.

     
         

    * (إِذْ) (..aniden , ansızın, bir de baktım ki, bir de ne görelim anlamında) müfâcee (sürpriz) edatı olur. Genellikle ondan önce (بَيْناَ-بَيْنَماَ) (..iken) kelimeleri bulunur.

    فَبَيْنَماَ هُوَ يَبْحَثُ عَنْ أَخِيهِ إِذْ سُرِقَ مِنْهُ الدَّراَهِمُ.

    O kardeşini ararken bir de ne görsün, paraları çalınmış.

    فَبَيْنَماَ كُناَّ ساَئِرِينَ فِي الْغاَبَةِ إِذْ طَلَعَ عَلَيْناَ ذِئْبٌ.

    Biz ormanda yürürken bir de baktık ki, karşımıza bir kurt çıkıverdi.

    *Bazen (إِذاَ) nın kısaltılmışı şeklinde kullanılır. Cümleye muzaf olduğu için (..ğı) şeklinde tercüme edilir.

    إِذْ جاَءَ عَلِيٌّ.

    Ali geldiği zaman..

    c) Hem zaman hem mekân için kullanılan mebnî zarf:

    أَنَّى
    Nerede, nereden, ne zaman, nasıl[10]
    أَنَّى لَكَ هَذاَ ؟
    Bu sana nereden?
    أَنَّى يَكُونُ ذَلِكَ ؟
    O nasıl olur?
    أَنَّى تَذْهَبْ أَذْهَبْ.
    Nereye gidersen giderim.
         

    Cümle Bağlamada Kullanılan Bazı Edatlar :

    أَنْ

    …. diye

    Daha önce harfu tefsir olarak bahsettiğimiz gibi kendinden sonra gelen fiil emir siygasında ise tefsir yani açıklama edatı olarak görev yapar.

    فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِب بِّعَصَاكَ الْبَحْرَ.

    Musa’ya değneğini denize vur diye vahyettik (Şuara 63) .

    أَشاَرَ الضاَّبِطُ أَنِ اهْجُموُا.

    Subay saldırın diye işaret etti.

     

     

     

    ماَ Edatının Kullanılışları:

    ماَ + mâzî fiil …dığı sürece, …dıkça

    ماَ لَمْ + meczûm muzâri fiil  …..mediği sürece, …medikçe

    ماَ عَصَيْتَنِي أُعَذِّبُكَ.

    Bana isyan ettiğin sürece sana azab edeceğim.

    لاَ نَخاَفُ ماَ كُنْتُمْ مَعَناَ.

    Siz bizimle oldukça korkmayız.

    لَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ ماَ لَمْ تُؤْمِنُوا بِاللَّهِ.

    Allah’a iman etmedikçe cennete giremezsiniz.

    مِثْلَماَ ..gibi

    لَقَدِ اجْتَهَدَ هُناَ مِثْلَماَ اجْتَهَدَ هُناَكَ.

    Burada da oradaki gibi ictihad etti.

    ماَ edatı bazen de isimlerin sonuna ilâve edilerek ismin belirsizliği arttırılır:

    يَوْماً ماَ خَرَجْناَ.

    (Herhangi) Bir gün dışarı çıktık.

     

    MEF’ÛLÜN FİH (ZAMAN ZARFLARI) İLE İLGİLİ AYETLER

    1- أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ .

    (36/YÂSÎN, 31). (Müşrikler) görmüyorlar mı ki, onlardan önce nice kavimler helâk ettik. Onlar tekrar dönüp de bunlara gelmezler.

    2- وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ .

    (36/YÂSÎN, 45). Onlara yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işlerde Allah’tan korkun; umulur ki size merhamet olunur denildiğinde (aldırmazlar).

    3- إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ .

    (36/YÂSÎN, 55). O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içinde safa sürerler.

    4- اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ .

    (36/YÂSÎN, 65). O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını (kazanmış oldukları şeyleri) bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.

    5- قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ .

    (36/YÂSÎN, 79). De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.

     

    6- يَسْأَلُهُ مَنْ فِي السَّموَاتِ وَالْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ .

    (55/RAHMÂN, 29). Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O, her an yaratma halindedir.

    7- فَيَوْمَئِذٍ لاَ يُسْأَلُ عَنْ ذَنْبِهِ إِنْسٌ وَلاَ جَانٌّ .

    (55/RAHMÂN, 39). İşte o gün insana da cine de günahı sorulmaz.

    8- بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لاَ يَبْغِيَانِ .

    (55/RAHMÂN, 20). Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.

    9- يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ آنٍ .

    (55/RAHMÂN, 44). Onlar, cehennemle kaynar su arasında dolaşır dururlar.

    10- يَقُولُ الْإِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ .

    (75/KIYÂME, 10). O gün insan, “Kaçacak yer neresi!” diyecektir.

    11- كَلاَّ لاَ وَزَرَ {75/11} إِلَى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ .

    (75/KIYÂME, 11, 12). Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur! O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

    12- وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناَضِرَةٌ {75/22} إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ {75/23} وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ .

    (75/KIYÂME, 22, 23, 24). Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır (O’nu göreceklerdir). Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır;

    13- لاَبِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا .

    (78/NEBE, 23). (Azgınlar) orada çağlar boyu kalacaklar ,

    14- يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا لاَ يَتَكَلَّمُونَ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ صَوَابًا.

    (78/NEBE, 38). Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler.

    15- إِنَّا أَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا .

    (78/NEBE, 40). Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: “Keşke toprak olsaydım!” diyecektir.

    16- وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ {113/3} وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ {113/4} وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ .

    (113/FELÂK, 3).Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden (sabahın Rabbine sığınırım!)

     

    17- إِذَا جَاءَ نَصْرُ اللَّهِ وَالْفَتْحُ .

    (110/NASR, 1). Allah’ın yardımı ve zafer geldiği zaman,…

    18- فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ .

    (94/İNŞİRÂH, 7). Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,

    19- فَأَمَّا الْإِنْسَانُ إِذَا مَا ابْتَلاَهُ رَبُّهُ فَأَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي أَكْرَمَنِ .

    (89/FECR, 15). İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde “Rabbim bana ikram etti” der.

    20- وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا .

    (71/NÛH, 7). (Nuh (a.s.) der ki;) Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler.

    21- تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ .

    (67/MÜLK, 8). Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: Size, (bu azap ile) korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi? diye sorarlar.

    22- فَلَمَّا رَأَوْهُ زُلْفَةً سِيئَتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هَذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ .

    (67/MÜLK, 27). Ama onu (azabı) yakından gördükleri zaman, inkâr edenlerin yüzleri kararacak ve (kendilerine): İşte sizin isteyip durduğunuz budur! denecektir.

    23- كَمَثَلِ الشَّيْطَانِ إِذْ قَالَ لِلْإِنْسَانِ اكْفُرْ فَلَمَّا كَفَرَ قَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ .

    (59/HAŞR, 16). (Münafıkların durumu) tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana “İnkâr et” der. İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, der.

    24- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ .

    (36/YÂSÎN, 48). Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir? derler.

    25- وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُ آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ .

    (12/YÛSUF, 22). (Yûsuf) erginlik çağına erişince, ona (isabetle) hükmetme (yeteneği) ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız.

     

     

    26- وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَآئِمًا فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَّسَّهُ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ .

    (10/YÛNUS, 12). İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi.

    27- قُلْ لاَ أَمْلِكُ لِنَفْسِي ضَرًّا وَلاَ نَفْعًا إِلاَّ مَا شَاءَ اللّهُ لِكُلِّ أُمَّةٍ أَجَلٌ إِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَلاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ .

    (10/YÛNUS, 49). De ki: “Ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahibim.” Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri giderler.

    28- إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلآئِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ .

    (8/ENFÂL, 12). Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına!” diye vahyediyordu.

    29- قَالَ ادْخُلُوا فِي أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ فِي النَّارِ كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولاَهُمْ رَبَّنَا هَؤُلاَءِ أَضَلُّونَا فَآتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِنْ لاَ تَعْلَمُونَ .

    (7/A’RÂF, 38). Allah buyuracak ki: “Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!” Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!” diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz, diyecektir.

    MEKÂN ZARFLARI İLE İLGİLİ AYETLER

    30- وَالْمَلَكُ عَلَى أَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ .

    (69/HAKKA, 17). Melekler onun (göğün) etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz (melek) yüklenir.

    31- قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ .

    (7/A’RÂF, 16). İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.

    32- وَإِذَا صُرِفَتْ أَبْصَارُهُمْ تِلْقَاءَ أَصْحَابِ النَّارِ قَالُوا رَبَّنَا لاَ تَجْعَلْنَا مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ .

    (7/A’RÂF, 47). Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de: Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma! derler.

    33- وَلَمَّا جَاءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَانِي وَلَكِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ .

    (7/A’RÂF, 143). Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi onunla konuşunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben (bu dünyada senin görülemeyeceğine) inananların ilkiyim.

    34- قُلْ لاَ أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلا أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ .

    (6/EN’ÂM, 50). De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?

    35- جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ .

    (98/BEYYİNE,  8). Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.

    36- وَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ .

    (84/İNŞİKÂK, 10). Kitabı arkasından verilen kimseye gelince,

    37- وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا .

    (78/NEBE, 12). Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik.

    38- رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمَنِ لاَ يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا .

    (78/NEBE, 37). O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O, rahmândır. O gün insanlar O’na karşı konuşmaya yetkili değillerdir.

    39- إِنَّ هَؤُلاَءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلاً .

    (76/İNSÂN, 27). Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (ahireti) ihmal ediyorlar.

    40- بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ .

    (75/KIYÂMET, 5). Fakat insan önündekini (kıyâmeti) yalanlamak ister.

     

    41- وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ .

    (2/BAKARA, 35). Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zâlimlerden olursunuz, dedik.

    42- إِنْ كَانَتْ إِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ .

    (36/YÂSÎN, 53). Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.

    43- قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا ماَ دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ .

    (5/MÂİDE, 24). “Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde, sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız” dediler.

     

    Cümle Örnekleri:

    قَضَيْتُ فِي الْمَدِينَةِ لَيْلاً.

    Şehirde bir gece geçirdim.

    أَقَمْتُ فِي الْبَلَدِ مُدَّةً.

    Memlekette bir müddet kaldım (ikâmet ettim) .

    سَأَزُورُكَ يَوْمَ الْجُمْعَةِ.

    Seni Cuma günü ziyaret edeceğim.

    سِرْتُ كِيلُو مِتْراً.

    Bir kilometre yürüdüm.

    تَأَمَّلَ شَهْرَيْنِ فِي اخْتِياَرِ الْأُسْتاَذِ.

    Bir hoca seçme hususunda iki ay düşündü.

    قاَمَ فِي خِلاَلِ الدَّرْسِ أَحْياَناً.

    Ders sırasında bazen ayağa kalktı.

    تَقَعُ أَغْرِي شَرْقَ تُرْكِياَ.

    Ağrı, Türkiye’nin doğusuna düşer.

    مَشَيْتُ مِيلاً.

    Bir mil yürüdüm.

    جَلَسْتُ أَماَمَهُ.

    Onun önüne oturdum.

    اِتَّجَهَ الرَّجُلُ يَمِيناً ثُمَّ شِماَلاً.

    Adam önce sağa sonra sola döndü.

    أَثْناَءَ خُرُوجِناَ مِنَ الْمَطاَرِ وَجَدْناَ سَياَّرَةً.

    Havaalanından çıkışımız esnasında bir araba bulduk.

    Bu cümlelerdeki (لَيْلاً) (مُدَّةً) (يَوْمَ) (كِيلُو مِتْراً) (شَهْرَيْنِ) (أَحْياَناً) (شَرْقَ) (مِيلاً) (أَماَمَ) (يَمِيناً) ve (شِماَلاً) ve (أَثْناَءَ) kelimeleri mef’ûl-i fih olup mansûbturlar.

    *Mef’ûl-i fîh edatı olarak (فِي) ve (بِ) harf-i cerleri de kullanılır:

    كَتَبْتُ فِي الْمَدْرَسَةِ.

    Okulda yazdım.

    وُلِدْتُ بِحَلَبَ.

    Halep’te doğdum.

    طُبِعَ ذَلِكَ الْكِتاَبُ بِالْقاَهِرَةِ.

    O kitap Kâhire’de basıldı.

    يَسْبَحُ الْوَلَدُ فِي الْبَحْرِ.

    Çocuk denizde yüzüyor.

    نَزَلَتْ زَيْنَبُ مَعَ واَلِدَتِهاَ مِنَ السَّياَّرَةِ فيِ وَسَطِ السُّوقِ.

    Zeynep annesiyle beraber çarşının ortasında arabadan indi.

    Mef’ûl-i fih görüldüğü gibi harf-i cerle kullanıldığı zaman mecrûr olur.

    Not: (بِ) harf-i ceri ancak zaman ve mekan bildiren kelimelerin başında olursa mefûlü fih edatı olur.

  • Kurbanda Hayvana İşkenceye Rekor Ceza

     

    Resmi gazetenin bugünkü sayısında yayımlanan tebliğde, Kurban Bayramı’nda dini amaçla ve ibadet maksadıyla kurban kesmek isteyen vatandaşların, kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına ve çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bizzat kesmelerine veya vekalet yoluyla kestirmelerine yardımcı olunması, kurban satılacak veya kesilecek yerlerin belirlenmesi, kesim yapacak kişilerin eğitilmesiyle ilgili tedbirlerin alınmasına ilişkin hususlar belirlendi.

    Büyükşehirlerde kurban hizmetlerinin daha kolaylaştırılabilmesi için, kurbanlık hayvan satış ve kesim mekanları birbirine yakın yerlerde olacak şekilde planlanarak çevresel riskleri en aza indirecek şekilde yerel yönetimlerce tedbir alınacak.

    Kurban kesim yerleri, dezenfekte edilebilir, zemininde su biriktirmeyen, ışıklandırma ve havalandırması bulunan, sağlık ve temizlik şartlarına uygun mekanlardan seçilmesi, ayrıca yetiştirici, satıcı, alıcı, görevli personel, kasap, kasap yardımcısı ve diğer vatandaşların su, tuvalet, kapalı oturma yerleri ve benzeri sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenecek.

    İl ve ilçelerdeki, kurbanlık hayvan satış ve kesim yerlerinin açık adresleri, 28 Eylül 2012 Cuma günü mesai bitimine kadar kurbanhizmetleri@diyanet.gov.tr adresine gönderilecek.

    Kurban kesim işlemlerinin sağlıklı bir şekilde ve uygun bir ortamda yapılabilmesi için yerel yönetimlerle birlikte sivil toplum kuruluşlarının da faaliyet göstermesi teşvik edilecek, özellikle Trakya Bölgesi’nde şap hastalığından arilik sağlanması sebebiyle, İstanbul’un Avrupa kesiminde kalan bölümüne kurbanlık sevk işlemleri Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın genelgesine göre, Trakya’ya yapılacak canlı hayvan sevkleri için belirlenen kriterler çerçevesinde yapılacak. Bu yüzden, Avrupa yakasındaki vatandaşların, kurbanlarını Anadolu yakasında kestirmek isteyecekleri tahminiyle, Anadolu yakasında daha fazla kurbanlık hayvan satış ve kurban kesim yeri hazırlattırılacak ulaşım, personel ve konuyla ilgili özendirici çalışmalar yapılacak.

    ”Kesim Elemanı Yetiştirme ve Geliştirme Kursları”

    Kurban kesimi konusunda Halk Eğitim Merkezlerinde ”Kesim Elemanı Yetiştirme ve Geliştirme Kursları” düzenlenmesine devam edilecek, kurban kesim elemanı olarak görev almak isteyenlerin bu kurslara katılarak gerekli eğitimi aldıktan sonra ”Kurs Bitirme Belgesi” almaları sağlanacak. Ayrıca, bu kurslara kurbanlarını kendileri kesecek olanların da katılmaları teşvik edilecek.

    Kurbanlık hayvan satış yerleri bayramdan 15 gün önce hazır hale getirilecek ve bu tarihten önce kurbanlık hayvan satış yerlerine hayvan hareketi başlatılmayacak.

    Kurban kesim yerlerinde din görevlisi, resmi veya özel çalışan veteriner hekim, sağlık personeli, çevre teknisyeni, emniyet gücü ve benzeri personel görevlendirilecek ve bunlara komisyonca belirlenecek ücretler, Kurban Komisyonu Hesabı’ndan ödenecek.

    Tebliğde, kesim yeri olarak değerlendirilebilecek alternatif alanlar olarak, üstü kapalı semt pazarları, araç yıkama yerleri ve kapalı otoparklar, kurbanlık satış yerleri yanına kurulacak kesim yerleri, imkanları ve yerleri müsait olan belediyelerce şehirlerin belirli yerlerine yapılacak olan kurbanlık hayvan kesim yerleri belirtildi.

    Denetim işlemleri ve kurban hizmetlerinin denetlenmesi İçişleri, Sağlık, Gıda, Tarım ve Hayvancılık, Çevre ve Şehircilik, Orman ve Su İşleri Bakanlıkları ile Diyanet İşleri Başkanlığı, müftülük, emniyet, jandarma birimleri ve belediye ekiplerince yapılacak.

    Aykırı hareket edenlere ceza

    Bayram öncesi ve bayram süresince özellikle kurban kesimlerinin yoğun olduğu ilk 2 gün il ve ilçe belediyeleriyle, Büyükşehir belediyelerinin zabıta birimleri aralıksız denetim yapacak. Hayvanların kesilmesi, dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak yapılacak. Bunlara aykırı hareket edenlere hayvan başına 813 lira idari para cezası uygulanacak.

    Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelik hükümlerine aykırı hareket edenlere, hayvan başına 2 bin 37 lira idari para cezası uygulanacak.

    Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranan, acımasız ve zalimce işlem yapan, döven, aç ve susuz bırakan, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakan, bakımlarını ihmal eden, fiziksel ve psikolojik acı çektirenlere 406 lira idari para cezası uygulanacak.

    Kesin olarak öldüğü anlaşılmadan hayvanların vücutlarına müdahalede bulunanlara ise 406 lira para cezası uygulanacak.

    Cezai işlemler; İçişleri, Gıda, Tarım ve Hayvancılık, Orman ve Su İşleri, Çevre ve Şehircilik Bakanlıkları ile belediye ekiplerince uygulanacak.

     

  • Öğretmen Atama Takvimi Açıklandı

     

    Başvurular 3-9 Eylül tarihleri arasında alınacak.  Atama ise 10 Eylül’de yapılacak. 11 Eylül itibariyle kazanan öğretmen adayları görev başı yapabilecek.

    Klavuz ve kontejanların 31 Ağustos tarihine kadar Meb tarafından yayınlanması bekleniyor.

    1- Bakanlığımıza bağlı resmî eğitim kurumlarının öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere “ilk atama” yoluyla 40.000 kadrolu öğretmen ataması yapılacaktır. Buna ilişkin 2012-2 Öğretmenliğe Başvuru ve Atama Kılavuzu, Bakanlığımızın http://www.meb.gov.tr/ adresinden kamuoyuna duyurulacaktır. Başvurular, 03-09 Eylül 2012 tarihleri arasında elektronik ortamda yapılacak olup, atamalar 10.09.2012 tarihinde bilgisayar ortamında gerçekleştirilecektir. Atanan öğretmenler, 11.09.2012 tarihinden itibaren göreve başlayacaklardır. 

    Adaylar, tebligatı takiben Bakanlığımız Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Genel Müdürlüğünce 12 – 16 Eylül 2012 tarihleri arasında uyum eğitimine alınacaklardır.

  • Bedel

     

    BEDEL

    Bedel kendisinden önceki kelimeyi açıklayıp pekiştiren ve i’râb (hareke) bakımından ona uyan kelimedir. Bedel’den önceki kelimeye mübde’l-minh (kendisinden bedel yapılan) denir.  4 çeşit bedel vardır:

     

    bedel arapca gramer

    1- Bedelü’l-Mutâbık: (بَدَلُ الْمُطاَبِقِ)

    Kendisinden önceki kelime olan mübde’l-minh’e eşit, ona tamamen uyan bedele bedel mutâbık denir.

    حَضَرَ أَخُوكَ خاَلِدٌ.

    Kardeşin Hâlit geldi.

    كاَفَأْتُ التِّلْمِيذَ خاَلِداً.

    Öğrenci Hâlit’i mükafatlandırdım.

    سَلَّمْتُ عَلَى أَخِيكَ خاَلِدٍ.

    Kardeşin Hâlit’e selâm verdim.

    Yukarıda koyu renkli isimler bedeldir. Hareke bakımından kendilerinden önce gelen isme (mübde’l-minh) uymuşlardır.

    2- Bedelü’l-Ba’d mine’l-küll (بَدَلُ الْبَعْضِ مِنَ الْكُلِّ):

    اِنْكَسَرَ الْكُرْسِيُّ رِجْلُهُ.

    Sandalyenin ayağı kırıldı.

    قَرَأْتُ الْكِتاَبَ ثُلُثَهُ.

    Kitabın üçte birini okudum.

    نَظَرْتُ إِلَى السَّفيِنَةِ شِراَعِهاَ.

    Geminin yelkenine baktım.

    Yukarıda koyu renkli yazılmış kelimeler de bedeldir ve kendinden önceki kelimeye hareke bakımından uymaktadırlar. Ancak bu bedeller mübde’l-minh’in tamamı değil ondan bir parçadırlar ve sonlarında mübde’l-minh’e ait bir zamir bulunur. Bu tip bedele Bedelü’l-Ba’d mine’l-küll denir.

    3- Bedelü’l-İştimal (بَدَلُ الِاشْتِماَلِ): Bedeli iştimâl mübde’l-minh’in ne tamamı ne de parçası olan bedellerdir. Ancak mübde’l-minh’in şumûlüne girer ve onun içine aldığı bir manaya delalet eder.

    أَعْجَبَنِي الْأُسْتاَذُ عِلْمُهُ.

    Hocanın ilmi hoşuma gitti.

    سَمِعْتُ أَخاَكَ قِراَءَتَهُ.

    Kardeşinin okuyuşunu işittim.

    عَجِبْتُ مِنَ الْأَسَدِ إِقْداَمِهِ.

    Aslanın atılganlığına (cesaretine) şaştım.

    4- Bedelu’l-Galat (بَدَلُ الغَلطِ): Mübde’l-minh’le hiç ilgisi bulunmayan yanlışlıkla söylenen kelimedir.

    أَكَلْتُ الْجُبْنَ اللَّحْمَ.

    Peynir yedim, -peynir demişim- et.

    * Bedel ile mübde’l-minh arasında marife nekre olması bakımından uygunluk aranmaz. Yalnız nekre bir kelime ma’rife bir kelimeden bedel olunca bir sıfatla mevsûf olması gerekir:

    لَنَسْفَعاً بِالناَّصِيَةِ : ناَصِيَةٍ كاَذِبَةٍ خاَطِئَةٍ.

    Alnından yakalayacağız, yalancı yanılmış alnından (el-Alak, 15, 16).

    Burada ناَصِيَةٍ kelimesi marife olan الناَّصِيَةِ kelimesine bedel ve nekredir. Bu nedenle mevsûftur. (كاَذِبَةٍ)( خاَطِئَةٍ) kelimeleri ise onun sıfatıdır.

    BEDEL İLE İLGİLİ AYETLER

    1- وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلاَ الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ{42/52} صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّموَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلاَ إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ .

    (42/ŞURA, 52). İşte böylece sana da emrimizle Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.

    (42/ŞURA, 53). (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah’a döner.

    2- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنْتُمْ صَادِقِينَ .

    (36/YÂSÎN, 48). Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman (gerçekleşecektir)? derler.

    3- لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ .

    (59/HAŞR, 21). Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

    4- ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا .

    (78/NEBE, 39). İşte o, kesin olarak gelecek gündür. O halde dileyen Rabbine varan bir yol tutsun.

    5- فَذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ .

    (10/YÛNUS, 32). İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz?

    6- ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ .

    (6/EN’ÂM, 102). İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekildir (güvenilip dayanılacak tek varlık O’dur).

    7- ذَلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّهِ وَكَفَى بِاللّهِ عَلِيمًا .

    (4/NİSÂ, 70). Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter.

    8- فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 97). Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrâhim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.

    9- وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 135). Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.

    10- الم {2/1} ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ .

    (2/BAKARA, 1, 2). Elif, Lâm, Mîm. O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.

    11- أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ .

    (2/BAKARA, 184). Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

    Ek anlatım: Bedel

     

    “Kardeşim Ahmet”, “Doktor Mustafa” , “Sultan Mehmet” gibi ifadelerde ikinci sırada gelen özel isimler bir önceki cins ismi açıklar. Bu şekilde kendinden önceki ismi daha açık hale getirmek, anlamını pekiştirmek için gelen isimlere “bedel” denir.

    Kelimenin anlamından da anlaşılacağı gibi bedel, bir önceki ismin yerini tutabilir. Çünkü ikisi de aynı şeydir. Bedelden önce gelen isme “mübdelün minh” denir. Bedel irab yönünden mübdelün minhe uyar. Bedel, fail veya mübteda gibi cümlenin asli öğelerinden değildir. Mübdelün minh ise cümlenin asli öğesi olur.

    Örnekler:

    رَأَيْتُ الْمُعَلِّمَ أَحْمَدُ  “Ahmet hocayı gördüm.” cümlesinde  الْمُعَلِّمَ  mübdelün minhi, أَحْمَدُ  ise bedeldir.

    حَضَرَ الطَّبِيبُ سَلِيمٌ إِلَى الْمُسْتَشْفَى “Doktor selim hastaneye geldi.” cümlesinde  الطَّبِيبُ  mübdelün minhi, سَلِيمٌ  ise bedeldir.

    Bedel konusu dört başlıkta incelenir:

    1- Bedelül mutabık: Bedelin tam olarak mübdelün minhin yerine geçebildiği, birebir mübdelün minh ile örtüşen bedeldir. Mesela: جَاءَ صَدِيقِ سَعِيدٌ  “Arkadaşım Said geldi.” cümlesinde  صَدِيقِ fail ve mübdelün minh, سَعِيدٌ ise bedeldir. Bedel, mübdelün minhin yerine geçerek  جَاءَ سَعِيدٌ  “Said geldi.” şeklinde söylenebildiğinden buna bedelül mutabık denilir.

    2- Bedelül ba’d minel kül: Bedelin, mübdelün minhin bir kısmı olduğu bedeldir. Bu Arapçaya has bir kullanıştır. Mesela: اِجْتَهَدَ الطُّلاَّبُ نِصْفُهُمْ اَلدَّرْسَ   “Öğrencilerin yarısı ders çalıştı.” cümlesinde  الطُّلاَّبُ mübdelün minh,  نِصْفُهُمْ ise bedeldir. Bu cümleyi biz bedel kullanmadan şu şekilde de söyleyebilirdik: اِجْتَهَدَ نِصْفُ الطُّلاَّبِ الدَّرْسَ Ancak birinci söyleyiş şekli, yani bedel kullanarak yapılan şekil daha kuvvetli bir anlam ifade eder. Bedelül ba’d minel külün bedelinde, mübdelün minhin yerini tutan bir zamir bulunmalıdır.

    3- Bedelül iştimal: Bedel, mübdelün minhin kapsamına girer. Mübdelün minhin özelliklerinden biri olur ve mübdelün minhe dönen bir muttasıl zamire muzaf olur.

    4- Bedelül mübayin (bedelül galat): Diğer üç bedel çeşidinden farklıdır. Bedel, mübdelün minhin dışında bir şeydir. Yanılmak, unutmak veya daha sonra hatırlamakla bedel yapılır. Mesela:  أُرِيدُ بُرْتُقَالاً تُفَّاحًا “Portakal (yok yok) elma istiyorum.” cümlesinde  تُفَّاحًا  bedeldir. Ya yanlışlıkla elma isteyeceğimize portakal istemişizdir. Ya sonradan elma istediğimizi hatırlamışızdır. Ya da portakal istemekten vazgeçip elma istemişizdir. Bedelül mübayin daha çok konuşma dilinde kullanılır. Ses tonuyla anlaşılır.

    İnsanların rütbe, görev, derece, mevki, memuriyet ve sosyal durumlarına göre isimlerine eklenen, isimleri ile birlikte söylenen saygı veya tanıtma sözcüklerine “unvan sıfatı” denir. Unvan sıfatları isimlerden önce gelebildikleri gibi isimden sonra veya hem isimden önce hem isimden sonra gelebilirler.

     

    Ek anlatım: Bedel Arapça Gramer Dersleri

     

  • Bedel, kendisinden önceki kelimeyi açıklayıp pekiştiren ve hareke (i’rab) bakımından ona uyan kelimedir. Bedelden önceki kelimeye mübdel’i minh (kendisinden bedel yapılan) denir. Bedel ile mübdel’i minh arasında marife nekre olması bakımından bir uyumluk aranmaz. Yalnız nekre bir kelime, marife bir kelimeden bedel olunca, bir sıfatla mevsuf olması gerekir.
  • Örnek: El-Alak, 15,16 ( لَنَسْفَعاً بِالنَّاصِيَةِ : نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ.. “Alnından yakalayacağız, yalancı yanılmış alnından.”) Burada ( نَاصِيَةٍ ) kelimesi, marife olan (  بِالنَّاصِيَةِ ) kelimesine bedeldir ve nekredir. Bu nedenle de, mevsuf’tur. ( كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ ) kelimeleri ise, onun sıfatıdır. Dört çeşit bedel vardır:
  • 1) Bedelü’l-Mutâbık (zatları birdir); mübdel’i minh’e eşit olup, ona tamamen (hem hareke olarak, hem de varlık olarak) uyar. Bedelü’l-Mutâbık, aynı zamanda bir atf-ı beyandır. İkisinin ayrı şeyler olduğunu söyleyen alimler de vardır. İkisi arasındaki fark için, Atf-ı beyan dosyasına bakınız.
  • (a) REF halindeki bedel: ( حَضَرَ أَخُوكَ خَالِدٌ “Kardeşin Hâlid geldi”),
  • (b) NASB halindeki bedel: ( كَافَأْتُ التِّلْمِيذَ خَالِداً “Öğrenci Hâlid’i mükafatlandırdım”),
  • (c) CAR halindeki bedel: ( سَلَّمْتُ عَلَى أَخِيكَ خَالِدٍ “Kardeşin Hâlide selam verdim”)
  • 2) Bedelü’l-Ba’d mine’l-küll (mübdel’i minh’in cüzüdür); mübdel’i minh’den bir parça olup, sonlarında mübdel’i minh’e ait bir zamir bulunur.
  • (a) REF halindeki bedel: ( اِنكَسَرَ الْكُرْسِيُ ّ رِجْلُهُ “Sandelyenin ayağı kırıldı”),
  • (b) NASB halindeki bedel: ( قَرَأْتُ الْكِتَابَ ثُلُثَهُ “Kitabın üçte birini okudum”),
  • (c) CAR halindeki bedel: ( نَظَرْتُ إِلَى السَّفِينَةِ شِرَاعِهَا “Geminin yekenlisine baktım”)
  • 3) Bedelü’l-İştimal (aralarında bir ilişki vardır); mübdel’i minh’in cüzü (parçası) değildır.
  • (a) REF halindeki bedel: ( أَعْجَبَنِي الْأُسْتَاذُ عِلْمُهُ “Hocanın ilmi hoşuma gitti”),
  • (b) NASB halindeki bedel: ( سَمِعْتُ أَخَاكَ قِرَاءَتَهُ “Kardeşinin okuyuşunu işittim”),
  • (c) CAR halindeki bedel: ( عَجِبْتُ مِنَ الْأَسَدِ إِقدَامِهِ “Aslanın gelmesinden şaşırdım”)
  • 88/17 : ( أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ ) “Hala bakmazlar mı deveye, nasıl yaratılmış.” İ’râbı ; ( أَ ) : Soru harfidir. ( فَ ) : Başlama harfidir. ( لاَ ) : Nefiy harfidir. ( يَنْظُرُونَ ) : Muzari fiil ve fâil olan muttasıl zamir cemî vâvı, REF mahallindedir. ( إِلَى ) : Mecrûr’un sıfatını veya vasfını işâret eden harf-i cerdir. ( الْإِبِلِ ) : Marife ve mecur isimdir. Bu nedenle cümlede ; “Sizin çok iyi bildiğiniz devenin vasıfları nasıl yaratılmış (deve bu vasıflara nasıl sahip olmuş) diye hiç düşünmezler mi?” anlamı saklıdır. ( كَيْفَ ) : soru zamiri NASB mahallinde hâldir. ( خُلِقَتْ ) : Meçhul, mazi fiil ve nâibu fâili ( هِيَ ) olarak takdir edilen müstetir zamirdir. Bu cümle, ( الْإِبِلِ )’den Bedel-i iştimaldir. Yani ( أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفِيَّةٌ خَلَقَهَا “Yaratılışının nasıllığına bakmazlar mı?“) terkibini kasteder.
  • 4) Bedelü’l-Galat (Kur’an-ı Kerim ve hadis-i Şeriflerde vaki olmaz); mübdel’i minh’le hiçbir ilgisi bulunmayan, yanlışlıkla söylenen sözdür.
  • 5) Bedel’deki Saklı Bilgiler : Geçmişin muhasebesini yapana tevbe kapısı açılır, tevbe amelini yapanda üzüntü ve gözyaşı olur. (Atfı beyanda ise, geçmişten ders alıp bu güne ışık tutan ameli öğretir, bu ameli yapanda üzüntü ve gözyaşı olmaz.)
  • Vasıl Hemzesi ve Katı Hemzesi Arapça Dersleri

    VASIL VE KAT’I HEMZELERİ

    Devamını Oku »

  • Hal

     ARAPÇADA HAL ARAPÇADA DURUM ZARFI

    HÂL

    Hâl; fiil işlenirken, fâilin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu gösteren mansûb ve nekre isimdir. Tekil ve illet harfi bulunmayan bir kelime olduğu takdirde hâl, üstün tenvinli olarak gelir.

    Türkçe’deki durum zarfı karşılığıdır. Fiile sorulan “Nasıl” sorusuna cevap teşkil eder. Fiil yapılırken onu işleyenin durumu açıklanan hâl Türkçe’ye (…rek, ..rak) ekleriyle veya (…dığı halde), (..ken, …mış olduğu halde) kelimeleriyle tercüme edilir. Durumları açıklanan fâil ya da mef’ûlün bih’e de sâhibu’l-hâl veya zü’l-hâl denir. Sâhibu’l-hâl genellikle marife olur. Özel isimlerin ise harfi tarif almasa da marife olduğu açıktır:

    جاَءَ خاَلِدٌ راَكِباً.

    Hâlit binerek (binmiş olarak) geldi.

    جاَءَتْ عاَئِشَةُ راَكِبَةً.

    Aişe binerek (binmiş olarak) geldi.  

    Burada راَكِباً ve  راَكِبَةً kelimeleri fâil olan Hâlit ve Aişe’nin durumunu açıklamaktadır.

    لَقِيَ خَالِدٌ مَحْموُداً راَكِبَيْنِ.

    Hâlit Mahmut’la ikisi de (ata) binmiş olarak karşılaştı.

    Burada راَكِبَيْنِ kelimesi hem fâil olan Hâlid’in hem de mef’ûl olan Mahmud’un durumunu açıklamaktadır  ve tesniyenin mansûb hâli (olan yâ-nûn) ile gelmiştir.

    رَكِبْتُ الْفَرَسَ مُسْرَجاً.

    Ata eğerlenmiş olarak bindim.

    اِشْتَرَيْتُ الْكِتاَبَ مُجَلَّداً.

    Kitabı ciltli olarak satın aldım.

    Burada مُسْرَجاً  ve مُجَلَّداً kelimeleri mef’ûl olan atın binilirken ve kitabın satın aldığı zaman ki durumlarını açıklamaktadır.

    Görüldüğü gibi isimlerin, sıfatların ve özellikle ism-i fâillerin mansûb haldeki yapıları, fiilin yapılma tarzını veya fiil işlendiği andaki durumlarını gösteren zarf olarak kullanılır.

    *Hâl, sahibul hale müfred, tesniye, cem ve müzekkerlik, müenneslik bakımından uyar.

    ماَتَ تاَئِباً لِرَبِّهِ.

    O Rabb’ine tevbe ederek öldü.

    ماَتاَ تاَئِبَيْنِ لِرَبِّهِماَ.

    O ikisi Rabb’lerine tevbe ederek öldü.

    ماَتُوا تاَئِبِينَ لِرَبِّهِمْ.

    Onlar Rabb’lerine tevbe ederek öldüler.

    إِنَّهاَ ذَهَبَتْ ماَشِيَةً إِلَى بَيْتِهاَ.

    Gerçekten o (müe.) evine yürüyerek gitti.

    إِنَّهُماَ ذَهَبَتاَ ماَشِيَتَيْنِ إِلَى بَيْتِهِماَ.

    Gerçekten o ikisi evlerine yürüyerek gitti.

    إِنَّهُنَّ ذَهَبْنَ ماَشِياَتٍ إِلَى بَيْتِهِنَّ.

    Gerçekten onlar evlerine yürüyerek gittiler.

     

     

    *Hâl müfred (tek bir kelime) olarak geldiği gibi, cümle (isim cümlesi, fiil cümlesi) veya şibh-i cümle (harf-i cer ya da zarflı cümle parçası) olarak da gelebilir. O zaman hâl; mahallen mansûb olur.

    a) Hâl Müfred İsim:

    أَكَلَ السَّائِلُ الطَّعاَمَ حاَراًّ.

    Dilenci yemeği sıcak olarak yedi.

    لاَ تَأْكُلِ الطَّعاَمَ حاَراًّ.

    Yemeği sıcakken (sıcak olarak) yeme.

    شَرِبَ الْمَريِضُ الْحَليِبَ باَرِداً.

    Hasta sütü soğuk olarak içti.

    دَخَلَ الطِّفْلُ إِلَى الْغُرْفَةِ باَكِياً.

    Çocuk odaya ağlayarak girdi (müz).

    دَخَلَتِ الطِّفْلَةُ إِلَى الْغُرْفَةِ باَكِيَةً.

    Çocuk odaya ağlayarak girdi (müe) .

    نَزَلَ عَلِيٌّ فِي الْفُنْدُقِ مُتْعَباً.

    Ali otele yorgun olarak indi.

    نَزَلَ الصَّدِيقاَنِ فِي الْفُنْدُقِ مُتْعَبَيْنِ.

    İki arkadaş otele yorgun olarak indi.

    عاَدَتِ التِّلْمِيذاَتُ مَسْرُوراَتٍ.

    Kız öğrenciler sevinçli bir halde döndüler.

    جاَءَ الطُّلاَّبُ مُسْتَعِدِّينَ لِلِامْتِحاَنِ.

    Öğrenciler imtihan için hazırlıklı bir halde geldiler.

    نَجَحَ مَحْمُودٌ فاَهِماً دَرْسَهُ.

    Mahmud dersini anlayarak başardı.

    نَجَحَ الْمَحْمُودُونَ فاَهِمِينَ دُرُوسَهُمْ.

    Mahmud’lar derslerini anlayarak başardılar.

    جَلَسَ الْمُجْرِمُ مُعْتَذِراً عَنْ ذَنْبِهِ.

    Suçlu suçundan özür dileyerek oturdu.

    خُلِقَ الْإِنْساَنُ ضَعِيفاً.

    İnsan zayıf olarak yaratıldı (Nisâ, 28)

    b) Hâl İsim Cümlesi:

    Hâl isim cümlesi ya da fiil cümlesi olarak geldiğinde, bu cümleyi asıl cümleye bağlayan vâvu’l-hâl (hâl vâvı) denen bir vâv  ( ( وَ  bulunur. Veya yalnız zamir veya hem vâv hem zamirden oluşan bir bağlayıcı bulunur.

    حَضَرَ الضُّيُوفُ وَ الْمُضِيفُ غاَئِبٌ.

                                                                       Haber   Mübtedâ  Vâvü’l-hâl  Fâil        Fiil

                                                                                  Hâl: İsim cümlesi                           

    Ev sahibi (misafir eden) yok olduğu hâlde misafirler geldi.

    فَرَّ الْجُنُودُ أَسْلِحَتُهُمْ مَتْرُوكَةٌ.

    Askerler silahları bırakılmış (terkedilmiş) halde kaçtılar[1].

    ساَرَ الْجَيْشُ وَالْقاَئِدُ أَماَمَهُ.

    Ordu komutan önlerinde olduğu halde yürüdü.

    قاَتَلَ الضاَّبِطُ وَ هُوَ عَطْشاَنُ.

    Subay susamış olarak savaştı.

    عَرَفْتُهُ وَأَنَا صَغيِرٌ.

    Onu küçükken tanıdım.

    لاَ تَأْكُلُوا الْفاَكِهَةَ وَ هِيَ فِجَّةٌ.

    Meyveyi ham iken (ham olduğu halde) yemeyiniz.

    قَطَفْتُ الْوَرْدَةَ وَ هِيَ مُفَتِّحَةٌ.

    Gülü açılmış bir halde iken kopardım.

    وَصَلَ إِلَى الْغاَبَةِ وَ هُوَ مَسْرُورٌ.

    Sevinçli bir halde ormana geldi.

    دَخَلَ يُوسُفُ السِّجْنَ وَ هُوَ مَظْلُومٌ.

    Yusuf mazlum (suçsuz) bir halde hapishaneye girdi.

    كُنْتُ ناَئِماً وَ أَنْتَ قاَدِمٌ.

    Sen geldiğinde ben uyuyordum.

    مَرَّ عُمَرُ وَ هُوَ راَكِبٌ السَّياَّرَةَ.

    Ömer arabaya binmiş halde geçti.

    اِحْتَرَسْتُ مِنَ الشَّمْسِ وَ الْحَراَرَةُ شَدِيدَةٌ.

    Sıcak şiddetli halde iken güneşten korundum.

    لاَ آكُلُ الطَّعاَمَ وَ أَناَ شَبْعاَنُ.

    Tok olduğum halde yemek yemem.

    تَعَلَّمْ وَ أَنْتَ صَغِيرٌ.

    Küçük iken (küçük olduğun halde iken) öğren.

    فَلاَ تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْداَداً وَ أَنْتُمْ تَعْلَمُونَ.

    Bildiğiniz halde Allaha eşler (benzerler) kılmayın (Bakara 22) .

    c) Hâl Fiil Cümlesi:

    1) Bazen olumlu mâzî hâl cümlesinin başında (وَ قَدْ) bulunur. Böylece fiilin oluşmasından daha önceki zamanda oluşan bir eylemi belirtir:

    غاَبَ أَخُوكَ وَ قَدْ حَضَرَ جَمِيعُ الْأَصْدِقاَءِ.

    Bütün arkadaşlar geldiği halde kardeşin gelmedi.

    2) Olumlu muzâri ile başlayan hâl cümlesi genellikle önünde vâv-ı hâliye ve başka bir ön takı almaksızın sâhibu’l-hâle bağlanır.

    سَمِعْتُ الْمُؤْمِنَ يَدْعُو رَبَّهُ.

    Mü’mini Rabbine dua ederken işittim.

    رَأَيْتُ الْوَلَدَ يَبْكِي.

    Çocuğu ağlarken gördüm.

    ذَهَبَ الْجاَنِي تَحْرُسُهُ الْجُنُودُ.

    Askerler onu koruduğu halde cani gitti.

    خَرَجَ فَرِيدٌ يَضْحَكُ مِنَ الْبَيْتِ.

    Ferid gülerek evden çıktı.

    فَجَاءَتْهُ إِحْداَهُماَ تَمْشِي عَلَى اسْتِحْياَءٍ.

    (Kızlardan) biri, utandığı halde yürüyerek ona geldi (Kasas 25) .

     

     

     

    3) Olumsuz mâzî ve muzâri ile başlayan hâl cümlesinin başında bazen vâv-ı hâliye bulunur, bazen bulunmaz:

    ذَهَبَ الْعاَمِلُ إِلَى الْمَصْنَعِ لَماَّ يَأْكُلْ شَيْئاً.

    İşçi fabrikaya hiçbirşey yemeden gitti.

    قَطَفَ الْأَوْلاَدُ الْأَزْهاَرَ وَلَماَّ تَتَفَتَّحْ.

    Henüz açmamış olduğu halde çocuklar çiçekleri kopardı.

    اِسْتَيْقَظْناَ مِنَ النَّوْمِ وَ ماَ طَلَعَتِ الشَّمْسُ.

    Güneş doğmadığı halde (doğmadan) uykudan uyandık.

    كاَنَ خَالِدٌ يَبْكِي ماَ ضَرَبَهُ أَحَدٌ (=كاَنَ خَالِدٌ يَبْكِي وَ ماَ ضَرَبَهُ أَحَدٌ ) .

    Hâlid’i kimse dövmediği halde ağlıyordu.

    d) Hâl Şibh Cümle (Zarf Cümlesi ):

    Şibh-i cümle olan hâl arada vâv-ı hâliye olmaksızın doğrudan bağlanır:

    طَلَعَ الْبَدْرُ بَيْنَ السَّحاَبِ.

    Ay (dolunay) bulutların arasında doğdu.

    مَيَّزْتُ صَوْتَ صَدِيقِي خَلْفَ الْباَبِ.

    Dostumun sesini kapı arkasında olduğu halde tanıdım.

    شاَهَدْتُ الْخَطِيبَ فَوْقَ الْمِنْبَرِ.

    Minberin üstündeki hatibi gördüm.

    Hâl Şibh Cümle (Câr-mecrûr):

    تَأَلَّمَ الطاَّئِرُ فِي الْقَفَصِ.

    Kuş kafeste acı duydu.

    قَرَأَتِ التِّلْمِيذَةُ الرِّساَلَةَ فِي فَرَحٍ.

    Öğrenci mektubu sevinç içinde okudu.

    بِعْتُ الثَّمَرَ عَلَى شَجَرِهِ.

    Meyveyi ağacının üzerinde olduğu halde (ağacının üzerinde iken) sattım.

    Hâl ile İlgili Diğer Özellikler:

    * Genellikle hâl nekre, sahibu’l-hâl marife olarak gelir.

    أَقْبَلَ الْمَظْلُومُ باَكِياً.

    Mazlum (zulme uğrayan) ağlayarak geldi.

    عاَدَ الْجَيْشُ ظاَفِراً.

    Ordu zafer kazanarak döndü.

    بِعْتُ الْقُطْنَ مَحْلُوجاً.

    Pamuğu atılmış olarak sattım.

    *Hâl birden fazla olabilir, hepsi de atıfsız olarak ana cümleye bağlanabilir:

    جاَءَ اللاَّعِبُ هاَدِئاً ، مُبْتَسِماً ، لاَبِساً ثِياَبَ اللاَّعِبِ.

    Futbolcu sakin olarak gülümseyerek ve oyun elbiselerini giyerek geldi.

    يَقْفِزُ الْبَطَلُ لاَ خاَئِفاً وَ لاَ مُتَرَدِّداً.

    Kahraman ne korkarak ne de tereddütlü olarak sıçrıyor.

    ذَهَبَ مَحْمُودٌ باَكِياً ماَشِياً.

    Mahmut ağlayarak ve yürüyerek gitti.

    * Hâl fâilin ya da mef’ûlün durumunu belirttiği gibi muzafun ileyhin durumunu da belirtebilir:

    أَ يُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتاً.

    Hiç biriniz kardeşinin etini ölü olduğu halde (ölü olarak) yemeyi sever mi? (Hucurât 12)

    * وَ (Vâvu’l-hâl) şart edatları olan إِنْ  ve  لَوْ in önlerinde geldiğinde cevap cümleleri bulunmazsa vâvu’l-hâl olur. (وَإِنْ) (وَلَوْ) ise vasıl edatı olup …se bile, ..sa bile, …ise de, ..dığı halde, ..mesine rağmen gibi manalara gelir[2].

    صَلِّ وَ إِنْ عَجَزْتَ عَنِ الْقِياَمِ.

    Ayakta durmaktan aciz olsan bile namaz kıl.

    نَذْهَبُ وَلَوْ كاَنَ بَعِيداً.

    Uzak olsa bile gideriz.

    * Hâl, Sıfat ve Sıla cümlelerinin farkı:

    Hâl, sıfat ve sıla cümleleri arasında mana bakımından büyük fark olmasa da gramer yönünden farklıdırlar.

    Marife isimden sonra gelen cümleye hal cümlesi,

    Nekre isimden sonra gelen cümleye sıfat cümlesi,

    İsm-i mevsûlden sonra gelen cümleye sıla cümlesi denir.

     

    حَضَرَ الرَّجُلُ أَراَهُ.

    Gördüğüm adam geldi.
     

    حَضَرَ  رَجُلٌ أَراَهُ.

    “              

     

    حَضَرَ  الرَّجُلُ الَّذِي أَراَهُ.

    “              

     

    رَأَيْتُ الرَّجُلَ يَحْضُرُ.

    Gelen adamı (adamı gelirken) gördüm (Hâl Cümlesi) .
     

    رَأَيْتُ رَجُلاً يَحْضُرُ

    Gelen (bir) adam gördüm (Sıfat Cümlesi) . 
     

    رَأَيْتُ الرَّجُلَ الَّذِي يَحْضُرُ

    Gelen adamı gördüm (Sıla Cümlesi) .
     

    سَلَّمْتُ عَلَى الرَّجُلِ رَأَيْتُهُ

    Gördüğüm adama selâm verdim (Hâl Cümlesi) .
     

    سَلَّمْتُ عَلَى رَجُلٍ رَأَيْتُهُ

    Gördüğüm adama selâm verdim (Sıfat Cümlesi) .
     

    سَلَّمْتُ عَلَى الرَّجُلِ الَّذِي رَأَيْتُهُ

    Gördüğüm adama selâm verdim (Sıla Cümlesi) .  
     

    جاَءَ الرَّجُلُ ذاَهِباً إِلَى الْمَدْرَسَةِ

    Okula giden adam geldi[3].  
     

    جاَءَ الرَّجُلُ الذاَّهِبُ إِلَى الْمَدْرَسَةِ

                        “   

    جاَءَ الرَّجُلُ الَّذِي يَذْهَبُ إِلَى الْمَدْرَسَةِ

                        “

     
                 

     

    Genel Cümle Alıştırmaları:

    1- كُلِ الْفاَكِهَةَ ناَضِجَةً – وَجَدْتُهُمْ يَعْبُدُونَ اللَّهَ – خَرَجَ عَلَى النَّبِيِّ كاَفِراً – صَلَّى الْمُسْلِمُونَ الظُّهْرَ جَماَعَةً.

     2- كَيْفَ وَصَلَ الْمُشْرِفُونَ فِي يَوْمِ الرِّحْلَةِ ؟ وَصَلَ الْمُشْرِفُونَ مُبَكِّرِينَ فِي يَوْمِ الرِّحْلَةِ. اُنْظُرْ ، هَؤُلاَءِ الْمُشْرِفُونَ قَدْ وَصَلُوا. نَعَمْ لَقَدْ وَصَلُوا مُبَكِّرِينَ.

    3- كَيْفَ أَسْرَعَ اللاَّعِباَنِ فِي يَوْمِ الْمُباَراَةِ ؟ أَسْرَعَ اللاَّعِباَنِ نَشِيطَيْنِ فِي يَوْمِ الْمُباَراَةِ. اُنْظُرْ ، هَذاَنِ اللاَّعِباَنِ قَدْ أَسْرَعاَ . نَعَمْ ، لَقَدْ أَسْرَعاَ نَشِيطَيْنِ.

    4-كَيْفَ حَضَرَ التَّلاَمِيذُ فِي يَوْمِ الْاِمْتِحاَنِ ؟ حَضَرَ التَّلاَمِيذُ هاَدِئِينَ فِي يَوْمِ الْاِمْتِحاَنِ. اُنْظُرْ، هَؤُلاَءِ التَّلاَمِيذُ قَدْ حَضَرُوا. نَعَمْ ، لَقَدْ حَضَرُوا  هاَدِئِينَ.

    5- وَصَلَ الْمُشْرِفُ مُبَكِّراً – وَصَلَ الْمُشْرِفُونَ مُبَكِّرِينَ – جَرَى اللاَّعِبُ نَشِيطاً – جَرَى اللاَّعِبُونَ نَشِيطِينَ – وَصَلَتِ الْمُساَفِرَةُ مُتَأَخِّرَةً – وَصَلَتِ الْمُساَفِرَاتُ مُتَأَخِّرَاتٍ – صَلَّى الْمُسْلِمُ مُؤْمِناً – صَلَّى الْمُسْلِمُونَ مُؤْمِنِينَ .

    6- تَكَلَّمَتِ الْأُسْتاَذَةُ صاَدِقَةً – تَكَلَّمَتِ الْأُسْتاَذَاتُ صاَدِقَاتٍ – عاَشَ الصَّدِيقُ مُخْلِصاً – عاَشَ الْأَصْدِقاَءُ مُخْلِصِينَ.

    7- ذَهَبَتِ التِّلْمِيذاَتُ ماَشِياَتٍ إِلَى الْمَدْرَسَةِ – عاَدَ التَّلاَمِيذُ إِلَى مَناَزِلِهِمْ وَ هُمْ يُغَنُّونَ[4] – عاَدَ أَحْمَدُ إِلَى بَيْتِهِ سَعِيداً .

    8- ذَهَباَ مَسْرُورَيْنِ إِلَى مَدْرَسَتِهِماَ- اِنْطَلَقَ حَزِيناً إِلَى عاَئِلَتِهِ -اِنْطَلَقْنَ حَزِيناَتٍ إِلَى قَرْيَتِهِنَّ – اِنْطَلَقُوا سُعَداَءَ إِلَى مَنْزِلِهِمْ – اِنْطَلَقُوا نَشِيطِينَ إِلَى مَنْزِلِهِمْ.

    9- كَيْفَ تَجْلِساَنِ فِي الصَّفِّ ؟ تَجْلِساَنِ فِي الصَّفِّ مُتَجاَوِرَتَيْنِ – كَيْفَ عُدْنَ[5] إِلَى الْمَنْزِلِ؟  عُدْنَ إِلَى الْمَنْزِلِ مَسْرُوراَتٍ.

    10- كَيْفَ وَدَّعْتَ واَلِدَكَ ؟ وَدَّعْتُ واَلِدِي حَزِيناً – كَيْفَ اِسْتَلَمَتاَ النَّتِيجَةَ ؟ اِسْتَلَمَتاَ النَّتِيجَةَ سَعِيدَتَيْنِ -كَيْفَ سِرْتَ فِي اللَّيْلِ ؟ سِرْتُ فِي اللَّيْلِ خاَئِفاً – كَيْفَ تَحَدَّثَ الرَّجُلُ؟ تَحَدَّثَ الرَّجُلُ غاَضِباً.

    11- رَأَيْتُ أَخِي وَ عاَئِلَتَهُ فِي صاَلَةِ الْاِسْتِقْباَلِ يَنْتَظِرُونَ – شاَهَدْتُ لاَعِباَتِ الْفَرِيقِ يَلْعَبْنَ الْكُرَةَ .

    12- وَصَلَتِ الصَّدِيقَتاَنِ مُبَكِّرَتَيْنِ -وَصَلَتِ التِّلْمِيذَتاَنِ مُبَكِّرَتَيْنِ  – اِسْتَيْقَظَتِ الْخاَدِمَتاَنِ الْجَدِيدَتاَنِ مُتَأَخِّرَتَيْنِ -رَأَيْتُ التَّلاَمِيذَ جاَلِسِينَ .

    13- ذَهَبَ التَّلاَمِيذُ إِلَى الْمَدْرَسَةِ مَمْلُوئيِنَ نَشاَطاً ، ثُمَّ عاَدُوا مِنْهاَ وَ قَدْ بَدَتْ عَلَيْهِمْ آثاَرُ التَّعَبِ

    Tercüme:

    1- Meyveyi olgun olarak ye. Onları Allah’a ibadet eder halde buldum. Peygamber’in karşısına kâfir olarak çıktı. Müslümanlar öğleni (öğle namazını) cemaat olarak kıldılar.

    2- Yöneticiler gezi gününde nasıl geldiler (vardılar)? Yöneticiler gezi gününde erken geldiler. Bak, bu yöneticiler gelmişler. Evet, gerçekten erken gelmişler.

    3- İki oyuncu maç günü nasıl koştu? İki oyuncu maç günü dinç bir halde koştu. Bak, bu iki oyuncu gerçekten hızlı koştu[6]. Evet, gerçekten dinç bir halde koştular.

    4- İmtihan günü öğrenciler nasıl geldi? İmtihan günü öğrenciler sakin bir halde geldi. Bak, bak bu öğrenciler gelmiş. Evet gerçekten sakin olarak gelmişler.

    5- Yönetici erken geldi. Yöneticiler erken geldi. Oyuncu hızlı koştu. Oyuncular hızlı koştular. (Bayan) Yolcu geç geldi. Yolcular geç geldiler. Müslüman mü’min olarak namaz kıldı. Müslümanlar mü’min olarak namaz kıldılar.

    6- Hoca doğru konuştu. Hocalar doğru (olarak) konuştular. Arkadaş ihlâslı bir halde yaşadı. Arkadaşlar ihlâslı bir halde yaşadılar.

    7- Kız öğrenciler okula yürüyerek gittiler. Öğrenciler evlerine şarkı söyleyerek döndüler. Ahmet eve mutlu bir şekilde döndü.

    8- İkisi sevinçli bir halde okullarına gittiler. Üzüntülü bir halde ailesine gitti. (Bayanlar) Üzüntülü bir halde köylerine gittiler. Mutlu bir halde evlerine gittiler. Neşeli olarak evlerine gittiler (yürüdüler).

    9- (İkiniz) sınıfta nasıl oturuyorsunuz? Sınıfta yan yana (komşu olarak)[7] oturuyorsunuz. (Bayanlar) eve nasıl döndüler? Sevinçli bir halde döndüler.

    10- Babana nasıl veda ettin? Babama hazin bir şekilde veda ettim. (O iki bayan) neticeyi nasıl (teslim) aldılar? Mutlu bir şekilde teslim aldılar. Geceleyin nasıl yürüdün? Geceleyin korkarak yürüdüm. Adam nasıl konuştu? Adam kızgın konuştu.

    11- Kardeşimi ve ailesini karşılama salonunda bekler halde buldum. Takımın (kız) oyuncularını top oynarlarken gördüm.

     12- İki arkadaş erken vardılar. İki öğrenci erkenden geldiler. İki yeni (bayan) hizmetçi geç uyandılar. Öğrencileri otururken gördüm.

    13- Öğrenciler okula canlılık dolu[8] bir halde gittiler sonra oradan üzerlerinde yorgunluk izleri görünür olduğu halde döndüler.

    OKUMA PARÇALARI

    1-كاَنَ الْوَلَدُ عاَئِداً مَعَ واَلِدِهِ مِنَ السُّوقِ فِي الظُّهْرِ بِالسَّياَّرَةِ وَ كاَنَ الْحَرُّ شَدِيداً. شاَهَدَ الْوَلَدُ رَجُلاً عَجُوزاً فِي الطَّرِيقِ يَحْمِلُ حَقِيبَةً كَبِيرَةً. طَلَبَ الْوَلَدُ مِنْ واَلِدِهِ أَنْ يأْخُذَ الرَّجُلَ إِلَى الْمَكاَنِ الَّذِي يُرِيدُهُ. كاَنَ الرَّجُلُ الْعَجُوزُ ذاَهِباً لِزِياَرَةِ وَلَدِهِ وَ قَدِ انْتَظَرَ الْحاَفِلَةَ طَوِيلاً. رَكِبَ الرَّجُلُ الْعَجُوزُ السَّياَّرَةَ، وَ عِنْدَماَ وَصَلَ إِلَى مَنْزِلِ وَلَدِهِ شَكَرَ الْوَلَدَ وَ واَلِدَهُ. كاَنَ الْوَلَدُ سَعِيداً لِأَنَّهُ ساَعَدَ ذَلِكَ الرَّجُلَ الْعَجُوزَ .

    2- عِنْدَماَ أَصِلُ إِلَى الْمَرْعَى أَتْرُكُ أَغْناَمِي تَرْعَى وَ أَذْهَبُ إِلَى شَجَرَةٍ كَبِيرَةٍ ، أَجْلِسُ تَحْتَهاَ لِأَتَناَوَلَ طَعاَمِي ثُمَّ أَتَناَوَلُ مِزْماَرِي وَ أُغَنِّي بَعْضَ الْأَلْحاَنِ الْجَمِيلَةِ ثُمَّ أَناَمُ قَلِيلاً وَ أَسْتَيْقِظُ لِأَتَفَقَّدَ أَغْناَمِي وَ عِنْدَ الْعَصْرِ أَجْمَعُ أَغْناَمِي وَ أَعُودُ بِهاَ إِلَى الْقَرْيَةِ سَعِيداً.

    Tercüme:

    1-Çocuk sıcağın çok (şiddetli) olduğu bir öğle vakti (öğlende) babasıyla beraber arabayla çarşıdan dönüyordu. Çocuk yolda büyük bir çanta taşıyan yaşlı bir adam gördü[9]. Çocuk babasından adamı istediği yere götürmelerini istedi. Uzun (süre) otobüs beklemiş olan yaşlı adam oğlunu ziyaret için gidiyordu[10]. Yaşlı adam arabaya bindi ve oğlunun evine ulaştıkları zaman çocuğa ve babasına teşekkür etti. Çocuk o yaşlı adama yardım ettiği için mutluydu.

    2- Otlağa vardığım zaman koyunlarımı otlar halde (otlamak üzere) salarım (bırakırım) ve büyük bir ağaca gider, yemeğimi yemek için altına otururum. Sonra kavalımı alır bazı güzel şarkılar söylerim[11]. Sonra biraz uyur, koyunlarımı araştırmak[12] için uyanırım. İkindi vakti koyunlarımı toplar mutlu bir şekilde onlarla köye dönerim.

      

    HÂL İLE İLGİLİ AYETLER

    1- اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّموَاتِ وَالأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَذا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ .

    (3/ALİ-İMRAN, 191). Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru !

    2- وَلاَ تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْأَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً .

    (17/İSRÂ, 37). Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de boy bakımından dağlara ulaşabilirsin (ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin).

    3- فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 39). Zekeriyyâ mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime’yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler.

    4- وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ وَلاَ تَكُنْ مِنَ الْغَافِلِينَ .

    (7/A’RÂF, 205). Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.

    5- إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا .

    (4/NİSÂ, 10). Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.

    6- وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ .

    (11/HÛD, 102). Rabbin, haksızlık eden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, onun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir!

    7- وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ .

    (98/BEYYİNE, 5). Halbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.

    8- وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ .

    (8/ENFÂL, 33). Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir.

     

    9- أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 142). Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?

    10- وَكَذَلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلاَدِهِمْ شُرَكَآؤُهُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ دِينَهُمْ وَلَوْ شَاءَ اللّهُ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ .

    (6/EN’ÂM, 137). Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah dileseydi bunu yapamazlardı. Öyle ise onları uydurdukları ile başbaşa bırak!

    11- فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلاًّ آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ .

    (21/ENBİYA, 79). Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman’a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud’a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.

    12- وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلَاءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ .

    (25/FURKÂN, 17). O gün Rabbin onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplar da, der ki: Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?

    Ek anlatım: Hâl

  • Hâl Hakkında Derlenen Bilgiler : Hâl’i NASB eden âmil, fiildir veya şibhi fiildir veya mânayı fiildir. Şartı, hâlin nekre olması ve hâl_sahibinin de mârife olmasıdır. Hâl, cümle-i haberiye olur ve âmilinin hazf edilmesi câizdir.
  • Hâl; lafzi fâil, zamir veya lafzi mefulün bih veya mânevi mefulü bihin heyetini (durumunu) beyan eden mensubtur, mamuldur. Hâl’in nekire bir isim olması şarttır. Hâl sahibine zilhâl denir. Hâl sahibinin şartı ise, genellikle marife, bazan da nekire-i muhassasa olmasıdır. Çünkü hâl sahibi, mânada mübtedâdır.
  • Hâl, cümleyi haberiye olabilir. Bu takdirde cümleyi hâl sahibine bağlayacak bir rabıta (meselâ hâl vavı) gereklidir. Hâl vavından sonra gelen fiil cümlesi veya isim cümlesi, NASB mahallinde hâl cümlesidir ve cümleyi haberiyedir.  Örnek, 2/75 : “Şimdi onların (Yahudi vasıflarını taşıyanların) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki (gerçekte) onlardan bir grub Ellah’ın Kelâmını işitiyor, (iyice anlayıp) akıl erdirdikten sonra, onlar bile bile (bilerek) tahrif  ediyor (sözün lafzını veya mânasını değiştirip, bozuyor).” 
  • Ayet-i Kerimesindeki ( … وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللَّهِ  … ) Hâl vavı ve sonraki fiil cümlesi, NASB mahallinde hâl cümlesidir ve cümleyi haberiyedir. NASB mahallinde oldukları için, “Yahudi vasıflarını taşıyanların  sergiledikleri davranışlar, basın yayın yoluyla herkes tarafından apaçık görülür ve bilinir. Ancak kendileri bu gerçeği fark edemez.” bilgisi saklıdır.
  • Ayet-i Kerimesindeki ( وَهُمْ يَعْلَمُونَ  … ) Hâl vavı ve sonraki isim cümlesi de NASB mahallinde hâl cümlesidir ve cümleyi haberiyedir. NASB mahallinde oldukları için, “Yahudi vasıflarını taşıyanların düşünceleri  basın yayın yoluyla herkes tarafından apaçık görülür ve bilinir. Ancak kendileri bu gerçeği fark edemez.” bilgisi saklıdır. 
  • Lafzı Fâil-hâl‘a örnek: ( أَعْبُدُ اللهَ تَعَالَى خَائِفاً رَاجِياً ) “Ellah’ü Teala’ya korkar olduğum hâlde, ümit edici olduğum hâlde ibadet ederim.” Bu örnekte;
  • ( أَعْبُدُ ) fiili muzari nefsi mütekellim ve fâili, tahtında müstetir ( أَنَا ) zamiridir. ( اللهَ ) lafzı, muzari fiilin mefulü bihi olmak üzere lafzen mensubtur. ( خَائِفاً ) lafzı birinci hâl olmak üzere lafzi bir fetha ile lafzen mensubtur. ( رَاجِياً ) lafzı ikinci hâl olmak üzere lafzi bir fetha ile lafzen mensubtur. ( أَنَا ) zamiri ise zilhâl (Hâl sahibi)’dir.
  • Zamir veya lafzi mefulün bih-hâl‘a örnek: ( ضَرَبْتُ زَيْداً قَائِماً ) “Kâim olduğu hâlde
  • Zeyd’i dövdüm.” Örneğinde ( قَائِماً ) lafzı, lafzi fâil olan mütekellim zamirinden veya lafzi meful olan ( زَيْداً ) lafzında bir hâl olabilir. Bu belirsizlik Ayet-i Kerimelerde yoktur.
  • 90/4 : ( لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي كَبَدٍ ) “Gerçekten biz insanı bir sıkıntı (zorluk ve meşakkat) içinde yarattık.” İ’râbı ; ( لَ ) : Lâmu cevâbi’l kasemdir. ( قَدْ ) : Tahkik harfidir. ( خَلَقْنَا ) : Fiili mazidir ve fâil olan ( نَا ) muttasıl zamiri REF mahallindedir. ( الْإِنْسَانَ ) : Mef’ulün bih olup mansubdur. ( فِي كَبَدٍ ) : Şibh-i cümlesi (car- mecrur) NASB mahallinde olup sadece ( الْإِنْسَانَ )’dan, yani med’ulü bih’den hâl’dir. Şüphesiz ki, ( نَا ) muttasıl zamirinden hâl değildir. Ayrıca, hâl sahibi için hakikatte devamlı olan bir hâl-i dâime’dir ve âmili ( خَلَقْنَا ) mazi fiilidir.,
  • HAL ÇEŞİTLERİ
    • Mânevi meful-hâl‘a örnek: ( هَذَا زَيْدٌ قَائِماً ) İşte bu kâim olduğu hâlde Zeyd’tir. cümlesindeki
    • ( قَائِماً ) lafzı, ( أُشِيرُ ) mânasında olan ismi işaretin mânen mefulü durumundaki ( زَيْدٌ ) lafzından hâl’dir.
    • 1) Hâl-i dâime: ( إِنَّ اللهَ تَعَالَى مَوْجُودٌ قَادِراً ) “Muhakkak ki Ellah’ü Teala, kudreti her şeye yeter olduğu hâlde mevcuttur.” ( قَادِراً ) lafzı, sahibi için hakikatte devamlı olan bir hâl-i dâime’dir ve âmili ( مَوْجُودٌ ) şibhi fiilidir.
    • 2) Hâl-i müntekıle ( ضَرَبْتُ زَيْداً قَائِماً ) “Zeyd’i ayakta olduğum veya ayakta olduğu hâlde dövdüm.” ( قَائِماً ) lafzı, değişebilen bir hâl olup, âmili ( ضَرَبْتُ ) fiilidir ve hâl sahibi genellikle o hâl ile vasıflanır. Hâl sahibi, ya lafzı fâil olan mütekellim zamiridir veya lafzi mefulü bih olan ( زَيْداً ) nin hâlidir.
    • 3) Hâl-i müekkide ( زَيْدٌ أَبُوكَ عَطُوفاً ) “Zeyd acıyıcı olduğu hâlde senin babandır.” ( عَطُوفاً ) lafzı, sahibi mevcut olduğu müddetçe genellikle sahibinden ayrılmayan bir hâl’dir. Buna “Te’kit edici hâl” de denir.
    • 4) Hâl-i mukaddere: ( فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ ) “O cennete sizin için ebedilik takdir edildiği hâlde girin.” ( خَالِدِينَ ) lafzı takdir edilen bir hâl olup, gerçekte bulunmaz ancak onun varlığı takdir edilir.
    • 5) Hâl-i muvattıe: ( إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآناً عَرِبِياً ) “Biz onu Arabça Kur’an olduğu hâlde indirdik.” ( قُرْآناً ) lafzı, hazırlayıcı bir hâl’dir. Bu hâlin sahibi hariçte, o hâl ile beraber olur ve o hâl, ibarede başka bir şey ile sıfatlanır. Burada ( عَرِبِياً ) sıfatı ile sıfatlanmıştır.
    • 6) Hâl-i müteradife: ( إِذْهَبْ رَاشِداً مَهْدِيّاً ) “Dosdoğru ve hakk yola ulaşıcı olduğu hâlde git.” ( رَاشِداً ) öyle bir hâldir ki, onun sahibi tek kişi olur ve hâli ise, birden fazla olur. Buna “mânada aynı olan hâl” de denir.
    • 7) Hâl-i mütedahile: ( جَاءَ زَيْدٌ رَاكِباً مُنْحَرِفاً ) “Zeyd eğilerek binici olarak geldi.” ( مُنْحَرِفاً ) ikinci hâl, birinci olan ( رَاكِباً) hâlin, zamirinden bir hâl’dir. Buna “birbirine giren hâl” de denir.
  • Rubai Mücerred ve Rubai Mezid Fiiller

     

    II) RUBÂÎ MÜCERRED FİİL

    Arapça’da kök harfleri bakımından fiiller sülâsî mücerred ve rubâî mücerred olmak üzere ikiye ayrılır. Şu ana kadar gördüğümüz bâblardaki fiiller kök harfi üç harften oluşan fiile harf ilavesiyle yapılan mezîd (arttırılmış) fiiller idi. Anadan kuruluşu dört harfli olan fiillere de rübâi mücerred denir. Rubâî mücerred tek babtır. Bunun bir adı daدَحْرَجَ bâbıdır.  Manası yuvarladı demektir. 

    فَعْلَلَ vezninden (دَحْرَجَ)  bâbı denilerek diğerlerinden ayrılır:

    Masdar

     

    Muzâri

     

    Mâzî

     

    دَحْرَجَةً وَ دِحْراَجاً

    yuvarlamak

    يُدَحْرِجُ

    yuvarlıyor

    دَحْرَجَ

    yuvarladı

    دَحْرَجَ خَالِدٌ الْحَجَرَ

    Halit taşı yuvarladı Müteaddî  

    دَرْبَحَ خَالِدٌ

    Halit boyun büktü Lâzım  
                     

     

                  Mâzî Çekimi

     

     

    دَحْرَجُوا

    دَحْرَجَا

    دَحْرَجَ

    yuvarladı  

    دَحْرَجْنَ

    دَحْرَجَتَا

    دَحْرَجَتْ

       

     

     

    دَحْرَجْتَ…

       
     

    Muzâri Çekimi

     

     
     

    يُدَحْرِجُونَ

    يُدَحْرِجَانِ

    يُدَحْرِجُ

    yuvarlıyor  
     

    يُدَحْرِجْنَ

    تُدَحْرِجَانِ

    تُدَحْرِجُ

       
     

     

     

    تُدَحْرِجُ …

       

               Mâzî Meçhûl Çekimi

     

     

    دُحْرِجُوا

    دُحْرِجَا

    دُحْرِجَ

    yuvarlandı  

    دُحْرِجْنَ

    دُحْرِجَتَا

    دُحْرِجَتْ

       

     

     

    دُحْرِجْتَ…

       
     

          Muzâri Meçhûl Çekimi

     

     
     

    يُدَحْرَجُونَ

    يُدَحْرَجَانِ

    يُدَحْرَجُ

    yuvarlanıyor
     

    يُدَحْرَجْنَ

    تُدَحْرَجَانِ

    تُدَحْرَجُ

       
     

     

     

    تُدَحْرَجُ …

       
                             

     

    İsm-i Fâili

    مُدَحْرِجٌ

    yuvarlayan
    İsm-i Mef’ûlu

     

    مُدَحْرَجٌ

    yuvarlanan

    Bu babdan kısaltma yoluyla uzun cümleler fiil haline getirilir:

    حَمْدَلَ

    Elhamdülillah dedi

    حَوْقَلَ

    Lâ Havle ve lâ kuvvete illâ billâh dedi.

    طَلْبَقَ

    Allah size uzun ömür versin dedi

    ¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯

    ?  ALIŞTIRMALAR  ?

    1. Aşağıdaki fiillerin mâzî ve muzârilerini çekip ism-i fâil ve ism-i mef’ûllerini yazınız.

    حَرْجَمَ

    topladı

    زَحْزَحَ

    uzaklaştırdı

    سَلْسَلَ

    zincirledi

    تَرْجَمَ

    çevirdi

    طَمْأَنَ

    tatmin etti

    وَسْوَسَ

    vesvese verdi, fısıldadı

    بَعْثَرَ

    saçtı, savurdu

    زَلْزَلَ

    sarstı

    كَبْكَبَ

    altüst  etti, tepetaklak etti.
                     

    2. Aşağıdaki dahrece bâbı ile ilgili ayetleri defterinize yazıp fiillerinin mâzî, muzâri ve masdarını yazınız.

    …فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ الناَّرِ وَ أُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فاَزَ  وَماَ الْحَياَةُ الدُّنْياَ إِلاَّ مَتاَعُ الْغُرُورِ.

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 185). Kim cehennem ateşinden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı metadan başka bir şey değildir.

    إِذاَ زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزاَلَهاَ.

    (99/ZİLZÂL, 1). Yeryüzü kendine has sarsıntısıyla sarsıldığı zaman..

    وَإِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ.

    (82/İNFİTAR, 4). Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman….

    فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ.

    (26/ŞUARÂ, 94) Artık onlar ve o azgınlar oraya (cehenneme) tepetaklak atılırlar.

     

     

    III) RUBÂÎ MEZÎD FİİLLER

    Rubâî mücerrede harf ilâvesiyle kurulan fiillere rubâî mezîd fiiller denir. Rubâî mezîd’in üç bâbı vardır. Onlar da şunlardır:

     

    Masdar

    Muzâri

    Mâzî

     
     

    تَفَعْلُلاً

    يَتَفَعْلَلُ

    تَفَعْلَلَ

     
     

    تَدَحْرُجاً

    يَتَدَحْرَجُ

    تَدَحْرَجَ

     
     

    yuvarlanmak

    yuvarlanıyor

    yuvarlandı

     
     

    اِفْعِنْلاَلاً

    يَفْعَنْلِلُ

    اِفْعَنْلَلَ

     
     

    اِحْرِنْجاَماً

    يَحْرَنْجِمُ

    اِحْرَنْجَمَ

     
     

    toplanmak

    toplanıyor

    toplandı

     
     

    اِفْعِلاَّلاً

    يَفْعَلِلُّ

    اِفْعَلَلَّ

     
     

    اِقْشِعْراَراً

    يَقْشَعِرُّ

    اِقْشَعَرَّ

     

    çok ürpermek

    çok ürperiyor

    çok ürperdi

     

     

     

     

     
                     

    1) TEDAHRECE (تَدَحْرَجَ) BÂBI

    Masdar

    Muzâri

    Mâzî

    تَفَعْلُلاً

    يَتَفَعْلَلُ

    تَفَعْلَلَ

    تَدَحْرُجاً

    يَتَدَحْرَجُ

    تَدَحْرَجَ

    yuvarlanmak

    yuvarlanıyor

    yuvarlandı

     

    …

    تَزَلْزَلَ

     

     

    sallandı

     دَحْرَجَ  fiilinin başına تَ harfinin ilavesiyle yapılır.

     (دَحْرَجَ) bâbının mutâvaatını (dönüşlülüğünü) ifade eder:

    دَحْرَجْتُ الْكُرَةَ فَتَدَحْرَجَتْ.

    Topu yuvarladım o da yuvarlandı.

    Bu bâbın meçhûlu yoktur.

    2) İF’İNLÂL (اِفْعِنْلاَلاً) BÂBI

    Masdar

    Muzâri

    Mâzî

    اِفْعِنْلاَلاً

    يَفْعَنْلِلُ

    اِفْعَنْلَلَ

    اِحْرِنْجاَماً

    يَحْرَنْجِمُ

    اِحْرَنْجَمَ

    toplanmak

    toplanıyor

    toplandı

     

     

     

    -Rubâî mücerrede iki harf eklenmesiyle إفْعِنْلاَلٌ  bâbı yapılır.

    -Burada  حَرْجَمَ(topladı) fiilinin başına bir hemze, ayne’l-fiil ile birinci lâm (ل) arasına bir نْ harfi eklenmiştir. Bu da rübâi mücerredin mutavaatını yani dönüşlülüğünü ifade eder.

    حَرْجَمْتُ الْإِبِلَ فاَحْرَنْجَمَتْ.

    Develeri topladım onlar da toplandı.

    3) İF’İLLÂL (اِفْعِلاَّلاً) BÂBI

    اِفْعِلاَّلاً

    يَفْعَلِلُّ

    اِفْعَلَلَّ

    اِقْشِعْراَراً

    يَقْشَعِرُّ

    اِقْشَعَرَّ

    çok ürpermek

    çok ürperiyor

    çok ürperdi

    Rubâî mücerrede iki harf eklenmesiyle; fiilin başına bir hemze (ا) sonuna da lâme’l-fiili cinsinden bir harf ilâvesiyle yapılır. Lâzım fiilin mübâlağasıdır:

    قَشْعَرَ جِلْدُ الرَّجُلِ.

    Adamın derisi ürperdi.

    اِقْشَعَرَّ جِلْدُ الرَّجُلِ.

    Adamın derisi çok ürperdi.

                  Mâzî Meçhûl

     

    اُقْشُعِرَّ   اُقْشُعِرَّا   اُقْشُعِرُّوا…

    ürperildi  
           

    Eklenen hemze ile ayne’l-fiil (üçüncü harf) ötre, sondan bir önceki harf (birinci lâm) esre okunmasıyla yapılır.

    Muzâri Meçhûl

    يُقْشَعَرُّ  يُقْشَعَرَّانِ   يُقْشَعَرُّونَ…

    ürperiliyor

    Muzaraat harfi ötre, sondan ikinci harf malûmunda esre, meçhûlünde üstün okunmasıyla olur[1].

    اَللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

    (39/ZÜMER, 23). Allah sözün en güzelini birbiriyle uyumlu (benzer)  ve çeşitli üslûplarda tekrarlanan (bıkılmadan tekrar tekrar okunan) bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitap, Allah’ın dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidâyet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz.
  • İfilal Babı, İfivval Babı İfilal İstifal Babı

     

    2) İF’Î’ÂL اِفْعِيعاَل  BÂBI

    Masdar

    Muzâri

    Mâzî

    اِفْعِيعاَلاً

    يَفْعَوْعِلُ

    اِفْعَوْعَلَ

    اِعْشِيشاَباً

    يَعْشَوْشِبُ

    اِعْشَوْشَبَ

     

     

    yemyeşil oldu

    İf’î’âl bâbının gayesi de mübâlağa ve tekittir.

    (اِعْشَوْشَبَتِ الْأَرْضُ)  (Toprağı pek çok ot bastı) ve

    (اِخْشَوْشَنَتِ الْأَرْضُ)  (Yer pek çok sertleşti) gibi.

    3) İF’İVVÂL اِفْعِواَّل  BÂBI

    Masdar

    Muzâri

    Mâzî

    اِفْعِواَّلاً

    يَفْعَوِّلُ

    اِفْعَوَّلَ

    اِجْلِواَّزاً

    يَجْلَوِّزُ

    اِجْلَوَّزَ

     

     

    (develer) çok hızlı gitti

    4) İF’ÎLÂL  اِفْعِيلاَل  BÂBI

    Masdar

    Muzâri

    Mâzî

    اِفْعِيلاَلاً

    يَفْعاَلُّ

    اِفْعاَلَّ

    اِحْمِيراَراً

    يَحْماَرُّ

    اِحْماَرَّ

     

     

    kıpkırmızı oldu

    İf’îlâl bâbının gayesi; a) (اِحْماَرَّتِ الْوَرْدَةُ فِي الْحَدِيقَةِ) (Bahçede gül pek çok kızardı) gibi renk bildirmektir. (اِحْمَرَّ) fiilinin ifade ettiğinden daha kuvvetli anlam ifade eder.

    b) (اِعْواَجَّ الْغُصْنُ) (Dal pek çok eğrildi) gibi kusur bildirir.

    Böylece sülâsi fiillere ek harf ilavesiyle kurulan sülâsî mezîd fiiller sona ermiştir.

    ¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯

    İSTİF’ÂL BÂBI İLE İLGİLİ AYETLER

    1- وَأَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِنْ تَوَلَّواْ فَإِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ .

    (11/HÛD, 3). (Bu kitap..) Ve Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra da ona tevbe edin diye (indirildi. Eğer bu emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tayin edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatır[3], fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını verir. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.”

     

    verdi

    آتَى يُؤْتِي 

    tevbe etmek, masiyetten dönmek

    تاَبَ يَتُوبُ تَوْباً إِلَى

    (afiyet hayır içerisinde) uzun ömürler vermek, faydalandırmak

    مَتَّعَ يُمَتِّعُ تَمْتِيعاً

    yüz çevirmek

    تَوَلَّى يَتَوَلَّى

    meta, fayda, nimetlendirme, faydalandırma

    مَتَاعٌ

    isimlendirilmiş, belirlenmiş

    مُسَمًّى (سَمَّى يُسَمِّي)

               

    2- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلاَةِ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ .

    (2/BAKARA, 153). Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.

     

     

    yardım istedi

    اِسْتَعاَنَ يَسْتَعِينُ اِسْتِعاَنَةً

    3- إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ .

    (41/FUSSİLET, 30). Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler.

    inmek

    تَنَزَّلَ يَتَنَزَّلُ تَنَزُّلاً

    dosdoğru olmak

    اِسْتَقَامَ يَسْتَقِيمُ اِسْتِقاَمَةً

    vaad etti

    وَعَدَ يَعِدُ وَعْداً

    (müjdeye) sevinmek

    أَبْشَرَ يُبْشِرُ إِبْشاَراً

    korkmak

    خاَفَ يَخاَفُ

                 

    4- فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَواْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ .

    (11/HÛD, 112). O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.

     

     

    hududu aşmak

    طَغَى يَطْغَى

    5- إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ .

    (46/AHKÂF, 13). “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

    6- … قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُولُوا الْأَلْبَابِ .

    (39/ZÜMER,  9). … De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri (bunları) hakkıyla düşünür.

    hakkıyla düşünmek

    تَذَكَّرَ يَتَذَكَّرُ

    akıl sahipleri

    أُولُوا الْأَلْبَابِ

    hülasa, öz, akıl

    اَللُّبُّ ج اَلْأَلْبَابُ

      müsavi olmak, bir olmak, birbirine denk gelmek

    اِسْتَوَى يَسْتَوِي اِسْتِواَءً

                   

    7- وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ .

    (40/MÜ’MİN, 60). Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.

     

     

    cevap vermek, kabul etmek

    اِسْتَجاَبَ يَسْتَجِيبُ

    büyüklük taslayarak ve inat göstererek kabul etmemek

    اِسْتَكْبَرَ يَسْتَكْبِرُ عَنْ

    İsm-i fâil olup alçalan boyun eğen anlamındadır.

    دَاخِرٌ

    8- يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلاَ يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّهِ وَهُوَ مَعَهُمْ إِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لاَ يَرْضَى مِنَ الْقَوْلِ وَكَانَ اللّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطًا .

    (4/NİSÂ, 108). İnsanlardan gizler de Allah’tan gizlemezler. Halbuki geceleyin, O’nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O, onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını kuşatıcıdır (O’nun ilminden hiçbir şeyi gizleyemezler).

    geceleyin tedbir etmek

    بَيَّتَ يُبَيِّتُ

    gizlenmek

    اِسْتَخْفَى يَسْتَخْفِي

    kuşatıcı, kuşatan

    مُحِيطًا (أَحاَطَ يُحِيطُ)

    razı olmak

    رَضِيَ يَرْضَى

    9- وَإِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّهِ إِنَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ .

    (7/A’RÂF, 200). Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.

    vesvese, dürtük

    نَزْغٌ

    dürtüklemek, vesvese vermek

    نَزَغَ يَنْزَغُ نَزْغاً

    sığınmayı talep etmek, sığınmaya çalışmak

    اِسْتَعَاذَ يَسْتَعِيذُ اِسْتِعاَذَةً

    10- فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا .

    (110/NASR, 3). Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.

    mağfireti çok olan, tevbeleri kabul eden

    تَوَّابٌ

    11- قُلْ أَؤُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذَلِكُمْ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّهِ وَاللّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 15). (Resûlüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.

    korundu, sakındı

    اِتَّقَى يَتَّقِي

    rıza, hoşnutluk

    رِضْوَانٌ

    haber verdi

    نَبَّأَ يُنَبِّئُ  بِ

    tertemiz

    مُطَهَّرَةٌ (طَهَّرَ يُطَهِّرُ)

    eş

    زَوْجٌ ج أَزْوَاجٌ

                 

    12- وَمَنْ يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّهَ يَجِدِ اللّهَ غَفُورًا رَحِيمًا .

    (4/NİSÂ, 110). Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok yarlığayıcı ve merhametli bulacaktır.