Yıl: 2012

  • Temyiz Arapça Dersleri

    TEMYİZ

    Çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isimden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen mansûb ve nekre isme temyiz denir. Temyizin açıkladığı bir önceki isme de mümeyyez adı verilir.

    اِشْتَرَيْتُ  أُقَّةً   عِنَباً.

    Bir kilo üzüm satın aldım.
                                   Temyiz Mümeyyez  

    Bu cümlede اِشْتَرَيْتُ أُقَّةً dediğimiz zaman bunu duyan kimse أُقَّةً ile neyi kastettiğimizi yani bir kilo şeker mi, yağ mı üzüm mü satın aldığımızı anlayamaz. Her birini anlamak mümkündür. Fakat buna عِنَباً (üzüm) lafzını ilâve edecek olursak cümleden mübhemlik kalkar, dinleyen neyi kastettiğimizi anlar. Bu sebeple cümledeki عِنَباً lafzına temyiz adı verilir. أُقَّةً gibi müphem isme de mümeyyez adı verilir. Mümeyyezler melfûz ve melhûz olmak üzere ikiye ayrılır:

    a) Melfûz Mümeyyez:

    Ağırlık, hacim, alan ve sayıya delâlet eden isimlere melfûz mümeyyez denir.

    شَرِبَ الْوَلَدُ كُوباً لَبَناً.

    Çocuk bir bardak süt içti.

    باَعَنِي التاَّجِرُ مِتْراً حَرِيراً.

    Tüccar bana bir metre ipek sattı.

    فِي الشَّهْرِ ثَلاَثُونَ يَوْماً.

    Bir ayda otuz gün vardır.

    لِي شِبْرٌ اَرْضاً.

    Bir karış yerim var.

    Temyizler üç şekilde harekelenebilir: Ağırlık, hacim ve alana delalet eden mümeyyezlerin temyizlerini nasbetmek, izafet (isim tamlaması) veya (مِنْ) harf-i ceri ile cer etmek caizdir.

    شَرِبْتُ أُقَّةً مِنْ لَبَنٍ.

    شَرِبْتُ أُقَّةَ لَبَنٍ.

    شَرِبْتُ أُقَّةً لَبَناً.

                sıfat

       muzafun ileyh

             temyiz

    Bir kilo süt içtim.

    بِعْتُ قِنْطاَراً مِنْ حَطَبٍ.

    بِعْتُ قِنْطاَرَ حَطَبٍ.

    بِعْتُ قِنْطاَراً حَطَباً.

    Bir kantar odun sattım.

    عِنْدِي مِثْقاَلٌ مِنْ ذَهَبٍ.

    عِنْدِي مِثْقاَلُ ذَهَبٍ.

    عِنْدِي مِثْقاَلٌ ذَهَباً.

    Yanımda bir miskal altın var.

    شَرِبْتُ كُوباً مِنْ ماَءٍ.

    شَرِبْتُ كُوبَ ماَءٍ.

    شَرِبْتُ كُوباً ماَءً.

    Bir bardak su içtim.

    لاَ أَمْلِكُ شِبْراً مِنْ أَرْضٍ.

    لاَ أَمْلِكُ شِبْرَ أَرْضٍ.

    لاَ أَمْلِكُ شِبْراً أَرْضاً.

    Bir karış toprağa sahip değilim.

    Sayıların temyizi ise bu kaideden hariç kendi arasında kurallara tâbidir. Daha önce sayıların temyizini ders konusu olarak işlediğimiz için burada genel bir tekrar vermek hatırlama bakımından faydalı olacaktır:

    3-10 arasındaki sayıların temyizleri cem siygası ile mecrûrdur:

    اِشْتَرَيْتُ خَمْسَةَ أَقْلاَمٍ.

    Beş kalem satın aldım.

    فِي الْأُسْبُوعِ سَبْعَةُ أَياَّمٍ.

    Haftada yedi gün vardır.

    عَلَى الشَّجَرَةِ عَشَرَةُ غِرْباَنٍ.

    Ağacın üzerinde 10 karga vardır.

    11-99 arasındaki sayıların temyizi müfred olarak mansûbtur:

    رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَباً.

    11 yıldız gördüm.

    فِي الشَّهْرِ ثَلاَثُونَ يَوْماً.

    Ayda otuz gün vardır.

    فِي الشَّجَرَةِ إِحْدَى وَ خَمْسُونَ رُماَّنَةً.

    Ağaçta 51 nar vardır.

    100 ve 1000 sayılarının temyizi müfred olarak mecrûrdur:

    100 sayısının temyizi:

    فِي الْقاَعَةِ مِائَةُ رَجُلٍ.

    Salonda 100 adam vardır.

    رَكِبَ الْقِطاَرَ مِائَتاَ مُساَفِرٍ.

    Trene ikiyüz yolcu bindi.

    قَطَعَتِ السَّياَّرَةُ خَمْسَمِائَةِ مِيلٍ.

    Araba 500 mil katetti.

    1000 sayısının temyizi:

    فِي الْحَدِيقَةِ أَلْفُ شَجَرَةٍ.

    Bahçede bin ağaç var.

    أَرْعَى أَلْفَ شاَةٍ.

    Bin koyun güdüyorum.

    أَرْعَى أَلْفَيْ شاَةٍ.

    İki bin koyun güdüyorum.

    فِي ساَحَةِ الْأَلْعاَبِ ثَلاَثَةُ آلاَفِ شاَبٍّ.

    Oyun sahasında üç bin genç var.

    b) Melhûz Mümeyyez: Zikredilmeksizin sözün gelişinden anlaşılan mümeyyeze melhûz mümeyyez denir. Temyizi Türkçe’ye “…bakımından, ..yönünden” şeklinde tercüme edilebilir.

    طاَبَ الْمَكاَنُ هَواَءً.

    Mekân hava bakımından iyi oldu.

    طاَبَ الْمَكاَنُ cümlesini duyan mekânın bir güzelliği olduğunu anlar. Fakat bunun su bakımından mı hava bakımından mı toprak bakımından mı olduğunu kestiremez. هَواَءًkelimesini yani temyizi zikredecek olursak maksat anlaşılmış olur ve mekânın hava bakımından güzel olduğu ortaya çıkar. Melhûz mümeyyezin temyizi daima mansûbtur. Diğer örnekler:

    حَسُنَ الْوَلَدُ كَلاَماً.

    Çocuk konuşma bakımından güzel oldu.

    تَقَدَّمَ الطاَّلِبُ عِلْماً.

    Öğrenci ilim bakımından gelişti.

    اِعْتَدَلَ الرَّجُلُ قاَمَةً.

    Adam boy bakımından orta oldu.

    فاَضَ الْقَلْبُ سُرُوراً.

    Kalp sevinç bakımından doldu taştı.

    اَلْفِيلُ أَكْبَرُ مِنَ الْجَمَلِ جِسْماً.

    Fil cisim  bakımından deveden daha büyüktür.

    اَلْحَرِيرُ أَغْلَى مِنَ الْقُطْنِ قِيْمَةً.

    İpek değer bakımından pamuktan daha pahalıdır.

    اَلْعِنَبُ مِنْ أَلَذِّ أَنْواَعِ الْفاَكِهَةِ طَعْماً.

    Üzüm tat bakımından meyve türlerinin en lezzetlisidir.

    اَلْقاَهِرَةُ أَكْثَرُ مِنَ الْإِسْكَنْدَرِيَّةِ سُكاَّناً.

    Kahire nüfus bakımından İskenderiye’den daha çoktur.

    *Melhûz mümeyyezlerin temyizi ya mübtedâdan ya fâilden ya da mef’ûlün bih’ten dönmüş olur:

    اَلْمُدَرِّسُ اَكْثَرُ مِنَ الطاَّلِبِ خِبْرَةً.

    Öğretmen tecrübe bakımından öğrenciden fazladır.

    Burada خِبْرَةً kelimesi temyiz olup mübtedâdan dönmüştür. Çünkü cümlenin aslı şudur:

    خِبْرَةُ الْمُدَرِّسِ أَكْثَرُ مِنْ خِبْرَةِ الطاَّلِبِ.

    Öğretmenin tecrübesi öğrencinin tecrübesinden daha çoktur.

    طاَبَ خاَلِدٌ كَلاَماً.

    Halit konuşma bakımından iyi oldu.

    Burada كَلاَماً kelimesi temyiz olup fâilden dönmüştür. Çünkü cümlenin aslı şudur:

    طاَبَ كَلاَمُ خاَلِدٍ.

    Halit’in konuşması iyi oldu.

    زاَدَهُ اللَّهُ عِلْماً.

    Allah onu ilim bakımından artırsın[1].

    Burada عِلْماً kelimesi temyiz olup mef’ûlden dönmüştür. Çünkü cümlenin aslı şudur:

    زاَدَ اللَّهُ عِلْمَهُ.

    Allah onun ilmini arttırsın.

    *Hiçbirşeyden çevrilmeden doğrudan da gelir:

    كَفَى بِاللَّهِ شَهِيداً.

    Şâhit olarak Allah yeter.

    كَفَى بِالْمَوْتِ واَعِظاً.

    Vâiz olarak ölüm yeter.

    &&&&&&&&&&

      

    TEMYİZ İLE İLGİLİ AYETLER

    1- … وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا .

    (20/TÂHÂ, 114). … “Rabbim, benim ilmimi artır” de.

    2- إِنَّ اللَّهَ لاَ يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً ماَ بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهَذَا مَثَلاً يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِي بِهِ كَثِيراً وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلاَّ الْفَاسِقِينَ .

    (2/BAKARA, 26). Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle ne murat eder? derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer imtihandır).

    3- وَإِذْ وَاعَدْنَا مُوسَى أَرْبَعِينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِهِ وَأَنْتُمْ ظَالِمُونَ .

    (2/BAKARA, 51). Musa’ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı (tanrı) edindiniz.

    4- ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّهِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ .

    (2/BAKARA, 74). (Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.

    5- صِبْغَةَ اللّهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللّهِ صِبْغَةً وَنَحْنُ لَهُ عَابِدونَ .

    (2/BAKARA, 138). Allah’ın (verdiği) rengiyle boyandık. Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O’na kulluk ederiz (deyin).

    6- فَإِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّهَ كَذِكْرِكُمْ آبَاءَكُمْ أَوْ أَشَدَّ ذِكْرًا فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الآخِرَةِ مِنْ خَلاَقٍ .

    (2/BAKARA, 200). Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın. İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.

    7- وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 85). Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.

     

     

     

    8- وَاللّهُ أَعْلَمُ بِأَعْدَائِكُمْ وَكَفَى بِاللّهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللّهِ نَصِيرًا .

    (4/NİSÂ, 45). Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.

    9- اُنْظُرْ كَيفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الكَذِبَ وَكَفَى بِهِ إِثْمًا مُبِينًا .

    (4/NİSÂ, 50). Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter!

    10- فَمِنْهُمْ مَنْ آمَنَ بِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ عَنْهُ وَكَفَى بِجَهَنَّمَ سَعِيرًا .

    (4/NİSÂ, 55). Onlardan bir kısmı (İbrâhim’e) inandı, kimi de ondan yüz çevirdi; (onlara) kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter.

    11- وَمَنْ يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا {4/69} ذَلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّهِ وَكَفَى بِاللّهِ عَلِيمًا.

    (4/NİSÂ, 69, 70). Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır! Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter.

    12- اَلَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ.

    (67/MÜLK, 2). O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.

    13- فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ {99/7} وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ .

    (99/ZİLZÂL, 7, 8) Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.

    Ek anlatım: Temyiz Arapçada

    Bir cümlede veya bir isim cinsi kelimede kapalılık veya anlaşılmama gibi bir durum olduğunda o isim veya cümleye açıklık getiren, kapalılığı gideren isim cinsi kelimelere “temyiz” denir. Kapalılığı giderilen cümle veya isime” mümeyyez” denir. Türkçeye “Ali Ahmet’ten yaşça büyüktür.” “Türkiye nüfus bakımından arttı.” “Bir kg. elma satın aldım.” “Ankara’da üç gün kaldım.” şeklinde çevrilen ifadelerdir.

    Temyizin geliş şekli mümeyyeze göre değişir. Bunun için mümeyyezin iyi bilinmesi gerekir. İki çeşit mümeyyez vardır.

    1- Melhuz mümeyyez: Cümlede bulunan ancak açıkça görülmeyen mümeyyez çeşididir. Temyiz, cümledeki kapalılığı açığa çıkarır. Mesela:  طَابَ التُّفَّاحُ  “Elma iyi oldu” dediğimizde elmanın tadı mı, yoksa rengi mi, yoksa büyüklüğü mü kastediliyor? Bu tam olarak anlaşılmaz. Ama sonuna “tat bakımından” ifadesini ekleyerek  طَابَ التُّفَّاحُ طَعْمًا  “Elma tat bakımından iyi oldu.” Dersek anlam tam olarak anlaşılır. Bu durumda  طَعْمًا  kelimesi temyiz olur. Melhuz mümeyyezin temyizi müfred, nekra ve mensub olarak gelir.

    2- Melfuz Mümeyyez: Cümlede bulunan ve kendisinde bir kapalılık görülen, açıklanmaya ihtiyaç duyulan mümeyyezdir. Bu da dört çeşittir:

    1- Vezin (ağırlık) bildiren mümeyyez.

    2- Keyl (hacim) bildiren mümeyyez

    3- Misaha (alan) bildiren mümeyyez

    4- Adet (sayı) bildiren mümeyyez.

    Vezin, keyl ve misaha bildiren mümeyyezin temyizi üç şekilde gelebilir:

    A- Müfred, nekra ve mensub

    B- Harf-i cerle birlikte

    C- Muzafun ileyh olarak

    Ayrıca soru edatından sonra gelen isim temyiz olduğu için müfred, nekra ve mensub gelir.

  • Lafzi – Manevi Tekit Arapça Dersleri

     

    TE’KİT

    Dinleyicinin yanlış anlayabileyeceği sözleri yanlış anlamalara imkan vermeyecek şekilde pekiştiren bir sözdür.

    Lafzî ve mânevî olmak üzere ikiye ayrılır:

    1- Lafzî Te’kit: İsmin, fiilin, harfin, zamirin ya da cümlenin tekrarı ile yapılan tekittir.

    رَأَيْتُ التِّمْساَحَ التِّمْساَحَ.

    Timsahı gördüm timsahı.

    حَضَرَ حَضَرَ خاَلِدٌ

    Hâlit geldi geldi.

     

     

    هَلْ حَضَرْتِ ؟ نَعَمْ نَعَمْ حَضَرْتُ.

    Geldin mi? Evet evet geldim.

    إِذْهَبْ إِذْهَبْ إِلَى الْبَيْتِ.

    Git, eve git.

    هُوَ الصاَّدِقُ  هُوَ الصاَّدِقُ. 

    Sadık odur odur, sadık o.

    قُمْتُ أَناَ.

    Ben kalktım ben.

    رَأَيْتُكَ أَنْتَ.

    Seni gördüm seni.

    كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ ثُمَّ كَلاَّ سَيَعْلَمُونَ

    Hayır, anlayacaklar! Yine hayır! Onlar anlayacaklar (Nebe, 4, 5).

    Görüldüğü gibi mesela ilk cümlede timsahı gördüğünden şüphe eden dinleyicisine ikinci defa ismi tekrarlayarak onun tereddüdünü gidermiş olur.

    2- Mânevî Te’kit: Sadece şu kelimelerle yapılan te’kittir:

    عاَمَّةُ كُلُّ جَمِيعُ كِلْتاَ كِلاَ عَيْنُ نَفْسُ

    Bu kelimeler tekid edilecek kelimenin zamirine muzaf olurlar ve tekit ettiği kelimenin harekesini alırlar. Manevi tekitle marife tekit edilir, nekre tekit edilmez. Sırasıyla örnekleriyle inceleyelim:

    عَيْنُ

    نَفْسُ

    Kendisi, aynısı

     

    زاَرَنِي الْوَزِيرُ نَفْسُهُ.

    Bakanın kendisi beni ziyaret etti.

    قاَبَلْتُ الْوَزِيرَ نَفْسَهُ.

    Bakanın kendisiyle karşılaştım.

    كَتَبْتُ إِلَى الْوَزِيرِ نَفْسِهِ.

    Bakanın kendisine yazdım.

    حَضَرَتْ فاَطِمَةُ عَيْنُهاَ.

    Fatıma’nın bizzat kendisi geldi.

    قَرَأْتُ الْقِصَّةَ عَيْنَهاَ.

    Hikâyenin kendisini okudum.
             

    * (نَفْسٌ) ve (عَيْنٌ) müfred kelimeyi tekid ederler. Tesniye ve cemi bir kelimeyi tekit edecekleri zaman (أَنْفُس)(أَعْيُن) şeklindeki cemi siygaları kullanılır:

    ذَهَبَ الْمُعَلِّماَنِ أَنْفُسُهُماَ إِلَى السُّوقِ.

    İki öğretmenin kendileri çarşıya gittiler.

    ذَهَبَ الْمُعَلِّماَنِ اَعْيُنُهُماَ إِلَى السُّوقِ.

    (Aynı mana)

    ذَهَبَ الْمُعَلِّمُونَ أَنْفُسُهُمْ إِلَى السُّوقِ.

    Öğretmenlerin kendileri çarşıya gittiler.

    ذَهَبَ الْمُعَلِّمُونَ اَعْيُنُهُمْ إِلَى السُّوقِ.

    (Aynı mana)

    *Bazen (نَفْسٌ) ve (عَيْنٌ) kelimelerine bitişik zâid (بِ) harf-i ceri de gelebilir.

    ذَهَبَ الْمُعَلِّمُ بِنَفْسِهِ.

    Öğretmenin bizzat kendisi gitti.

    ذَهَبَ الْمُعَلِّمُ بِعَيْنِهِ.

    (aynı mana)
    كِلْتاَ
    كِلاَ
    ikisi  
             

    Sonlarında tesniye zamiri bulunur ve tesniyeyi tekit ederler. (كِلاَ) müzekker, (كِلْتاَ) müennes için kullanılır.

    نَجَحَ الْاِخْواَنِ كِلاَهُماَ.

    İki kardeşin ikisi de başardı.

    قَرَأْناَ الْكِتاَبَيْنِ كِلَيْهِماَ.

    Her iki kitabı da okudum.

    كَتَبْتُ بِالْقَلَمَيْنِ كِلَيْهِماَ.

    Her iki kalemle de yazdım.

    جاَءَتِ الْمَرْأَتاَنِ كِلْتاَهُماَ.

    Kadınların ikisi de geldi.

    *(كِلاَ) ve (كِلْتاَ) zamirle değil de isimle birleştiği takdirde tekit olmaz, cümlenin unsuru olur:

    جاَءَ كِلاَ الْمُعَلِّمَيْنِ.

    İki öğretmen geldi (fâil ve muzaf).

    جاَءَتْ كِلْتاَ الْمُعَلِّمَتَيْنِ.

    İki bayan öğretmen geldi.

    كُلٌّ

    جَمِيعٌ

    hepsi, tümü  

    حَضَرَتِ التِّلْمِيذاَتُ كُلُّهُنَّ.

    Öğrencilerin hepsi geldi.

    قَرَأْتُ الْكِتاَبَ كُلَّهُ.

    Kitabın hepsini okudum.

    إِشْتَرَيْتُ مِنَ الْفَواَكِهِ كُلِّهاَ.

    Meyvelerin hepsini satın aldım.

    نَجَحَ الطُّلاَّبُ جَمِيعُهُمْ.

    Bütün öğrenciler başardı.

    اَلْمُسْلِمُونَ جَمِيعُهُمْ قَلْبٌ واَحِدٌ.

    Bütün müslümanlar birtek kalptirler.
           

    *(أَجْمَعُ ث جُمَعُ ) kelimeleri de müfred ve cemileri tekit ederler.

    جاَءَتِ الْجَيْشُ أَجْمَعُ.

    Ordunun hepsi geldiler.

    جاَءَتِ النِّساَءُ جُمَعُ.

    Kadınların hepsi geldiler.

    *(عاَمَّةٌ)(كاَفَّةٌ)(Tamamı, geneli) kelimeleri de kendilerine uygun zamir alarak tekit olabilirler:

    جاَءَ الناَّسُ كاَفَّتُهُمْ.

    İnsanların tamamı geldi.

    حَضَرَ الطُّلاَّبُ عاَمَّتُهُمْ.

    Öğrencilerin geneli geldi.

     

    TE’KİT İLE İLGİLİ AYETLER

    1- وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلاَ مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَا وَلاَ تَقْرَبَا هَذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ .

    (2/BAKARA, 35). Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. (Eğer bu ağaçtan yerseniz) her ikiniz de (kendine kötülük eden) zâlimlerden olursunuz, dedik.

    2- قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا ماَ دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلاَ إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ .

    (5/MAİDE, 24). “Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde, sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız” dediler.

    3- يَا بَنِي آدَمَ لاَ يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْءَاتِهِمَا إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ .

    (7/A’RÂF, 27). Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.

    4- تِلْكَ مِنْ أَنْباَءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلاَ قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ .

    (11/HÛD, 49). (Resûlüm!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret. Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.

    5- وَقَالَ مُوسَى إِن تَكْفُرُوا أَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا فَإِنَّ اللّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ .

    (14/İBRÂHÎM, 8). Musa dedi ki: “Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz, bilin ki Allah gerçekten zengindir, hamdedilmeye lâyıktır.”

    6- وَلِلّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ .

    (11/HÛD, 123). Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allah’a aittir. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na dayan! Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.

    7- فَسَجَدَ الْمَلآئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ .

    (15/HİCR, 30). Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler.

    8- وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ .

    (56/VÂKIA, 10). (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.

    9- وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلاَئِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ .

    (2/BAKARA, 31). Allah Adem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz (sözünüzde) sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.

    10- إِلاَّ مَنْ رَحِمَ رَبُّكَ وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ .

    (11/HÛD, 119). Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım” sözü yerini buldu.

    11- فَوَرَبِّكَ لَنَسْأَلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ .

    (15/HİCR, 92). Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini sorguya çekeceğiz.

    12- وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ آيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَى .

    (20/TÂHÂ, 56). Andolsun biz ona (Firavun’a) bütün (bu) delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti.

    13- سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لاَ يَعْلَمُونَ .

    (36/YÂSÎN, 36). Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ı tesbih ve takdis ederim.

    14- إِذْ نَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ .

    (37/SAFFAT, 134). Hani biz Lût’u ve ailesinin hepsini kurtarmıştık.

    15- وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا .

    (89/FECR, 22). Rabbin(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman (her şey ortaya çıkacaktır).

    16- إِلاَّ قِيلاً سَلاَمًا سَلاَمًا.

    (56/VÂKIA, 26). Söylenen (söz olarak), yalnızca “selâm, selâm” dır.

    17- أُولَئِكَ جَزَآؤُهُمْ أَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 87). İşte onların cezası, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanlığın lânetine uğramalarıdır.

    18- هَاأَنْتُمْ أُولاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلاَ يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّهِ وَإِذَا لَقُوكُمْ قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَواْ عَضُّوا عَلَيْكُمُ الأَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ إِنَّ اللّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ.

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 119). İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında “İnandık” derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.

    19- قَالَ اخْرُجْ مِنْهَا مَذْؤُومًا مَدْحُورًا لَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكُمْ أَجْمَعِينَ .

    (7/A’RÂF, 18). Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!

    20- هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ .

    (9/TEVBE, 33). O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resûlünü hidâyet ve Hak Din ile gönderendir.

    21- هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا .

    (48/FETH, 28). Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidâyet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.

    22- كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ .

    (54/KAMER,  42). Lâkin onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde yakaladık.

    23- إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ اللّهِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ .

    (2/BAKARA, 161). (Ayetlerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onların üzerinedir.

  • Mukarabe Fiilleri Efalu Şuruu Arapça Dersleri

     

    MUKÂRABE FİİLLERİ

    Kendine ait manaları bulunan bu yardımcı fiiller mübtedâ ile haberin başına gelerek (كاَنَ ve kardeşleri gibi) mübtedâ’yı merfû haberi de mansûb yapar. (كاَدَ) soyundan olanlar adıyla da gramer kitaplarında geçen bu yardımcı fiillerin en önemli özelliği ise haberinin muzâri fiil oluşudur.

     

    3 bölümde incelenirler:

    I)  Yaklaştırma Fiilleri (اَفْعاَلُ الْمُقاَرَبَةِ):

    Haberde bildirilenin yaklaştığını anlatan fiiller şunlardır:

    كاَدَ يَكاَدُ))

    (أَوْشَكَ  يُوشِكُ)

    (كَرَبَ)

    Bunların hepsi de “…neredeyse ..ecek, neredeyse ..acak, ..eyazdı, az kalsın, ..mek üzere(ydi)” manasını verir. Az kullanılan (كَرَبَ) hâriç diğerlerinin muzârisi de çekimleriyle birlikte kullanılır. (أَنْ) ile ya da (أَنْ) siz gelebilirler.

    كاَدَ الْمُجْرِمُ يُقْتَلُ.

    Suçlu öldürüleyazdı (neredeyse öldürülüyordu) .

    ماَ كاَدُوا يَفْعَلُونَ.

    Neredeyse yapamayacaklardı (Bakara, 71) .

    يَكاَدُ زَيْتُهاَ يُضِيئُ.

    Neredeyse yağı ışık verecek (Nûr, 35) .

    يَكاَدُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصاَرَهُمْ.

    Şimşek neredeyse gözlerini alacak (Bakara, 20) .

    كَرَبَ الْقَلْبُ مِنْ حُزْنِهِ يَذُوبُ.

    Kalp kederinden az kaldı eriyecekti.

    أَوْشَكَ أَنْ يَأْتِيَ خاَلِدٌ.

    Hâlid’in gelmesi yakındır.

    يُوشِكُ خاَلِدٌ أَنْ يَخْرُجَ.

    Halit neredeyse çıkacak.

    Not: Bu üç fiil kendi başlarına tam fiil olarak (yardımcı fiil olmadan) kullanıldıklarında “yaklaştı” manasını verirler. O zaman fâili (أَنْ) den sonraki bölüm olur.:

    أَوْشَكَ أَنْ تَطْلُعَ الشَّمْسُ.

    Güneşin doğması yaklaştı.

          Fâil

     

    II) Ümit Fiilleri (اَفْعاَلُ التَّرَجِّي):

    إِخْلَوْلَقَ حَرَى عَسَى

    En çok kullanılanı (عَسَى) dır. “Belki, umulur ki, ola ki, herhalde, ..abilir” manalarını taşırlar. Muzâri çekimleri yoktur. Yâni câmid (donmuş) fiiller grubundandır. عَسَى fiili genellikle (أَنْ) ile kullanılır. Daha ziyade (عَسَى) fiili sâbit kalır, devamındaki cümle çekimli getirilerek kullanılır:

    عَسَى رَبُّكُمْ أَنْ يَرْحَمَكُمْ.

    Umulur ki Rabb’iniz size merhamet eder (İsrâ, 8).

    حَرَى خاَلِدٌ أَنْ يَقُومَ.

    Umulur ki Halit kalkar.

      إِخْلَوْلَقَ الثَّلْجُ أَنْ يَنْزِلَ.

    Umulur ki kar yağar.

     

     

    عَسَى fiilinin mâzî çekimi yapılarak ve yanına zamir alarak da kullanılır (عَسَى عَسَياَ عَسَوْا …)

    عَساَهُ[1] أَنْ يَفْعَلَ خَيْراً.

    Umulur ki o bir hayır yapar.

    *عَسَى fiili “yaklaştı” manasında tam fiil olarak da kullanılır. Bu durumda fâili yine (أَنْ) den sonraki bölümdür.

    عَسَى أَنْ يَأْتِيَ خاَلِدٌ.

    Halit’in gelmesi yaklaştı.

                      Fâil

     

    III) Başlama Fiilleri (اَلْاَفْعاَلُ لِلشُّرُوعِ):

    جَعَلَ أَقْبَلَ طَفِقَ أَنْشَأَ أَخَذَ شَرَعَ
     

     

    إِنْبَرَى هَبَّ إِبْتَدَأَ قاَمَ

    Bu fiiller muzârinin başına geldiklerinde kendi asıl manalarını atarak (بَدَأَ) “…meye başladı” manasını verirler. Başlama bildiren fiillerin başına (أَنْ) getirilmez. Yani başlangıç bildirmeleri ancak muzâri başında olur.

    أَخَذَ الْوَلَدُ يَبْكِي.

    Çocuk ağlamaya başladı.

    طَفِقاَ يَخْصِفاَنِ عَلَيْهِماَ مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ.

    Cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar (Tâ-Hâ, 121).

    شَرَعَ الطاَّلِبُ يَقْرَأُ.

    Öğrenci okumaya başladı.

    جَعَلَ الْمَجْنُونُ يَصْرُخُ.

    Deli bağırmaya başladı.

     

    Genel Cümle Örnekleri:

    1- شَرَعَ الْمُتَّهَمُ يَقُولُ الْحَقِيقَةَ –– عَسَى السَّلاَمُ يَعُمُّ الْعاَلَمَ – عَسَى الْمُهَنْدِسُونَ أَنْ يَكْتَشِفُوا الْبَتْرُولَ فِي هَذِهِ الصَّحْراَءِ – لَمْ أَكُنْ أَظُنُّ أَنَّ  فَرِيقَ الْمَدْرَسَةِ بِهَذاَ الْاِسْتِعْداَدِ .

    2- اَلْمُهَنْدِسُونَ أَوْشَكُوا أَنْ يُكْمِلُوا الْعِماَرَةَ – أَوْشَكَتِ الشَّمْسُ تَغْرُبُ ، عَسَى أَنْ تُدْرَكَ صَلاَةُ الْمَغْرِبِ – جَلَسَ الْمُدَرِّسُ عَلَى مَقْعَدِهِ مُتْعَباً بَعْدَ أَنْ شَرَحَ الدَّرْسَ – لَمْ يَكَدْ يَشْرَحُ الْمُدَرِّسُ الدَّرْسَ حَتَّى جَلَسَ عَلَى مَقْعَدِهِ مُتْعَباً .

    3– ذَهَبَ التِّلْمِيذُ إِلَى أُسْتاَذِهِ مُسْرِعاً بَعْدَ أَنْ أَكْمَلَ الْواَجِبَ – لَمْ يَكَدْ يُكْمِل التِّلْمِيذُ الْواَجِبَ حَتَّى ذَهَبَ إِلَى أُسْتاَذِهِ مُسْرِعاً – ناَمَ الْمَرِيضُ عَلَى سَرِيرِهِ مُسْتَرِيحاً بَعْدَ أَنْ شَرِبَ الدَّواَءَ – لَمْ يَكَدْ يَشْرَبُ الْمَرِيضُ الدَّواَءَ حَتَّى ناَمَ عَلَى سَرِيرِهِ مُسْتَرِيحاً.

    4 – أَقْبَلَ الْإِماَمُ عَلَى مُصْحَفِهِ قاَرِئاً بَعْدَ أَنْ أَدَّى الصَّلاَةَ – لَمْ يَكَدْ يُؤَدِّي الْإِماَمُ الصَّلاَةَ حَتَّى أَقْبَلَ عَلَى مُصْحَفِهِ قاَرِئاً- ماَ كاَدَتِ الشَّمْسُ تَغِيبُ إِذْ ظَهَرَ شَخْصٌ مِنْ بَعِيدٍ.

    5 – ماَ كاَدَ الْجَرَسُ يَدُقُّ إِذْ صَعِدَ التَّلاَمِيذُ إِلَى الصُّفُوفِ – ماَ كاَدَ الْمَطَرُ يَنْزِلُ إِذْ أَسْرَعَ الناَّسُ إِلَى الْمَأْوَى – ماَ كَادَ الْعَمَلُ يَنْتَهِي إِذْ خَرَجَ الْعُماَّلُ مِنَ الْمَصْنَعِ –كاَدَتِ الْمَرْأَةُ تُشاَرِكُ فِي كُلِّ مَجاَلاَتِ الْعَمَلِ.

     

    Tercüme:

    1. Zanlı (itham edilen) hakikatı söylemeye başladı. Umulur ki barış alemi kapsar. Mühendislerin bu çölde petrolü keşfetmeleri (ortaya çıkarmaları) umulur. Okul takımının bu kabiliyette olduğunu sanmıyordum.

    2. Mühendisler apartmanı neredeyse tamamlayacak. Güneş doğmak üzere, akşam namazına erişilmesi yakındır. Öğretmen dersi açıkladıktan sonra yorgun olarak yerine oturdu. Öğretmen dersi açıklar açıklamaz yorgun olarak yerine oturdu.

    3. Öğrenci ödevi tamamladıktan sonra koşarak (aceleyle) öğretmenine gitti. Öğrenci ödevi tamamlar tamamlamaz koşarak (aceleyle) öğretmenine gitti. Hasta ilacı içtikten sonra dinlenmek üzere yatağında uyudu. Hasta ilacı içer içmez dinlenmek üzere yatağında uyudu.

    4. İmam namazı edâ ettikten sonra okumak üzere mushafına yöneldi. İmam namazı eda eder etmez okumak üzere mushafına yöneldi. Güneş neredeyse batmak üzereydi ki birden uzaktan bir şahıs belirdi.

    5. Zil çalar çalmaz hemen öğrenciler sınıflara çıktı. Yağmur iner inmez (yağar yağmaz) hemen insanlar sığınağa koştu. İş biter bitmez işçiler fabrikadan çıktı. Kadın neredeyse tüm iş sahalarına iştirak ediyor.

     

     

    MUKÂREBE FİİLLERİ İLE İLGİLİ AYETLER

    1- فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ {47/22} أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَى أَبْصَارَهُمْ .

    (47/MUHAMMED, 22, 23). Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız? İşte bunlar, Allah’ın kendilerini lânetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.

    2- كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ .

    (2/BAKARA, 2l6). Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

    3- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلاَ نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلاَ تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلاَ تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ .

    (49/HUCURAT, 11). Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir.

  • Efalu Kulub Bilgi Zan Ve Değiştirme Fiilleri Arapça Dersleri

     

    BİLGİ, ZAN VE DEĞİŞTİRME FİİLLERİ

    ((اَفْعاَلُ الْقُلُوب) Ef’âlü’l-Kulûb)                    

    Diğerlerinden farklı olarak tek mef’ûlle yetinmeyen iki mef’ûl alan fiillerdir. İsim cümlesinin başına gelip mübtedâ ve haberi iki mef’ûl halinde nasbederler. Bilmek, sanmak, kalp yani zihin işi olduğundan bu fiillere kalp fiilleri denmiştir. (ظَنَّ) ve benzerleri diye de tanıtılırlar.

    خاَلِدٌ عاَلِمٌ!

    Halit âlimdir!

    ظَنَنْتُ خاَلِداً عاَلِماً!

    Halid’i âlim sandım.

    اَلْمَسْأَلَةُ سَهْلَةٌ!

    Mesele kolaydır.

    ظَنَّ خاَلِدٌ الْمَسْأَلَةَ سَهْلَةً!

    Hâlit meseleyi kolay sandı.

    Görüldüğü gibi mübtedâ birinci mef’ûl, haber de ikinci mef’ûl haline gelmektedir.

    İki mef’ûl alan fiiller üç bölümde incelenir:

    1- Bilmek manasına gelen fiiller (اَفْعاَلُ الْيَقِينِ):

     

    تَعَلَّمْ

    bil ki

    دَرَى

    عَلِمَ –

    bildi

    رَأَى

    gördü

    أَلْفَى

    وَجَدَ –

    buldu  

    وَجَدَ الْإِنْساَنُ الْعِلْمَ ناَفِعاً.

    İnsan ilmi faydalı buldu (gördü).  

    عَلِمْتُ أَخاَكَ كَرِيماً.

    Kardeşinin cömert olduğunu bildim.  

    وَ وَجَدَكَ عاَئِلاً فَأَغْنَى.

    Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi? (Duhâ, 8)  

    رَأَيْتُ السِّباَحَةَ مُفِيدَةً.

    Yüzmenin faydalı olduğunu gördüm.  
     

    تَعَلَّمِ الْحَياَةَ جِهاَداً.

    Hayatı cihad bil.

                                 

    2- Zan manasına gelen fiiller (اَفْعاَلُ الظَّنِّ):

    هَبْ

    farzet

    زَعَمَ

    خاَلَ

    عَدَّ

    ظَنَّ

    حَسِبَ

    zannetti, sandı, kendisine öyle geldi

    حَسِبْتُ عَلِياًّ عاَلِماً.

    Ali’yi âlim sandım.

    حَسِبْتُهُ  عاَلِماً.

    Onu âlim sandım.

    زَعَمْتُ صَدِيقَكَ شُجاَعاً.

    Arkadaşını cesur zannettim.

    ظَنَنْتُ الرَّجُلَ ناَئِماً.

    Adamı uyuyor zannettim.
                     

    Örneğin son cümlede الرَّجُلَ  birinci mef’ûl, ناَئِماً ikinci mef’ûldür ve ikisi de fetha ile mansûbtur.

    3- Değiştirme Fiilleri (اَفْعاَلُ التَّحْوِيلِ): Dönüşme, etme, edinme, kılma ve çevirme anlamına gelen fiillerdir.

     

    إِتَّخَذَ

    edindi

    رَدَّ

    çevirdi      
     

    صَيَّرَ

    جَعَلَ–

    حَوَّلَ–

    kıldı, bir halden bir hale çevirdi, etti, yaptı.  

    اِتَّخَذَ اللَّهُ إِبْراَهِيمَ خَلِيلاً.

    Allah İbrâhim’i dost edindi.

     

     

    اِتَّخَذُوا الْقُرْآنَ مُرْشِداً.

    Kur’ân’ı mürşid edindiler.

    مَنْ عَلَّمَنِي حَرْفاً فَقَدْ صَيَّرَنِي عَبْداً.

    Bana bir harf öğreten beni (kendisine) köle yapar.

    جَعَلَ الْإِسْلاَمُ الْمُؤْمِنِينَ إِخْواَناً.

    İslâm mü’minleri kardeş yaptı.
                       

    *Bu fiillerden yalnız (تَعَلَّمْ)(bil ki) ve (هَبْ) (farzet) çekimsiz, emr-i hâzır olarak kullanılır, diğerleri çekimlidir.

    *Ef’âlü’l-kulûb’un ikinci mef’ûlü müfred olarak geldiği gibi, cümle ve şibh cümle olarak  da gelir:

    ظَنَنْتُ خاَلِداً أَبُوهُ عاَلِمٌ.

    Halit’in babasının âlim olduğunu zannettim (isim cümlesi) .

    ظَنَنْتُ خاَلِداً يَكْتُبُ الْواَجِبَ.

    Halit’in ödevi yazdığını zannettim (fiil cümlesi) .

    ظَنَنْتُ خاَلِداً أَماَمَ الْمَدْرَسَةِ.

    Halit’in okulun önünde olduğunu zannettim (şibh-i cümle; zarf) .

    ظَنَنْتُ خاَلِداً فِي الْبَيْتِ.

    Hâlit’in evde olduğunu zannettim (şibh-i cümle; câr-mecrûr) .

    Ef’âlü’l-kulûb’ün amel etmediği yerler:

    a) Bu fiiller mübtedâ ile haberin ortasında veya onlardan sonra geldikleri takdirde manalarını muhafaza etseler de i’râb (hareke) bakımından tesir etmezler:

    أَبُوكَ فَقِيرٌ ظَنَنْتُ.

    Baban fakirdir; sandım.

    أَبُوكَ ظَنَنْتُ فَقِيرٌ.

    Baban –sandım ki- fakirdir.

    b) Yine fiille isim cümlesi arasına başlangıç[1], soru, nefy (olumsuzluk) edatlarının girmesiyle mana bakımından görevini yapmakla beraber, i’rab (hareke) olarak tesir etmezler.

    ظَنَنْتُ لَخاَلِدٌ فاَضِلٌ.

    Halid’in faziletli olduğunu zannettim (lâmü’l-ibtidâ: başlangıç lâmı) .

    تَعْلَمُ أَ أَحْمَدُ عِنْدِي أَمْ مُحَمَّدٌ.

    Yanımdakinin Ahmet mi yoksa Muhammed mi olduğunu bilirsin (soru).

    عَلِمْتُ ماَ خاَلِدٌ قاَئِماً.

    Halid’in ayakta olmadığını biliyorum (nefy).

     

  • Esmaul Efal Arapça İsim Fiiller

    Esmaul Efal Arapça  İsim Fiiller

     ARAPÇA İSİM FİİLLER

    Mâzî muzâri ve emir manasında kullanılan bazı isimler vardır ki, fiil gibi çekilmez. Bu sebeple bunlara isim fiiller (esmâul ef’âl) denir. Mef’ûlleri kendilerinden önce gelmez. Hep aynı şekil üzere bulunurlar. Manaları fiilden daha kuvvetlidir ve mebnîdirler.

    a) Mâzi manalı isim fiiller:

    Mâzî manalı isim fiiller hayret ifâde ederler: Mana bakımından taaccüb fiillerine benzerler:

    هَيْهاَتَ !

    Ne kadar uzak!

    بُطْآنَ !

    Ne kadar yavaş!  

    شَتاَّنَ !

    Ne kadar farklı[1]!  

    شَتاَّنَ ماَ بَيْنَ عَلِيٍّ وَ بَكْرٍ !

    Ali ile Bekir arasında (ne kadar ) dağlar kadar fark var!  

    سُرْعاَنَ !

    Ne kadar süratli!  

    هَيْهاَتَ هَيْهاَتَ لِماَ تُوعَدُونَ!

    O size vad edilen şey ne uzak !

    (uzak mı uzak) (Mü’minûn 36)

     

    b) Muzâri manalı isim fiiller:

    واَ !

    Şaşarım, hayret ederim!

    أُفٍّ !

    Off, sabrım tükeniyor (Bıktım usandım) !

    قَدْ !

    Yeter!

    عَلَيْكَ !

    Sana gerekir!

    عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ !

    Siz kendinize bakın!

    عَلَيْكُمْ بِقِراَءَةِ كِتاَبِ اللَّهِ !

    Allah’ın kitâbını okumanız gerekir!

    وَلاَ تَقُلْ لَهُماَ أُفٍّ !

    Onlara üff bile deme (İsrâ 23) !

    c) Emir manalı isim fiiller:

    مَكاَنَكَ !

    Yerinde dur!

    آمِينْ !

    Kabul et!  

    إِيهًا !

    Sus artık yetişir!

     حَيَّ = هَياَّ !

    Haydi!  

    هَيْتَ لكَ !

    Haydi, çabuk gel!

    هَلُمَّ !

    Haydi; haydi gel, getir!  

     

     

     

       

    مَهْ!

    Yapma!

    هاَ !

    İşte al  

    صَهْ !

    Sus!

    رُوَيْدَكَ !

    Yavaş ol!  

    أَلاَ !

    Dikkat edin, uyanık olun!    
     

    حَيَّ عَلَى الصَّلاَةِ !

    Haydi namaza!  
     

    حَيَّ عَلَى الْفَلاَحِ !

    Haydi kurtuluşa!  
     

    قُلْ هَلُمَّ شُهَداَءَكُمْ !

    “Haydi şahitlerinizi getirin” de (En’âm, 150).  
     

    عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذاَ اهْتَدَيْتُمْ !

    Siz kendinize bakınız. Hidâyet üzere olursanız sapık kişiler size zarar veremez (Mâide, 105).

                   

     

    KUR’ÂN’DA GEÇEN İSİM FİİLLER

    1- فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُوا كِتَابِيَهْ .

    (69/HAKKA, 19). Kitabı sağ tarafından verilene gelince: “Alın, kitabımı okuyun” der.

    2- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ .

    (5/MÂİDE, 105). Ey iman edenler! Siz kendinize bakın.Siz doğru yolda olunca sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.

    3- وَيَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا مَكَانَكُمْ أَنْتُمْ وَشُرَكَآؤُكُمْ فَزَيَّلْنَا بَيْنَهُمْ وَقَالَ شُرَكَآؤُهُمْ مَا كُنْتُمْ إِيَّانَا تَعْبُدُونَ .

    (10/YÛNUS, 28). Onların hepsini biraraya toplayacağımız, sonra da Allah’a ortak koşanlara: “Siz ve koştuğunuz ortaklar yerinizde bekleyin” diyeceğimiz gün artık onların (putlarıyla) aralarını tamamen ayırmışızdır. Ve onların ortakları, (putları) derler ki: “Siz, bize ibadet etmiyordunuz..

    4- وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ .

    (12/YÛSUF, 23). Evinde bulunduğu kadın, onun nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve “Haydi gel!” dedi. O da” (Hâşâ), Allah’a sığınırım! Zira kocanız benim velinimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zâlimler iflah olmaz!” dedi.

    5- وَقَضَى رَبُّكَ أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لَهُمَآ أُفٍّ وَلاَ تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَرِيمًا .

    (17/İSRÂ, 23). Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.

    6- أُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ .

    (21/ENBİYÂ, 67). Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?

    7- وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ أُفٍّ لَكُمَا أَتَعِدَانِنِي أَنْ أُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللَّهَ وَيْلَكَ آمِنْ إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هَذَا إِلاَّ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ .

    (46/AHKÂF, 17). Ana ve babasına: Öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni tekrar dirilmekle mi tehdit ediyorsunuz? diyen kimseye, ana ve babası Allah’ın yardımına sığınarak: Yazıklar olsun sana! İman et. Allah’ın vâdi gerçektir, dedikleri halde o: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir, der.

    8- هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ .

    (23/MÜ’MİNÛN, 36). “Bu size vâdedilen (öldükten sonra yeniden dirilmek, gerçek olmaktan) çok uzak!”

    9- وَأَصْبَحَ الَّذِينَ تَمَنَّوْا مَكَانَهُ بِالْأَمْسِ يَقُولُونَ وَيْكَأَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَوْلاَ أَنْ مَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا لَخَسَفَ بِنَا وَيْكَأَنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ .

    (28/KASAS, 82). Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler: Demek ki, Allah rızkı, kullarından dilediğine bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki inkârcılar iflâh olmazmış! demeye başladılar.

    10- قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الْمُعَوِّقِينَ مِنْكُمْ وَالْقَائِلِينَ لِإِخْوَانِهِمْ هَلُمَّ إِلَيْنَا وَلاَ يَأْتُونَ الْبَأْسَ إِلاَّ قَلِيلاً .

    (33/AHZÂB, 18). Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve yandaşlarına: “Bize katılın” diyenleri gerçekten biliyor. Zaten bunların pek azı savaşa gelir.

  • Medh – Zem Övme Ve Yerme Fiilleri

     

    ÖVME YERME FİİLLERİ

    Arapça’da medh (övmek) için (نِعْمَ) (iyi, güzel, ne iyi, ne güzel), zem (yerme) için (بِئْسَ) (kötü, fena, çirkin, ne kötü, ne fena, ne çirkin) fiilleri kullanılır. Mübâlağa yoluyla övme ve yermeyi ifade ederler. (نِعْمَ)  ve (بِئْسَ)  fiilleri mâzîdir, muzâri ve emirleri yoktur, çekimleri de yoktur. (نِعْمَ) nin müennesi (نِعْمَتْ), (بِئْسَ) nin müennesi (بِئْسَتْ) şeklinde gelir.

    Genellikle bu fiillerden sonra merfû iki isim bulunur[1].

    نِعْمَ صَدِيقٌ الْكِتاَبُ!

    Kitab ne güzel arkadaştır!

    نِعْمَ الْقاَئِدُ خاَلِدُ بْنُ الْوَلِيدِ!

    Halit b. Velid ne güzel komutandır!

     

     

    نِعْمَتْ أُمُّ المُؤْمِنِينَ عاَئِشَةُ!

    Mü’minlerin annesi Aişe ne iyidir!

    نِعْمَ الرَّجُلاَنِ أَخَواَكَ!

    İki kardeşin iyi insanlardır (adamlardır) !

    نِعْمَ الرِّجاَلُ الْمُسْلِموُنَ!

    Müslümanlar ne iyi insanlardır!

    نِعْمَ ماَ فَعَلْتَهُ!

    Yaptığın şey ne güzel!

    إِنَّ أَحْمَدَ نِعْمَ الطاَّلِبُ!

    Gerçekten Ahmet iyi öğrencidir!

    كاَنَ أَبُو عَلِيٍّ بِئْسَ الرَّجُلُ!

    Alinin babası ne kötü adamdı!

    بِئْسَتِ الْمَرْأَةُ فاَطِمَةُ!

    Fâtıma ne kötü kadın!

    بِئْسَ مَصِيرُ الْأَشْراَرِ السُّجُونُ!

    Kötülerin varış yeri hapishaneler ne kötüdür!

    بِئْسَ سِلاَحٌ الْوِشاَيَةُ!

    Jurnalcilcilik ne kötü silahtır!

    نِعْمَ الْوَلَدُ عُمَرُ!

    Ömer ne iyi çocuktur!
         

    *Bunlar kadar kullanılmasa da (حَبَّذاَ) (ne iyi, ne güzel) ve (لاَ حَبَّذاَ) (ne kötüdür) fiilleri de bu manalarda kullanılır

    حَبَّذاَ الْقَناَعَةُ!

    Kanaat ne güzeldir!

    حَبَّذاَ الْإِسْراَفُ ! لاَ

    İsraf  ne kötüdür!

    *Kur’ân’da (ساَءَ) fiili de zem için kullanılır:

    ساَءَ الْخُلُقُ شَهاَدَةُ الزُّورِ!

    Yalancı şahitlik ne kötü huydur!

    *(نِعْمَ) nin fâili اَلشَّيْءُ manasında ماَ ile birleşirse نِعِماَّ şeklinde gelir, ماَ da mahallen merfû olur:

    نِعِماَّ هِيَ!

    O ne iyi!

    نِعِماَّ خاَلِدٌ!

    Halit ne iyidir!

     

    Nİ’ME İLE İLGİLİ AYETLER

    1- إِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ وَإِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَيُكَفِّرُ عَنْكُمْ مِنْ سَيِّئَاتِكُمْ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ .

    (2/BAKARA, 271). Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir.

    2- أُولَئِكَ جَزَآؤُهُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَنِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 136). İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!

    3- وَإِنْ تَوَلَّواْ فَاعْلَمُوا أَنَّ اللّهَ مَوْلاَكُمْ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ .

    (8/ENFÂL, 40). Eğer (imandan) yüz çevirirlerse, bilin ki Allah sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır. 

    4- سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ .

    (13/RA’D, 24). (Melekler:) Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir! (derler).

    5- وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَواْ مَاذَا أَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا خَيْرًا لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ .

    (16/NAHL, 30). (Kötülüklerden) sakınanlara: Rabbiniz ne indirdi? denildiğinde, “Hayır (indirdi)” derler. Bu dünyada güzel davrananlara, güzel mükâfat vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takvâ sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir!

    6- أُولَئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْأَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَاسْتَبْرَقٍ مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا .

    (18/KEHF, 31). İşte onlara, alt taraflarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerine kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler; ince ve kalın dîbâdan yeşil elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!

    7- وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ مِنَ الْجَنَّةِ غُرَفًا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نِعْمَ أَجْرُ الْعَامِلِينَ .

    (29/ANKEBÛT, 58). İman edip güzel işler yapanları, (evet) muhakkak ki onları, içinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennet köşklerine yerleştireceğiz. (Böyle iyi) işler yapanların mükâfatı ne güzeldir!

      

    8- وَوَهَبْنَا لِدَاوُودَ سُلَيْمَانَ نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ .

    (38/SÂ’D, 30). Biz Davud’a Süleyman’ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğrusu o, daima Allah’a yönelirdi.

    9- وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهِ وَلاَ تَحْنَثْ إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ .

    (38/SÂ’D, 44). Eline bir demet sap al da onunla vur, yeminini böyle yerine getir. Gerçekten biz Eyyûb’u sabırlı (bir kul) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.

    10- وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ .

    (51/ZÂRİYÂT, 48). Yeri de döşedik. (Bak) ne güzel döşeyiciyiz!

    11- فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ .

    (77/MÜRSELÂT,  23). Biz buna güç yetirmişizdir. Ve bizim gücümüz ne büyüktür!

    Bİ’SE İLE İLGİLİ AYETLER

    12- وَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ .

    (67/MÜLK, 6). Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü dönüştür!

    13- اِتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ .

    (63/MÜNAFİKÛN, 2). Yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!

    14- أًمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ أّنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَوَاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ .

    (45/CÂSİYE, 21). Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

    15- قُلْ لِِلَّذِينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهَادُ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 12). (Resûlüm!) İnkâr edenlere de ki: Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası kalınacak ne kötü bir yerdir!

    16- اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 173). Bir kısım insanlar, müminlere: “Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” dediler.

  • Mefulün Meah Arapça Dersleri

     

    MEF’ÛLÜN MEAH

    Beraberlik ifade eden ve vâvu’l-maiyye denen (وَ) harfinden sonra gelen, üst tarafına atfı doğru olmayan mansûb isme mef’ûlün maah denir. Beraber, birlikte manasına gelen (مَعَ)’yla aynı anlamı taşıdığı için bazı gramerciler ona da mef’ûlün maah demişlerse de onun zarf olduğu görüşü daha ziyade tercih edilmiştir.

    سِرْتُ وَ النَّهْرَ.

    Nehir boyunca (nehirle beraber) yürüdüm.

    حَضَرْتُ وَ خاَلِداً.

    Halit ile birlikte geldim.

     

     

    مَشَيْتُ وَ الْجَبَلَ.

    Dağ  boyunca (dağ ile birlikte) yürüdüm.

    مَشَيْناَ وَ الشاَّطِئَ.

    Kıyı boyunca yürüdük.

    هُوَ مُساَفِرٌ وَاللَّيْلَ.

    O gece boyu (geceyle beraber) yolcudur.

    ساَفَرْناَ وَ طُلُوعَ الشَّمْسِ.

    Güneşin doğuşuyla (doğarken) yola çıktık.

    جَرَى عَلِيٌّ وَ سُورَ الْحَدِيقَةِ.

    Ali bahçenin duvarı boyunca koştu.

    ماَذاَ فَعَلْتَ وَ أَباَكَ ؟

    Babanla beraber ne yaptın?

    Dikkat edilirse vâvu’l-maiyye, atıf vâvının konmaması gereken yerlerde konmuştur. Örneğin son cümlede atıf kaidesine aykırılık olduğu için vâ’vu’l-maiyyeden sonra gelen أَباَكَmef’ûlün maahtır ve mansûbtur. Çünkü şimdiye kadar gördüğümüz cümle kuruluşlarında Türkçe mana olarak (Babanla beraber ne yaptın?) demek için vâv yerine (ماَذاَ فَعَلْتَ مَعَ أَبِيكَ) şeklinde Arapça’ya çevirirdik. Oysa buradaki vâv beraberlik vâvıdır. Zîrâ Arapça’da muttasıl bir zamire başka bir ismi atfetmek gerekirse bu zamiri tekid için munfasıl olarak tekrar etmek gerekir:  (ماَذاَ فَعَلْتَ أَنْتَ وَ أَبُوكَ ؟) görüldüğü gibi o zaman أَباَكَ kelimesini mansûb değil أَبُوكَ şeklinde merfû getirirdik.

    كَتَبْتُ أَناَ وَ خاَلِدٌ.

    Ben ve Halit yazdık.

    كَتَبْتُ وَ خاَلِداً.

    Halit’le beraber yazdım.

    Aynı şekilde birinci cümledeki vâv atıf vâvıdır, fâil zamirini tekrar etmediğimiz ikinci cümledeki vâv beraberlik vâvıdır  (vâvu’l-maiyye):

    Atıf Vâvıyla Vâvu’l-Maiyye’nin Farkı:

    Atıf harfi olan وَ kendisinden önceki ve sonraki kelimelerin hükmünün kendilerine nisbeti konusunda ortak olduklarını gösterir. Ancak beraberlik ifade eden وَ bu ortaklığı ifade etmez, sadece beraberlik bildirir. Fiilin ifade ettiği manada ortaklık bildirmez. Buna göre;

    a) Cümledeki (وَ) nin atıf vâvı olmasını engelleyen bir  işaret veya delil varsa (وَ) maıyyet vâvıdır. Bu işaret de (وَ)’den sonra gelen isim ile önce gelen ismin fiilde ortak olmasının imkansızlığıdır.

    ساَفَرَ أَخُوكَ وَ الصُّبْحَ.

    Kardeşin sabahleyin (sabahla beraber) yola çıktı.

    حَضَرَ مُحَمَّدٌ وَ غُرُوبَ الشَّمْسِ.

    Muhammed güneşin batışıyla birlikte (batarken) geldi.

    Meselâ son cümlede fiilin ikisine de ortak olarak kullanılması mümkün değildir. Çünkü güneşin batışı gelmez. Yani Muhammed ve güneşin  batması birlikte bir yere

    gelemezler. Dolayısıyla  güneşin batışı sırasında Muhammed’in gelişini ifade eder. Böyle bir durumda vâv’ın maıyyet vâv’ı sayılıp ondan sonra gelen ismin mef’ûlün maah olarak mansûb okunması gerekir. Başka şekilde okunması doğru değildir.

    b) Cümlenin fiili ancak iki ve daha fazla kişinin yapabileceği ortaklık (müşâraket) bildiren bir fiil ise, vâv mutlaka atıf vâvıdır.

    قاَتَلَ عَلِيٌّ وَالْعَدُوُّ.

    Ali düşmanla çarpıştı.

    اِشْتَرَكَ خاَلِدٌ وَ عَلِيٌّ.

    Halid ve Ali ortak oldu.

    Bu fiiller ve benzerleri ancak birden fazla kişinin ortaklığıyla yapılacak fiillerdir. Dolayısıyla vâv’dan sonraki isim ma’tûftur. Mef’ûlün maah olarak okunması doğru değildir.

    c) Atıf vâvı yahut maiyyet vâvı olmasını engelleyen bir şey yoksa vâv ikisinden biri olabilir. Ondan sonra gelen isim mef’ûlün maah olarak okunabileceği gibi, önceki isme ma’tûf olarak da okunabilir[1].

    ساَفَرَ إِبْراَهِيمُ وَ خاَلِدٌ.

    İbrâhim ve Hâlit yolculuk yaptı.

    ساَفَرَ إِبْراَهِيمُ وَ خاَلِداً.

    İbrâhim Hâlit’le beraber yolculuk yaptı.

    جاَءَ السَّيِّدُ وَ خاَدِمُهُ.

    Bey ve hizmetçisi geldi.

    جاَءَ السَّيِّدُ وَ خاَدِمَهُ.

    Bey hizmetçisiyle beraber geldi.

     

     

    MEF’ÛLÜN LİECLİH İLE İLGİLİ AYETLER

    1- إِلاَّ رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ .

    (36/YÂSÎN, 44). Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalandırmamız müstesnâdır.

    2- فَوَقَاهُ اللَّهُ سَيِّئَاتِ مَا مَكَرُوا وَحَاقَ بِآلِ فِرْعَوْنَ سُوءُ الْعَذَابِ.

    (40/MÜ’MİN, 45). Nihayet Allah, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden bu zatı korudu, Firavun’un kavmini ise kötü azap kuşatıverdi.

    3- مَتَاعًا لَكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ .

    (80/ABESE, 32). (Bütün bunlar) sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak içindir.

    4- جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ .

    (56/VÂKIA, 24). Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).

    5- إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ .

    (54/KAMER, 27). Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret.

    6- نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ .

    (54/KAMER, 35). ..Katımızdan bir nimet olarak. Biz şükredeni işte böyle mükâfatlandırırız.

    7- تَبْصِرَةً وَذِكْرَى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ .

    (50/KAF, 8). Allah’a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ibret vermek için (bütün bunları yaptık).

    8- رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذَلِكَ الْخُرُوجُ .

    (50/KAF, 11). Kullara rızık olması için. Ve o su ile, ölü toprağa can verdik. İşte hayata yeniden çıkış da böyledir.

    9- اِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ .

    (7/A’RÂF, 81). (Lût şöyle dedi:) Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.

    MEF’ÛLÜN MAAH

    (Kur’ân’da 6 yerde vardır)

    10- وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلاً يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ .

    (34/SEBE, 10). Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin” dedik. Ona demiri yumuşattık.

    11- وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَقُولُ أَأَنتُمْ أَضْلَلْتُمْ عِبَادِي هَؤُلاَءِ أَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّبِيلَ .

     (25/FURKÂN, 17). O gün Rabbin onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplar da, der ki: Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?

    12- فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ وَكُنَّا فَاعِلِينَ .

    (21/ENBİYÂ, 79). Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman’a biz anlatmıştık. Biz onların her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud’a boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.

    13- وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللّهِ فَعَلَى اللّهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُوا أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءَكُمْ ثُمَّ لاَ يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُوا إِلَيَّ وَلاَ تُنْظِرُونِ .

    (10/YÛNUS, 71). Onlara Nuh’un haberini oku: Hani o kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü, bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.”

    14- وَكَذَلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ .

    (6/EN’ÂM, 112). Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle başbaşa bırak.

    Ek anlatım: Mef‘ûlün meah

  • Mef’ulün meah, terkipte lafzan veya mânen var olan fiilin mâmulünün berâberliğini ifade etmek için vâv’dan sonra zikredilen isme denir. Özetle, berâberlik bildirir ve sadece vâvu’l-ma’iyye’den sonra gelir.
  • Sevgide fâil (seven) – mef’ul (sevilen) ilişkisini özetleyen çok güzel bir kıssa:
  • Şah-ı Nakşibend (KaddesEllahu Sırrahu), sayfa 291, Semerkant Yayını: Hace Alâüddin ksa anlatmıştı: “Şah-ı Nakşibend hazretlerine bağlanmış olduğum ilk günlerdi…. Onun beni kabul etmesiyle şereflenmiştim. Kendisine çok muhabbet duyuyor, sohbetlerinden bir an olsun ayrılmak istemiyordum. Ama bir gün, bana şöyle dedi:
  • Sen mi beni seviyorsun, yoksa ben mi seni seviyorum ?
  • Efendim, ben sizi çok seviyorum, dedim. Benim bu cevabım üzerine:
  • Peki bir süre bekle, kimin daha fazla muhabbet duyduğunu anlarsın, buyurdu.
  • Bir müddet sonra, bende Hace hazretlerine yönelik o eski muhabbetten hiç eser kalmamıştı. Bunun üzerine Hace Hazretleri, “Şimdi muhabbet ve dostluğun kimden kaynaklandığını anladın mı ? dedi ve şu şiiri söyledi:
  • Mâşuktan, âşıka bir meyil olmazsa
  • Zavallı âşıkta, arzu meydana gelmez.
  • Mefulun Lieclih – Mefulun Leh Arapça Dersleri

     

    MEF’ÛLÜN LİECLİH (MEF’ÛLÜN LEH)

    Fiilin oluş sebebini bildiren mef’ûle mef’ûlün lieclih denir. Bir adı da mef’ûlün leh’tir. Fiile niçin sorusunu sorduğumuzda aldığımız cevap mef’ûlün lieclih’tir. Türkçe’ye “..için, -mek için, -mak için, sebebiyle, -den dolayı” manalarıyla tercüme edilir. Ya masdarla ya da harf-i cerle olmak üzere iki şekilde gelir.

    a) Masdar olarak Mef’ûlün lieclihi:

    Bu masdar niçin sorusuna cevap veren, (masdarın) fâili ile fiilin fâilinin -zaman ve şahıs bakımından- aynı olduğu muzâfa birleşmeyen mansûb ve nekre (üstün tenvinli) bir masdardır:

    أَعْطَيْتُ الْفَقِيرَ خُبْزاً أَمَلاً[1] رِضاَ اللَّهِ.

    Allâh’ın rızasını arzu ettiğim için fakire bir ekmek verdim.

    حَضَرْتُ فِي الساَّعَةِ الثاَّلِثَةِ مُساَعَدَةً لِأُمِّي.

    Anneme yardım etmek için saat üçte geldim.

    يُساَفِرُ الطُّلاَّبُ إِلَى أُورُباَّ طَلَباً لِلْعِلْمِ.

    Öğrenciler ilim için Avrupa’ya gidiyorlar .

    قُمْ اِحْتِراَماً لِأُسْتاَذِكَ.

    Hocana saygı için (ayağa) kalk.

    عاَقَبَ الْقاَضِي الْمُجْرِمَ تَأْدِيباً لَهُ.

    Hâkim suçluyu terbiye için cezalandırdı.

    تَرَكَ الدِّراَسَةَ طَمَعاً[2] فِي الْماَلِ.

    Mâla rağbet ettiği için ilmi terketti.

    سَجَدْتُ لِلَّهِ حَمْداً وَ شُكْراً.

    Hamd ve şükür (etmek) için Allah’a secde ettim.

    Yukarıdaki şartları taşımayan masdar mef’ûlün lieclih olmaz. Önemli olan bu masdarın fiilin sebebini teşkil etmesidir. Sebebi değilse (fiile sorulan niçin sorusuna cevap veremiyorsa) mef’ûlün lieclih olmaz ve mansûb da gelmez. Bu şartları taşımaz da gene niçin sorusuna cevap verirse o zaman harf-i cerli olarak gelir.

    b) Harf-i Cerli Mef’ûlün lieclih

    (لِ), (مِنْ) ve sebeplilik ifâde eden (بِ) harf-i ceriyle ifade edilen mef’ûllerdir.

    ضَرَبْتُكَ لِلتَّأْدِيبِ.

    Seni terbiye için dövdüm.

    بَكَى الطِّفْلُ مِنَ الْوَجَعِ فِي بَطْنِهِ.

    Çocuk karnı ağrıdığı için ağladı.

    جَزاَءً بِماَ كَسَبُوا.

    Yaptıkları şeyler sebebiyle ceza olarak.

     

     

     

    Meselâ birinci cümledeki mef’ûlün lieclih masdar olarak (ضَرَبْتُ تَأْدِيباً لَهُ) şeklinde de söylenebilirdi. Yani aslında birbiri yerine masdarını ya da cerini koyabileceğimiz mef’ûller mef’ûlün lieclih olmaktadır.

    Mef’ûlün lieclihî özetle şu durumlarda harf-i cer alır:

    Mef’ûlün lieclih;

    a) Bir fiilin masdarı değilse;

    أَتَيْتُكَ لِحاَجَةٍ.

    Sana bir ihtiyaç için geldim.

    جِئْتُ لِلدَّرْسِ.

    Ders için geldim.

    b)Ma’rife olursa;

    حَضَرْتُ الْكُلِّيَّةَ لِلتَّدْرِيسِ.

    Fakülteye eğitim için geldim.

    c) (Masdar olsa da) Fiilin fâili ile mef’ûlün lieclihî’nin fâilleri farklı ise;

    أَكْرَمْتُكَ لِإِكْراَمِكَ لِي.

    Senin bana ikram etmen için ben sana ikram ettim

    d)Fiil ile mef’ûlün lieclihî’nin oluş zamanları farklı ise;

    جِئْتُ الْيَوْمَ لِوَعْدِي أَمْسِ.

    Dün va’d ettiğim için bugün geldim.

    Not: Mef’ûlün lieclihi izâfet terkibi halinde gelirse, harf-i cerli veya harf-i cersiz gelebilir[3]:

    تَصَدَّقْتُ ابْتِغاَءَ مَرْضاَةِ اللَّهِ (تَصَدَّقْتُ لِابْتِغاَءِ مَرْضاَةِ اللَّهِ) .

    Allah’ın rızasını elde etmek (istemek) için sadaka verdim.

    يَتَّبِعُ الْمُناَفِقُونَ ماَ تَشاَبَهَ مِنَ الْقُرْآنِ ابْتِغاَءَ الْفِتْنَةِ وابْتِغاَءَ تَأْوِيلِه.

    Münafıklar fitne çıkarmak ve te’vil ederek saptırmak için Kur’ân’ın müteşâbihlerine takılırlar (Âl-i İmran, 7).

  • Meful-u Mutlak Arapça Dersleri

     MEF’ÛL-İ MUTLAK

    Fiilin manasını te’kit etmek (pekiştirmek), nev’ini (çeşidini) ya da fiilin kaç kere işlendiğini göstermek üzere sayısını bildirmek için fiille aynı kökten gelen mansûb masdara mef’ûl-i mutlak denir.

    a) Fiilin manasını te’kit (pekiştirmek) için fiilden sonra ve onun kökünden getirilen mansûb (fethalı) masdar müfredtir. Tercüme edilirken; “..öyle, öyle ki, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice,” manaları verilir:

    MEFULU MUTLAK

    لَعِبَ خاَلِدٌ لَعِباً.

    Halid öyle bir oynadı ki.

    يَشْرَبُ الطِّفْلُ اللَّبَنَ شُرْباً.

    Çocuk sütü öyle bir içiyor ki.

    يَأْكُلُ الْوَلَدُ الْفاَكِهَةَ أَكْلاً.

    Çocuk meyveyi öyle bir yiyor ki (öyle çok yiyor ki) .

    كَلَّمَ اللَّهُ مُوسَى تَكْلِيماً.

    Allah gerçekten (kesin olarak) Musâ ile konuştu.

    b) Fiilin nev’ini (çeşidini) belirtmek için gelen mef’ûl-i mutlak genellikle isim veya sıfat tamlaması halinde olur. Tercüme edilirken “gibi,  şeklinde, aynen, tıpkı, tam.. diye çevrilir.

    يُسَلِّمُ الْغُلاَمُ سَلاَمَ الْجُنْدِيِّ.

    Çocuk asker selamıyla selam veriyor (asker gibi selam veriyor) .

    مَرَّ الْقِطاَرُ مَرَّ السَّحاَبِ.

    Tren bulutların geçişi gibi geçti.

    جَرَى خاَلِدٌ جَرْياً سَرِيعاً.

    Hâlit hızlı bir şekilde koştu.

    تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَصُوحًا.

    Allah’a samimi bir tevbe ile tevbe ediniz  (Tahrim, 8).

      

    c) Fiilin sayısını belirtmek için gelen mef’ûl-i mutlak o işin kaç defa yapıldığını belirtir. Tercüme edilirken de kere, defa şeklinde çevrilir. Arapça’da tekrar isminin yapıldığı kalıp daha önce masdar-ı binâ-i merre konusunda işlediğimiz gibi (فَعْلَةً) kalıbıdır. Fiilin sülâsi kök harfleri bu kalıba sokulur.

    أَكَلَ عَلِيٌّ أَكْلَةً.

    Ali bir defa yedi.

    أَكَلَ عَلِيٌّ أَكْلَتَيْنِ.

    Ali iki defa yedi.

    أَكَلَ عَلِيٌّ ثَلاَثَ أَكَلاَتٍ.

    Ali üç defa yedi.

    أَكَلَ عَلِيٌّ أَكَلاَتٍ.

    Ali defalarca yedi.

    ضَرَبَنِي ضَرْبَةً.

    Bana bir defa vurdu.

    ضَرَبْتُهُ ضَرْبَتَيْنِ.

    Ona iki defa vurdum.

    Sıfat eklenerek de yapılabilir:

    ضَرَبَنِي ضَرْبَةً شَدِيدَةً.

    Bana şiddetli bir vuruşla vurdu.

    ضَرَبْتُهُ ضَرْبَتَيْنِ شَدِيدَتَيْنِ.

    Ona iki şiddetli vuruşla vurdum.

    Tarz ismi فِعْلَةً kalıbıdır:

    ضِحْكَةً

    gülme tarzı

    يَضْحَكُ

    ضَحِكَ

    خِلْقَةً

    yaratma tarzı

    يَخْلُقُ

    خَلَقَ

    مِشْيَةً

    yürüme tarzı

    يَمْشِي

    مَشَى

    مَشَى عَلِيٌّ مِشْيَةَ اللِّصِّ.

    Ali hırsızın yürüyüşü gibi yürüdü (hırsız gibi yürüdü).

             

     (مَرَّةً) (kere, defa)  kelimesi de mef’ûl-i mutlak olur.

    قَرَأْتُ مَرَّةً.

    Bir kere okudum.

    *Aynı cümledeki mef’ûl-i mutlak kendi fiilinin masdarından yapılır. Aşağıdaki durumlarda ise bu kaidenin dışına çıkılır:

    a) Aynı manaya gelen masdarlarda;

    قَعَدْتُ جُلُوساً.

    Öyle oturdum ki (çok oturdum) .

    b) Aynı kökten olan değişik masdarlarda;

    اِصْطَبَرْتُ صَبْراً.

    Çok sabrettim.

     

     

    Not: Çoğu zaman rubâî fiilin masdarı yerine sülâsi fiilin masdarı tercih edilir:

    ساَفَرْتُ سَفَراً مُتْعِباً.

    Yorucu bir yolculuk yaptım.

     c) Çeşit ve sayı bildirerek mef’ûl-i mutlakın yerini tutan isimlerde;

    نَصَحْتُهُ مَرَّتَيْنِ.

    Ona iki defa nasihat ettim.

    قُلْتُ لَكَ أَلْفاً.

    Sana bin kere söyledim.

    قاَبَلْتُهُ عِدَّةَ مَرَّاتٍ.

    Onunla birkaç kez görüştüm.

    أَكْرَمْتُ الضَّيْفَ ذَلِكَ الْإِكْراَمَ.

    Misâfire bu şekilde ikram ettim.

    d) Bazen mef’ûl-i mutlakın hazfedilip sıfatının onun yerine geçtiği durumlarda;

    فَكَّرْتُ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ كَثِيراً.

    Bu mesele hakkında çok düşündüm.

    (فَكَّرْتُ فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ تَفْكِيراً كَثِيراً)

     

    اُذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْراً كَثِيراً.

    Allahı çok zikredin (Ahzâb, 41) .

    e) (كُلُّ – بَعْضُ – أَيُّ ) kelimelerinin masdara muzâf olduğu durumlarda;

    أُساَعِدُ عَلِياًّ بَعْضَ الْمُساَعَدَةِ.

    Ali’ye biraz yardım ediyorum.

    تَرَكْتُهُ كُلَّ التَّرْكِ.

    Onu tamamen terkettim.

    يَجْتَهِدُ الطُّلاَّبُ أَيَّ اجْتِهاَدٍ قَبْلَ الِامْتِحاَنِ.

    İmtihandan önce öğrenciler yaman çalışırlar.

    O zaman (كُلُّ – بَعْضُ – أَيُّ ) kelimeleri mef’ûl-i mutlak olarak mansûb gelir

    *Fiili hazfolmuş semâî (duyularak bilinen) mef’ûl-i mutlaklar da vardır:

    شُكْراً.

    Teşekkür ederim.  

    سُبْحاَنَ اللَّهِ

    Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim.  

    لَبَّيْكَ.

    (Davetine uyup) sana geldim

    حَقاًّ.

    gerçekten

    جِداًّ.

    çok

    رُوَيْداً.

    yavaş

    أَيْضاً.

    ..de, da

    حَمْداً.

    Allah’a hamd olsun

    مَثَلاً.

    mesela, (misal veriyorum)

    هَنِيئاً.

    afiyet olsun

    عَفْواً.

    afedersin

    سَمْعاً وَ طاَعَةً.

    başüstüne
                     

    Örneğin ilk iki cümlenin hazfolmuş fiilleriyle birlikte aslı şöyledir:

    شُكْراً.

    Teşekkür ederim. (Hazfolmuş fiiliyle aslı: أَشْكُرُكَ شُكْراً)

    سُبْحاَنَ اللَّهِ.

    Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim.

    (Hazfolmuş fiiliyle aslı:  أُسَبِّحُ سُبْحاَنَ اللَّهِ)

     

           

    OKUMA PARÇASI

    كاَنَتْ ساَرَةُ مَشْغُولَةً بِقِراَءَةِ الْكِتاَبِ. عُنْواَنُ الْكِتاَبِ الَّذِي قَرَأَتْهُ ساَرَةُ “نِساَءُ النَّبِيِّ ” وَ يَتَحَدَّثُ ذَلِكَ الْكِتاَبُ عَنْ زَوْجاَتِ النَّبِيِّ (ص). كاَنَتِ الْمَرْأَةُ تُعاَمَلُ فِي الْجاَهِلِيَّةِ مُعاَمَلَةً سَيِّئَةً. كاَنَ الرَّسُولُ يُعاَمِلُ الْمَرْأَةَ مُعاَمَلَةً حَسَنَةً . لَقَدْ عَلِمَتْ ساَرَةُ مِنْ ذَلِكَ الْكِتاَبِ أَنَّ زَوْجاَتِ النَّبِيِّ (ص) كُنَّ عَظِيماَتٍ ، كَماَ أَدْرَكَتْ أَنَّ النَّبِيَّ كاَنَ عَظِيماً داَخِلَ بَيْتِهِ وَ خاَرِجَهُ.

     

    Tercüme:

    Sâra kitap okumakla meşguldü. Sâra’nın okuduğu kitabın adı “Peygamber’in Hanımları”dır ve bu kitap Peygamber’in zevcelerinden bahsetmektedir. Câhiliyede kadına kötü muamele ile muamele ediliyordu. Peygamber

  • Arapça İsmin Çeşitli Halleri Arapça Dersleri

     

    İSMİN ÇEŞİTLİ HALLERİ

    Yapısına göre isim; son harfi sahih olan ve olmayan olmak üzere ikiye ayrılır.

    A) Son harfi sahih olan isim;  maksûr, mankûs ve memdûd olmayan murab isimdir.

    حُجْرَةٌ

    oda

    دَلْوٌ

    kova

    ظَبْيٌ

    ceylan

    اَلْأَرْنَبُ

    tavşan

    B) Son harfi sahih olmayan isim; Mankûs, Maksûr ve Memdûd olmak üzere üçe ayrılır:

    I) MAKSÛR İSİM

    Sonunda sâbit bir elif bulunan murab isimdir. Bir evvelki harekesi üstün olan murab (duruma göre son harekesi değişen) ismin sonundaki bu elifin aslı (و) ise uzun (ا), (ي) ise noktasız (ى) şeklinde yazılır. Ancak elif şeklinde telaffuz edilir. İsm-i maksûrun bu elifi aslî değil, (و) veya (ي) dan dönüşmedir veya müenneslik için zaidedir:

    (Aslı: (اَلذِّكْرُ zikr, anma)

    اَلذِّكْرَى

    hatıra

    اَلْفَتَى

    genç

    اَلْعَصاَ

    baston

    اَلْمُصْطَفَى

    seçilmiş

    اَلْهُدَى

    doğru yol
             

    Bu tip elifin üzerine hareke konup okunması mümkün değildir. Bu sebeple bu isimlerin sonu sakin okunur. Yâni uzatmalı okumaya da sakin denir. Ref halinde elif üzerine zamme, nasb halinde fetha, cer halinde kesre takdir edilir.

    Merfû Hali

    نَجاَ الْفَتَى مِنَ الْغَرَقِ.

    Genç boğulmaktan kurtuldu.(Fâil)

    اِنْكَسَرَتِ الْعَصاَ.

    Baston kırıldı.

    أَصاَبَهُ الْأَذَى.

    Ona ezâ isabet etti.

    Mansûb Hali

    نَجَّيْتُ الْفَتَى مِنَ الْغَرَقِ.

    Genci boğulmaktan kurtardım. (Mef’ûl)

    مَنَعْتُ الْأَذَى.

    Ezâyı defettim.

    وَجَدْتُ الْعَصاَ.

    Bastonu buldum.

    Mecrûr Hali

    رَضِيْتُ عَنِ الْفَتَى.

    Gençten razı oldum (Câr-mecrûr) .

    اِشْتَرَيْتُ الْقَلَمَ مِنَ الْفَتَى.

    Kalemi gençten satın aldım.

    سَلِمْتُ مِنَ الْأَذَى.

    Ezâdan selâmete erdim.

    *İsm-i maksûr nekre olduğu (tenvin aldığı) zaman ref, nasb ve cer halinde elifi yazılı kalır, ancak okunmaz.

    جاَءَ فَتىً.

    Bir genç geldi (Fâil).

    رَأَيْتُ فَتىً.

    Bir genç gördüm (Mef’ûl).

    سَلَّمْتُ عَلَى فَتىً.

    Bir gence selâm verdim (Mecrûr) .

    اِتَّكَأْتُ عَلَى عَصاً.

    Bir bastona dayandım (Mecrûr).

    II) MANKÛS İSİM

    Kendinden evvel kesre bulunan bir (ي) ile sona eren murab isimlere mankûs isim denir. Bu (ي) aslîdir ve vazgeçilmezdir.

    اَلْهاَدِي

    yol gösteren

    اَلراَّعِي

    çoban

    اَلْقاَضِي

    kadı, hâkim

    اَلْواَدِي

    vadi

    اَلْمُحاَمِي

    avukat

    اَلداَّعِي

    davetçi

    Mankûs isimler mansûb durumda gözle görünür şekilde fetha alırlar. Çünkü fetha ile okumak kolay ve mümkündür. Zamme ve kesre ile okumak ise dile ağır gelir. Bu sebeple ref ve cer hallerinde gerekli harekeyi zahiren alamazlar. Gramerciler buna “ref ve cer hallerinde mankûs isimlerin sonuna zamme ve kesre takdir olunur” demektedirler.

    Merfû Hali

    فَرَّ الْجاَنِي.

    Câni kaçtı.

    عَدَلَ الْقاَضِي.

    Kadı adaletli oldu.

    يَنْدَمُ الْباَغِي.

    Azgın pişman olur.

    Mansûb Hali

    حَبَسْتُ الْجاَنِيَ.

    Câniyi hapsettim.

    نَحْتَرِمُ الْقاَضِيَ.

    Kadıya saygı duyarız.

    سَمِعْتُ الْمُناَدِيَ.

    Çağıranı işittim.

    Mecrûr Hali

    نَظَرْتُ إِلَى الْجاَنِي.

    Câniye baktım.

    سَمِعْتُ الْخَبَرَ مِنَ الراَّعِي.

    Haberi çobandan işittim.

    سَلَّمْتُ عَلَى الْقاَضِي.

    Kadıya selâm verdim.

    *Mankûs isim nekre olduğu takdirde ref ve cer halinde sonundaki (ي) düşer.

    جاَءَ مُحاَمٍ.

    Bir avukat geldi (Ref) .

    سَلَّمْتُ عَلَى مُحاَمٍ.

    Bir avukata selâm verdim (Cer) .

    رَأَيْتُ مُحاَمِياً.

    Bir avukat gördüm (Nasb) .

     

     

    Tesniye halinde düşen (ي) tekrar geri gelir:

    جاَءَ مُحاَمٍ.

    Avukat geldi.

    جاَءَ مُحاَمِياَنِ.

    İki avukat geldiler.

    * Mankûs isim izafetle veya (اَلْ) takısıyla marife olduğu takdirde ref, nasb ve cer halinde (ي) sabit kalır.

    حَكَمَ الْقاَضِي عَلَى جاَنٍ.

    Kadı bir câninin aleyhine karar verdi.

    جاَءَ قاَضِي الْقُضاَةِ.

    Kadıların kadısı geldi.

    III) MEMDÛDE İSİM

    Sonunda hemze, hemzeden önce de zâide bir elif bulunan murab isimdir.

    عُظَماَءُ

    büyükler

    سَماَءٌ

    gök

    شُعَراَءُ

    şairler

    Bu zâid hemze ile biten isim gayr-i munsarif olduğu için tenvin almaz. Ancak aslî veya (و ي) den dönüşme hemze ile biten isim tenvin alır. Hemzeden sonra tenvin yazmak için bir daha elif yazılmaz. (مَساَءً) (اِبْتِداَءً) Çünkü kaideye göre hemze iki elif arasında yazılmaz.

     

     İSMİN ÇEŞİTLİ HALLERİ İLE İLGİLİ AYETLER

    1- ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ .

    (2/BAKARA, 2). O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.

    2- وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ لاَ تَعْبُدُونَ إِلاَّ اللّهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ …

    (2/BAKARA, 83). Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: “Yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz” diye söz almıştık…

    3- … وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَأَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِ …

    (2/BAKARA, 87). … Meryem oğlu İsa’ya da mucizeler verdik. Ve onu, Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik….

    4- وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارَى عَلَى شَيْءٍ وَقَالَتِ النَّصَارَى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلَى شَيْءٍ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَ كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْ فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ .

    (2/BAKARA, 113). Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil’i) okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyâmet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.

    5- وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّهِ أَنْ يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا أُولَئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ أَنْ يَدْخُلُوهَا إِلاَّ خَآئِفِينَ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ .

    (2/BAKARA, 114). Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zâlim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.

    6- يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمَاهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْأَقْدَامِ .

    (55/RAHMÂN, 41). Suçlular, simalarından tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.

    7- وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ .

    (67/MÜLK, 5). Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.

    8- عَبَسَ وَتَوَلَّى ¯ أَنْ جَاءَهُ الْأَعْمَى ¯ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى ¯ أَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرَى .

    (80/ABESE, 1-4). (Peygamber) Âmânın kendisine gelmesinden ötürü (âma kendisine geldi diye) yüzünü ekşitti ve geri döndü. (Onun halini) Sana kim bildirdi? Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.

    9- وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْإِنْسَانُ وَأَنَّى لَهُ الذِّكْرَى .

    (89/FECR, 23). O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var!

    10- وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا ¯ وَالْقَمَرِ إِذَا تَلاَهَا .

    (91/ŞEMS, 1, 2). Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiğinde aya,..

    11- إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّى ¯ فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى ¯ وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى ¯ فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى .

    (92/LEYL, 4-7). Sizin işleriniz başka başkadır. Artık kim verir ve sakınırsa ve en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).

    12- وَالضُّحَى ¯ وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى ¯ مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى ¯ وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى .

    (93/DUHA,  1, 2, 3, 4) . Andolsun kuşluk vaktine, Ve sükûna erdiğinde geceye ki, Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı. Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.

    13- إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى ¯ أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى ¯ عَبْدًا إِذَا صَلَّى ¯ أَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ عَلَى الْهُدَى ¯ أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى .

    (96/ALAK, 8, 9, 10, 11, 12). Kuşkusuz dönüş Rabbinedir. Namaz kılarken bir kulu (Peygamber’i namazdan) menedeni gördün mü? Ne dersin, o (Peygamber) doğru yolda ise, yahut takvâyı emrediyorsa?

    CÜMLELERİN BAĞLANIŞI

    Temel cümle isim ya da fiil cümlesi olup bu cümleye bir ya da bir kaç cümle bağlanabilir:

    رَأَيْتُ طِفْلاً يَلْعَبُ فيِ السَّاحَةِ.

    Meydanda oynayan bir çocuk gördüm. (fiil cümlesi)

    اَلصِّدْقُ صَديِقٌ يَنْفَعُ الإنْساَنَ فِي جَميِعِ الأَحْواَلِ.

    Doğruluk insana her durumda fayda veren bir dosttur. (isim cümlesi)

     

    -Fâil, nâib-i fâil, mef’ûlün bih, sıfat, mübtedâ ya da haber tek kelimeden meydana geldiği gibi fiil veya isim cümlesi de olabilir:

    بَلَغَنيِ أَنَّكَ صاَحِبُ أُلوُفٍ مِنَ الدَّناَنيِرِ.

    (Fâil: isim cümlesi)

    Bana binlerce dinarın sahibi olduğun ulaştı.

    عُلِمَ أَنَّ الشَّابَّ ذَكِيٌّ.

    (Nâibu’l-fâil: isim cümlesi)

    Gencin zeki olduğu bilindi.

    عَلِمْناَ أَنَّهُمْ أَصْدِقاَؤُناَ.

    (mef’ûlün bih: isim cümlesi)

    Onların dostlarımız olduğunu öğrendik.

    أَنْ تَقْرَأَ الْكِتاَبَ أَنْفَعُ لَكَ.

    (mübtedâ: isim cümlesi)

    Kitap okuman senin için daha faydalıdır.

    اَلنَّارُ  تُسَخِّنُ الْماَءَ.

    Mef’ûl   Fiil    Mübtedâ

                                                                         Haber

    Ateş suyu ısıtır.

    يَدْخُلُ الْمُؤْمِنوُنَ جَناَّتٍ  تَجْريِ مِنْ تَحْتِهاَ الأَنْهاَرُ.

                                      (Sıfat: Fiil cümlesi)        Mevsûf

    Mü’minler altlarından ırmaklar(nehirler) akan cennetlere girerler.

    رَأَيْناَ   مَدْرَسَةً   فِناَؤُهاَ واَسِعٌ.

                                         (Sıfat: isim cümlesi)        Mevsûf

                                                                       Mef’ûlün bih

    Avlusu geniş bir okul gördük.