Hz. Muhammedin Hayatı

Uhud Savaşı Hz. Muhammedin Hayatı

52.    Uhud
Savaşı

 

Güneş yükselmiş ve
Kureyşhler saflarını düzene sok­muşlardı. Her iki tarafta yüzer atlı vardı. Sağ
taraftakine Velid’in oğlu Halid, sol taraftakine Ebu Cehil’in oğlu îk-rime
kumanda ediyordu. Ortadan Ebu Süfyan ilerleme em­rini verdi. Onun önünde
Abdu’d-Dar’dan Talha, Kureyş san­cağını taşıyordu. Talha’nm iki kardeşi ve dört
oğlu, ge­rektiğinde sancağı almak için onun yakınında yer alıyor­lardı. Talha
ve kardeşleri kabileleri için o gün zafer ka­zanmaya kararlıydılar. Bedir’de
onlardan iki kişi şerefsiz­ce kendilerinin esir alınmasına izin vermişlerdi.
Ebu Süf­yan, Uhud’a giderken bunu Talha ve kardeşlerine hatır­latmayı ihmal etmemişti.
Mus’ab, Peygamber’in Önünde, sancağı taşıdığı yerden kendi kabilesinin
adamlarının da Kureyş sancağını taşıdıklarını gördü.

İki düşman ordusu
seslerini duyacak kadar birbirle­rine yaklaştıklarında, Ebu Süfyan ordunun
hafifçe önü­ne çıktı. «Ey Evsliler ve Hazreçliler, alanı boşaltın ve ku­zenimi
bana bırakın. O zaman biz de size dokunmayız. Çünkü biz size savaş ilân
etmedik» dedi. Fakat ensar, ona yüksek sesle hakaret ederek cevap verdi. Daha
sonra Mek­ke saflarından bir adam öne atıldı. Hanzala, öne çıkanın babası
olduğunu görünce çok şaşırdı. Adam: «Ey Evsliler, ben Ebu Amir’im» dedi. Ebu
Amir bir zamanlar çok güç­lü olan nüfuzunun bir anda yok olduğuna inanamıyordu.
Bu nedenle   Kureyşlilere, kabilesine
kendisini   tanıtır tanımaz, bütün
adamlarının kendi safına geçecekleri konu­sunda söz vermişti. Ensar ise, onu
taşlayarak karşıladı.

Mekke ordusu tekrar
ilerleme düzenine girdi. Hind ta­rafından yönetilen kadınlar da deflere,
zillere vurarak ve şarkı söyleyerek ilerliyorlardı:

Ey Abdu’d-Dar sülalesi,
ileri!

Ey gerideki safların
bekçileri, ileri!

Her kılıç darbesiyle
Ölüm saç!.

Kadınlar, düşmana
yeteri kadar yaklaştıklarını anla­yınca, davullarını döverek savaş zamanının
geldiğini ilan ediyorlardı. Erkekler, kadınların, önüne geçti. Dana sonra Hind,
önceki bir savaşta başka bir Hind tarafından oku­nan şarkıyı söylemeye başladı:

İlerleyin, o zaman
sizinle övünürüz,

Ve yumuşak halılar
sereriz. Fakat eğer geri dönüp kaçarsanız, sizi terkederiz.

Sizi terkederiz ve
sevmeyiz.

iki ordu yeteri kadar
birbirine yaklaşınca, Peygam­ber (s.a.v.)’in okçuları, Halid’in süvarilerini ok
yağmuru­na tutmaya başladı. Kişneyen atların sesleri kadınların da­vul
seslerini bastırdı. Mekke ordusunun orta kısmından Talha, ileri doğru çıktı ve
teke tek çatışma önerdi. Ona karşı Ali (r.) çıktı. Biraz çatıştıktan sonra Ali
onu yere düşürdü ve miğferinin üstünden kafatasını parçalayan bir darbe ile
öldürdü. Peygamber (s.a.vj bir anda, «öldürü­lecek bölük başkanının» -rüyasında
kendisine gösterilen koçun- Talha olduğunu anladı ve yüksek sesle Allahu Ek-ber
dedi- Bu ses tüm orduda yankılandı. Fakat rüyada gör­düğü koç sadece bir tek
kurbanı sembolize etmiyordu. Çünkü Talha’nm kardeşi sancağı almış ve Haraza
tarafın­dan öldürülmüştü. Daha sonra Zühre’li Sa’d, Talha’nm di­ğer kardeşini,
boynuna ok saplayarak öldürdü. Talha’nm dört oğlu da birbiri arkasına Ali (r.),
Zübeyr (r.) ve Evs’li Asim îbn Sabit (r.) tarafından öldürüldüler. İkisini,
ölmek üzere iken ordunun gerisine, anneleri Sulâfe’nm yanma taşıdılar. Ona,
oğullarına bu öldürücü darbeleri kimin vurdugurm söylediklerinde, bir gün
Asim’in kafatasmdan şa­rap içmeye and içti.

Hiç bir Müslüman
kadının oriu İİe birlikte gel­mesine izin verilmemişti. Fakat Kttcç’ü bir
kadın. olan. Nuseybe (r.), asıl yerinin ordunun yanı olduğunu hissetti. Kocası
Gaziyye ve iki oğlu ordudaydı, fakat git­mek istemesinin sebebi bu değildi.
Diğer kadınların da orduda çocukları ve kocaları vardı ve onlar evde kalmaya
razı olmuşlardı. Nuseybe, İkinci Akabede Peygamber (s.a.v.)’e biat etmek için
Medine’den gelen yetmiş kadar adamın yanındaki iki kadından biriydi. Geride kal­mak
onun mizacına aykırıydı. Bu nedenle sabah erken­den kalkmış, kırbasını su ile
doldurup hiç olmazsa susuz­lara su vermek ve yaralıları tedavi etmek amacıyla
yola koyulmuştu. Bununla birlikte yanma bir kılıç, bir yay, bir torba da ok
almayı ihmal etmemişti. Ordunun geçtiği yol­ları izleyerek, savaş başladıktan
kısa bir süre sonra, Uhud’-un eteklerine ulaşmakta zorluk çekmedi. Vardığında
Pey­gamber (s.a.v.1, Ebu Bekir (r.) ve Ömer (r.) gibi yakın arkadaşlarından bir
grupla birlikte biraz yüksek bir ara­zide konumlarını almışlardı. Enes’in
annesi Üramü Süleyman de aynı şekilde düşünerek, su kabını doldurmuş ve
Nuseybe’den kısa bir süre sonra oraya ulaşmıştı. Safların gerisindeki bu gruba
iki yeni kişi daha katıldı. Vahanın batısındaki Sedevi kabilelerinden Muzeyne’H
iki adam kı­sa bir süre önce müsluman olmuş ve Mekke’lilerin saldı­rısından
habersiz bir şekilde Medine’ye gitmişlerdi. Şehri yan boş görünce, sebebini
öğrenmişler ve hemen Uhud’a doğru yola çıkmışlardı. Uhud’a vardıklarında
Peygamber (s.av.)’i selamladılar ve kılıçlarını çekerek safların ara­sında
ilerlediler.

Ebu Dücane (r.)
kırmızı sarığıyla verdiği sözde dur­muştu. Zübeyr daha sonraları şöyle itiraf
ediyordu «Al­lah’ın Rasulü kılıcı bana değil de Ebu Dücane’ye verince içimden
kırılmış ve kendi kendime şöyle demiştim : Ben onun babasının kızkardeşi
Safiye’nin oğluyum ve Kureyş-liyim. Ona gidip diğer adamdan Önce kılıcı
istedim, fakat

o kılıcı bana değil de
ona verdi. Allah’a andolsun Ebu Dücane’nin ne yaptığını izleyeceğim! Ve onu
izledim.» Zübeyr daha sonra Ebu Dücane’nin her önüne geleni, ken­disi bir
biçici, kılıcı da bir tırpanmış gibi nasıl kolayca öldürdüğünü ve Peygamber
(s.a.v.) ‘e verdiği sözü nasıl ye­rine getirdiğini anlattı. Sonunda kendisinin
de: «Allah ve Basulü daha iyi bilir» demek zorunda kaldığını söyledi.

Görünüşü çok
etkileyici ve iri olan Hind, hâlâ erkek­lerin* arasında onları savaşmaya teşvik
ediyordu. Bir ara onu erkek sanan Ebu Dücane (r.)’nin kılıcından zor kur­tuldu.
Ebu Dücane’nin kılıcı tam kafasının üstünde iken, Hind haykırdı. Onu bir kadın
olduğunu anlayan Ebu Dücane de yanındaki erkeğe döndü ve ona vurdu. Bunun
üzerine Hind de, ordunun gerisinde köleler tarafından ko­runan kamptaki diğer
kadınların yanına döndü. Hind ora­ya vardığında, Habeş’li Vahşi savaş alanına
doğru ilerli­yordu. Alandaki diğer adamların aksine Vahşi, sadece bir adamla
ilgileniyor ve onu izliyordu. Hanıza CrJ, olağanüs­tü güçlü görünüşü, becerikli
savaşma tarzı ve üstündeki deve kuşu tüyüyle kendini uzaktan belli ediyordu.
Vahşi. uzaktan onu farketti ve mızrak atabileceği uzaklıkta, gü­venli bir yere
doğru ilerledi. Hamza (r.), Abd’ud-Dar’m son sancaktarlarından biriyle
yüzyüzeydi. Bir kılıç darbe­siyle düşmanının zırhında delik açmıştı. Vahşi bu
şansı kaçırmamak için acele etti ve mızrağını atacak şekilde ha­zırladı. Hamza
(r.) düşmanını öldürmüş ve birkaç adım atmıştı ki can çekişerek yere
yuvarlandı. Vahşi, onu, ha­reketsiz kalana kadar, bekledikten sonra mızrağım
çekti ve bütün hızıyla kampa gitti. Kendi kendine şöyle diyor­du : «Yapmak
istediğim şeyi yaptım. Onu sadece özgürlü­ğüm için öldürdüm».

Hamza (r.)’nın şehid
olması, Mekke ordusunun ver­diği kayıplarda bir değişikliğe neden olmadı.
Öldürülen yedi sancaktarın kölelerinden biri olan başka bir Habeş’lı sancağı
kendisi aldı, fakat bir müddet sonra hemen öldü­rüldü. Hamza Cr.) ‘nın devekuşu
tüyü görünmemesine rağ­men Ebu Dücane Cr.), Zübeyr (rj ve Ensar’la
muhacirlerden diğerleri, o günün parolası olan (Emit, Emit) (Öldür, öldür)
sözlerinin canlı şekilleri gibi düşmana ölüm saçı­yorlardı. Onlara karşı kimse
duramıyordu : Ali’nin beyaz sorgucu, Ebu Dücane’nin kırmızı sangı, Zübeyr’in
parlak sarı sarığı ve Hubab’ın yeşil sarığı, gerilerdeki saflara güç veren
zafer bayrakları gibiydi. Ebu Süfyan, ortada cesur­ca dövüşen Hanzala’nın
darbesinden zor kurtuldu. Hanzala tam ona vuracakken, Leys’li bir adam
Hanzala’yı mız-rağıyla yere düşürdü, ikinci bir mızrak darbesiyle de öl­dürdü.

Mekke’liler kamplarına
doğru kaçıştıkça savaş alanı Peygamber (s.a.v.) ‘in bulunduğu yerden
uzaklaşıyordu. Peygamber (s.a.v.) kendi adamlarının kazandığını anlama­sına
rağmen, savaşın ayrıntılarını göremiyordu. Fakat bir an gözlerini, sanki
kuşları seyrediyormuş gibi göklere çe­virdi. Bir müddet seyrettikten sonra
yanındakilere : «Arka­daşınızı» -Hanzala (r.)’yı kastediyordu- «Melekler
yıkıyor» dedi.[1] Daha sonraları, bir açıklama
istercesine bu olayı Cemile’ye anlattı: «Gökle yer arasında, bulutlardan
aldıkları suyu, gümüş kaplardan dökerek, meleklerin Hanzala’yı yı­kadıklarını
gördüm»[2] Bunun
üzerine Cemile, Peygamber (s.a.v.)’e gördüğü rüyayı ve kocasının nasıl savaşa
geç kal­ma korkusuyla, her zaman aldığı gusül abdestini almadan yola
koyulduğunu anlattı.

Müslümanlar, düşman
sallarının tümünün kırıldığı noktaya kadar ilerlediler. Düşman kampına giden
yol açıl­mıştı. Ganimet almak isteyenler de kampa doğru ilerliyor­lardı.
Seçilen elli okçu, Peygamber (s.a.v.)’in solunda bi­raz uzaktaydılar.
Peygamberle okçular arasında, zemin ön­ce alçalıyor sonra da onları yerleştirdiği
bölgede yükseli­yordu. Okçular, ilk saflardaki arkadaşlarının ganimet ka­zanmak
için giriştikleri çabayı görebiliyorlardı. Bundan dolayı okçular da, savaş
alanına gitmek istediler. Liderleri Peygamber’in ne olursa olsun yerlerinden
ayrılmamaları gerektiğine dair emrini hatırlattı.  Fakat önlerinlemediler. Savaş bitti ve
kâfirler kaçtı dediler. Yaklaşık kırk ta­nesi, Abdullah ve diğer on kişiyi
orada bırakarak savaş alanına gittiler.

İlgili Makaleler