Hz. Muhammedin Hayatı

Uhud Savaşı Hz. Muhammedin Hayatı

O zamana delt Mekke
ordusunun süvarileri hiçbir işe yaramamışlardı, iki ordu ortada öyle
kaynaşmışlardı ki, bir atın ilerlemesi hem kendi adamlarını, hem de düşman
askerlerini tehlikeye sokabilirdi. Yukarıdaki müslüman ok­çuların Önüne
kendilerini atmaksızin da onların arkaeı-na geçmeleri mümkün değildi. Fakat
Halid o anda karşı tarafta neler olduğunu farketti ve hemen bütün adamla­rını,
okçuların bulunduğu yere doğru yöneltti. Abdullah ve adamları onları ilk önce
oklarıyla durdurmaya çalıştı­lar. Daha sonra kılıç ve mızraklarıyla, ölünceye
dek sa­vaştılar. Bu on müslüman okçudan hiçbiri hayatta kalma­dı. Tepenin
arkasından dolaşan Halid, adamlarını Müslü­manların en yoğun olduğu bölgeye
arkadan saldırttı. İklime de onun gibi yaptı. Mekke ordusunun süvarileri,
korunma­sız mü’min saflarına çok kayıplar verdirdiler. Ali ve arka­daşları
artık yüzlerini yeni düşmana çevirmişlerdi. Kaçan kâfirlerden bir kısmı da
gelip mü’minlere arkadan saldı­rıyordu. Savaş naraları birden bire değişti ve
Kureyşh-lerin «Ey Hubal, Ey Uzza» sesleri alanı doldurdu. Atlıların
saldırısından kurtulan ve geride kalan müslüman] arın ço­ğu korkmuşlar ve
sığınma umuduyla dağa doğru kaçmış­lardı. Peygamber (s.a.v.) onları geri
çağırdı, fakat onlar Peygamber fs.a.v.)’in sesine karşı sağır, zihinleri de kaç­maktan
başka her türlü düşünceye kapalıydı. Müslüman­ların çoğu savaş alanındaydı,
fakat daha önceki cesaret­leri kırılmış ve sayıca düşmandan çok az kalmışlardı
Adım ad:m Uhud’a, Peygamber Csa.vJ’in bulunduğu yere doğru geri çekilmek
zorunda kaldılar.

Peygamber (s.a.v.) ve
içinde iki kadının da bulundu­ğu grup, düşmanın üstüne arka arkaya ok
yağdırıyordu. Savaş aleyhlerine dönmeye başladığında ilk düşünceleri Peygamber
(s.a.v.) ‘i korumak olan birçok müslüman da yanlarına gelip onlara katılmıştı.
Onlara ilk katılanlar ara­sında Muzeyne’li iki adam, Vehb ve Haris de
vardı  Küçük bir düşman grubu sollarından
kendilerine doğru yaklaşı­yordu. «Bu gruba karşı kim çıkacak?» dedi Peygamber.
Vehb tr.) hemen: «Ben, ey Allah’ın Rasulü» dedi ve onları öyle hızla ok
yağmuruna tuttu ki, düşmanlar oku atan gru­bun büyük olduğunu düşünerek geri
çekildiler. Bir başka grup atlı onlara yaklaşırken Peygamber (s.a.v.): «Bu
bölüğe karşı kim gidecek?» dedi. Vehb yine: «Ben, ey Allah’ın Rasulü» dedi ve
onlarla sanki kendisi bir adam değil de bir ordu imiş gibi savaştı. Düşman grubu
yine geri çekildi. Düşman saflarının arasından bir grup yine onlara doğru
yöneldi. Peygamber (s.a.v.) : «Peki bunlara karşı kim çıka­cak?» dedi. Vehb
Cr.) : «Ben çıkacağım» deyince, Peygam­ber (s.a.v.) : -O halde kalk» dedi ve
neşeli ol, çünkü Cen­net senindir-. Vehb düşman grubunun içine daldığında
Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşları onun cesaret ve yiğitli­ğini gözlemekten
kendilerini alamadılar ve bir süre si­lah atmayı durdurdular. Vehb. düşmanı
yarıp karşı ta­rafa geçmişti. Geri dönüp tekrar düşman grubunun orta-siına
daldığında Peygamber (s.a.v.) : «Allah’ım, ona mer­hamet et!» dedi. Vehb
düşmanlarla her taraftan yaralanıp şehid oluncaya kadar savaştı. Daha sonra onu
buldukla­rında üzerinde yirmi mızrak yarası vardı. Kılıç darbelerin­den başka,
bir tek mızrak darbesi bile onu Öldürmeye yete­cek kadar derindi. Onun bu
şekilde döğüştüğünü görenler, onu hiçbir zaman unutmadılar. Ömer sonraki
yıllarda şöy­le derdi: «ölümler arasında en çok Muzayne’li arkadaşımın Ölümü
gibi ölmek isterdim»[3].
Zühre’li Sa’d da on yıl sonra, hâlâ Peygamber’in Vehb’e verdiği Cennet
müjdesini duyar gibi olduğunu söylerdi.

Müslümanlar geriye
çekildikçe kalabalık da, tepe­ye doğru yaklaşıyordu. îki tarafın savaş
naralarının yanısıra tek tek savaşçıların kişisel çağrılarını da duymak
mümkündü. Ok atarken, kılıç darbesi vururken ve teke tek karşılaşmaya davet
ederken iki taraftan da «Al işte, ben falan falanım» diye sesler yükseliyordu.
Ebu Dücane kendisini, büyük babası olan Karaşa’nın oğlu diye ta­nıtıyordu.
Bazen de bağıran kişinin kim olduğu söz­lerinden anlaşılmıyordu. Ensar’dan
birinin şöyle bağırdı­ğı duyuluyordu: «Al işte, ben Ensardan bir gencim.» Pey­gamber
(s.a.v.) de o gün birkaç kez : «Ben îbn El-Avatik’-İm»[4], yani
«Ben Atike’lerin oğluyum» diye bağırdı. Atike’-Ier derken bu adı taşıyan
ninelerini”[5] kastediyordu. .O sıra­da
karşı saflardan kimliğini açıkça söyleyen bir adam çık­tı ve: «Bana karşı kim
çıkacak. Ben Atik’in oğluyum» de­di. Bu adam, Aişe’nin tek öz erkek kardeşi ve
ailenin tek müslüman olmayan ferdi olan Ebu Bekir’in oğlu Abdu’l-Kâ’be idi. Ebu
Bekir (r.), kılıcını ve mızrağını çekip iler­ledi, fakat Peygamber (s.a.v.),
ondan önce davrandı. «Kı­lıcını kınına sok» dedi, «ve yerine dön, bize
arkadaşlık et»[6]

Bir grup atlı daha
Müslümanların arkasından yaklaş­maya başladı ve geri çekilen Abdu’l-Kâ’be’nin
önüne doğ­ru ilerlediler. Peygamber fs.a.v.) : «Bizim için kim kendini
verecek?»[7] dedi.
Ensardan beş kişi kılıçlarını çekip düş­mana saldırdılar ve şebid oluncaya
kadar çarpıştılar, tç-lerinden sadece biri, o da ağır yaralı olarak, kurtuldu.
Fakat onların yerini alacak yeni yardım gelmişti Ali fr.J, Zübeyr fr.), Talha
(r.) ve Ebu Dücane (r.), ön saflardan ordu ile birlikte geri çekilmişlerdi.
Onlar Peygamber (s.a.v.)’in yanma ulaşmadan önce, düşman tarafından atı­lan bir
taşla Peygamber (s.a.v.)’in alt dudağı yırtılmış ve dişlerinden biri
kırılmıştı. Birden bire yüzünü kan kapla­dı, fakat o elinden geldiğince acısını
göstermeyerek Ali ve diğerlerini iyi olduğu konusunda teskin etti. Kan kaybım­dan
zayıf düşüp bayılan Talha dışında hepsi düşmanın üs­tüne tekrar yöneldiler. Peygamber  fs.a.v.), Ebu Bekir’e,«Kuzenine bak» dedi.
Fakat Talha hemen kendine geldi. Onun yerine ileriki saflara Sa’d’lı Zühre ve
Hazreç’li Ha­ris îbn Simme katılmıştı. Bu yeni grupla desteklenen Ali ve
arkadaşları düşmana öyle ölüm saçtılar ki, müşriklerin geri çekilmesiyle
birlikte şehid olan beş Ensar’m cesedi de açığa çıktı. Peygamber (s.a.v.)
onlara baktı ve dua etti. Fa­kat yatanların arasından biri ona doğru ilerlemek
için ze­minde biraz süründü. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) onu getirmek için
iki adam gönderdi. Ayağını yastık gi­bi adamın başının altına koydu ve adam
Ölünceye dek aya­ğını hareketsizce orada tuttu.

Peygamber (s.a.v.)
şöyle dedi: «Bilin ki, Cennet kılıç­ların gölgeleri altındadır»[8]. Daha
sonraki yıllarda da o gü­nün ne kadar muhteşem ve hayır dolu bir gün olduğunu
hatırlar ve şöyle derdi: «Keşke o dağın eteklerinde arka­daşlarımla birlikte öylece
kalsaydım»[9].

Müşrikler, yavaş yavaş
kaybettiği alanları tekrar kazan­maya başlamıştı. Peygamber (s.a.v.)’in
çevresindeki grubun okları bitmek üzereydi. Kısa bir süre sonra herkes kı­lıç
ve mızraklarını çıkarıp yakın dövüş yapmak zorunda kalacaktı. Hem de bir
Müslümana dört,kâfir düşüyordu. O sırada aniden yan tarafta bir ath belirdi ve
Peygamber (s.a.v.)’in bulunduğu gruba doğru ilerledi. «Muhammet! (s.a.v.)
nerede?» diye bağırdı. «O yaşadıkça ben yaşaya­mam!» Bu adam. zaten
müslümanlara büyük kayıplar ver­dirmiş olan, Mekke’nin dışındaki Kureyşlilerden
îbn Ka-mia idi. Gruba hızla bir göz atarak hedefini hemen far-ketti. Atını
nıahmuzlayıp, hiç bir miğferin dayanamayaca­ğı güçlü bir kılıç darbesi indirdi.
Fakat Talha hemen Pey­gamber (s.a.v.)’in yanındaydı ve kılıcı görür görmez ken­dini
Peygamber (s.a.v.) ‘in önüne attı, hayatı boyunca kullanamayacağı bir elinin
parmaklarını kaybederek baş­ka bir yara almaksızın darbeden kurtulmuştu. Darbe
hemen Peygamber (s.a;v.)’in başının yanından geçmiş miğ­ferine çarpıp, iki
demir parçasının Peygamberin yüzüne saplanmasına neden, olmuştu, omuzundan geçerken
de iki kat zırhını parçalamıştı. Başının yan tarafına gelen bu dar­be ile
Peygamber (s.a.v).’in yere düştüğünü gören kâfir atını mahmuzlayıp, geldiği
hızla geri gitti. Fakat diğerle­ri yine de saldırıya karşı Peygamber (s.a.v.)’i
çevrelediler. Mahzum’lu Şemmas[10] Peygamber
(s.a.v.)’in önünde vuruluncaya kadar savaştı. Peygamber (s.a.v.) onun bu hare­ketini,
yaşayan bir zırha benzettiğini söyledi. O vurulunca yerine başka bir adam
geçti. Arkasından da kılıcını çekmiş bir halde Nusaybe bekliyordu.

Bir ses -belki de İbn
Kamia- «Muhammed Öldürüldü!” diye bağırdı. Bu ses tüm düşmanı kapladı ve
hepsi Hubal ve Uzza’yı övüp yücelten sözler söylediler. Uhud bu söz­lerle
çınlıyordu, kaçıp dağa sığınan müslümanlar pişman olmuş ve üzülmüşlerdi.
Cesaretini kaybeden daha birçok Müslüman da elinden geldiğince hızla dağa doğru
kaçı­yordu. Fakat istisnalar da vardı. Bunlardan biri de. Pey­gamber
(s.a.v.)’in hizmetçisi olan ve kendi adını taşıyan Enes’in dayısı Nadr’m oğlu
Enes’ti. Peygamber (s.a.v.)’in Bedir’de bir okla Öldürülen oğlunun Firdevs
cennetinde olduğunu haber verdiği kadın Enes’in kızkardeşi, yani Nadr’m oğlu
Nadr’m kızı idi. Enes, yaşama arzusunu yi­tirmiş ve kendilerinde ne savaşa
devam etme ne de kaç­ma isteği kalmamış iki arkadaşım gördü. «Niye burada oturuyorsunuz?»
diye bağırdı. Onlar: «Allah’ın Rasulü öl­dürülmüş» dediler. «Peki o öldükten
sonra yaşayıp da ne yapacaksınız? Kalkın ve onun gibi Ölün» [11]dedi.
Ve sava­şın en yoğun olduğu yere doğru ilerledi. Daha sonra Sa’d îbn Muaz, onun
kendisini şöyle çağırdığını Peygamber (s.a.v.)’e söyledi; «Cennet! Uhud’un öbür
tarafından Cen­net kokusu alıyorum.» «Ey Allah’ın Rasulü» dedi Sa’d «Ben onun
savaştığı gibi savaşamazdım». Savaştan  
sonra Enes (r.)’i seksenden fazla yara almış bir halde buldular,
yaralardan tanınmayacak hale gelmişti. Onu kızkardeşi ancak parmaklarından
tanıyabildi.[12].

İlgili Makaleler