Mimar Sinan Camii: Sahi Ruhu Var mı?

42424

İşleyen demir ışılarmış. Ben de derim ki ışıldadığı gibi aşınır da.

Neyse bir açık kapı gördüm. Bizim Ahmetçelerin kapısı. İçeri girdim ayak üstü iki kelam etmeden, dedik; “Yeni açılan Mimar Sinan Camisini göreniniz var mı?” İsmail Hoca “Ben gördüm, çok güzel!” dedi. “Haydin gidip ziyaret edelim” dedik ve öğle namazına yarım saat kadar bir zaman vardı. Atladık arabamıza ve levhaları takip ederek camiye ulaştık. Arabamızı alttaki iki kattan oluşan otoparka bıraktık. Abdest almak için hazırlanmış yerlerin yanından geçerek asansörle sıfır kata (eksi üç kat var) çıktık.

Camiin yeri bir hayli yüksekmiş. Ümraniye tarafı ve otoyol ayak altında, harika manzarası var.

Ayakkabılarımız poşete koyduk ve içeri girdik. Harika… Gerçekten şahane.

İç mekan genişliği, yükseklik, aşırılığa kaçmayan süslemleri, yazılardan oluşan avizeleri ve sanki gözleri varmış gibi bize gülümseyen kubbesi… (tabi bu benim belki görmek istediğim için gördüğüm şey, ama fotoğrafını bile çektim, bizde yalan yok hilaf yok!)

Mihrab, minber yerinde.

Kürsü dahi öyle. Göz kamaştırıcı bir işlemesi var.

Mihrab, bütün sadeliği ve sanki iki tarafa uzayan yazı kuşağı ile kanatlanmış, gök yüzüne doğru ağacak, arkasına takılanları uçuracak gibi.

Mihrabdaki yazıları ayrıca ele alacağım.

Bizim Yunus Hoca imam olmuş. Onu da tebrik ettik. Ezanı da o okudu. Namazı kıldırdı. Mihrapta fotoğrafını da çektim. Hayırlı hizmetlere muvaffak etsin.

Ortada müezzin mahfili var.

Cami henüz tamamlanmamış, bazı eksiklikler var gibi gözüküyor. Çalışma sesleri de zaten duyuluyor.

Caminin içine girdiğimiz zaman bunca güzellik ve ihtişama rağmen bize bir şey hissettirdi: Boğucu bir sıcaklık. Herkes terliyordu. Ben ki kolay kolay terlemem benim dahi pantolonuma ter iz yapmıştı.

Herhalde zaman içinde bu da telafi edilir.

Dediler mimarı hiçbir şeye dokundurmuyormuş, klasik çizgiden asla sapma olmayacakmış.

Dedim, iyi de bizim klasik camilerimiz de böyle yanıyor mu? Benim bildiğim kadarıyla büyük camilerimize girildiğinde genelde bir serinlik havası hissedilir. Bu yapı asıl itibariyle beton, dış kısımlar kaplama. Sütunlar bile mermer kaplama. Dış cephe taş kaplama. Ne kadar yalıtım yapıldı, bilemiyorum. Ama gerçekten çok bunaltıcı bir sıcaklık vardı. Gerçi dün İstanbul’un en sıcak günlerinden birini yaşamıştık. O itibarla fazla da haksızlık etmeyelim.

Namaz sonrasında ben fotoğraf çekmeye koyuldum. Sonra Halis Ayhan hoca da geldi ve mahfilde bir süre sohbet ettik. Belli ki camii, birçok kimsenin aynı zamanda buluşma yeri de olacağa benziyor.

Hoca sordu: Bu caminin ruhu var mı? diye. Evet gerçekten büyük bir ihtişam, ama ruhu var mıydı yok muydu? Onu pek çözemedik.

Ya da ruhu olmalı mıydı? Taşın toprağın ruhu mu olurdu? Yoksa ona ruhu, kendi ruhlarından  onu imar edenler mi verirdi. “İnnemâ ya’muru mesâcidallah…” âyetinde söz edilen imar maddî olarak mabed inşa etmek miydi, yoksa mabedleri medeniyetin kalbi yapacak işlevsellikleri miydi.

O muhteşem minberin üzerine çıkaracağınız hatip,  mihraba geçireceğiniz imam, kürsüye çıkaracağınız vaiz ve kubbeyi hop kaldırıp hop indirecek olan cemaat hep birlikte ona ruh verecekti.

Herkes eskilerin ihtişamından bahsettiler. Âlem-i ervahta Fatih’in torunu Süleyman’a gıpta ettiğinden çünkü onun Mimar Sinan gibi bir dehadan yoksun olduğundan falan bahsedildi. Bizim onlardan daha da güzel yapılar yapmamız gereğinden bahsedildi. Çünkü bunca birikim ve yeni teknolojiler denildi.

Ben âcizane öyle düşünmüyorum. Çünkü bizdeki şu andaki seviye Cumhuriyet ile yaşıt bir seviye. Biz Kayseri’nin koca Erciyes dağını Himalayalar gibi beş bin metre yükseklikteki bir düzlem üzerine koyabilseydik, Erciyes o cesim gövdesiyle Dünya’da birinci olurdu. Ağrı’nın bile esamisi okunmuyor. Niye çünkü engin bir rakım üzerine oturuyor.

Biz Cumhuriyetle yaptığımız redd-i mirasla ilimde sıfırdan başladık, benzer şey sanatta, mimaride ve her alanda oldu.

Kök bütün cesametine rağmen arzulanan sonucu vermiyordu, çünkü koca çınarın gövdesi tamamen kesilmiş, üzerine ise bir saksı içinde yeni bir filiz konulmuştu. Ve bu filizlin o cesim kökle bağlantısı da kurulmamıştı. Ama hangi sebebe müstenittir bilinmez, kader o filizle kök arasında güçlü bir elektriklenme ile bir aşılanma gerçekleştirdi de o filiz kısa zaman içinde hesapta olmayan bir şekilde büyümeğe başladı. Suyun mecrasını bulması gibi bir şey oldu ve oluyor.

Hal böyle olunca insanlık âlemine bir medar-ı iftihar olabilecek şekilde sunulmaya çalışılan bu güzel eser, bunca eksikliklerine rağmen çok büyük bir başarı olarak takdir edilmeli. Yetmiş yıllık bir birikimin geçmişle yeniden bağ kurma çabalarından başarılı bir örnek gibi görülmeli ve takdir edilmelidir.

Tek kusuru, ismi ile birlikte çekilmiş olan fotoğrafında da görüldüğü gibi üzerine abanan yüksek yapılardır.

Rivayete göre orada olanlardan bu başarıdan rahatsız olanlar da varmış. Hatta bir taksicinin rivayetine göre adamın biri, “Eğer burada böyle bir cami yapılacağını bilseydim, bu kadar para vererek buradan ev almazadım!” gibi nedamet ifadelerinde bulunmuş.

Aslında bu görüntü biz Müslümanların yadırgayacağı bir görüntü de olmamalı. Çünkü aynısı hata biraz daha fazlasıyla Kabe’nin üzerine abanan Zemzem Tower’da da var.

Neyse şimdilik yapma aşamasındayız. Gün olur yıkma zamanı da gelir. O zaman en büyük hizmeti yıkıcı hükümetler ve belediyeler yapar.

Tarihi nice abide, her taraftan kuşatılmış vaziyette. Bunların etrafında ne varsa yıkmak ve onları ortaya çıkarmak lâzım.

Bunlar bizim medeniyetimizin kalbi, akciğeri gibi hayatî unsurları. Ama boğuluyorlar. Onlar boğuldukça medeniyetimiz de boğuluyor, yeterli canlılığı gösteremiyor.

Ulaşımı çok kolay bir camimiz oldu.

Park kaygısı olmayan bir camimiz oldu.

Etrafında oturulacak, nefes alınacak bir parkı olan bir camimiz oldu.

Sinanımızın adını yaşatacak bir camimiz oldu.

Nur topu gibi bir camimiz oldu.

Katkısı olan, emeği geçen herkesi kutluyoruz.

Sevgiyle! Saygıyla!

 

GARİBCE