HADÎSTE NESH Hadis Usulü Online Oku

41343

HADÎSTE NESH

 

NESH NEDİR?

 

Nesh, dinde Şâri tarafından konmuş eski bir
hükmün, yine Şâri tarafından konulan yeni bir hükümle kaldırılmasıdır. Hüküm,
Kur’an-ı Kerim tarafından da konmuş olabilir, sünnetle de konmuş olabilir. İslam
uleması önceki hüküm hangi kaynaktan gelmiş olursa olsun, sonraki bir hükümle
kaldırılabileceği hususunda müttefiktir. Zira mesele, hem âyet ve hem de
hadîslerle beyan edilmiş, örnekler verilmiştir. Şu âyet, neshi kesin bir dille
te’yid eder: “Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya
unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz”

(Bakara: 2/106).

Ehl-i sünnet âlimleri; bu âyete ve Kur’ân’da
gelen açık örneklere dayanarak nesh’i ittifakla kabul ederken başta Mutezile,
bazı itikadî mezhepler, yukardaki âyeti eski şeriatlerin neshiyle te’vîl ederek
İslâm’da nesih olamıyacağını iddia etmişlerdir.

Şâtıbî, küllî kaideler ve müebbet hükümlerde
nesih olmamakla birlikte, cüz’î hükümlerde nesih’in olacağını söyler. Ona göre,
nesih iki maksadla olur:


1-

Ahkâmdaki kolaylığı, suhûleti (tahfif) kaldırıp yerine zor ve ağır hükümler
(tağlîz) koymak. Nitekim Nisa sûresi 160. ayette yahudilere bir kısım helalin
haram kılındığı belirtilir.


2-

Ağır hükümden (tağlîz) vazgeçilir, yerine hafif hükümler (tahfif) konur. Enfal
sûresinin 66. âyetinde bunun örneği görülür.

Sünnî ulemânın ihtilaf ettiği husus daha ziyâde
Kur’ân ve Sünnet arasındaki nâsîh-mensûh münasebetidir. Sünnet Kur’ân’ı veya
Kur’ân Sünnet’i neshedebilir mi, neshedemez mi? Hangi âyetler nâsihtir,
hangileri mensuhtur? Bu sorularda ihtilaf etmişlerdir. Bazan görüş farkları
ciddidir.

Bu kısa açıklamadan sonra asıl mevzumuza gelerek
şunu söyleyeceğiz: Kur’ân’da olduğu gibi, sünnette de nesh olmuştur. Nesh
vak’ası, doğrudan ahkâmla alâkalı olduğu için mühim kabûl edilmiş, bidâyetten
beri meseleye yer verilmiştir. Nâsih ve mensuh hadîsleri bilmenin ehemmiyetini
belirtmek üzere şu rivâyet nakledilir: Hz. Ali (radıyallahu anh), halka kıssalar
anlatan (Kâss) birisine rastlar. Ona: “Nâsih ve mensûh’u biliyor musun?” diye
sorar. Öbürü “Hayır” diye cevap verince: “Öyleyse mahvolmuşsun ve başkalarını da
mahvediyorsun!” der. Aynı rivâyet İbnu Abbâs (radıyallahu anh)’tan da
yapılmıştır. Hz. Huzeyfe’den yapılan rivâyete göre, kendisine bir mesele
sorulduğu zaman: “Fetva’yı, nâsih ve mensûhu bilen kimse verir” der ve soruya
cevap vermekten kaçınır. Kendisine: “Pekiyi bunu kim bilir?” diye tekrar
sorulunca: “Ömer (radıyallahu anh)” diye cevap verir.

Nâsih ve mensûh’u bilmek mühim olduğu nisbette
zordur. Değme âlim bu mevzuda söz sâhibi olamamıştır. Ahmed İbnu Hanbel gibi bir
hadîs otoritesi: “Şâfiî’nin ders halkasına oturuncaya kadar biz mücmeli
müfesserden, nâsih hadîsi de mensûhtan ayıramıyorduk” diyerek hem Şâfiî’nin bu
meseledeki yerini hem de kendi aczlerini ifade eder.[1]



 




[1]

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/149-150.